Yanlışa Müdahale ve Çoğulculuk

0
454 kez

kilitİçinde yaşadığımız zaman dilimi, birarada yaşama, hoşgörü, çoğulculuk gibi kavramların hüküm sürdüğü farklıbir dünya fotoğrafı çıkarıyor karşımıza. Bu kavramların aslında neanlama geldiği, neyi hedeflediği ve muazzez dinimiz tarafından neölçüde tasdik edildiği konusunda ciddi bir zihniyet krizi yaşadığımızortada.

Kur’an ve Sünnet bizden, yaşadığımız ortama veşartlara bukalemun gibi ayak uydurmamızı değil, içinde bulunduğumuzortam ve şartları mümkün olduğunca Allah Tealâ’nın rızasına uygun halegetirerek yaşamamızı istiyor. Nasıl ki din değişmek ve dönüşmek içindeğil, değiştirmek ve dönüştürmek için gönderilmişse; aynı şekildemüslüman da bu anlayış içinde hareket etmek durumundadır.

İçinde yaşadığımız zaman dilimi, bilhassa Batı’dan esen rüzgârların etkisiylebir arada yaşama, hoşgörü, çoğulculuk… gibi kavramların hüküm sürdüğüfarklı bir dünya fotoğrafı çıkarıyor karşımıza. Toplum olarak hiçbirmuhakemeye tabi tutmadan kabul edip kullandığımız bu kavramlarınaslında ne anlama geldiği, neyi hedeflediği ve muazzez dinimiztarafından ne ölçüde tasdik edildiği konusunda ciddi bir zihniyet kriziyaşadığımız ortada.

Kimilerine göre bu kavramlar esas alınıp,din, inanç, hüküm, fikir, kanaat… her ne varsa bunların icabına göreayarlanmalıdır. Bu kavramlarla örtüşen inanç ve hükümlere hayat hakkıtanırken, bunlarla şu veya bu biçimde çatışanlar terk edilmeli, hayatındışına atılmalıdır. Bu düşünceyi benimseyenlere göre, zikrettiğimizkavramlarla çatışma teşkil eden dinî hükümler, hatta inançlar, biziçağdaş toplumlar karşısında zor durumlara düşürüyor. Dünyaya bunlarıizah edemiyoruz. Dolayısıyla bunlardan bir an önce kurtulmak birelzemiyettir!

Emr-i ma’ruf nehy-i münker

YüceKitabımız bizi “Ümmet” olarak tanımlıyor. Ümmet olmak, inançtan amele,hayatın sosyal, ekonomik, siyasi ve diğer boyutlarından geçmiş vegelecek tasavvuruna kadar bizi biz kılan değerleri bütün olarakpaylaşmak, yaşatmak ve çoğaltmak demektir.

Üstelik bizim“Ümmet” oluşumuz sadece kendimizi ilgilendiren bir mesele de değil.Bizim bu vasfımızın bütün insanlığa bakan bir yüzü de var. YüceKitabımız’da şöyle buyurulur: “Siz insanlar için çıkarılmış ümmetlerinen hayırlısı olmak üzere yaratıldınız. Ma’rufu emreder, münkeriyasaklarsınız ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân, 110)

Buayette Ümmet-i Muham-med’in vasıfları dikkat çekici bir tertibe görezikir buyurulmuş. Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker imandan kaynaklananhususlar olduğu halde, onlara kaynaklık eden iman, onlardan sonrazikredilmiş. “Bunun hikmeti ne olabilir?” diye düşündüğümüzde aklımızagelen şu oluyor: Emr-i ma’ruf nehy-i münker, bu ümmetin “insanlık için”ortaya çıkarılışını izah eden vasıflardır. Zira emr-i ma’ruf nehy-imünker, imanın insanlığa dönük yüzüdür. Dünya adalet üzerine kaimdir veadaletin ihlali bizzat münker bir durumu ifade eder. Mümin, imanınınkendisine yüklediği sorumluluk bilinciyle o münkeri ortadan kaldırmayave adaleti yeniden ikame etmeye çalışır. İşte onun “insanlık için”ortaya çıkarılmış olması ile emr-i ma’ruf nehy-i münker arasında böylekopmaz bir ilişki vardır.

