Özlenen Osmanlı

0
568 kez

Osmanlıların Güvenilirliği:
Osmanlılar fethettikleri tüm topraklarda güvenilir karakterleriyle tanınmışlardır. Bu özellik, onların Kuran ahlakını örnek alıp yaşamalarının bir sonucudur. Allah Kuran’da iman edenler için “(Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyyen) riayet edenlerdir” (Mearic Suresi, 32) şeklinde bildirmektedir.

Osmanlı’nın İslam ahlakından kaynaklanan güvenilir karakteri sadece kendi halklarının değil, bu döneme şahit olan tüm gayrimüslimlerin de dile getirdikleri apaçık bir gerçektir. Jean Antoine Guer’in 1747 yılında Paris’te yayınlanan Moeurs et Usages des Turcs (Türkler’in Gelenek ve Alışkanlıkları) isimli eserinde, Osmanlı topraklarındaki insanların emniyetinin teminat altında olduğuna dikkat çekilmiştir:

“Gerek İstanbul’da, gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkan bırakmayacak surette ispat etmektedir ki, Türkler hiçbir zaman görülmemiş bir derecede medenidirler…” (James Porter, Observations sur la religion, les loix, le gouvernement et les moeurs des Turcs, cilt 2, Londra, 1769, s. 51.)

18. yüzyılda İngiltere’nin İstanbul sefiri olarak görev yapmış James Porter ise Osmanlı dönemindeki emniyet ve güven ortamını şu sözleriyle ifade eder:

“Osmanlı’da yol kesme, ev soyma, dolandırıcılık ve yankesicilik gibi hadiseler adeta meçhul gibidir. Harp halinde olsun, sulh halinde olsun, yollar da evler kadar emindir. Bilhassa anayolları takip ederek bütün Osmanlı mülkünü en mutlak bir emniyet içinde baştan başa dolaşabilmek her zaman mümkündür. Dâimi bir seyr-u seferle yolcu adedinin çokluğuna rağmen vukuâtın fevkalâde azlığına hayret etmemek kâbil değildir. Nice yıllar içinde ancak nadir hadiselere tesadüf edilebilir.” (Jean Antoine Guer, Moeurs et Usages des Turcs, cilt 2, Paris, 1747, s. 188)

Osmanlı’da Doğruluk ve Dürüstlük

Tarihte Osmanlılar ile anlaşma yapan tüm milletler, Osmanlıların üstün dürüstlük ve doğruluk anlayışına şahit olmuş ve hayranlıklarını dile getirmişlerdir. Çeşitli vesilelerle Osmanlı topraklarında bulunmuş olan yabancıların ortak bir görüşü vardır. Müslüman bir Türk ile iş yaptıklarında mukaveleye gerek olmadığını, sözün yeterli olduğunu ifade ederler. Elbette ki bu anlayış Kuran-ı Kerim ile Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetlerinden kaynaklanmaktadır. Kuran ahlakına sahip olan Müslümanlar, Bakara Suresi’nde “… ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler…” şeklinde tarif edilir. Ayetin devamında ise “İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır.” (Bakara Suresi, 177) şeklinde buyrulur.

Bir Türk tüccarın dürüstlük konusundaki titizliği başka bir kaynakta şöyle dile getirilir:

“Yabancı bir kumaş tacirinin Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak istedikten sonra, mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görüp bu hareketinin sebebini sorması üzerine, Osmanlı esnafı “Onu sana veremem, kusurludur” cevabını vermiştir; yabancı tacirin “Ziyanı yok, önemli değil” demesine rağmen Osmanlı esnafı o kumaş topunu vermemekte direterek, “Benim malımın kusurlu olduğunu söyledim biliyorsunuz. Fakat siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız orada benim bunları size söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım. Neticede Osmanlı’nın gururu, şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekar sanacaklardır. Onun için bu sakat topu asla size veremem…” diyerek kumaşı vermeyişinin sebebini izah etmiştir.” (Samiha Ayverdi, Küplüce’deki Köşk, Hülbe Yay., İstanbul, 1989, s. 189.)

