Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış

0
1.296 kez

ottomanI- Konunun Takdimi

Mevzuya girmeden önce üç hakikati hatırlatmak istiyorum:

Birincisi, her asır insanlarının, kendi zamanlarında meydana gelen fenalıkların sebeplerini geçmişlerine isnâd ederek suçsuzluklarını isbata kalkışmaları maalesef alışılmış bir durumdur. Halbuki tenkit edilenlerin bizim dedelerimiz olduğu, birgün bizim de dedeler makamına gelip tenkit edileceğimiz asla unutulmamalıdır.

İkincisi, karanlık mazi tabiri maarif açısından müslüman ve gayr-i müslimlere göre farklı manalar ifade etmektedir. Başta Avrupa olmak üzere bütün gayr-i müslim milletler için, eğitim açısından mazi deyince, 17. asırdan evvelki ilk ve ortaçağın tamamı akla gelmelidir. Günümüzde dahi ortaçağ zihniyeti ve skolastik düşünce denince akla gelmesi icab eden, başta Avrupa olmak üzere gayr-i müslimlerin bu devreye ait dünyasıdır. Avrupa’ya ait olan ve hem eğitim ve hem de öğretim açısından insanlık tarihinin en karanlık devreleri sıfatını hâiz bulunan bu devreleri, müslümanların ve hususan müslüman Türkün tarihine de isnad etmek, hem tarihi bilmemek ve hem de tarihe iftira etmek demek olur. Gerçekten bu dönemin Hristiyan dünyası, hem sosyal ve hem de fen ilimleri açısından cehâlet sahrasında kurulmuş taassub çadırlarından oluşmuş insan toplulukları manzarasını arzetmektedir. Hukuk ilmi açısından hiç bir terakki yoktur; sadece Roma hukukunun katı kaideleri değiştirilemez ve hatta yorumlanamaz mukaddes normlar olarak kabul edilmektedir. Fen ilimlerinde de durum farklı değildir; Galile, müslüman âlimlerden aldığı feyzle dünya dönüyor dedi diye Engizisyon mahkemelerinde idama mahkûm edilmiştir.

Halbuki eğitim ve öğretim açısından karanlık olan mazi mefhumu, müslümanlar için farklıdır. İslâm tarihi açısından asr-ı saâdetten ilk üçyüz senenin sonuna kadar, günümüzde ileri eğitimin de ulaşamayacağı mükemmel ve bütün ilimlere açık bir eğitim tarzı mevcuttur. İmam Matüridî gibi düşünce tarihinde zirveye yükselmiş insanlar bu asrın meyvesi olduğu gibi, secde ve rükû’ halinde kıbleye nasıl yönelme mümkündür? sualini dünyanın yuvarlaklığıyla açıklayan İmam Şafiî gibi hukukçular da bu devrin meyveleridir. İslâm tarihinin ilk beşyüz yılı yani milâdî XII. yüzyıla kadar olan devre de, ilk devre kadar mükemmel olmasa da, çok önemli gelişmelere mazhardır. İlk müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar devrinde yetişen Serahsi ve Halvanîlerin hukuk ilmine yaptığı hizmetler, Râzî ve Birunîlerin müsbet ilimlere olan katkıları, bu devreye ait ölmez misallerdir. Ebül-izz’in 60 küsur otomatik makina modelini anlatan eseri ile İbn-i Sina’nın Batı okullarında asırlarca ders kitabı olarak okutulan El-Kanun adlı kitabı, saymakla bitmeyecek yüzlerce misallerden sadece ikisidir. Avrupa’da henüz XVII. yüzyılda H. Grotious tarafından bir kaç sayfalık makalelerle temeli atılan Devletler Hukuku ile alakalı Karahanlılar zamanında beş ciltlik ve 3.000 sayfalık eser yazıldığını ve hâlâ gündemde olduğunu ifade edersem, “Her şey zıddıyla bilinir” kaidesi gereği mesele daha iyi anlaşılacaktır kanaatindeyim.

