Nazan Bekiroğlu Röpörtajı

0
1.744 kez

Lâ adlı son romanı ile iyi edebiyatın da yoğun ilgi görüp, kitleleri etkileyebileceğini kanıtlayan Nazan Bekiroğlu, eserinin kahramanları Adem ve Havva’ya bakışını anlattı.

Nazan Bekiroğlu öyküleri ve romanları pek çok yazar gibi anlatmak istediklerini, geçmişteki kahramanlar üzerinden anlatmaya çalışıyor. Hemen hemen tüm metinlerinde bu yöntemi kullandığınız için bilinçli yaptığınız aşikar. Neden bu yöntemi kullanmayı tercih ettiniz?
> Yani, neden kahramanlarımı ve meselelerimi bugünden daha ziyade tarihsel süreçte yaşatıyor ve o süreçle ilişkilendiriliyorum?
Önce bir koordinat tespiti yapalım, doğru, Nun Masalları’nda Osmanlı dönemindeydik, Yusuf ile Züleyha’da Hz.Yusuf’un yaşadığı zamanda. Cam Irmağı Taş Gemide de hemen hemen paralel, belki biraz daha öte bir tarihe, Mısır’ın Firavunlar dönemine kadar gitmiştik. ’ya geldiğimiz zaman ise artık gidilebilecek en uzak yere gittik. Üzerinde yaşadığımız fiziksel dünyada, gerçeklik algımızla algılayabildiğimiz bir dünyanın gidilebilecek en uzak zamanına kadar uzandık�
Böyle olunca yazdıklarım ilk bakışta “tarihî” gibi algılanıyor. Ancak kahramanlarım tarihte yaşıyor gibi görülebilir ama özde dünü, bugünü ve yarını aynı anda ifade eden kahramanlarım var ve onların yaşadığı olaylar beni ilgilendiriyor.
Çünkü benim temel endişem, insan. İnsanın evrensel gerçekleri. İnsan ruhunun derinliklerindeki evrensel özün en sade lisanla aktarımı. Olanca basitliği ile, en yalın haliyle insani gerçekler. Ve onlardan üretilebilecek bir “her daim kılavuzu”. Dolayısıyla dünde, bugünde olan ve yarında da olacak olanı ve onun sabit yorumunu arıyorum. Yani benim dünyamda geçmişe ait gibi görünen kahramanlar aslında sırtında geçmiş zaman elbiseleriyle bugünü ve hatta yarını dolaşan kahramanlar, öyle olsun. Muradım budur.
“Kahramanlar aslında her zamanın kahramanlar
olsunlar istiyorum”

“… bir yazarın bundan çok daha mutlu olabildiği bir nokta var: o da yazarın yazdığından çok daha fazlasının okuyucu tarafından anlaşılması. Eco, bu tür yapıtlara “ucu açık yapıt” diyor…”

> Aslında daha ziyade yöntem olarak, neden söylemek istediklerinizi geçmişteki kahramanları kullanarak söylemeyi tercih ettiğinizi sormuştum ama ziyanı yok bu açılımla birlikte daha anlamlı oldu.

> Bugün yaşanıyor, gelecek yaşanmadı, yaşanmış olan geçmiş. Yaşanmışlık benim için muteber bir ölçüt. Çünkü bir sınanmışlık alanı, onanmışlık alanı! Dolayısıyla yaşanmış üzerinden sabit bir şeyleri tespit edebilmek; yaşanıyor ve yaşanacak olanların tespiti için de epey güvenilir. Diğer yandan, yakın kalabalıktan, teferruattan iyice uzaklaşarak insaniyete dair yalın bir okuma tecrübesi. Uzak ve yalın bir tecrübe. Çünkü sabit olanın en fazla yalın olan üzerinden okunabileceğine inanıyorum. Ve uzaklığın yalınlık doğurduğun da farkındayım. Tarihin ayrıntılarına da bu anlamda itibar etmiyorum. Uzak olan daha yalın bir görme imkânı veriyor. Neticede uzak yaşanmışlık üzerinden bir şeyleri kavrayabilirsem eğer, bugün ve yarına dair çok sağlam verilere sahip olabiliyorum. Bu itibarla yaşanmış olanın peşinden daha çok gidiyorum. Dolayısıyla geçmiş zaman elbiseleri giymiş kahramanlar aslında her zamanın kahramanları olsunlar istiyorum. Zaman ve şahıs itibariyle arkasından gittiğim şey bu aslında.
> Yazarlar ne anlatmak isterse istesin önemli olan okuyucunun metinden ne algıladığıdır. Ve çok azı yaşar bu anlaşılabilme sevincini. Siz, eserlerinizdeki kahramanların, okuyucularınızı elinden tutup sizin göndermek istediğiniz yere götürdüğüne şahit olabildiniz mi? Somut olarak bunu gördüğünüz ya da hissettiğiniz oldu mu?
> Çok şükür, ben bu sevinci yaşayanlar arasındayım. Yazarın yazdığının karşı tarafça anlaşılması elbette onu en çok mutlu eden nokta gibi görülebilir. Ama bir yazarın bundan çok daha mutlu olabildiği bir nokta var: o da yazarın yazdığından çok daha fazlasının okuyucu tarafından anlaşılması. Eco, bu tür yapıtlara “ucu açık yapıt” diyor. Okuyucu, özellikle postmodern süreçte artık metnin dünyasına dâhil bir figürdür. Ben bu manada şanslı olduğumu düşünüyorum. Bazen benim metnime, benim hiç düşünmediğim anlamların atfedildiği oluyor ki onlar epey isabetli anlamlar. Yani bunlar genel bütünlük ile uyumsuz anlamlar değil tam tersine genel bütünle çok uyumlu olan anlamlar. Metnin anlaşılması, açık ucun onlar tarafından tamamlanması itibariyle sınırlı sayıdaki okuyucularımdan yana hiçbir problemim yok.
Ama şurası da muhakkak ki bir Arap atasözünde ifade edildiği gibi; ‘Mana şairin karnında’. Hatta dahası, belki bir yazar kendi metnini de tam olarak anlatamayacaktır. O zaten ayrı bir kader.
“Adem ve Havva birbirini bütünleyen iki figür”
> Lâ’ya gelelim. Adem ile Havva kıssasına sizin gözünüzle bakmak isteyen kişi sayısı mutlaka çok olmuştur. Ama sanırım siz hakikatten çok kadınsı bir üslupla�
> Öyle mi algıladınız gerçekten? Yani üslûbumda kadınsılık mı hissettiniz?
> Ben öyle algıladım. Diğer eserlerinizde olduğundan fazla hissettim bu duyguyu Lâ’yı okurken. Bu benim şahsi düşüncem, diğer eserleriniz için bunu söyleyemesem dahi son eserinizde kadın gözüyle bakışı açıkçası hissettim. Yani kaderin, erkeğin kadına, kadının erkeğine ulaşma arzusu çerçevesinde şekillendiğini ifade ederken dahi klasik erkek egemen mitoloji hakimiyetini kırıyor ve sanki Havva olmasa Adem’in yaşamasının bir anlamı olmayacağını hissettiriyorsunuz.
> Tamam, kadın gözüyle, kadın duyarlığıyla bakışa evet. Kadın ve erkek ruhunun birbirinden farklı olduğunu biliyorum ve kadın olmanın benim üslûbuma değil ama bakış açıma kattığı bir farklılık olduğunu da farkındayım. Bu bakış farklılığının dışında kadın ve erkek meselesine ise biraz daha farklı bakıyorum ben aslında. Meselâ şu meşhur eşitlik meselesi. Kadın ve erkeği birbirinden ayırmak, varlığa, yaşantıya kadın noktainazarından ya da erkek noktainazarından bakmak bana modern zamanların kodlamasıyla dayatılmış gibi geliyor. Bizim bilinçlerimizde modern zamanların oluşturduğu yarılmayla, hatta yıkanmayla, bir bilinç yıkanmasıyla yani şartlandırıldığımız bakışla bakıyormuşuz gibi geliyor. Bu bakımdan ben meseleyi, özellikle kapsamında ele alınabilecek meseleleri, kadın ve erkeği birbirinden ayırarak düşünemiyorum. Kadın ve erkeği birbiri karşısında eşitlik itibariyle ölçülüp tartılması gereken figürler olarak görmüyorum. Tam tersine kadın ve erkek arasındaki evrensel gramer ilişkisinin “bütünleyicilik” sözcüğü ile ifade edilebileceğini düşünüyorum. Kadın ve erkek ezeli evrensel yapılanmada birbirleriyle eşit olması düşünülen figürler değildir. Onlar birbirlerini bütünleyen figürlerdir. Birinde eksik olan şey öbüründe bambaşka biçimde takviye edilmiştir. Yani erkek güçlüdür ama kadın üretkendir gibi bir takviye ilişkisinin doğurduğu bütünlük grameri olarak algılıyorum bu meseleyi.
> Alışılagelmiş baskın kalıp, dünyayı erkeğin istek ve arzularının şekillendirdiğidir.  Sizin bu şekillendirmede kadına önemli rol verdiğinize dikkat çekmiştim. Belki de alışılageldik kalıplara göre ters kaldığını düşündüğüm için kadın çok daha etkili gibi düşünmüş olabilirim.
> Bilmiyorum. Aslında bildiğim en önemli şey, Havva olmasa Âdem eksik kalırdı, Âdem olmasa Havva eksik kalırdı.
“Tevrat ve İncil’e göre Yasak Meyveyi Havva yedirdi
> Genel olarak alışılageldik bir inanç vardır. Kutsal Kitaplar dahil, efsaneleşmiş halleri dahil Adem ile Havva’nın hikayesinde kadına pek iyi rol biçilmez. Hatta İslamî literatüre baktığımız dahi tahminim yüzde sekseni aşan oranda kadına şeytan rolü verildiğini görebiliyoruz. Yani bu rolü dindışı alanda da ataerkil yaşam biçimiyle aşağılama olarak görüyoruz. Yahudi kültüründe de aynı şey var, Hıristiyan kültüründe bu çok daha baskın ama İslam kültürünün hepsini formatlaması gerektiği halde bir bakıyorsunuz yüzde 80 oranında İslam toplumları da bu rolü kadına biçmekten kurtulamamış.
.