Şu halde bu ümmet fertlerininbulunduğu yerde Allah Tealâ’nın rızasına ve insanlığın hayrına olan nevarsa hakim olur, yaygınlık kazanır; O’nun rızasına aykırı düşen veinsanlık için değerli ve hayırlı olmayan şeyler de hayatın dışınaatılır. Bu özellik bu ümmet için sadece bir fazilet olarak değil, aynızamanda temel bir vazife olarak da ortaya çıkmaktadır.

Efendimizs.a.v. şöyle buyurmuştur: “İsrailoğulları’nda meydana gelen ilk bozulmaşudur: Birisi, (kötülük işleyen) başka biriyle karşılaşır ve ona, ‘Eyadam! Allah’tan kork, yaptığını terk et. Çünkü onu yapmak sana helaldeğildir’ derdi. Sonra ertesi gün onunla tekrar karşılaşır, fakat dünküyaptığı, onunla birlikte yemesine, içmesine ve oturmasına engel teşkiletmezdi. Bunu yaptığında Allah onların kalplerini birbirine karıştırdı(benzetti).”

Efendimiz s.a.v. sonra, “İsrail-oğulları’ndan kâfirolanlar Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlendiler…” diyebaşlayan ayetleri, “Fakat onların çoğu fasıktır.” mealindeki ayetinsonuna kadar (Mâide, 78-81) okudu ve arkasından şöyle buyurdu: “Dikkatedin! Allah’a yemin ederim ki sizler ya ma’rufu emredip münkerdensakındırır ve zalimin elinden tutup onu hakka döndürür, hak üzeretutarsınız (ya da kalpleriniz birbirine benzetilir).” (Ebu Davud)

Kavramı doğru anlamak

Kavramlarbizim hayat damarlarımız gibidir. Onların içinin farklı muhtevalarladoldurulmasına izin verdiğimizde, kendi kendimizi zehirlemiş oluyoruz.Günümüzde sıkça kullanılan, ama muhtevasını doğru tayin edemediğimiziçin zamanla anlamını kaybedip buharlaşan kavramlardan ikisidir“ma’ruf” ve “münker”. Yukarıda mealini verdiğimiz ayet-i kerimede degeçtiği gibi, bu iki kavram Kur’an’ın en temel kavramlarındandır veÜmmet-i Muhammed olarak bizler için de son derece önemli bir anlamifade ederler.

Ma’ruf kelimesini, içinde geçtiği ayet vehadisler de dahil olmak üzere her yerde “iyilik” diye tercüme etmekbüyük bir cinayettir. Zira “iyilik” her şeyden önce bir “kavram”değildir. İkinci olarak da bu kelime, içini kimin doldurduğuna göredeğişik anlamlar ihtiva eder. Şayet kelimeleri kavramlar doğrultusundadeğil de, kavramları kelimeler doğrultusunda anlamlandıracak olursak,bir süre sonra ma’ruf bizim için kötü, münker de iyi olan şeylerianlatmaya başlayacaktır.

Öyleyse vakit geçirmeden bu iki temel İslâmî kavramın anlam ve muhtevasına bakalım.

Ma’ruf,Allah Tealâ’ya taat, yakınlık ve insanlara iyilik anlamı taşıyan hersöz, davranış ve tutumdur. Yüce dinimizin, işlenmesini teşvik ettiğibütün ameller bu kapsamdadır.

Münker ise bunun tam zıddıdır.Allah Tealâ’yı isyan, insanlara kötülük ve zarar anlamı taşıyan ve Yücedinimizin yasakladığı her söz, amel ve davranış münkerdir.(İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, 3/216)

Şu halde bu iki kavramdan birine“iyilik”, diğerine “kötülük” demekle, aslında onların içini boşaltmışoluyoruz. Neyin iyi ve neyin kötü olduğunu günümüzde belli enformasyonmerkezleri belirlediği için –yukarıda da söylediğimiz gibi– bir süresonra, dinimizin ma’ruf dediği birtakım ameller “kötü” ve dinimizinmünker dediği birtakım işler de “iyi” olarak telakki edilebiliyortoplum tarafından.