Tesbitlerimize ve araştırmalarımıza göre, Osmanlı Devleti’nin ilk iki asrını da bu devreden saymak gerekir. Zira bir görüşe göre dünyanın ilk üniversitesi ünvanına sahip olan Fâtih’in yaptırdığı Sahn-ı Seman yani sekiz fakülteli Fâtih Külliyesinde okutulan ders kitaplarına, bugünün ileri seviyeli kabul edilen fakülteleri dahi ulaşabilmiş değildir. Adududdin’in yazdığı ve Seyyid şerif Cürcanî tarafından şerhi yapılan şerh-i Mevâkıf isimli düşünce tarihi, felsefe ve kelam ansiklopedisi mahiyetindeki bir dev eser bu üniversitenin ilgili bölümünde ders kitabı olarak okutulurken, bugünün benzeri fakülte mezunları ve hatta doçentleri ve profları bu kitabın mevzularını anlamaktan hâlâ âciz durumdadırlar. İbn-i Sina’nın El-Kanun adlı tıp kitabının Dar’üt-Tıp adlı Tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulduğunu da unutmamak icabetmektedir. Bazı iddiaların tersine, 17. yüzyılın başına kadar, devletin dar’üş-şifalarında ve sarayda vazife gören tabipler ve ser-etıbbâların % 95’i müslümanlardır ve medreselerden yetişmişlerdir.

İşte İslâm tarihinin miladî XII. asra kadar olan devresi ile Osmanlı Devleti’nin ilk 150-200 yılını, Avrupa’daki karanlık maziye kıyaslamak ve Ortaçağ zinhiyeti diye takdim etmek, Ortaçağ zihniyetinin ta kendisidir. Bu devre, mazi değil, aydınlık istikbalin köklerini teşkil eden mazideki istikbaldir.

Maalesef, miladî XII. yüzyıldan sonra, Osmanlının ilk 150 yılını istisna bırakırsak, XX. asrın başına kadar tesiri devam eden devre, İslam eğitim tarihi açısından karanlık bir mazidir. Bu devrede fen ilimleri, medrese ilimleri diye ifade edilen dinî ilimlerden ayrı gibi telakki edilmiş ve müsbet bazı gayretlere rağmen, bu ayrılık devam edegelmiştir. Düşünce tarihinde bugünün fakültelerinde dahi incelenemeyen mevzuları ihtiva eden şerh-i Mevâkıf’ın yerini, buna göre çok kısa sayılan şerh-i Akâid ve benzeri eserler almıştır. İbn-i Sina’nın El-Kanun’u yerini 200-300 sayfayı aşmayan hikmetdeki El-Hidâye[1] kitabı almıştır. Fıkıhda mezheblerarası mukayeseli bir eser olan El-Hidaye okunurken, bu da yerini küçük bir fıkıh metni olan Mülteka’ya bırakmıştır. Halbuki vicdanın zıyası dinî ilimlerdir. Aklın nuru fen ilimleridir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. İkisinden de nasibini almış olan talebe iki kanadı ile ilmin fezasında pervaz edip yükselebilir. İkisi ayrılıp, sadece dinî ilimleri okuyanlarda taassup, sadece fen ilimlerini okuyanlarda ise, manevî meselelerde hile ve şüphe ortaya çıkar. Tanzimat gençliği ve şu andaki Türk gençliği bunun en bâriz misalidir.

Üçüncüsü, mazide olduğu gibi şimdi de, bizim üç büyük düşmanımız vardır; cehâlet, zaruret ve ihtilaf. Bu üç düşmana karşı, san‘at, ma‘rifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz. Ecnebiler, fen ve sanayi silahıyla bizi manevî istibdadları altında geçmişte ezdiler ve şimdi de ezmeye devam ediyorlar. Bizim de artık fen ve sanayi silahıyla i‘lây-ı kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehâlet, fakirlik ve ihtilaf düşmanlarıyla mücadele ve mücahede etmemizin zamanıdır. Bu hakikatların aksini hiç bir müslüman söylememektedir.