“..Herhangi bir eserinizin, herhangi birkaç sayfasını okuduğumuz zaman tadındaki farkı seziyoruz, hatta bir süre sonra ‘Bu bir Nazan Bekiroğlu metnidir’ diyebilecek noktadayız….”

> Evet, İslam toplumlarında da bu var ama kültürleşmiş olarak var, İslam’ın orijinal kaynaklarında yok. Yani ne Kuran’da ne de Sünnet’te (hâşâ) kadına bu tür olumsuz bir rol atfetmek söz konusu değil. Yani ana kaynaklarda değil Kuran ve Hadislerde değil ama zaman içinde teşekkül eden, genişleyen kültürde bu böyle. Her kültür aslında bir kabuklaşmadır. Burada temel problem olarak ana kaynaktan ayrı düşmüşlüğün, erkek-egemen söylemin tefsir alanlarına sirayetinin ceremesini çekiyor olmamız girer işin içine. Hıristiyanlık ve Yahudilik konusunda ise tamamen haklısınız. Bu iki dinin tahrif edilmiş olduğunu düşünürsek eğer, tevhit dininin orijinalitesinden uzaklaşmış olduğunu düşünürsek kesinlikle kadına karşı hiç şefkat yok. Bunun en çarpıcı örneği de söz konusu dinlerin kutsal kitaplarında Yasak Meyveyi yeme esnasında kadının yüklendiği roldür. Hem İncil’e hem Tevrat’a baktığımızda Yasak Meyveyi yeme esnasında Havva, Âdem üzerinde zorlayıcı figürdür. Önce kendisi yer şeytanın aldatmalarına kanarak, sonra da Âdem’i kışkırtır, yemesi için onu da zorlar. Fakat İslâmiyet’te öyle değil. İslâmiyet’te ana kaynakta kadına olumsuz bir rol atfedilmediğini söylerken bunu kastetmiştim. Kuran’daki ifade hiçbir şekilde tartışılmayacak şekilde açık ve net: Birlikte yediler. Yani ne Havva önce yedi, Âdem’e zorla yedirdi, ne de Âdem önce yedi, Havva’ya yedirdi. İkisi birlikte yediler. Bu, Kuranî manada çok sabit bir gerçek. Ama zaman içinde tabii ki kadın meselesiyle ilgili dağ gibi problemler oluşuyor ne yazık ki! Bunu aslında Müslüman toplumların genel problemlerinden ayrı bir problem olarak düşünemiyorum.
> Aslında  sadece kadın meselesi de değil hatta belki başlı başına bir erkek meselesi�
> Erkek meselesi olduğu da muhakkak. Ya da daha doğru bir ifade ile insanî mesele. Yani ne bozulmamış ki kadına bakış açısı da bozulmasın.
“Ritim benim için çok önemli”
> Sanatsal meziyetleriyle Türk edebiyatında kendine has bir kulvar açmayı başardınız. Türk öykücülüğünde bu alışılageldik bir vakıa değil. Tabi ki her yazar bunu başarabilmek istiyor ama başarabilen sayısı hayli az. Kesinlikle mübalağa etmiyorum, siz bunu layıkıyla başaran isimlerdensiniz. Herhangi bir eserinizin, herhangi birkaç sayfasını okuduğumuz zaman tadındaki farkı seziyor hatta bir süre sonra ‘Bu bir Nazan Bekiroğlu metnidir’ diyebilecek noktadayız. Edebiyatta kendinize has bir kulvar açmayı nasıl başardınız? Her şey kendiliğinden mi gelişti, yoksa özel bir çaba da sarf ettiniz mi?
> Öyle hissettiğim için öyle yazdım demek en kestirme yol galiba. Bu, çok kolay cevaplanacak bir soru değil.
> Mutlaka öyledir! Ama her yazara da sorulabilecek bir soru olmadığı kesin.
> Teşekkür ederim ama gerçekten neden öyle hissettiğimi akabinde nasıl öyle yazdığımı, bu oluşun nedenlerini nasıllarını belirtmem zor, bunun ben de pek farkında değilim çünkü. Sadece daha sakin sulara, yani hummayla yazmanın emekle düzeltme aşamalarına ilişkin olarak diyebilirim ki; benim akademik anlamda da edebiyatçı olmam hikâyem adına büyük kazanım. Yani eğitimimin edebiyat üstüne olması, doktoramı roman tekniği üzerine vermiş olmam bu konuda benim işimi bir parça kolaylaştırdı. Yaptığım şeyin arka bahçesini, mutfağını biliyor olmam filan. Bunun dışında ‘aman ben çok çalışayım, çok iyi hikâyeci olayım, çok iyi romancı olayım. Belirli bir program dâhilinde sabah sekizde başlayayım yazmaya, akşam beşe kadar çalışayım’ gibi düşüncelerim ve yaşantılarım hiç olmadı. Hayır, kesinlikle böyle çabalarım olmadı. Çünkü böyle bir disipline riayet edemeyecek kadar serazadım. Bu açıdan baktığımız zaman da kendiliğinden gelişen, coşan, taşan bir damar var diyebiliriz. Fakat şunun farkında oldum ki hep, kendiliğinden gelişen bu damarı da akışına bırakmamak gerekiyor. O damarı terbiye etmek de gerekiyor. Neticede hep aynı yere geliyoruz. İlhama dayanan bir sermaye ama o sermayenin bilinçli biçimde de eğitilmesi.
> Yani ilham saf haliyle gelir insana ama onun cevher olduğunu hissettirebilmek için mutlaka yoğrulması ya da tıraşlanması gerekir.
> Mutlaka, kesinlikle
> Siz ilhamı bir heykeltıraş gibi bakarsak yontarken ya da bir hamur gibi düşünürsek yoğururken hangi inceliklere bakıyorsunuz, nelere dikkat ediyorsunuz?
En fazla ilhama yaslanan bir kaç sayfalık metin bile üzerinde 5-6 ay durulması gereken bir metindir. Ve hem fonetik olarak hem de tematik olarak belirli bir ritmi, ahengi sağlaması gerekir.

> İki şey var: Bir; dil. İki; tema. Eser benim için iç ve dış bir bütün oluşturduğu anda kusursuz. Ve ritim benim için çok önemli. Ritim dediğim de, hem dilde hissedilmesi gereken bir şey. Ama çok daha önemlisi ise tematik ritim. Yani metnin içsel ritmi. Bu artık fonetik olmayan bir ritim, anlamsal bir ritim. Mana dalgalanması.  Bu o kadar önemli ki aslında, anlatamam bile. Metnin kendi içinde dalgalanması var, bunlar tematik dalgalanmalardır. Bölümlerin belirli yerlerinde heyecanı besleyen, anlamın şahlandığı yerler vardır, kalple dimağın birlikte doyduğu yerler ve bunların da dağınık kalmaması gerekiyor. Kendi içinde belirli bir ahenk oluşturması gerekiyor. Yani netice olarak; bir metin benim için ilham dağınıklıklarıyla asla kalmaz. En fazla ilhama yaslanan bir kaç sayfalık metin bile üzerinde 5-6 ay durulması gereken bir metindir. Ve bu metnin hem fonetik olarak hem de tematik olarak belirli bir ritmi, ahengi sağlaması gerekir. Tabii ritmin ve ahengin de hiçbir zaman fark edilmemesi gerekiyor yani bunların okuyucunun algısına doğrudan çarpmaması gerekiyor.

