Rabbim Görün Bana Bakayım Sana

0
689 kez

A’raf Sûresi’nin 143. ayeti, Hz. Musa’nın (aleyhisselam), farklı bir buudda buluşma yerine gelip Rabb’inin kelamına muhatap olduktan sonra, Cenab-ı Hakk’tan taleb-i rüyetini (Cenab-ı Hakk’ı görmek istemesini) anlatmaktadır.

Evet o, bu ayette Rabb-i Kerim’ine, “Rabbim, görün bana, bakayım Sana!” yani Rabb’im tecelli buyur, nurdan hicabını kaldır, vuslatına vâsıl olup göreyim Seni! demiştir. Kelamcılar arasında bu meselenin değişik yönleriyle bir hayli ve oldukça uzun boylu münakaşası yapılır. Meselenin bir yönünü, “Cenab-ı Hakk’ın görülüp görülmeyeceği”, diğer yönünü de, “Cenab-ı Hakk’ın görülmesi mümkünse, dünyada herkes bunu görebilir mi?” hususu teşkil eder. Şayet O’nun görülmesi dünyada mümkün değilse, Hz. Musa’nın isteği ne manaya gelir?
Önce kısaca bir fikir vermek için dolaylı yoldan soruyla alakalı bazı hususları arz etmek istiyorum. Ehl-i Sünnet, Cenab-ı Hakk’ın rü’yetinin mümkün olduğunda icma halindedirler. Allah (celle celâluhu) görülür ama bu, bizim sair eşyayı görmemiz gibi değildir. Biz, gördüğümüz şeyleri güneşin ziyası altında, göz yardımıyla görürüz. Bunun için de gözün tümsekliği, yaratılış keyfiyeti, göz-ışık münasebeti gibi şartlar lazımdır. Allah mesafeden, ziya ile görünmekten münezzeh olduğu gibi, görünmek, bilinmek için ışığa ihtiyaç duymadan da münezzehtir. Allah, gözlerimizi bu dünyada Zât’ını görebilecek mahiyette yaratmamıştır. Allah görülür, ama nasıl? Kalble mi? Basarla mı? Basiretle mi? Ya da O, başka bir göz lütfeder de onunla mı görülür? Bunları bilemeyiz; bilemez ve keyfiyet mevzuunda hiçbir şey söyleyemeyiz.

Akaid kitaplarında “Cennette müminler, keyfiyetsiz, kemmiyetsiz, riyazî ve hendesi ölçüler içine girmeyecek şekilde Rabb-i Kerimlerini görürler.” deniliyor. Esasen O’nu görme mevzuu darb-ı meselle dahi anlatılamaz. Çünkü görülmek istenen Zât-ı Bâri’dir; şuunatı, tecellisi ve esmâsının cilveleri değil. Burada verâların verâsında, hicabı Nur olan Cenab-ı Hakk’ın Zât’ının görülmesi söz konusudur. Sahih, hatta mütevatir derecesine varan hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ahirette Cenab-ı Hakk’ın görüleceği hususunu teyit etmektedir: Cerir b. Abdullah’ın (radıyallahu anh) anlattığına göre, “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir dolunay gecesi aya baktı ve: “Siz şu ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi de böyle perdesiz göreceksiniz ve O’nu görmede bir sıkışıklık da yaşamayacaksınız (herkes rahatça görecek)…” buyurdular. (Buhari, Tevhid, 24; Müslim, Mesâcid, 211)

Allah’ı görmek O’nu bilmek ile orantılıdır
Ehl-i sünnet âlimleri, dünyada muktedir olamasalar da insanların ahirette Allah’ı görebileceğini söylerler. Onlara göre, “Gözler O’nu idrak edemez, fakat O, bütün gözerli idrak eder” mealindeki En’am Sûresi 103. ayetinin nefyettiği şey ihata meselesidir. Evet, Allah ihata edilmez. İhata, bir meseleyi olduğu gibi kavramadır. Kavrama ise, meseleyi kemmi ve keyfi ölçüler içine sokar. Sınırlı bir insanın ihata edebildiği şeyin de sınırlı olması icap eder. Bir insanın, Hâlık-ı kâinat gibi nâmütenahî (sınırsız) olması lazım ki O nâmütenâhiyi idrak edebilsin. Hâlbuki bu, katiyen mümkün değildir. Daha doğrusu Allah, imkân âlemi içinde böyle sınırsız bir varlık yaratmamıştır.

Öyleyse insan Allah’ı görür ama ihata ve idrak edip kavrayamaz. Zannediyorum bunu böyle anlamak en uygunudur ve ehl-i sünnet de böyle anlamıştır. Evet, cennette müminler, her hafta, Cenab-ı Hakk’ın cemâl-i bâkemâlini kendi mirât-ı ruhlarına göre müşahede edecekler. Herkes O’na karşı ne çapta bir ayna tevcih etmişse, O da o kadar tecelli ile onu şereflendirecektir. Yani herkes O’nu kendi mirât-ı ruhuna göre görecektir. Bunun manası, Allah cennette görülecek demek değil; görenler cennette bulunacak ve görecekler demektir.
Mü’minler cennette Cenâb-ı Hakk’ı müşahede edeceklerdir. Elbette bu görme, Cenâb-ı Hakk’a bir mekan izafesi manâsına gelmez. Çünkü, mü’minler, cennette Cenâb-ı Hakk’ı göreceklerdir demek, Cenâb-ı Hakk, mekân itibariyle cennette olacak demek değildir. O, zaman ve mekân kayıtlarından mukaddestir, yücedir.

İşte bu görme, her mü’min için marifeti nispetinde olacaktır. Kim Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar biliyorsa, marifet-i İlâhî’de ne kadar derinleşmişse, gözünden açılan perde de o nispette olacaktır. Onun içindir ki, bir nebi, bir veli ve sıradan diğer bir insanın orada müşahedeleri farklı farklı olacaktır. Bu sebeple Allah bilgisi çok önemlidir. Bu bilginin mutlaka marifet eksenli temrinlerle, ibadetlerle takviye edilmesi gerekir. 0 Mesihî rûhun bir başka yanı da, onda kozalite’nin, yani sebep-netice münasebetinin aşılmış olmasıdır. Tefekkür, marifete ayrı derinlik kazandırır ibadet onu insanın tabiatı hâline getirir. Kim dünyada ne kadar derinleşmişse cennetten de, Cemalullah’ı müşahededen de o derece zevk ve lezzet duyar.

F. Gülen , Zaman

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here