Bu uzun mukaddimeden sonra, şimdi de eski ve yeni eğitim sistemimizle alakalı bazı tesbitlerimizi takdim etmek istiyoruz;

II – Eski Eğitim Sistemimiz ve Aksayan Yönleri

Başta Osmanlı Devleti olmak üzere eski eğitim sistemimizle alakalı, bazı tesbitlerimizi aktarmak istiyoruz:

1) Eski eğitim sistemimiz hakkında kıymetli bir kısım değerlendirmelerin varlığı yanında, özellikle resmî platformlarda yaygın olan kanâatler, her sahada olduğu gibi, mevhûm bazı safsatalara dayanmaktadır. Bu safsatayı netice veren dört yanlış kıyası burada özetlemek istiyoruz:

A) Eski eğitim sistemimiz, biraz sonra nakledeceğimiz bazı aksaklıklarına rağmen, günümüzdeki eğitim sisteminden farklı olarak manevî temellere dayanmaktadır. Modern eğitimcilerin çoğu, maneviyatı maddiyata kıyas yapmakla ve tarih boyu maneviyatımıza ve dinimize düşman olan Avrupalıların eğitimle ilgili görüşlerini eski ve yeni eğitimimizde hüccet kabul etmekle, büyük bir hatalı kıyas içine düşmüş oluyorlar. Halbuki herşeyi maddede görenlerin akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür. Ayrıca, 600 sene Osmanlı Devleti’ni millî ve manevî değerlerinden koparmak için mücadele etmiş olan Avrupalıların eski eğitim sistemimize müsbet gözle bakmaları mümkün değildir.

B) İkinci önemli yanlış kıyas, bazı ilimlerde meşhur olanların başka ilimlerde de mütehassıs olduğuna hükmetmektir. Eski eğitim sistemimiz ve dolayısıyla tarihimiz hakkında konuşanların bir kısmının, tarihi ve eski eğitim sistemimizi bilmedikleri, gün gibi aşikârdır. Mesela, eğitimin Osmanlı döneminde yaygın olmadığı ve Cumhuriyet döneminde alabildiğine yurdun her köşesine yayıldığı ısrarla iddia edilmekte ve can düşmanımız Avrupa ile birlikte ısrarla dedelerimizin câhil olduğu maalesef anlatılmaktadır. Acaba cahillikten kasıt nedir? Eğer okuma-yazma bilmeme kasdediliyorsa, bu tamamen yanlıştır. Zira arşiv belgeleri bu iddiaları yalanlamaktadır. Osmanlı dönemindeki okuma-yazma nisbeti, belki bugün için geçerli olmayabilir, 1970’li yıllara kadar, Cumhuriyet dönemine oranla kat kat fazladır. Gelin bir müşahhas misal verelim. 1316 yani 1898 tarihli Aydın Vilâyeti Salnâmesi’ne göre, İzmir’in nüfusu 157.098’dir. Toplam ilkokul sayısı ise, 36.087 nüfusa sahip müslümanlar için 13 adettir. Yani her 2.500 nüfusa bir ilkokul düşmektedir. Bu değerlendirmeye göre, nüfusu 3.000.000’u geçen İzmir’in şu anda 1.200’e yakın ilkokulu bulunması icabeder. Gerçek rakamın ne olduğunu doğrusu ben de merak ediyorum[2]. Gayr-i müslimlerin sayıları 55’i bulan mektepleri buna dahil değildir. Bizim köyde Rüşdiye mektebi yani ortakokul var imiş; halbuki Cumhuriyet döneminde ilkokul 1950’lerden sonra açılmış. Yani bizim köy ortaokulu kaybettiği gibi ilkokulu da 30-35 sene sonra görebilmiş. Aradaki farkı idrâklerinize havale ediyorum.

C) Yeni fenleri ve ilimleri bilmeyen âlimlerin sözlerini, dinî ilimlerde de kabul etmemek gibi, bir başka yanlış kıyas daha vardır. Halbuki her ilimde söz sahibi, ancak o ilmin mütehassısıdır. Yeni ilim ve fenlerde maharet sahibi olan bir kısım aydınlarımızın bir öncekinin tersine gurura kapılarak, kendisini dinde de mütehassıs kabul etmesi de, eskiyi değerlendirirken bizi hatalara sevkeden önemli yanlış kıyaslardandır. Hatta Cumhurbaşkanı oldu diye, kendisini müfessirlerle eş tutan devlet adamlarımızı dahi bu millet görmüş ve fetvalarını da 12 Eylül’den sonra epeyce dinlemiştir.