“Ahenk olmazsa olmaz noktasına geldim”
> Siz şiirin olmazsa olmazı olan yöntemi tarif ediyorsunuz. Ancak günümüzde şiirde bırakın o ahenk ve ritmi fark edecek okuru nerdeyse bunun önemini idrak edecek şair kalmadı. Artık ‘şairlerin bile’ dikkat etmediği, önemsiz gördüğü ritim ve ahenk meselesini bu kadar önemsiyor olmanız oldukça şaşırtıcı. Peki, öyküde bunun önemini nasıl fark ettiniz?
> Kendi kendime fark ettiğim bir şey bu. Daha sonraları pek çok nesir yazarının, en fazla da Woolf’un bu dalgalanmayı önemsediğini fark ettim. Ama bunu öncelikle beni mutlu eden okumalardan, okuduğum romanlardan hissettim. Çok sevdiğim romanlarda anlamsal olarak zirve noktaların olduğunu, sonra bu zirvelerden tansiyonun yavaş yavaş düştüğünü, sonra tekrar şahlandığını fark ettim ve bu şahlanmaların romanın sonlarında özellikle inşa edildiğini fark ettim. Son’lar benim için çok önemli. İhtişamlı edebiyatı, ihtişamlı sahneleri seviyorum. Sinemada da böyle. Yani bunu söylerken yanlış da anlaşılmasın; bir son fetişizmi gibi algılanmasın, çünkü bu manaya da gelebilir ama bu aslında tehlikeli nokta.
Başa dönersek okumalarım yazmalarım beni böyle bir ahengin olmasa olmaz olduğu noktasına getirdi Yani nasıl ki şiirde ses ve mana ahengini arıyoruz ben bunu nesir eserlerde de arar hale geldim. Bunun sadece şairlerin sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum. Nesirlerde de bu fonetik ahengin olması gerektiğini düşünüyorum. Ama tematik ahengin de olması gerekiyor, tematik ritmin de olması gerekiyor. Dümdüz bir anlatı. Hayır! Buna tahammül edemem. Ne okurken ne yazarken. Tam tersine anlatılan şeyin manasının da bizim ruhumuzu dalgalandırması ve bir nihayete eriştirmesi gerek.
> Aslında hiç sevmediğim, klasik, hemen her sıradan röportajda sorulan bir sorudur bu. Ama söyleşi bizi öyle bir noktaya getirdi ki bu röportajda tam şu anda bu sorunun sorulması elzem oldu: Sizi etkileyen, size bu tadı veren yazarlar kimler? Hangi yazarların hangi eserleri sizin sanatınızın şekillenmesinde önemli oldu?
> Şu, ahenk-ritim meselesi kapsamında konuşursak, belirgin olarak ilk fark ettiğim eser Nihal Atsız’ın Ruh Adam’ı oldu, diyebilirim. O, çok hoş bir romandır aslında. Çok iyi bir romandır ve yeteri kadar dikkat çektiğine inanmıyorum. O romanda her bölüm bir mana zirvesiyle biter. Ruh Adam sadece bütün olarak değil parçalar halinde de okunabiliyor. Dostoyevski’de de bu var. Fakat Dostoyevski’de zirve daha ziyade romanın bitişi için inşa edilir. Yani roman bütün o ağırlığıyla, yoruculuğuyla, eziciliğiyle okunur, okunur, okunur�  Sona geldiğiniz zaman bir kilit taşı yerine konulur ve heyecan zirveye çıktığı anda katharsis dediğimiz şey oluşur, bütün iliklerimiz boşanırken ruh kendi kendisiyle yüz yüze gelir. Okuyucuda bir ferahlama meydana gelir. Edebiyat bu işte, sanat da bu. Dostoyevski o içsel mana ritmini en fazla hissettiğim yazar oldu. Yani hissedişim Dostoyevski ile kemale ulaştı.
Belki de şiirden gelen bir terbiye bu bana. Sizin deminki dikkatiniz yerinde bir dikkat. Zaten benim nesrimle şiir arasındaki ilgi dikkat çeken bir nokta. Bunun üzerinde düşünme ihtiyacını da hissettim. Ortaya nesir adına koyduğum şey şiire nerede yaklaşıyor diye. Ve gördüm ki nesir diye ortaya koyduğum şey fonetik endişeleri kadar imajları ve şu deminden beri sözünü ettiğimiz içsel ritmi ile de şiire yaklaşıyor.
Ama aslında bunun çok büyük tehlikeleri var. Meziyet gibi görünen şey, nesirde birdenbire zafiyete de görüşebiliyor. Bundan dolayı üzerinde uzun uzun düşünme ihtiyacını hissediyorum.
“Şiirlerimi bucak bucak saklıyorum”
> Yanılıyor muyum, gözümden mi kaçtı ama hiçbir yerde Nazan Bekiroğlu şiiri görmedim.
> Aman görmeyin! Bucak bucak saklıyorum! Gençken, daha öğrencilik yıllarında yazdığım şiirler vardı. Biliyorsunuz şiir insanın doğasına çok yatkın. Bütün toplumlarda edebiyatlar önce şiir biçiminde başlar. Ben de şiirle başladım ama devam etseydim bile iyi bir şiirim olabilecek olduğuna asla inanmıyorum. Hayır, olmazdı. Allahtan ben bunu zamanında fark ettim. Daha doğrusu fark ettirildim. Mustafa Kutlu (Ağabey) sağ olsun, beni uyardı. Hikâye ve şiiri bir arada yürütmeye çalıştığım yıllarda, her şeyi bir arada isteriz ya, ‘Dikkat edin! Şiir yazmaya gayret etmeniz, oluşmakta olan hikâyenize zarar veriyor’ dedi. Ve ben de dinledim sözünü. İyi ki de dinlemişim.
“Kutlu’nun eseri olduğumu söyleyebilirim”
> Yani Nazan Bekiroğlu’nun öykücülüğünde Mustafa Kutlu’nun da payı var�
> Mustafa Bey’in benim üzerimde çok büyük bir emeği var. Benim hikâyeciliğimin oluşmasında çok ciddi bir yol göstericidir. Kendime bir mana atfetmekten korkmasam, kendime ‘varım’ demek anlamına geleceğinden korkmasam, Kutlu’nun eseri olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.
> Olaya o gözle bakmasak da daha doğru bir ifade ile o iyi bir yol göstericiydi ve siz de onun gösterdiği yolu aşmayı başardınız diye tanımlasak sanırım ‘varım’ endişesine gerek kalmadan kıymetinizi de reddetmeden uzlaşma sağlayabiliriz�
> Evet, iyi bir yol göstericidir. Mürşid. Her şeyden önce kendi varlığıyla yol gösterdi bana. Ben de, onun Türk hikâyeciliğinde ne anlama geldiğini fark edebildim.
“Hepimiz Kutlu’nun paltosonun altından çıktık”
> O zaman edebi duyarlığı bir yana atıp hemen gazeteci merakıyla sorayım: Nerede duruyor Mustafa Kutlu?
> Dostoyevski’nin çok meşhur bir sözü vardır. Der ki; “Hepimiz Gogol’un Palto’sunun altından çıktık!” En azından ben kendi adıma, “Hepimiz Mustafa Kutlu’nun eseriyiz” diyebilirim. Mustafa Bey özellikle 70’li yıllardan itibaren muhafazakâr kesimin oluşmakta olan hikâyeciliğindeki geniş açılımı sağlamıştır. Geleneğe bağlanmanın uygulamadaki örneklerini verebilmiştir ve bunu, hikâyesini modern hikâyeden koparmadan yapmıştır. Bu itibarla ilktir ve bir ekoldür. Türk edebiyatı tarihinin onun ismini çok önemli bir dönemecin üzerinde olarak kaydedeceğinden eminim.
Nazan Bekiroğlu’nun Külliye Teorisi
> Belli bir noktadan sonra tükenen isimler görüyoruz. Tamam edebi sanatına ve eserlerinin azametine sözümüz yok ama üretim noktasında bir yerde tıkanıyorlar� Fakat Kutlu’nun üretkenliğinin de sürüyor olması dikkat çekici.
> Bu doğru. Fakat şu tükenme meselesinde ben çok mızmız değilim. Varlığını ispat etmiş sanatkâr sürekli üretmek mecburiyetinde değil bence. Hatta başarısız olmaya da hakkı var. Hatta tükenmeye de hakkı var. Bırakalım, tükenirse tükensin, eseri tükenmiyorsa ne zarar! Şimdi benim bir teorim var. Geliştirdiğim ve çok benimsediğim bir teori: Külliye teorisi, diyorum buna. Nedir külliye teorisi? Ben yazarları bir külliye mimarı olarak görüyorum. Kimi ana kubbeyi kurduktan sonra yan kubbecikleri oturtur. Bazı yazarlar da önce yan kubbecikleri kurarlar sonra ana kubbeyi oturturlar. Ara sıra duraklayan hatta başarısız gibi algılanan eserler veren yazarlar için şöyle söylüyorum; “Ana kubbeyi kurdu, bırak yan kubbecikleri kursun” veya henüz şaheserini vermemiş olanlar için de “Sabırlı davranın yan kubbecikleri kuruyor, daha sonra ana kubbeyi kuracak”, diyorum. Fakat bazen de o kadar muhteşem yazarlarla karşılaşıyoruz ki iki tane ana kubbe birden kuruyorlar. Bilirsiniz bazı külliyelerde, camilerde iki tane ana kubbe vardır. Yani bir yazar ana kubbeyi kurduysa yan kubbecikleri de arkasına başarılı olarak yerleştirdiyse, bundan sonra üretiminin durması çok da önemli değil.
“Ruh Adam gümbürtüye giden bir roman”
> Mükemmel bir tanımlama� Edebiyatçıların bu teoriyi bundan sonra sık sık kullanacağını sanıyorum. Bu arada ünlü kalemleri yad etmişken Atsız’ın Ruh Adamı’na da dönelim. Sizin kadar etkilendiğimi söyleyemesem de gerçekten Ruh Adamı okurken ben de çok hoşlanmıştım. Sanırım o romanın en büyük talihsizliği� (Cümlenin bundan sonrasını Nazan Bekiroğlu ile aynı anda tamamlıyoruz) onu Nihal Atsız’ın yazmış olması�.
(Karşılıklı gülümsedikten sonra Bekiroğlu devam ediyor�)
> Tabi ki Ruh Adam Nihal Atsız’ın siyasi kimliğinin arkasında silikleşen ya da daha doğru bir ifade ile gümbürtüye giden bir roman. Oysa Ruh Adam Türk Edebiyatı’nın en güzel aşk romanlarından birisidir.
> İnşallah o ideolojik kavgalarının sancısının bittiği günlerde – ki bir yerde biteceğine inanıyorum � Ruh Adam da bir edebiyat eseri olarak layık olduğu ilgiyi görür�
> Mutlaka, o günlerin de geleceğine inanıyorum. Bazı eserler zamanlarını bekler.
“Ruhumun kanatlandığını hissettiğim an…”
> Sizin öykücülüğünüzden koptuğumuz noktaya dönelim isterseniz. Böylesi hassas ölçülerle yazan bir yazar olarak bir eserinizin bittiğine nasıl karar veriyorsunuz. Tamamdır artık son noktayı koyayım dediğiniz ana nasıl karar veriyorsunuz?
> Artık bir kelime daha katmak ve bir kelime daha çıkarmak ihtiyacını hissetmediğim noktada, bitti, diyorum. Vakit geçirmeden yayımlamak istediğim anda. Yayımlamadan ölmekten korktuğumda. Şu, Aristo’nun katharsis dediği manada, ruhumun kanatlandığını hissettiğim anda, ömrüm boyunca beni çok az ziyaret eden ve bu dünyalı olmayan bir duygunun beni onurlandırdığı anda, “tamam bitti” diyorum.
> Aslında soruyu sorarken, metin yazarlığınızın Nirvana ya da Vecd noktası var mı demek geçmişti içimden açıkçası ama biraz çekindim. Ama siz ruhun kanatlandığı nokta diyerek zaten sormadığım o soruyu da cevaplamış oldunuz.
> Ruhun kanatlanma noktası, onun kendi ezel gerçeğiyle karşı karşıya gelmesidir, metafizik terminolojiyle konuşacak olursak. Kendini gerçekleştirme hali. İşte o nokta, tamam noktası.
Bir Lâ günlüğü tutmuş olmak isterdim”
> Lâ’nın metin dünyasından değil ama yazılış sürecinden içinizde eksik kalan bir şey var mı?