Bir müminin günaha razı olması mümkündeğildir. Yanıbaşımızda bir günah işlendiği zaman ona en uygun metotlamüdahale edip, işlenmesine veya en azından yaygınlaşmasına mani olmakgörevimizdir. Oysa günümüzde “çoğulculuk”, “hoşgörü” gibi kavramlarmoda ve herkesin istediği hayat tarzını rahatça yaşaması “insanhakları” çerçevesinde temel bir hak. Yanıbaşınızdaki komşu,sokağınızdaki esnaf veya aynı güzergâhı kullandığınız insan, sizininanç ve kültürünüzle asla bağdaşmayan bir hayat yaşayacak, sizindininizin “münker” dediği fiilleri açıktan işleyecek ve siz onu ikazbile edemeyeceksiniz!

Efendimiz s.a.v., “Ben müşrikler arasındaikamet eden her müminden beriyim.” buyurmuş. “Niçin (böyle buyurdunuz)ya Rasulallah?” diye sorulduğunda da “Ateşleri birbirini görür.”karşılığını vermiş. (Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî)
Buradaki “ateşleri birbirini görür” ifadesinin ne anlama geldiği konusunda ulema şu ihtimaller üzerinde durmuştur:

Müminle müşrikin hükümleri bir olmaz.

İslâmyurdu ile küfür ülkesi arasında fark vardır. Bir müslümanın (mazeretsizolarak) kâfirlerin memleketinde yaşaması caiz değildir.

Mümin, yaşantısında, ahval ve davranışlarında ve görünüşünde onlara benzememelidir. (Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, 7/129)

Peygamber vârislerinin görevi

Geçmişteyaşamış herhangi bir toplum şerde, fesatta ve bâtılda ne kadar mesafekatettiği zaman uyarıcı peygamberler geliyordu diye baktığımız zamangördüğümüz manzara, şu zamanda bizim yaşadıklarımızdan çok farklıdeğildir. Ne var ki risalet kapısı artık kapanmış bulunuyor.

Ohalde insanlığı içine düştüğü bu şer gayyasından çekip çıkaracak tekumut ışığı olan Ümmet-i Muhammed’i kıvamda tutacak olan nedir?

Şüphesizki bunu yapacak olan bu ümmetin gerçek alimleridir. O vârisler ki,Allah Tealâ’nın rızasından başka bir hedefleri ve rıza-yı ilâhininuzağına düşmekten başka bir korkuları yoktur. Ne dünyalıkta gözlerivardır, ne makam ve şöhrette. Onlar bizim hayatımızın işaret taşları,nirengi noktalarıdır. Toplum, ahvalini onlara göne ayarlar, onlarabakarak kendisine çeki düzen verir. Bu sebeple toplum olarak, ümmetolarak bizim için ekmek ve sudan önce, ruhumuzu kıvamda tutacak alimlergereklidir.

Gerçek fonksiyonu bu olan alimlerin yerini, Kur’an-ıKerim’in “bel’am” tiplemesiyle dikkatimize sunduğu sahte alimleraldığında ise, İsrailoğulları’nın başına gelenin bizim de başımızagelmesi –Allah korusun– işten değildir.