D) Bir diğer önemli yanlış kıyas da, selefi halefe ve maziyi hâle kıyas edip haksız itirazlarda bulunma hastalığıdır. XVII. asra kadar Avrupa temizliğin kaidelerini dahi bilmezken, Fâtih medreselerinde neden organik kimya okutulmadı diyen ahmaklar vardır. Halbuki fikirlerin birleşmesiyle şu anda bedihî hakikatler haline gelen çok şeyler, mazide en büyük âlimler için dahi kapalı kalmış olabilir. Her devir, kendi şartları çerçevesinde değerlendirilmelidir.

2) Eski eğitim sistemimizin temel teşkilatını, medrese, mektep ve tekye üçlüsü teşkil ediyordu. XII. asra kadar ve Osmanlı Devleti’nin ilk 150 yıllık döneminde, medrese, hem müsbet ilimlerin ve hem de din ilimlerinin öğretildiği tek öğretim müesseseleridir. İlkokullar demek olan sıbyan, mahalle veya ibtidâî mektebler; medrese adıyla vatanın bütün sathına yayılan orta öğretim mektebleri; yine medrese yahut külliye, sahn adıyla üniversite mahiyetindeki yüksek öğretim kurumları, fevkalade nizamlı çalışmıştır. Müsbet ilimlerde Câbirler, Ali Kuşçular ve İbn-i Sinalar; sosyal ilimlerde İmam Gazaliler, Fahreddin Raziler ve Fenariler ve hukukda İmam-ı A‘zamlar, Serahsiler ve Ebussuûdlar bu ilim yuvalarının yetiştirdiği mükemmel talebelerdir. Mektebler, hususan Tanzimat hareketinden sonra ayrı adlar altında, müsbet ilimlerden uzaklaşan medreselerin boşluğunu kapatmak üzere kurulmuşlardır. Tekyeler ise, asırlarca Anadolu’yu maddî ve manevî tehlikelere karşı koruyan Avrupalıların tabiriyle yenilmez kara ordusunu ve bizim tabirimizle maneviyât erlerini yetiştiren manevî eğitim mekânlarıdır. Maalesef Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına doğru, medrese ehli, mekteblileri dış görünüşlerinden dolayı, iman zaafıyla suçluyor mektebliler ise, onları yeni fenleri bilmediklerinden noksan ve câhil addediyorlardı. Bu fikirlerdeki ayrılık ve metodlardaki farklılıklara yabancıların tahriki de katılınca, İslam ahlâkının sarsılması ve muâsır medeniyetten geri kalınması gibi çok müthiş neticeler ortaya çıktı.

3) Osmanlı Devleti’nin sonlarına doğru eski eğitim sisteminin başarıya ulaşmasına engel olan çok önemli maniler çıkmıştır. Bunlardan dördünü özellikle saymak istiyoruz:

A) Her alanda görülen istibdad ve “benim bildiğim ve söylediğim doğrudur” anlayışı, hem mekteb ve hem de medrese ehlini muvaffakıyet yolunda engellemiştir. İstibdadın mühim bir çeşidi ve en tehlikelisi de, ehil olmayanların ilmiyeye intisabı ile ortaya çıkan ilim istibdadıdır. Bugün de, kanun ve hukuk ne derse desin, benim dediklerim hukukun kendisidir diyen müstebid ilim adamlarını ve hukukçuları gazetelerden esefle takip ediyoruz.

B) Batı’nın ıslahat adı altında içimize attığı ahlâksızlık tohumları, eğitim sistemimizi, geçmişte olduğu gibi şimdi de engelleyen mühim manilerdendir. Tanzimat gençliği, milletini ve devletini değil, midesini ve nefsinin süflî arzularını düşünen bir gençlik haline getirilmiştir.