Bir Lâ günlüğü tutmuş olmak isterdim. Yani günbegün Lâ’nın içimde nasıl biçimlendiğini, nasıl geliştiğini, hangi çıkmazlara uğradığını filan anlatmak isterdim. Ve eminim bu da Lâ kadar hacimli bir metin olurdu. Çünkü metinden çıkarıp attığım o kadar çok yer var ki. Bunların kahir ekseriyetini fazlasıyla felsefi oldukları, metnin dramatik akışı içinde sekteye neden olacakları, bilgi yüklü oldukları için çıkarıp attım. Bir diğer çıkarıp attığım sayfa da ehlisünnet itikadıyla tam uyuşmayan, bir başka ifadeyle romancı muhayyilesinin coşup taştığı satırlardır.

– “Trabzon’u seviyorum. Trabzon’a asıl şimdi dönüyorum…”

– “Benim Trabzon’um Türkiye’nin genelinde algılanan örselenmiş Trabzon’dan biraz daha farklı bir Trabzon olacak”

– “Trabzon’a vefa borcumu ödemek istiyorum ve bu metinle de onu ödeyeceğimi, en azından ödemeye başlayacağımı umuyorum”

– “Şu kesin ki Trabzon ……’sini kaybetti”

– “Futboldan bütün anladığım …”

– “…….. görmeyen bir evde oturmam mümkün değil…”

Nazan Bekiroğlu’nun mensubu olmakla gurur duyduğu şehzade sancağı kentiyle ilgili olarak ilk kez açıkladığı duyguları söyleşimizin yarınki bölümünde…

Bekiroğlu Trabzon için ne yazıyor, hangi sloganla Trabzon’un geleceğinin kurtulacağına inanıyor?

Yarın Haber 7’de

> Ne vardı bunlarda? Meselâ neyi anlatmak isterdiniz de anlatmadınız öyleyse?

> Örneğin şu başkaldırı meselesi. Kendimi bir romancı olarak özgür bırakabilseydim, Âdem’i daha fazla başkaldırı bilinci içinde görebilir, öyle göstermek isterdim. Ve bunu yapsaydım roman kendi bütünlüğü içinde daha tutarlı olur, şimdi ancak dikkatli gözlerin fark edebileceği “tutarsızlıklardan” arınırdı.

> Yapmadınız bunu. Aklınız kalmadı mı?

> Yok, kalmadı, eksik kalsın.

> Lâ günlüğüne dönersek.

> Evet, bir Lâ günlüğü tutmuş olmayı isterdim. Metnin günden güne nasıl geliştiğini görmek, romanın içinde tartışmayı gereksiz bulduğum meseleleri göstermek adına bunun böyle olmasını isterdim. Fakat hiçbir kitabımda bunu yapamadım yapabileceğimi de zannetmiyorum bundan sonra. Aslında hatıralarının, denemelerinin, mektuplarının vs içinde değil de, bir tür olarak neredeyse, yazarların bunu yapmasını isterim. Ve sanırım bir kitabın nasıl yazıldığı en az o kitabın kendisi kadar ilgi çekicidir…

(Söyleşimizin ikinci kısmını yarın)

Tek bir genin yapısındaki ufak bir değişiklik, metabolizmayı baskı altında tutarak, geni taşıyanların daimi olarak ağır kanlı olmasına ve kalorileri iyi yakamamasına sebep oluyor. Bunun tam tersi bir şekilde, ince yapılı kişilerinse enerjiyi daha çabuk kullandığı ve bunu (vücudun) aşırı ısınma şeklinde harcadığı ortaya çıktı.

Telegraph’daki habere göre, genetik farkların ve FTO geni denilen şişmanlık geninin kilo alımından sorumlu olduğu bilim adamlarınca zaten biliniyordu. Bu genin yüksek risk içeren varyasyonuna sahip kişiler, düşük riskli gene sahip kişilerden ortalama üç kilo daha ağır oluyor. Ama bu genin nasıl çalıştığı tam olarak bilinmiyor, genelde iştahı etkilediği düşünülüyordu.

Fareler üzerinde yapılan deneyler sonucu elde edilen yeni veriler, söz konusu genin metabolizmanın hızını etkilediğini ortaya çıkardı. Nature dergisinde yayınlanan raporda, FTO geninin ısı olarak dışarı atılan enerji miktarını da etkilediği söyleniyor.

Sonuçların FTO genin hareketlerini etkileyecek ilaçların üretimine ışık tutacağına inanılıyor.

Ünlü Edebiyatçı Nazan Bekiroğlu, Şehzade Sancağı Trabzon’un elindeki malzemenin farkında olmadığını belirterek şehrin tüm sorunlarını aşabilmesinin mümkün olduğunu söyledi.

– Akademisyen bir öykücüsünüz.  Çok sayıda akademisyen köşe yazarı var, zaten Türkiye’de öteden beri şiir yazmayan olmadığı gibi artık roman yazmayan da yok hale geldik.

Akademisyenlerden çok miktarda müzisyen de çıkıyor ama öykücü sayısı fazla değil. Sanki öykü yazarlığı akademisyenlik ruhuna ters bir ruh gibi görünüyor. Siz bu iki ruhu nasıl uzlaştırdınız? Akademisyenlikle sanatkarlık nasıl bir arada gidiyor diye de genişletebiliriz bu soruyu.