18. yy’da Osmanlı topraklarında yaşayan Fransız generallerinden Comte de Bonneval, Osmanlıların dürüstlüğüne hayran kaldığını şöyle belirtmiştir:

“Haksızlık, tekelcilik, hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında adeta yok gibidir. Kısacası ister vicdani bir akideden, ister ceza korkusundan mütevellit olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türkler’in doğruluğuna hayran kalır.” (Comte de Bonneval, Anecdotes Venitiennes et Turques ou nouveaux memoires du Comte de Bonneval, cilt 1, Francfort, 1740, s. 215.)

İsveç’in İstanbul sefirliğini yapmış olan Mouradgea d’Ohsson ise Osmanlı dönemindeki üstün ahde vefa anlayışını şu sözlerle dile getirmiştir :

“Onların (Osmanlıların) medh-ü senâ edilecek meziyetlerinden biri de, verdikleri söze sadık olmalarıdır. Onlar, başkalarını aldatmaktan ve emniyeti suistimal ile bir kısım insanların saflığından istifadeye kalkışmak ve istismar etmekten büyük bir vicdan azabı duyarlar. Kendi aralarındaki bütün muamelelerine yerleşmiş bulunan bu kemali, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun, bütün yabancılara karşı da aynı şekilde gösterirler. Bu noktada müslimle gayrimüslim arasında hiçbir fark gözetmezler. Çünkü onlar, her türlü gayrimeşrû kazançları İslâmiyet bakımından haram sayarlar ve meşrû olarak kazanılmamış bir servetin ne bu dünyada, ne de ahirette hiçbir hayrı olamayacağına kat’î surette iman ederler.”

Osmanlıların İslam ahlakından kaynaklanan güvenilir karakterleri sadece kendi halklarının değil, bu döneme şahit olan tüm gayrimüslimlerin de dile getirdikleri apaçık bir gerçektir. Nitekim 19. yüzyılda İstanbul’da birkaç sene kalan tarihçi A. Ubicini, La Turquie Actuelle (Güncel Türkiye) isimli kitabında o devri objektif bir şekilde tasvir etmiştir. Ubicini, Osmanlı topraklarının emin yerler ve Osmanlıların da son derece güvenilir insanlar olduklarını şöyle anlatmıştır:

“Bu muazzam payitahtta (İstanbul’da) dükkancı herkesçe malum namaz saatlerinde dükkanını açık bırakıp gittiği ve gece evlerin kapıları alelade bir mandalla kapatıldığı halde, senede yalnız 4 hırsızlık vakası bile olmaz…” (M. d’Ohsson, Tableau General de I’Empire Ottoman, cilt 4, s. 467.)

Osmanlı’da Tevazu

A. Brayer, 19. yüzyılda Paris’te yayınlanan Neuf annees a Constantinople (Konstantinopolis’te Dokuz Yıl) isimli eserinde, Osmanlı Türklerinin tevazusu üzerinde durmuş; bunun kaynağının Kuran olduğunu şöyle belirtmiştir:
“Müslüman Türkler arasında kibir ve gurur adeta bilinmez. Kuran’ın en şiddetle yasakladığı temayüllerin biri de budur… Bir taraftan da sürekli olarak alçak gönüllülük telkin edilir… İşte bundan dolayı Müslüman Türk’ün yürüyüşünde vakar ve ihtişam olmakla beraber, katiyen kibir ve azamet yoktur. Daima yavaş sesle konuşur; el ve kol hareketlerinde hiçbir zaman zorla hükmeden bir eda sezilmez; hizmetinde tatlılık ve kolaylık vardır.” (A. Brayer, Neuf Annees a Constantinople, cilt 1, Paris, 1836, s. 198-199.)