C) Tembelliği ve dağınıklığı netice veren ümitsizlik ve bıkkınlıktır. Yabancı düşmanların da tesiriyle, Türk gençliğinin damarlarına kendine güvenmemezlik hissi öylesine aşılanmıştır ki, müslüman Türk gencinin hiç bir zaman bir Avrupalı kadar olamayacağı kendine kabul ettirilmiştir.

D) Kanaatimize göre en mühimi de, İslam dininin bazı meseleleri ile müsbet ilimlerin meseleleri arasında, bâtıl bir hayal ile var zannedilen veya öyle takdim edilmeye çalışılan çelişki ve çatışmadır. Tamamen yanlış anlamalardan ve kasdî propagandalardan doğan bu mani, bizi dünya, yabancıları da âhiret saâdetinden mahrum eylemiştir. Halbuki köle efendisine, hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve karşı olabilir? İslamiyet fenlerin seyyidi ve mürşidi; hakiki ilimlerin reisi ve pederidir. Meselâ, İmam şafiî, namazdaki rükû‘ ve sücûd halinde kıbleye yönelmeyi yer küresinin yuvarlaklığı ile izah ederken ve İmam Fahreddin Razî meseleyi kesin delillerle isbat ederken ve bunun karşısında Avrupa papazları dünyanın bir tepsi gibi olduğunu iddia ederken, mesele bugün tam tersine çevrilerek anlatılmaktadır. Buna sebep bazı safdillerin yanlış izahlarıdır.

4) Eski eğitim sistemimizin, hususan Tanzimat’tan sonra aksayan bir diğer yönü de, din hürriyeti adı altında bugün olduğu gibi, yabancılar tarafından açılan okullardır. Bu durumu ve neticelerini Mısır Müftüsü Muhammed Abdüh şöyle anlatmaktadır:

“Nerede müslüman bir bölge varsa, orada bir Amerikan okulunun veya bir başka Avrupa dinî cemaatinin okulunun bulunduğunu görüyoruz. Müslümanlar, çocuklarını, dünyevî refah açısından yararlı olur ümidiyle buralar gönderiyorlar. Gençlik çağının heyecanlı dönemlerinde yabancı okullara giden müslüman çocukları, bu okullarda tahsil hayatı boyunca İslama ve temel esaslarına aykırı şeyler duyuyor veya yaşıyorlar. Kulakları, babalarının inançlarına hakaret eden laflarla doluyor. Öğrenim çağı tamamlanmadan, kalpleri her çeşit İslamî inançtan sıyrılıyor ve müslüman adı altında yeni bir nesil ortaya çıkıyor. Bununla da kalmayıp kendilerini kirleten şeyleri, söz ve fiilleriyle cemiyet içinde de yaymaya başlıyorlar”[3]. Bunları duyunca, Robert Kolejini kuran Amerikalı papazın, “Fâtih İstanbul’u burada inşa ettiği Rumelihisarı ile fethe başladı. Ben de bu okul ile İstanbul’u yeniden Hıristiyan âlemine kazandıracağım” sözünü hatırlıyorum.

III – Yeni Eğitim Sistemimiz Hakkında Bazı Tesbitler

Ben mazi ile irtibat sağlamaya çalışarak yeni eğitim sistemi ile alakalı hayatî bazı tesbitlerimi de takdim etmek istiyorum:

1) Türk düşmanı olan Fener Patriği Gregorius tarafından Rus Çarına gönderilen mektupta, Türklerin ancak eğitim sistemine müdahele ile ve içlerinden kendi tarihlerine düşman bir nesil yetiştirmekle mağlup edilebileceğini ifade ettiğini hepimiz biliyoruz. O hâin diyor: “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak, dinî hislerini gevşetmek icabeder. Maneviyatları sarsıldığı gün, onları zaferlere götüren kuvvetleri de kesilmiş olacaktır. Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden bünyelerinde bu tahribi tamamlamaktır”[4].