– Yani akademisyen romancı çok, öykücü az mı size göre?
— Tastamam öyle düşünüyorum.
-Bu, romanın popülaritesiyle ilgili. Öykü yazarı zaten roman yazarına göre az. Dolayısıyla akademisyen romancı sayısı da akademisyen öykücü sayısına göre doğal olarak daha fazla oluyor, diyerek belitmiş olayım sorunun ilk kısmıyla ilgili düşüncemi.
Akademisyenlikle sanatkârlığı nasıl bağdaştırdığıma gelince� Bu sorunun, ki bana en çok sorulan sorulardan biridir, sorulmasında haklılık payı var çünkü ilk bakışta akademisyenlikle sanatkârlık birbirinden uzak gibi görünüyor. İşte, sanatın vasıtası sezgidir. Sanat sezgisel bir şeydir. Oysa bilimin vasıtası akıl ve onun yandaşlarıdır, gibi. Buradan baktığımızda sanat daha disiplinsiz, daha dağınık ,daha ilhama, onun gevşekliğine ya da disiplinsizliğine dayalı bir şey ama akademisyenlik daha fazla disiplin isteyen bir şeydir. Böyle görünüyor. Bunlar doğrudur.
Fakat şurada bağdaşmaya başlıyorlar. Bilim de sanat da birer marifet edinme biçimidir. Yani her ikisi de sabit, değişken olmayan gerçeğe varma niyetinde. Bana göre sanatla akademisyenlik burada birleşiyor. Vasıtaları farklı olsa da.
Sonra çok önemli bir şey var, ikisini birbirine çok yaklaştıran bir şey daha var. Her ikisi de dağınık gibi görünen unsurlardan bir terkip inşa etme niyetinde. Sanat da, bilim de bir terkip yaratma hadisesidir. Dağınık gibi görünen unsurlardan tutarlı bir bütün, bir kompozisyon çıkarma mecburiyetindedir her ikisi de. Yoksa ne sanat olur, ne bilim! Bu noktada da sanat ve bilimi birbirine yaklaştırıyorum. Kendi akademisyenliğimle sanatkârlığımı birbiriyle uyum içinde görebiliyorum, gösterebiliyorum.
Fakat buraya kadar. Bundan sonra, bilim duruyor sanat yoluna devam ediyor. Sanat bilimin çıkamadığı yücelere çıkıyor, farklı alanları geziyor, farklı tecrübeler ediniyor. İkisi burada ayrılıyor.
.
“Aklımın ucundan bile geçmiyor mekân değişikliği”
.
> Artık sorula sorula yanıtlamaktan bıktığınız sorulardan birini  ama biraz farklı soracağım. Yazarlar isimlerini duyurmaya başladıktan sonra genelde bulundukları yeri terk ederek metropollere gitme eğiliminde görülüyor. Tabi bu eğilimde edebiyatla uğraşanların büyük çoğunlukla pesimist ruh taşıyıp, bulundukları mekanın kendilerini boğuyor gibi görünmesinin büyük etkisi var. Bir de maceracı olup mekana sığmayanlar var. Sizin eserlerinizden ben zaten sizin içinde bulunduğu mekana sığmayan ya da mekana kendisini boğduran bir ruh taşımadığınızı seziyorum. Bulunduğu mekanı genişleten ruh yapısına sahip olmanızın bu kararınızda büyük etkisi de vardır mutlaka. Ama okullardan yapılan çağrılar, okurlardan gelen çağrılar gibi hani teşbih yerindeyse Hz. Adem’i cennetten çıkmaya çağıran bir sürü unsur gibi sizi de içinde yaşadığınız şehirden çıkmaya çağıran bir sürü unsur vardır.
> Kesinlikle doğru �
> Peki akademisyen olup burada kalmak zorunluluğu mu sizi burada tutan yoksa tam tersine buraya olan aşkınız mı?
Nihayet içinde yaşadığım şehre dönmek, Trabzon’la ilgili daha fazla düşünmek, daha fazla hissetmek ve yazmak ihtiyacını hissediyorum. Galiba Trabzon’a şimdi dönüyorum.
> Tam tersine, akademisyen olarak da İstanbul’da ya da Ankara’da çok rahat yaşayabilirim, bu çok mümkün. İlk gençlik yıllarımda olsaydı İstanbul’da yaşamayı düşünebilirdim, hatta düşünmüşümdür de, istemişimdir de! Fakat o yıllarda bu çok da fazla mümkün olmadı.
Şimdi ise – yani artık yani yaş epeyce kemale erdikten sonra-  benim için İstanbul, Hakkâri, Trabzon hiç fark etmiyor. Aslında siz sorduğunuz sorunun cevabını içinde verdiniz, sezgileriniz doğru. Mekânı genişletmekle ilgili bir şey bu. Benim içimde mekân artık o kadar anlamını yitirdi ki ha İstanbul olmuş ha Hakkâri, ha Trabzon olmuş pek de önemli değil! Artık mekânı fark etmiyorum.
Bu vakitten sonra büyük bir mekân değişikliği benim için cazibesini yitirmiş vaziyette. Aklımın ucundan bile geçmiyor mekân değişikliği. Deniz olsun, yağmur olsun, bulut olsun yeterli.
.
“Trabzon’la benim ilişkim aslında henüz deşifre edilmemiş”
> Trabzon’a has bir sevgi var mı bu kararınızda? Trabzon’un yeri neresi sizin dünyanızda?
> Trabzon’la benim ilişkim aslında henüz deşifre edilmemiş. Benim tarafımdan bile henüz okuması yapılmamış. Herkes yaşadığı şehirden çıkar, sonra içinde yaşadığı ülkeyi ve gücü varsa dünyayı dolaşır. Galiba benimki tam tersine oldu. Ben Trabzon ile yazı bağlamında hiç ilişki kurmadan, İstanbul ölçeğinde kendi kültür, tarih ve coğrafyamla bir ilişki kurmaya gayret ettim. Fakat şimdi nihayet içinde yaşadığım şehre dönmek, Trabzon’la ilgili daha fazla düşünmek, daha fazla hissetmek ve daha fazla yazmak ihtiyacını hissediyorum. Galiba ben Trabzon’a şimdi dönüyorum. Galiba Trabzon’la, bundan sonra. Çünkü Trabzon’la hâlâ organik bir bağım yok.
– Yani olmaması eserlerinizde bile yeri olmamasından belli�
— Yine de yaşayabileceğim en uygun yer Trabzon gibi geliyor bana. Trabzon’u seviyorum. Trabzon’un insanı çileli insandır, mağrur insandır, trajik insandır. Çok temiz, çok dürüst, çok mert insandır. Karadeniz gibi aniden parlayan, aniden sönen insandır. Zaten ne sıkıntı yaşıyorsak belki bu ani parlamadan, ani sönmelerden yaşıyoruz. Neticede Trabzon’un insanını seviyorum ve burada yaşamaktan memnunum.
İçimde, yaşadığım şehre karşı vefa borcumun olduğuna inanıyorum. Seviyorsam, sevmenin şartı hizmettir diye düşünüyorum. Orhan Okay hocam böyle söylerdi. Ben Trabzon’u terk edip de gitmedim. Pek çok Trabzonlu, şehrine ve ülkesine Trabzon dışında hizmet veriyor. Ama ben Trabzon’a halen Trabzon içinde hizmet veriyorum.
..
“Ben de Bu Şehirliyim! Elimde böyle bir metin var”
.
> Trabzon’a asıl şimdi dönüyorum dediniz. Yanılmıyorsam, Trabzon üzerine yaklaşık yarım düzine kitap yayınlandı son dönemde. Bunların yazarlarının bir kısmı Trabzonlu ama kentin dışında yaşıyor bir kısmı da Trabzon’da görev yapmış ama Trabzonlu olmayan isimler. Siz Trabzon’da doğdunuz, Trabzon’da yaşıyorsunuz, bu ruhu soluyorsunuz ama henüz bu kent üzerine yazılmış bir eseriniz yok.

Bahsettiğim Trabzon’da en önemlisi her evin bahçesi vardır. Hanımefendiler birbirlerine kabul günlerine giderler. Onların konuşmaları halen benim belleğimde.

>  Bu ihtiyacı şimdilerde hissediyorum. En azından, “Ben de Bu Şehirliyim”. Şimdilerde elimde böyle bir metin var. Ama benim Trabzon’um Türkiye’nin genelinde algılanan örselenmiş Trabzon’dan biraz daha farklı bir Trabzon olacak. Buna onun aslı diyelim. Çünkü Trabzon taşradır ama çok ciddi bir kent geçmişi vardır. Şehzade sancağıdır. Bir şehzade taşrasıdır. Bir imparatorluk kültürüne yaslanır. Bir eşraf şehridir, bir kültür birikimi vardır. Velüd bir topraktır. Meşhuru çoktur. Bütün bu birikimleri 1960’lara kadar görmek mümkündü. Maalesef Türkiye’deki bütün taşra kentlerinin yaşadığı varoşlaşmadan, gecekondulaşmadan, çarpık kentleşmeden, kültür yozlaşmasından Trabzon da nasibini aldı. Bahsettiğim Trabzon’da en önemlisi her evin bahçesi vardır. Hanımefendiler birbirlerine kabul günlerine giderler. Onların konuşmaları halen benim belleğimde. Annemle gittiğimiz kabul günleri, onlar arasındaki sohbetler, hafif aksanlı ama İstanbul sentakslı bir Türkçe, o ikramlar, o dünya, o teşrifat vs� Ben o sözünü ettiğim, eşraf Trabzon’u dediğim, kent olarak Trabzon’a yetişebildim. İlk çocukluk yıllarımda ancak. Köy kültürünü bilemiyorum, köyümüz hiç olmadı bizim. Şehirde doğdum büyüdüm. Dolayısıyla benim hatırladığım ve hatırlatmak istediğim Trabzon, ‘Ben de Bu Şehirliyim’ başlığıyla hatırlatmak istediğim Trabzon, biraz unutulmuş bir Trabzon. Ama bu manasıyla gerçek bir şehir olarak, imparatorluk ardılı bir kent olan Trabzon.