A. Brayer’in de şahit olduğu üzere Osmanlıların tevazusunun kaynağı İslam ahlakı olmuştur. Bir ayette iman edenlerin tevazulu karakterleri şu şekilde tarif edilir:

“O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman “Selam” derler.” (Furkan Suresi, 63)

Osmanlıların Batılıları kendine hayran bırakan üstün tevazusu Kuran’da bildirilen güzel ahlaka uymalarından kaynaklanmaktadır. Yüce Allah Kuran’da bu konuyu müminlere, Hz. Lokman’ın oğluna verdiği bir öğüdü aktararak hatırlatmıştır:

“İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” “Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt.” (Lokman Suresi, 18-19)

Osmanlı’nın Vakarı

Yabancı yazarlar, araştırmacılar ve gezginler Osmanlıların vakarından oldukça etkilenmişlerdir. Ağırbaşlılığın, her kesimden ve her yaştan Osmanlı’nın ortak vasfı olduğu çeşitli eserlerde şöyle ifade edilmiştir:

“Osmanlı Türkleri’nin milli seciyesini teşkil eden vakarın, ağırbaşlılığın tasviri kolay değildir. Dünyada huzur ve sükuna bundan daha müptela millet yoktur… Biraz fevkalade bir şey ve mesela bir ecnebi kıyafeti, garip bir şey, tuhaf bir hayvan görecek olursa biraz durur, soğukkanlılıkla bakar, gülümser ve daha fazla oyalanmaya lüzum görmeyerek yoluna devam eder. Sokakta toplanmak, birini kovalamak, sevinç veyahut hayret taşkınlıklarına kapılmak gibi haller hiçbir Müslüman Türk şehrinde halk arasında bile hiçbir zaman görülmeyen hareketlerdir.” (M. d’Ohsson, Tableau General de I’Empire Ottoman, s. 356.)

“Türk çocukları başka memleketlerdekilere benzemezler. Ne gürültü ederler, ne de ağlayıp dururlar. Şarkta geçirdiğim üç seneye yakın zaman zarfında hiçbir Türk çocuğunun bağırıp çağırdığını işitmedim. Mektebe gittiklerini gördüğüm yavruların tavırları sakin, yürüyüşleri tıpkı yaşlı başlı Osmanlılar gibi vakurdu.” (A. Ubicini, La Turquie Actuelle, Paris, 1855, s. 283.)

Osmanlı’da İyilikseverlik

İyilikseverlik, hayırseverlik gibi faziletler Osmanlı ahlakının ayrılmaz parçaları olmuştur. Osmanlı’nın insaniyeti, misafirperverliği, hayrat ve hasenatı asırlar boyunca dillere destan olmuştur. Osmanlılar hiçbir karşılık beklemeden yaptıkları yardımlar nedeniyle, dost-düşman tüm dünya milletlerinin saygı ve takdirini kazanmıştır.

Konuyla ilgili olarak yabancı eserlerde şu övgü dolu ifadelere rastlarız:

“Hiçbir istisnası olmamak şartıyla bütün Türkler hayır severler; ne din farkına, ne de ihtiyaç sahiplerinin geçmiş fiil ve hareketlerine bakmaksızın bütün muhtaçlara yardım ederler. Çünkü onların nazarında herhangi bir şaki (eşkıya) hayat değiştirip mükemmel bir veli olabilir. İşte bundan dolayı Türk hayrat ve hasenatından hiçbir kimse mahrum edilmez.” (Comte de Bonneval, Anecdotes venitiennes et Turques ou nouveaux memoires du Comte de Bonneval, s. 213.)

“… Türkler arasında fukaraya pek az tesadüf edilir… Kimisi daha hayattayken servetiyle fukaraya bakar, kimisi ölürken hastaneler tesisi yahut köprülerle kervansaraylar veyahut yol boylarında çeşmeler inşası için muazzam sermayeler bırakır; hatta birçokları da bu hayrat ve hasenatı daha sağlıklarında yaparlar; bazıları ölürken köleleriyle cariyelerini azat ederler; keseleriyle hayrat yapamayanlar ana yolların tamirinde çalışarak, yol boylarındaki su haznelerini doldurarak, sellerde suların civarında durup yolculara tehlike işareti vererek kollarıyla hayır işlerler, bütün bunlara mukabil katiyen para almazlar ve hatta eğer teklif edilecek olursa para için değil, fisebilillah çalıştıklarını söyleyerek reddederler.” (M. Thevenot, Relation d’un Voyage Fait au Levant, Paris, 1665, s. 95-97.)