İbn Abbas r.a.’ınnaklettiğine göre, “İçerisinde salih insanların bulunduğu bir beldehalkı helak olur mu?” sorusuna muhatap olan Efendimiz s.a.v.’in “Evet”diye mukabele ettiğini, sebebi sorulduğunda da şöyle buyurduğununaklediyor: “Allah’a isyan edilmesi karşılığında toleranslıdavranmaları ve sessiz kalmaları sebebiyle.” (Taberânî,el-Mu’cemu’l-Kebîr, 11/270)

Bu, her ne kadar senedi zayıf olsada muhtevası pek çok sahih hadis ile desteklenen bir rivayettir.Bunlardan birisinde Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Canımı elindebulundurana yemin ederim ki, ya ma’rufu emredip münkerdensakındırırsınız, ya da size Allah’ın katından bir azap göndermesiyakındır. Sonra O’na dua edersiniz de, duanıza icabet edilmez.”(Tirmizî)

Ali el-Karî, bu hadisin şerhinde, Efendimiz s.a.v.’inyeminli ifadesini de dikkate alarak şu açıklamayı yapıyor: “Allah’ayemin olsun ki, şu ikisinden biri mutlak surette olacak: Ya sizdenemr-i ma’ruf nehy-i münker, ya da indirilen bir azap ve bu azabınkaldırılması konusundaki dualarınıza icabet edilmemesi.” (Mirkat, 8/866)

İştealimlerin görevi bu noktada ortaya çıkıyor. Hem kendilerini hem detoplumun diğer kesimlerini, herhangi bir ayrım yapmadan kuşatacak olanbir azaba düçar olmamak için olanca gayretlerini sarf ederekyöneticisiyle yönetileniyle bütün toplumu uyarmak onların adeta varlıksebebidir.

Bu gayret, toplumun her kesimine sesini duyurupetkisini ulaştıran propaganda merkezlerinin tahribatının önüne geçeceketkinlik ve yaygınlığa kavuşmadıkça, toplumda münkeratın hakimiyetidevam edecektir. Bu devam ettiği sürece de başta alimler olmak üzerebütün toplum bunun zararını görecektir.

Zarar da fayda da umumi

Toplumdama’rufun hakim olması topyekün bir berekete kaynaklık ederken, münkerinhakimiyeti de topyekün zarar ve ziyanın sebebi olacaktır. Toplumuniçinde bulunduğu ahvalden haberdar olan hiç kimsenin, “nasıl olsa benmünker işlemiyorum; başkasının işlediği münkerin zararı bana dokunmaz”demesi hem müslümanca, hem de gerçekçi değildir. Bir hadiste ifadebuyurulduğu gibi, gördüğümüz bir münkeri gücümüz yetiyorsa elimizle,yetmiyorsa dilimizde ortadan kaldırmaya çalışmalıyız. Bu işin farz-ıkifaye olan kısmıdır ve herkes terk ederse herkes günaha girer, sorumluolur. Ancak bunu yapamıyorsak, “çoğulcu bir toplumda yaşıyoruz, herkesistediğini yapar” deyip de kendimizi tehlikeye atmamalı, o münkerikalben reddederek hiç olmazsa günahına ortak olmamalıyız.

Evet,münkeri kalben reddetmek en zayıf imanın tezahürüdür ve bir toplum neadına olursa olsun münkere buğz etme refleksini kaybetmişse, toptangünaha batmış ve ilâhi gazaba müstehak olmuş demektir. Bu durumu dilegetiren bir hadisinde Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur: “Yeryüzünde birgünah işlendiğini gören bir kimse, onu çirkin bulur ondan ikrah ederse,o günahı hiç görmemiş kimse gibi olur. Kim de o günah gıyabındaişlendiği halde ondan haberdar olur ve ona rıza gösterirse, onu bizzatgör(en ve müdahale etmey)en gibi olur.” (Ebu Davud)

Çoğulculuk,özgürlükler ve saire adına açıktan açığa işlenen münkerata sessizkalan, yerinde ve üslubunca müdahale edip düzeltebileceği arızalaradahi omuz silkip “bana ne” diyen fertlerden müteşekkil bir toplumunkendi değerlerine, geçmişine, kültür ve inancına değil, varlığına bilesahip çıkması müşkül hale gelir.