> Peki bu bir öykü mü olacak, anı şeklinde mi kaleme alınacak, deneme mi olacak?
> Ya kısmet! Şu an elimde öykü ile deneme arasında, anılara da yaslanan bir metin var ama başka bir şekle de dönüşebilir. En azından öykü ile deneme arası uzun bir metin olacak. Bu metinde beni nasıl anlatacağımdan çok ne anlatacağım ilgilendiriyor. Çocukluğumdan ucu ucuna yetişebildiğim, annemle babamla katılabildiğim bir Trabzon’un metni. Yani açıkçası Trabzon’a vefa borcumu ödemek istiyorum ve bu metinle de onu ödeyeceğimi, en azından ödemeye başlayacağımı umuyorum.
.
“Trabzon elindeki malzemenin farkında değil” .
.
> Söz Trabzon’dan açılınca konuşulacak yığınla konu var. Ama ben açıkçası sizinle siyasi ve güncel sosyal konularda söyleşmeyi pek yakışık bulmuyorum. Yine de sormadan edemeyeceğim bir husus var. Trabzon antik çağlardan bugüne gözde ve pek çok kültürün gözbebeği konumundaki bir kent. En azından mitolojik Altın Post öyküsündeki rolü, Sümela Manastırına sahip olması turizm açısından elini güçlendirecek ve pek çok açıdan ekonomik gelir sağlayabilecek kozları. Buna rağmen tam tersine bu kozları aleyhine algılayan bir ruh hali olduğunu da görüyoruz. Bunda acaba sizin demin dikkat çektiniz kent soylu Trabzon’dan çok hızlı bir şekilde varoşlaşmaya dönüşmenin etkisi de olabilir mi?
> Doğru, çok haklısınız. Trabzon’da, tarihsel farklı kültürlere ev sahipliği etmekten memnuniyet duyan kentlilik bilincinin canlandırılması gerekiyor. Bu bilince sahip olmak da kendi kıymetinin farkında olmakla gerçekleşebilir. Bir aşağılık duygusuna kapılmadan geçmiş kültürlere ev sahipliği yapmanın anlamı, gereksiz mukayeselere girişmemektir. Trabzon bu anlamda elindeki malzemenin çok da farkında değil. Bunları kullanabilmesi hususunda biraz daha istekli ve özgür davranması gerekiyor. Ama bu sadece Trabzon’un problemi değil. Bütün Türkiye’de yaşanan külli bir problem. Belki Trabzon’da çok şiddetli hissedildi. El’an da öyle.
.
“Trabzon’a kendi mazisini hatırlatmak lâzım”
.
> Ben Trabzon’u şu açıdan daha avantajlı görüyorum. Diğer kentlerin istese de öyle bir şansı olmayabilir ama Trabzon istemese de coğrafi konumundan, tarihi misyonundan, kültürel zenginden dolayı bir ana liman kenti olmasından dolayı büyük avantajları var. Ama ekonomik açıdan böyle kozlara sahip olmasına, üstelik ekonomisinin hiç de iyi olmamasına rağmen Trabzon’un böyle bir açılıma pek meyli yok gibi görünüyor.
> Doğru, coğrafi olarak bakıldığında o kadar önemli bir geçit noktasında duruyor ki! Haritayı açıp baktığımda Trabzon’un yeri beni bile ürpertiyor. Tarih boyunca Doğu dünyasına bağlanan bir liman olarak da karayolu üzerinde olarak da hep ön planda. Ve bu kültürel bir köprü olmasına da neden oluyor. Yani Asya’nın kapısı, İpek Yolu üzerinde filan� Ama Trabzon bu kullanışlı coğrafyasının kullanışlılık boyutunu göz göre göre, belki bile isteye, belki bilmeye istemeye yitirmiş vaziyette. Bunun son örneğini Sovyetler’in dağılmasından sonraki on yılda gördük. Hiç iyi kullanılmadı bu şans. Fakat dedim ya bu, Türkiye’nin genelindeki topyekûn bir kıymet yitiminden onun bahtına ve gafletine düşen. Trabzon bir başına ne yapsındı?
Şimdi bu hususta bir U dönüşü yapabilmesi için elinden tutulmaya ihtiyacı var, hem yerel yöneticiler hem ulusal politikalar bazında böyle bu. Bunları Trabzon’da zaman zaman tartışıyoruz. Gerek üniversite çevresinden arkadaşlarla, gerek valilik kapsamında düzenlenen toplantılarda bir araya gelerek konuşuyoruz. Ve hep geldiğimiz nokta; Trabzon, kent mazisiyle birleşmek, kendi mahiyetini hatırlamak mecburiyetinde. Çünkü unutulmuş bir mazi var. Trabzon kendi değerini unutmuş vaziyette. Kendisine de yabancı.
Bunu sadece göçle izah etmek de mümkün değil. Hani genelde karşımıza hep sürülen sebep; köyden şehir’e göçtür ya, hayır aslında tamamen o değil. Trabzon’un problemi köyden şehre göçün fazlalığı değil, yani köylüleşme değil. Köyün kendisine özgü, çok bakir, çok masum bir kültürü vardır. Ve birkaç kuşak sonra güçlü bir kent kültürü köyden göçen üçüncü kuşak nesli kentli kılmayı başarır. Fakat Trabzon’da güçlü bir kent kültürünün kalmayışı bu problemi doğurdu. Trabzon’un problemi köylüleşmek falan değil. Trabzon’un problemi; ne köylü ne şehirli kalabilmek. Tersine, arada kalmış bir varoş kültürü. Çok kimliksiz bir kültürün Trabzon üzerine çökmesi ana problem.
Bu itibarla Trabzon’a kendi mazisini hatırlatmak lâzım. O bahçeli Trabzon evlerini hatırlayan son kuşaktan biri olarak benim şimdilerde bir de sloganım var: “Trabzon bahçesini kaybetti. Trabzon’a bahçesini iade edelim.” Her şeyden önce Trabzon bahçesini geri kazanmak zorunda. Bana kalsa Trabzon’da bahçesiz ev inşasına izin vermem. Ama deniz ve dağ arasına o kadar sıkışmış vaziyetteyiz ki bahçe artık imkânsızlaştı. Öyleyse bu yitik bahçeyi zihinlerde kurmak gerek.
..
“Bahçemize kavuşabilirsek problemleri aşabiliriz”
..
> Tam da yerel seçim öncesinde Trabzon’un yönetimine talip olanlara anlamlı bir mesaj olabilir bu slogan.
> Ah keşke! Yani şu kesin ki Trabzon bahçesini kaybetti. Zihninde de. Bahçemize kavuşabilirsek yeniden problemleri aşabiliriz. Benim köy kültürüne itirazım yok. Köyün varlığını sürdürmesi gerektiğine de kuvvetle inanırım. Trabzon’u hırpalayan, varoş kültürü. Daha doğrusu kültürsüzlüğü. Çünkü varoş kültürü dediğimiz şey toplumu asırlar boyunca bir arada tutacak dinamikten yoksundur. Üvey evlat oluşu bu nedenledir.
> Dediğiniz gibi kolay değil artık Trabzon’a bahçesini geri verebilmek. Peki kim verebilir, nasıl verilebilir?
> İyi yöneticilere ihtiyacımız var. Yani uzgörülü, yarını görebilen insanlara. Ama bir-iki yöneticinin bir-iki yılda başarabileceği bir şey değil bu. Sanırım eğitime yatırım yapmak, bu bilinci uyandırmak gerekiyor. Nesil yatırımı bunun adı. Trabzon her manada, sadece ekonomik değil çok daha önemsediğim kültürel manada, sanatsal manada yani zihinsel manada kendisini kalkındırabilecek nesillerin yatırımını şimdi yapmak mecburiyetinde. Nesil yatırımı her şeydir aslında. Benim çokça verdiğim bir örnektir; Tanzimat, Tanzimat zihniyetini kavrayacak ve onun hamlelerini sürekli kılacak gençleri benzer projelerle yetiştirmişti. Ve kendi sürekliliğini bu gençlerin yetişmesinden sonra ancak garantiye alabilmişti. Yani Trabzon kendini şu an kalkındıramaz ama ne yapabilir; kendisini kalkındırabilecek nesillerin yetiştirilmesi için şimdi bir adım atabilir. Eğer bu adımı atarsa, Trabzon çok da geç değil, 10-15 sene sonra bahçesine kavuşabilir. Zaman zaman Valilik etrafında bu tür projeler başlatılıyor. Bu projeler bir ruh imarı anlamına gelmektedir. Bakalım inşaallah hayırlı neticeler verecek. Nuri Okutan bizim valimiz, güzel şeyler yapıyor.
> Neler var bu projelerde?

… Futbol, Trabzonspor, yegâne gerçek olarak Trabzon insanının önüne sürülmekten vaz geçilirse, sadece gerçeklerden bir gerçek, ama önemli bir gerçek olarak itibar görürse, o zaman kazandıracağı kanaatindeyim.

> Bu toplantıların bazısına katıldım. Önce malzemenin amaç doğrultusunda uygun yöntemlerle tespit edilmesi var. Yani yetenekli gençlerin, daha doğrusu çocukların tespit edilmesi. Sonra bu malzemenin işlenmesi geliyor. Malzemenin işlenmesi de yükleme anlamına geliyor. Bu aşama için benim düşündüklerim her şeyden önce estetik beğenisi gelişmiş gençler yetiştirmek olmalı. Güzeli fark edebilen, insan sevgisi, hayvan sevgisi (bu çok önemli bakın, yani o geri alacağımız bahçenin bir köşesinde mutlaka bir kedi olmalı), acıma duygusu, haksızlık ve yanlışlıklar karşısında direnebilme gücü yüksek, özgüvenli, kibar, nazik gençler. Onların okuma, yazma, sanattan zevk alabilme kapasitesi geliştirilmeli. Hayvan ve bitki sevgisi geliştirilmeli. Doğayla iç içe olmaları sağlanmalı. Hayvan barınaklarına ve huzurevlerine, çocuk esirgeme kurumlarına, hastanelere ziyaretler düzenlenmeli. Müzik dinleme, film izleme, resim sergilerine gitme programları geliştirilmeli. Sonra okuma programları. İmkânlar zorlanarak bu çocukların yakın çevreden başlayarak gezilere çıkmaları sağlanmalı. Mimarinin anlamına ermeleri. Güzel yapı ile çirkin yapılaşma arasındaki farkı kavramaları. Bahçe kültürüne sahip kılınmaları. Sanatkârlar ile görüşmelerinin sağlanması. Yani neticede kendi yaşlarının ve gençliklerinin gereklerinden koparılmadan, yani bir cam fanusa kapatılmadan olgun ve estetik bir ruha sahip kılınmaları gerçekleştirilmeli.