Bu tahribin dinden tecerrüd eden Cumhuriyet dönemi eğitim sistemi ile nasıl yapıldığı ise, Cumhuriyetin mimarı kabul edilen Mustafa Kemal tarafından aynen şöyle ifâdelendirilmektedir. Hiç yorum yapmadan aynen naklediyoruz:

Ruşen Eşref Ünaydın anlatıyor: “(Atatürk diyor):

1910’larda Abdullah Cevdet maskarasının İçtihad’ında bir yazı okumuştum. Milletlerin maddî ve manevî varlıklarından söz ediyordu. Alman mütefekkiri Ludwig Büchner, manevî boşlukları doldurulmamış, beslenmemiş milletlerin, hangi maddi düzeyde olursa olsun, birgün çökeceğini anlatıyor ve ispatlıyordu. Tarihden, zaferlerden, büyük adamlardan mahrum milletler, maddî imkânları geniş olsa da, ciddî bir sallantıya dayanamazlar, çöküp giderler diyordu. Birdenbire düşündüm: “laikiz” dedik, dinle alakamızı devlet olarak kestik. “Cumhuriyetiz” dedik, rejimimizi tehlikeye düşürmemek için saltanat devrini kötüledik, kazanılmış büyük zaferleri bile bir kaç satırla geçiştirmeye kalkıştık. Latin harflerini aldık, yeni nesilleri binlerce yıllık tarih hazinesinden mahrum bıraktık”[5]. İşte altmış yıldır bu eğitim sisteminin meyvelerini topluyoruz. Son 20 yıl bir tarafa bırakılırsa, Avrupa’nın dansını, içkisini ve balesini taklid edenlerden başka var mı? Japonya son 40 yılda dünyanın süper ekonomik gücü haline geldi. Almanya II. Dünya Harbi’nin tahribine rağmen bu hale ulaştı. Halbuki onlardan daha evvel eğitim sistemimiz dinden ve maneviyattan koparılmıştı. Bırakınız onların seviyesine gelmeyi, 1950 yılına kadar sadece üç çaya su bendi yapılmış; baraj değil. Eğitim sistemimiz, ilîm adamı olması gerekirken, sokak gösterilerine katılıp kanunları hiçe sayan anarşist proflar da yetiştirmiş. Bu eğitim sisteminin yetiştirdiği ve şu anda Türkiye’nin İngiltere Büyükelçisi zata, bakınız, Leicster’daki Türk master ve doktora talebelerine ne tavsiyelerde bulunuyor: “bırakınız ilmi ve bilimi; gidin puba ve diskoteğe; alın birer İngiliz kızını kolunuza; öğrenin İngilizceyi; dönün vatanınıza”. Bu tavsiyeleri, bu yaz (1990 yazı) dinleyen arkadaşlardan ben de esefle dinledim.

2) Bugünkü eğitim sistemimizde gençlere verilen belli bir gaye ve ideal, maalesef mevcut değildir. Önemle ifade edelim ki, bir veya bir kaç insanı sevmek yahut sevmemek, bir milletin eğitim sisteminin gayesini teşkil edemez. Zira bir milletin millî ve manevî kahramanları, okullarda öğretilse de öğretilmese de, zaten sevilir. Yunan eğitiminin bir gayesi var; İngiliz eğitiminin bir gayesi var. Bize din ve tarih düşmanlığı öğreten Avrupa, dinine mutaassıptır. Hatta bir adi Bulgara, bir İngiliz neferine yahut serseri bir Fransıza: “Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın” denilse, taassupları gereğince diyecektir: “Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve milliyetime bu hakareti yapmıyacağım.” Tarihinden koparılmış, dininden tecrid edilmiş ve sadece bir kaç insanın sevgisi yahut nefreti ile techiz edilmiş Türk gençliğinin, eğitimden beklediği gaye nedir? Dinsiz millet yaşamayacağına ve laik eğitim adıyla o İslamiyetten de uzaklaştığına göre, hangi gaye ile techiz edilebilecekdir. Önemle ifade edelim ki, bizdeki, hususan Cumhuriyetin ilk yıllarında laik eğitimden kasdedilen, dinden uzak bir eğitim değildir; belki sadece İslam dininden uzak bir eğitimdir. Bu noktaya dikkat edilmelidir.