Hz. Ali r.a. şöyle der:“Dininizden (nefs, şeytan veya düşman tarafından) mağlup edile(rek terkede)ceğiniz ilk şey, elinizle yaptığınız cihattır. Sonra dilinizleyaptığınız (ı aynı şekilde terk edeceksiniz), sonra da kalbinizleyaptığınız cihat (elden gidecek). Her kimin kalbi ma’rufu ma’ruf vemünkeri münker olarak tanıma(maya başlar)sa ters döner, alt üst olur.”(İbn Abdilberr, et-Temhîd, 24/313)

Probleme şaşı bakmak

Günümüz insanı, maruz kaldığı propaganda bombardımanı karşısında şu düşünceye kolayca zihnini kaptırmıştır:
Müslümanlardinlerini yanlış anlayıp yanlış yorumladıkları için geri kaldılar. Eğergelişmiş ülkelerin seviyesini yakalamak istiyorsak, eskimiş dinanlayışını terk edip, “çağa uygun” bir din anlayışı geliştirmemiz lazım.

Budüşünce öldürücü bir zehir gibi müslüman nesillerin beynini ve kalbiniadeta felce uğratmıştır. Oysa müslümanlar Batı alemi karşısında mevzikaybettiyse bunun sebebi dinlerini yanlış anlamış olmaları değil,dinlerinin gereğini yerine getirmemeleridir.

Tarih içindemüslümanlar dünyaya adalet dağıtacak güce ve insanlığın müşahede ettiğien ihtişamlı ve uzun ömürlü medeniyeti kuracak kabiliyet ve birikimesahip olduysa, bu, dinlerini doğru anladıklarının en büyük delilidir.Bugün bu durumda oluşumuz, o medeniyetin kurucu dinamiklerini ihmaletmiş olmamızdan, o iman safiyetini ve inanmışlık şuurunu aynı şekildedevam ettirme iradesini gösteremeyişimizdendir.

Bugün dahi,kapı komşumuzdan yakın ve uzak coğrafyalara kadar nerede ne olupbittiğine sadece seyrediyor ve sahaya inip oynamak yerine tribünlerdenseyretmeyi tercih ediyorsak, bu, emr-i ma’ruf nehy-i münker şuurunukaybettiğimizin işaretidir. Hoşgörü, çoğulculuk ve benzeri kavramlarbizi çevremizde olup bitenlere karşı ilgisiz kalmaya, hatta giderek hertürlü münkerat ve ma’siyeti “özgürlük” sınırları içinde telakki etmeyegötürüyorsa suçu ve suçluyu başka yerde aramak beyhudedir.

Elbetteemr-i ma’ruf nehy-i münker her önüne gelenin yapacağı bir iş değil,herkesin kendi konum, yetki, birikim ve kabiliyeti çerçevesindeyürütülmesi gereken bir faaliyettir. Dolayısıyla günümüz şartlarında buhayatî fonksiyonu yerine getirecek sivil örgütlenmeler ve insanlarıntepkisini değil, takdirini celp edecek metot ve vasıtalarla yürütülmesibir elzemiyettir.

Elbette bunu söylerken insanların bireyselhayatlarına müdahale etmeyi, toplumda kaos ve kargaşa oluşturacak vedüzeni bozacak davranışlarda bulunmayı telkin ediyor değiliz. Hattaböyle davranmanın, fitneye yol açacağı için bizzat kendisinin birmünker olduğunu söylüyoruz.

Kastettiğimiz, bizzat kendinefsimizden başlayarak etrafımıza en uygun metot ve aracı kullanarakma’rufa çağırıcı bir tutum içinde olmaktır. Zina yolundaki bir gencikolundan tutup zorla geri çevirmek değil, gençleri zinaya götürenyolları tıkayıcı, evliliği kolaylaştırıcı ve teşvik edici çalışmalaryapmaktır mesela.

Yahut manevi dinamiklerimizi toplumdayeniden harekete geçirmek ve etkin kılmak için insanımıza din, tarih,kültür şuuru veren sosyal, kültürel ve ilmî çalışmalar yapacak sivilörgütlenmelere gitmektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here