.
“Bütün futbol bilgim; kaleye top
girdiğinde gol olur”
.
> Bilmiyorum Futbolla aranız nasıl ama aslında sadece Trabzonspor bile, kentin Karadeniz’in merkezi olmasına sağlayacak yeterli enerjiyi oluşturmaya yeterli sanki. Trabzonspor’a yönelik sevginin dozajı Trabzon’a kazandırıyor mu, kaybettiriyor mu?
> Trabzonspor sadece, Trabzon’un tek gerçeği, bütün örselenmişliklerinin rövanşını aldığı gözdağı arenası, taşranın merkezden intikamı olarak kalırsa, sadece bu kadarla değerlendirilirse, yok hayır böyle olursa kazandıracağı kanaatinde değilim. Üst üste üç yıl şampiyon olamadığında unutulması da bu yüzden. Oysa Trabzonspor’un kendisi de kapı açmalı. Ufuk genişletmeli. Eğer sözünü ettiğim kuşak yatırımı gerçekleştirilirse, futbol, Trabzonspor, yegâne gerçek olarak Trabzon insanının önüne sürülmekten vaz geçilirse, sadece gerçeklerden bir gerçek, ama önemli bir gerçek olarak itibar görürse, o zaman kazandıracağı kanaatindeyim. Neticede, futbolun coğrafyamdaki varlığı ve kıymeti beni rahatsız etmiyor. Fakat benim bu yaklaşımım da ancak kültürel bir okuma olarak değerlendirilebilir. Yani futbol ruhundan mahrumum. Futboldan bütün anladığım, “kaleye top girdiği zaman gol olur”dan ibaret. (Gülerek sürdürüyor konuşmasını). Bütün futbol bilgim bundan ibaret ama öğrencilerim ‘Hocam bu bilgi yeter, en önemli noktayı biliyorsunuz’ diyorlar.
> Hiç yendik mi, yenildik mi diye merak etmiyor musunuz?
> Hiçbir şey anlamıyorum ki merak edeyim, inanın! Bu kadar mı mahrumiyet olur, hani insan bir merak eder değil mi? Ben o gün maç olduğunu bile bilmiyorum. O gün maç olduğunu ancak maç sonrasında sokaktaki hareketlilikten filan anlıyorum. Belirli bir ölçüde, kazandığımızı duyunca seviniyorum ama bu, oruç tutmayanın iftar sevincinden nasiplenmesi gibi bilinçsiz bir sevinç. Bir de fanatizmden hiç hazzetmiyorum.
.
“Aslında biraz daha futbol bilmek isterdim”
.
> En azından şampiyon olduğunuzu sevincini anlayabilecek kadar Trabzonsporlusunuz yani.
> Evet, onu fark edebiliyorum. O yönü de hoşuma gidiyor. Trabzonspor ruhunun varlığı hoşuma gidiyor. Sanırım şehirdeki birlik beraberlik, o enerji dolu mutluluk beni de mutlu ediyor. Gençler kutlama zamanlarında trafikteysem arabanın önünü kesip bahşiş istediklerinde, bunu bütün arabalara yaparlar, bol keseden dağıtıyorum ama fazla içine giremiyorum açıkçası.
Aslında biraz daha futbol bilmek ve sosyolojik düzlemde okuyabilmek isterdim bu olguyu. Herhalde sosyolojik manada okumaya kalkışsaydım, en fazla da taşra-merkez çatışması düzleminde okurdum gibi görünüyor. Trabzonspor hadisesi taşra-merkez çatışması etrafında iyi bir sosyolojik okuma verebilir bize.
> Şehrin insanın bir şekilde aynı ruh etrafında birleşiyor olmasını görmek açısından önemli diyorsunuz yani?
> Birleştiriyor, o ruh çok güzel. Yani onu dışardan anlayamazsınız ancak içine girince anlaşılan bir şey var. Ama demin dediğim gibi, tek kıymet olarak algılandığı anda eksik bir yanı kalıyor.
> Konuşmamız yerel bir düzleme kaydı bu arada. Bu bağlamda son olarak şunu sorayım. Trabzon’da Trabzonsporlu olmanın dışında insanları aynı şekilde bir araya getirecek önemli bir olgu daha var mı?
> Trabzonluluk ruhu var. Bir Trabzonluluk ruhundan söz edilebilir ama insanların mensubu olmaktan memnuniyet duyduğu o ruhun adamakıllı işlenmesi gerekiyor. O ruhun da kendisini insanlık ağacının muteber bir dalı olarak bütünlük içinde görmesi gerek. Tek başına bir dal değil yani.
.
“Denizi görmeyen bir evde oturamam”
.
> Yerelden evrensele doğru açılalım isterseniz ve Karadeniz yolunu kullanalım bunu yaparken. Karadeniz ile ilişkiniz nasıl? Karadeniz’in öykülerinize ilham olmasında rolü var mı?
> Genelde deniz özelde Karadeniz çok önemli benim için. Ve hayatımda hep de var oldu. Çocukluğumda takaların ve martıların sesini dinleyerek uyuduğumu uyandığımı, o zamanlar fark etmezdim ama şimdi anlıyorum. Şimdiye kadar oturduğum bütün evler denize çok yakındı. Denizi görmeyen bir evde oturamam gibi geliyor bana. Fakültede daima deniz gören odalarım oldu.

Yarın Haber 7’de

Türkiye’de eleştiri var mı? Bekiroğlu eleştiriden ne anlıyor?

Güzelliğin temel şartı “yeniden”liğidir. Yani her defasında ilk kez gibi…

Türkiye’de Şair Nigar hanım neden halen sadece şiir yazan Türk Kadını olarak tanınıyor?

Belki de hayatımda ki en önemli şeydir deniz. Hani denize bakmak ibadettir ya. Çünkü deniz insanı kendi gerçeğiyle, onun aşkınlığıyla karşı karşıya getirir. Bu bir. İkincisi deniz hayattır. Çünkü sürekli değişim halindedir. 24 saat denizle karşı karşıya olduğunuz zaman, onun sürekli devinen bir varlık olduğunu fark edersiniz. Ve bu, hayatınıza inanılmaz bir güzellik ve anlam katar. Bu yüzden denizden uzak olamam gibi geliyor bana. Belki de Trabzon’la en fazla eklendiğim noktalardan birisi de deniz. Denizden biraz uzak noktalara gitsem, Trabzon’u çok özlerim. Trabzon bana cömertçe sunduğu deniziyle bile yetiyor bana tek başına.

“Eleştirmenlerin akademisyen veya sanatkâr olmalarını beklemeli miyiz? Tabii ki hayır! Ne akademisyen ne de sanatkâr olmaları şart. Ama eleştiri çok derin bilgi gerektiriyor…”

>Sanata dönersek siz bir sanatçısınız ve popüler sanat da yapmıyorsunuz�
> Asla�
> Popüler sanat yapan insan sayısı ne kadar çok olursa kaliteli eser sayısı da o kadar fazlalaşır diye düşünüyorum. Yani piramidin tabanı ne kadar geniş olursa tavanı o kadar yüksek olur fikrindeyim�
> Hım� Haklısınız, evet.
> Ancak Türkiye’de piramitsel bir yapı da göremiyorum. Bu da sanatın ciddi problemleri olduğunu somut olarak gösteriyor. Türkiye’nin krizlerde ilk feda ettikleri şey gazeteler, kitaplar ve sanat eserleri oluyor�
> Yani piramidin tepesi kopmuş mu? Bunun çeşitli sebepleri olabilir ama edebiyat adına konuşursak okuma sıkıntımız var. Birincisi bu. Okuma sıkıntımız niye var sorusuna gelince; okumak hayatın içinde aktif bir ihtiyacın cevabı değil. “Okumak niye?” sorusunun sorulduğu bir toplumda zaten her şey baştan güçleşmiş demektir. Giderek görselleşen dünya, ekonomik sıkıntıların sanatsal talepleri zayıflatması� Bir de şu meşhur eleştiri meselesi.
Eleştiri yazarın canını acıtsa da edebiyat için kazançtır
> Yazılan öykülerin, romanların, şiirlerin bu kadar sanatsal kaygıdan uzak olduğu, kaleme alınanların büyük çoğunluğunun ticarete yönelik üretim olması ve hatta bunları yazanların rahatlıkla büyük yazar ilan edilip ortada dolaşıyor olmalarını şahsen ben bu piramidin oluşturulmamasına bağlıyorum. Ama daha da kötüsü var tabi ortada iyi ve kötüyü ayıracak, üretilenin sanat dünyasında nerede duracağını gösterecek eleştirmen yok. O eleştiri olmayınca da iyi edebiyatçı zor bulunuyor. Düşünsenize ritm nedir, iç ahenk nedir bilmeyen bir yığın isim şair diye ortalıkta geziniyor. Mesela siz bunun yokluğunu hissetmiyor musunuz? Edebiyatı sizin kadar hatta sizden daha iyi bilip, yazdıklarınızın kritiğini layıkıyla yapacak ve hatta “Nazan Hanım burası olmamış,şu satırlarınız ahengi zedelemiş” diyecek otoriteler olsun istemez misiniz?

“Ustaların” çoğu izlenimci eleştiri yaptığı için, yani ben beğendim oldu, beğenmedim olmadı, tavrını sahiplendikleri için biraz da, gelenekleşemedi eleştiri bizde. Genç eleştirmenler de kendi yöntemlerini kendileri belirlemek zorunda kaldılar. Bir yöntem oluşmadı.