3) Eğitimden gaye, bilgili, milletine faydalı ve devletine saygılı insanlar yetiştirmektir. Milletini düşünen bir devlet, bu gayeyi en iyi şekilde temin eden yolu arayıp bulacaktır. Tesbitlere göre, mesela İmam-Hatip Okulları daha başarılı öğrenci yetiştiriyorsa, gayeye daha iyi hizmet ettiği için sayıları arttırılıp imkânları çoğaltılmalıdır. Makul ve mantıkî netice budur. Halbuki Türkiye’deki mevcut eğitim sisteminde durum tam tersinedir. 160 milyona küçük bir ilkokul yaptıran vatandaşımız her türlü tebriğe layık görülüyor ve TV’de boy gösteriyor iken, 1.5-2 milyara Gaziantep’de İmam-Hatip yaptıran bir vatandaş neredeyse azarlanıyorsa, bu işte bir çarpıklık var demektir. Başarısız olsa da, bazı şahısları sevip sevmemek, eğitimin nirengi noktasıdır. Bir zamanlar 10 yıl İstanbul Valiliğinde bulunmuş bir zat, sicili ve görevinde çok başarılı olan bir kaymakama, “içki içmeyen kaymakamları aramızda görmek istemiyoruz” diyebilmektedir. Bu zihniyetle bizim çağı yakalamamız mümkün değildir. Rusya’da ve hatta Bulgaristan’da bile modası geçen fikirler, günümüz Türkiye’sinde hâlâ geçerli akçe ise, Türk eğitim sisteminin yeniden ciddi olarak sorgulanması gerekmektedir.

4) Türk eğitim sistemindeki yalan öğretime de mutlaka son verilmelidir. Bize hukuk fakültesinde Osmanlı Devleti’nde insan hak ve hürriyetleri Tanzimat Fermanı ile gündeme geldi diye öğretmişlerdi. Osmanlıda her şey padişahın ağzında denirdi. Araştırınca gördük ki, İslam hukukunda insan hak ve hürriyetleri Kur’ân ve hadîsçe garanti altına alınmış; dünyanın ilk tapu, gümrük, çevre hukuku gibi hukukî düzenlemelerini ilk defa Osmanlılar yapmışlar. Biz, ortaöğretimde Osmanlı Devleti’nde okullar yoktu diye öğrendik. Sonra arşivlerde gördük ki, mesela İzmir’de Osmanlı dönemindeki okul sayısı şimdikinden daha fazlaymış veya en azından eşitmiş. Biz Mustafa Kemal’in kendi gayretiyle ve Vahideddin’e rağmen Anadolu’ya çıktığını öğrendik; sonra İngiliz arşivlerinde gördük ki, 40.000 Osmanlı altınını cebine koyup onu Anadolu’ya gönderen Sultan Vahideddin imiş. Hulasa bu metot, Türk eğitim sisteminin en buyük yüz karasıdır.

Son sözüm, mazisini bilmeyen geleceğini düşünemez. Dinsiz millet yaşayamaz. Dinden tecrid edilen bir maarifden maddî ve manevî hayır beklenemez. Din ve tarih şuuru verilemeyen bir eğitim sisteminden vatanına ve milletine faydalı münevverler değil, zulmetli münevverler yetişebilir. Her müessesemiz gibi, eğitim sistemimiz de belli bir gayeye tevcih edilmeli ve yalan öğretime son verilmelidir. Eğitim sistemimiz, kendi yürüyüşünü terketmiş; başkasının yürüyüşünü de öğrenememiştir.

İzmir’deki Mektepleri Gösteren Aydın Salnâmesinden Bazı Sayfalar


[1] El-Hidâye kitabından kasdımız, Merğinânî’nin İslam Hukukuna dair olan eseri değildir. Belki hikmete ve felsefeye dâir bir eserdir.

[2] Salnâme-i Vilâyet-i Aydın, 1316, sh. 154 vd., 199.

[3] BOA, YEE, Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, I/144-145.

[4] Kutay, Cemal, Tarih Konuşuyor Dergisi, c. 1, sy. 1, sh. 69-70.

[5] Milliyet, 16 Kasım 1974, İsmet Bozdağ.

Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here