Osmanlıların Temizlik Anlayışı

Avrupa milletleri sağlığa zarar veren şeylerden kaçınmayı ve temizliği Osmanlılardan öğrenmişlerdir. Avrupa’da salgın hastalıkların kol gezdiği ve Avrupalıların temizliğin ne olduğunu bilmedikleri çağlarda, Osmanlıların temizliği ve sıhhati tarihi belgelerle sabittir:

“Türk evlerinde temizlik azami derecededir: Döşeme tahtaları halılar ve Mısır hasırlarıyla kaplıdır; pabuçlarla kunduraların merdiven önünde bırakılması adet olmak itibarıyla, odalarda, sofalarda çamurlara ve ayak izlerine pek nadir tesadüf edildiği halde, bütün evlerde her hafta muntazam tahta silinir.” (T. Thornton, Etat Actuel de la Turquie, cilt 2, s. 343.)

Fransız Doğu gezgini Jean Thevenot,1655-1656 yıllarında İstanbul’da kalmış ve Osmanlı insanının nasıl yaşadığını kendi sefernâmesinde kaydetmiştir. Onlardan bazıları şöyledir:

“Türkler sıhhatli yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiçbiri onlarda yoktur. İsimlerini dahi bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türkler’in bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de sık sık yıkanmaları ve yiyip içmedeki itidalleridir. Onlar, gayet az yerler. Yedikleri de, karmakarışık değildir. Yemeklerden evvel ve sonra elleri yıkamak, Türkler arasında vazgeçilmeyecek derecede umumi bir âdet hükmünü almıştır.”

Yine aynı yazara göre:

“Türkiye’de sofradan kalkılır kalkılmaz mutlaka ellerle ağızlar yıkanır. Önünüze sıcak suyla sabun getirilir. Büyüklerin konaklarında ya gül suyu ya da güzel kokulu başka bir su da ikram edilir. Bunlarla da mendilinizin bir ucunu ıslatırsınız.” (M. Thevenot, Relation d’un voyage fait au Levant, s. 58, 70.)

Sahip Olduğumuz Mirası Gelecek Kuşaklara Taşımak

Osmanlı’nın bıraktığı mirasa sahip olan Türk insanı, güzel ve örnek bir ahlak sahibidir. Efendi mizaçlı, haysiyetine ve şerefine düşkün, kanaatkar, devletine sadakatli ve insancıldır. En güzel yiyeceği konuklarına sunacak kadar misafirperver, fedakar ve sevgi doludur. Özellikle Anadolu halkının çoğunluğu bu şekilde üstün bir karaktere sahiptir. Anadolu’da var olan dindarlık, sevgi, dostluk, fedakarlık anlayışı, güzel olan herşeye muhabbet, misafirperverlik, örf ve ananelerin insancıllığı, özetle her türlü insani, ahlaki, manevi güzellik bütün dünya insanlığı için en ideal hayat anlayışı ve yaşam şeklidir. Bütün dünyanın bu anlayışa, bu insani moral değerlere şiddetle ihtiyacı vardır.

Bu nedenle amaç; sevgi, merhamet, fedakarlık gibi Anadolu’da var olan güzel ahlak özelliklerini tüm insanlığa öğretmek olmalıdır. Türk Milleti, imanı ve güzel ahlakı ile bütün dünyayı iyiliğe, imana, maneviyata, güzelliğe ve samimi sevgiye yöneltecektir.

“Onlar ki yeryüzünde kendilerini yerleştirir iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, marufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir.” (Hac Suresi, 41)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here