Yabancıların Gözüyle Osmanlı

0
883 kez

Osmanli_armasiGeza Feher söylüyor:
“Türklerin beşer irfanını ciddî bir suretle ileri götürdükleri, şimdiye kadarki bilinen materyallerden bile açık olarak anlaşılmaktadır.”66
Fransız asilzadesi Cornelle le Bruyn’u dinleyelim:
“…(Türkler) kendilerini dünya milletlerinin en cesuru sayarlar. Gerçi pervasızlıkları, ölümü hafife aldıkları malûmdur. Bunun sebebi, şehit oldukları anda Cennet’e gideceklerine olan sarsılmaz itikatlarıdır… Süslü elbisele¬rimizle alay ederler ve bize ‘kuyruksuz maymunlar’ derler.”
Biraz da Avusturya’nın (Kanunî’nin son demlerindeki) İstanbul sefiri Busbecq’i dinleyelim:
“Sarıklı başlardan müteşekkil bu büyük kalabalığa bir göz atalım: Hepsi bembeyaz ipekliler, renk renk üniforma¬lar giymişlerdir. Altın, gümüş, lâl ve atlas parıltısı göz kamaştırır. Manzarayı kelimelerle anlatmak mümkün de¬ğildir. Gözlerim şimdiye kadar bundan güzelini görmedi! Bütün bu servet ve ihtişam içinde, gene de büyük bir sadelik ve kanaatkârlık müşahede edilir.”
d’Ohsson’dan:
“Osmanlıların hemen hepsinin tavırlarında vakar görü¬lür. Medenî hayatın her safhasında edepli terbiyeli bir millettirler. Kıyafet ihtişamı içinde büyük makam sahip¬lerinin yerden temenna etmesi, çok asil bir selamlaşma şeklidir. Nezaket ve terbiye kaidelerini asla ihmal etmez¬ler; fakat müşterek hususiyetleri, azamet ve vakardır. Ne kimseyi rahatsız eder, ne merak gösterirler… Sokakta top-lanmak, birbirini kovalamak, sevinç veya hayret taş kırdıklarında bulunmak gibi hâller hiçbir zaman görül¬mez.”
Kont Marsigli’den:
“Türkler, hiçbir zaman yere tükürmezler.” Lady Craven’den;
“Türklerin biz kadınlara karşı muameleleri, bütün milletlere örnek olmalıdır. Meselâ, herhangi bir suçtan dolayı bir erkeğin boynu vurulur, bütün evrakına eşyasına el ko¬nulur; fakat karısına saygılı davranılır ve mücevherlerine bile dokunulmaz. Halk, kadınlara, sokaklarda en küçük saygısızlık yapmaz.”
A. L. Castellan’dan:
“Türkiye’nin harp içindeki eyaletlerini, tek küfür duymadan ve tek hakarete maruz kalmadan geçtim. Türkler son derece naziktir.”
A. Brayer’den:
“Türkiye’de nezaket, tabiat icabıdır. Avrupa’daki sahte ve gösteriş nezaket burada yoktur. Avrupa’da nezaket, kin ve garazı, hıyanet ve gizli maksadı örttüğü nispette artar. Türkiye’de ise millî bir karakterdir, doğruluk ve hayır ifade eder… Türkler sakin insanlardır. Üstleri başları çok temizdir. Türkçe, çok mantıklı, çok ahenkli bir dildir. Kısa ve uzun hecelerin karışması, kulağa musiki gibi gelir (uydurukçacılara duyurulur). Sanki Türkçe, bir ilim heyeti tarafından düzenlenmiş mükemmel bir dildir. Birkaç kişi birden konuşmaz; bir kişi konuşur, diğerleri dinler. Biri sözünü bitirmeden öteki söze karışmaz. Söz söyleyen dikkatle dinlenir. Konuşan sözünü asla uzatmaz, kısa keser. Büyük bir saygı içinde konuşulur. Dedikodu, iftira, çok ayıptır… Bizdeki gürültüler, kavgalar, münakaşalar, saygısızlıklar Türklerde yoktur.”

Edmondo da Amicis’ten:
“Kıyafetler farklı olmasa, İstanbul’da aşağı bir tabakanın olduğu belli değildir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir tezahüre şahit olmak imkân dışıdır.”
YineBrayer’den:
“Türklerde kibir ve gurur âdeta meçhuldür. Tabiatlarında, terbiye sistemlerinde kibir ve gurur hisleri dumura uğramıştır. Resmî alaylarda bile protokol subayları, padişaha ‘Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!’ diye bağırırlar. Bu, çok eski bir Türk geleneğidir. Daima alçak gönüllü ve mütevazidirler. Gururlan, biz Hıristiyanlara karşıdır. Kendi aralarında sade ve tevazu dolu insanlardır.”
Guer’den:
“Türklerin ana ve babalarına saygıları, bilhassa takdire değer. Türk toplumunda baştan çıkmış, yüz kızartıcı işler yapan çocuk nadirdir. Aile reislerinin çocukları üzerindeki nüfuz ve itibarı, inanılmayacak derecede keskindir.”
Sir James Porter’dan:
“Babaya sevgi çok kuvvetlidir. Büyüklere, ihtiyarlara karşı son derece saygılıdırlar.”
Tekrar Castellan’dan:
“Türkler ihtiyarlara, çocuklara saygı ve sevgi gösterirler. Hayvanlara bile iyilik ederler.”
Ubicini’den:
“İhtiyarlık, Türkiye’de (‘Türkiye’ tabirlerini ‘Osmanlı Devleti’ yerine kullandıklarını hatırlatalım) olduğu kadar hiçbir yerde hürmete mazhar değildir… Çocuklarını bun¬dan daha fazla şefkat ve alâka içinde yaşatan başka bir memleket bilmiyorum. Bu şefkat ve alâka ana kadar ba¬bada da derinleşmiştir. Çocuğunu omuzuna ve kucağına alarak—yorulmaması için—böyle gezdiren çok babaya so¬kaklarda tesadüf edilir. Büyüyen çocuk da babasına fev¬kalâde saygılıdır. Baba emretmedikçe oturmaz. Babasına yalnız ‘baba’ olarak değil, ‘bey baba,’ ‘ağa baba,’ ‘efendi baba,’ ‘paşa baba’ gibi unvanıyla hitap eder. Kendinden birkaç ay büyük kardeşe mutlaka ‘ağabey,’ kızsa ‘abla’ denilir [Bu kelimeler sadece Türkçede vardır. Avrupa’da babalara bile büyük ölçüde isimle hitap edilmektedir]. Anne ve baba, oğlunu, her yaşında ve her mevkide, sadra¬zam bile olsa küçük ismiyle çağırır.”
İşte bu yapı, Osmanlı insanını yüceltmiş, dünya örneği yapmıştı. Ve işte bu insanlar, bir cihan devletinin harcını yoğurmuş, temelini atmıştı. Hedefleri meşruydu, vasıta¬ları meşruydu. Haram, toplum hayatının dışına itilmişti. Toplum, helâl münasebette, yardımlaşmada, kısacası meşru zeminde el ele, gönül gönüle vermişti.
Tüccar, müşterisinin sözünü senet sayıyordu. Müşteri, tüccarın söylediği fiyatı (şayet tüccar gayrimüslim değilse) tereddütsüz kabul ediyor, ama pazarlık, bir ata mirası gibi sohbet havasında yapılıyordu. Castellan,
“Namus, Türk milletine şeref veren bir haslettir. En yoksul bir Türk bile hırsızlığa asla tenezzül etmez.” diyor.

Biz Osmanlıyız – Yavuz Bahadıroğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here