> Şimdi, popüler edebiyata değil ama popüler edebiyatın gerçek edebiyat adına muamele görmesine, gerçek edebiyat diye sunulmasına karşıyız ya. İşte bunu önleyebilecek olan kuvvetli bir eleştiri kurumudur. Evet, evet bu noktada önemli bir eksik var. Oysa edebiyat devasa bir bina ise, eserler onun taşları, eleştiri de çimentosu gibi. Oysa bizde eleştiri iki şeyle çok fazla karıştırılıyor: Metinler ya bomboş sözlerle göklere çıkartılıyor ya da tam tersi, egoların esiri olunarak kendi eksikliklerimizi kapatırcasına, yerlere batırılıyor. Hatta eleştirinin sataşmakla karıştırıldığı bir yer var. Eleştireni sataşmaya sevk eden bir şey var� Eleştiri ikisi de değil, bunu aslında sağır sultanlar bile biliyor. İkisinin arasında bir şey olmalı. Bizim ortaya koyduğumuz bir şey varsa; bu nedir, bunun kıymeti nedir, hem Türk Edebiyatında hem dünya edebiyatında bir kıymeti haiz midir, bir dönemecin üzerinde duruyor mudur, yeni bir şey teklif ediyor mudur? Eleştiri bunun işaret edilmesidir. Benim beklediğim bu. Bunun dışında ne boş övgü sözleri ne de kol kanat kıran, budayayım derken kökten söküp atan gereksiz yergiler.

Bunun dışında hoşumuza gitse de gitmese de, canımızı acıtsa da acıtmasa da, eserimizin kıymeti nedir, sorusuna cevap veren, onun eksiklerini işaret eden eleştiriler her yazarın beklediği metinlerdir. Çünkü yazarın canı acısa bile -ki canı acır çünkü sanatkâr anlaşılmak ister anlaşılmak ise onaylanmayı gerektirir- edebiyat kazanır.
Fakat bir ırmak olarak akan bir eleştiri geleneğimizin oluştuğunu zannetmiyorum. “Ustaların” çoğu izlenimci eleştiri yaptığı için, yani ben beğendim oldu, beğenmedim olmadı, tavrını sahiplendikleri için biraz da, gelenekleşemedi eleştiri bizde. Genç eleştirmenler de kendi yöntemlerini kendileri belirlemek zorunda kaldılar. Bir yöntem oluşmadı. Önceki kuşak eleştirmenlerin büyük çoğunluğunun filologlardan olması bir yöntem eksikliğini zaten uyarmıyor mu? Neticede bazı isimler var, ama münferit.

Eleştiri aslında apayrı bir disiplin

> Bu konuda ümit vaat eden isimler var mı? Zamanla şu isimlerin iyi eleştirmen olabileceğini düşünüyorum dediğiniz, göze çarpan isimler�.

> Bu tür isimler var, fakat ne kadar süreklilik gösterecekler, bilemiyorum. Genel bir değerlendirme yapmaya şu an kalkışmayayım da sadece -şu sıralar benim gündemimde olduğu için ile ilgili bir yazıdan dolayı fark ettiğim- Asım Öz ismini vererek eleştiriden ne anladığımı, ile sınırlayarak somut bir örnek üzerinden bir kez daha tekrar edeyim. Türk Edebiyatı dergisinde ile ilgili bir yazısı çıktı. Hatta hakkında ilk çıkan yazıdır bu. Beni çok memnun etti. Sağlam bir yazı. Çünkü yazı asla bir övgü içermiyor, sataşma da içermiyor. Sadece bir noktayı işaret ediyor; diyor ki kitabı yadırganabilir, eleştirilebilir, yanlışlanabilir, olumsuzlanabilir ama bu kitap vardır, okunması gerekir. Amenna! Benim eleştiriden beklediğim bu işte. Bu kitap nedir, sorusuna yanıt verebilmek.

İyi edebiyatın kazanabilmesi gerçek eleştirinin varlığı ile mümkün. Sizin tabirinizle piramidin tabanı ile tepesini bağlayacak olan da, okuyucuya gerçek edebiyat ile popüler edebiyatın farkını kavratacak olan da, bu mesafeyi uçuruma değil köprüye bağlayacak olan da o. Bir bakıma, canımı acıtsa da beni koruyacak olan yine o.

> Bugün bizim nerdeyse her üniversitemizde edebiyat fakültesi var. Ama eleştirmen yetiştireni yok. Acaba müfredat konusunda mı bir sıkıntı yaşanıyor. Mesela Osmanlı’da Sanayi-i Nefise de ressamların yanı sıra onların yaptığı resimlerin ne anlattığını yorumlayan eleştirmenler de var. Bugün resimde bile halka hangi resmin ne ifade ettiğini izah edebilecek kaç eleştirmenden söz edebiliriz? Bugün bırakın resmi bir şiirin bir metnin bile aslında ne anlattığını izah edecek edebiyatçı bulmak zor. Günümüzde orta öğretimde okutulan klasiklerin dışında romanları konu alan, bu bunu anlatıyor, sanata bakışı şudur, şu imgeleri kullanıyor” diyebilen yok. Son olarak Feti Naci’nin Yüz Yılın 100 Türk Romanı yayınlandı buna örnek olarak. Nasıl seçti, neye göre seçti muallak, tartışılır ama sonuçta iyi bir girişim.  Yanına bir iki münferit eleştiri dışında koyacak eser yok.  Neden böyle, sıkıntı nerede? Sanırım bir akademisyen olarak bunun cevabı sizde olmalı�

> Eleştiri aslında apayrı bir disiplin. Akademik dünya ile ilişkisi, sanatla değil ama sanatkârlıkla ilişkisi her zaman için sorgulanabilir. Yani eleştirmenlerin akademisyen olmalarını beklemeli miyiz? Sanatkâr olmalarını beklemeli miyiz? Hayır tabii ki! Ne akademisyen ne de sanatkâr olmaları şart. Ama eleştiri çok derin bir bilgi gerektiriyor. Bir o kadar da ifade gücü. Hal böyle olunca nadir eleman. Türkiye’de bu ırmak gümrah akmıyor. Ama eleştiriyi ayrı bir okul olarak görmek istiyorum. Çünkü iyi edebiyatın kazanabilmesi gerçek eleştirinin varlığı ile mümkün. Sizin tabirinizle piramidin tabanı ile tepesini bağlayacak olan da, okuyucuya gerçek edebiyat ile popüler edebiyatın farkını kavratacak olan da, bu mesafeyi uçuruma değil köprüye bağlayacak olan da o. Bir bakıma, canımı acıtsa da beni koruyacak olan da yine o.

Güzellikten murat, fıtratı hatırlamaktır.

> La – Sonsuzluk Hecesi‘nde ilginç bir betimleme var: “�Cennet sakinlerine göre bambaşka güzellikle güzeldi. Demem o ki, cennetin cem’i cümlesi ondan daha güzelinin olmayacağından neredeyse emindi. Tâ ki Havva yaratılıncaya kadar�” derken güzellikten Murad nedir? Yani Adem’i bütünlediğiniz izah ettiğiniz Havva hangi güzelliği ile onun önüne geçti?

Güzellikten murat, fıtratı hatırlamaktır. Aslında bu sahnede Havva’nın güzelliğinin Âdem güzelliğinin önüne geçmiş gibi görünmesi onun yeniliğindendir. Dahası güzelliğin temel şartı “yeniden”liğindedir. Yani her defasında ilk kez gibi. Ancak nihayette bu satırların yazıcısı güzelliği ikisi arasında bölüştürmez. Arkadan gelen bir sahnede meleklerin biri Havva ve Âdem’i ayrı ayrı seyreder ve her ikisini de çok güzel bulur. Ama ikisini bir arada seyredince der ki “İkisi de ayrı ayrı çok güzellerdi. Ama ikisi bir arada bir başka güzellerdi”. Bu. Benim de bütün gördüğüm bu.
– Tez konusu olarak neden Şair Nigar Hanım’ı seçtiğiniz?
Doçentlik çalışması için konu ararken, hocamdan gelen bir teklif vardı, Orhan Okay hocamdan. Bana önerdiği birkaç isim arasında Nigâr Hanım da vardı. Hakkında fazla bir şey bilmiyordum aslında Nigâr Hanım’ın, o meşhur yaşmaklı portreyi hatırlıyordum sadece. Biraz benim romantizmimle, öylece, olsun, dedim. Fakat arkadan gelen süreç bana çok bereketli bir çalışma alanı doğurdu. Yani bir yandan edebi çalışmanın pek çok tecrübesini edinme imkânı buldum. Bir yandan da benim duygusal yanımı besleyen bir serüven yaşadım bu süreçte. Çünkü bir günlüğe ilk dokunan oluyorsunuz. Bu muhteşem bir şey. Hayatımın en mutlu günleriymiş, şimdi anlıyorum.

Nigar Hanım’ın sosyal yaşantısı şiirinden önemli

> Türkiye’de Şair Nigar hanımın halen şiir yazan Türk Kadını olarak tanınması ve konağında ağırladığı  misafirlerle ilgili anıları dışında adından �dar çevreler hariç- söz edilmiyor olması nedendir?

Bu, onun asıl kıymetini şiirinden ziyade sosyal yaşantısından alıyor olmasından kaynaklanıyor. Çünkü modernleşme sürecinde çok kuvvetli bir gösterge. Kimliği ile böyle. Bu nedenle de ancak sosyolojik olgular söz konusu edildiğinde gündeme geliyor.
– Nigar Hanım’ın şiirinin gücü ne kadardı?
Ara nesil tabiri bizde tartışmalıdır. Fakat Nigâr Hanım’ı Tanzimat ve Servet-i Fünun arasında bir ara nesil sanatçısı olarak görürüm ben. Şiirinin gücüne gelince, şiir adına bir dönemeç üzerinde durmuyor. Herhangi bir yeniliğin yolunu filan açmamış. Çok kuvvetli bir şiirin sahibi değil. Ama ondan, samimi kadın duygularını şiirine sokan ilk kadın şair olarak daima söz edilecektir. Bu, göz ardı edilecek bir özellik değil. En azından onun yaşadığı dönem için.
(Haber 7)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here