Muhabbet nedir?

0
1.196 kez

Osmanli_armasiSEVGİ VE BİLGİ KATILMIŞ SOHBETE “muhabbet” derler. Osmanlı ceddimizin, sevgi, bilgi, şefkat, dostluk, paylaşım gibi, bugün çoğunu unuttuğumuz kavramlardan oluşan bir “muhabbet” geleneği vardı.
Eski kahvehaneler bile bu geleneğe hizmet ederdi. Şu deyiş meşhurdur:
Gönül ne kahve ister, ne kahvehane
Gönül sohbet ister, kahve bahane.

Varlıklarıyla bugün bile övündüğümüz Osmanlar, Orhanlar, Muradlar, Yıldırımlar, Fatihler, Süleymanlar, Sinanlar, Barbaroslar, hep o “muhabbet” ekseninde yetişmiş değerlerdir.
Çünkü muhabbetin hem insan ruhunu pişirip olgunlaştırmak, hem de sevgi paylaşmayla yürekleri bütünlemek gibi özellikleri var.
Çocuklar dokuz-on yaşlarındayken muhabbet sofrasına alınır, on dördüne bastıklarında soru sorma hakkı tanınır, on dokuzundan sonra da görüş bildirmelerine müsaade edilirdi.
Çocuklar aile ve toplum içinde kendilerini ifade etmeyi böylece öğrenirlerdi.
Aile bireyleri birbirlerini muhabbet sofrasında keşfeder,
büyükler küçüklere deneyimlerini aktarırken küçükler büyüklerine kendi dünyalarını yansıtırlar, zamanın kuşaklar arasına girmesinden oluşan dil farklarını giderirlerdi.
Büyükler küçüklerin kullandığı dili, küçükler büyüklerin kullandığı terminolojiye âşinâ hâle gelirlerdi.
Dil, ayırıcı bir özellik olarak kuşakların arasına girmez (şimdi olduğu gibi), birleştirici ve bütünleştirici bir rol Oynardı.
Yani, kuşaklar (nesiller) arası kopukluğu önlemesi sohbet meclisinin en önemli işleviydi. Farklı kuşaklar aynı ortamı paylaşmanın huzuruyla birbirlerini anlamaya, kavramaya ve keşfetmeye çalışırlardı.
Tüm aile fertleri arasında saygılı bir samimiyet olur, ama bu asla lâubaliliğe kaçmazdı.
Babalar “bey baba”, anneler “hanım anne”, nineler “hanım nine” (haminne), dedeler “efendi dede” idi;
Ailedeki yaşlılardan “moruk” diye bahseden çocuk, o tarihlerde, herhalde kıyamet alâmeti sayılırdı.
Sonra ne olduysa oldu, kuşakları bir birine bağlayan
“muhabbet” ipi koptu.
“Sohbet” geleneği yitti.
Sevgi, bilgi, şefkat, dostluk, paylaşım gibi ailenin ayakta durmasını sağladıktan başka topluma yansımaları son derece olumlu olan ve aslında insanın da mayasını oluşturan kavramlar, “muhabbet”in arkasından bitti, gitti.
Yıllar var ki, aileler sümsükût; televizyon dışında kimse konuşmuyor.
Apartman “daire”lerinden yansıyan ses ya kavga sesidir, (feryat-fîgân) ya da bilgisayar, televizyon-müzik seti sesi…
Bu ülkede uzun zamandır insanlarımızın yerine âletler konuşuyor. Turnikenin konuştuğunu ilk duyduğumda verdiğim tepkiyi hep hatırlarım: “İnsanlar susunca, makineler konuşuyor.”
Ve bu ülkede kuşaklar arasında müthiş kopukluklar yaşanıyor.
Dil kopmuş, yürek kopmuş; sonuçta dünyalar öyle farklılaşmış ki, aile fertleri aynı çatı altında farklı dünyaları yaşıyorlar!
Artık eve yorgun geliyor, evden yorgun çıkıyoruz! Çünkü ailenin insan ruhunu ve zihnini dinlendiren bir işlevi vardı; muhabbet aracılığıyla bu sağlanırdı. Bireyler birbirlerine küs gibi durunca, bütün misyon televizyona kaldı; eh, onun da “dinlendirme” gibi bir görevi yok. Sonuçta insan beyni dinlenemiyor. Ruhu sükûnet bulmayan insanın beyni nasıl dinlensin? Ve birbirimizden git gide kopuyoruz, aramızda sevgi iletişimi gerçekleşmiyor; tabiatıyla saygı eksenli bir samimiyet oluşmuyor. Artık nezaketi bile boş verdik.
Eşlerimizden bahsederken “hanımefendi”, ya da en azından “hanım” diyeceğimize, son derece kaba bir üslupla “bizim karı”, “bizim evdeki”, “bizim kaşık düşmanı” diyoruz . İslâm’ın öngördüğü nezaket içinde birbirimize “rica” etmeyi unutmuş, eşimize ve çocuklarımıza neredeyse hizmetçi muamelesi yapmaya başlamışız.
Ailemize ayırmamız gereken zamanı (akşamı) başka şeylere hasretmek en azından “kul hakkı” oluşturur. Alişan Efendimiz, Veda Hutbesi’nde “kadınların erkekler üzerinde hakları” olduğunu üstüne basa basa söylüyor.
Böyleyken neden ailemizin vaktini çalıp televizyona ya da kahvehaneye harcayalım? Aile hassasiyetimizin yanında kul hakkı almama hassasiyetimizi de mi yitirdik?
Kaldı ki, insan ömrü boş şeylere harcanacak kadar da uzun değil.
• ••
“Doğru çocuk” yetiştirmenin yolu “doğru aile” olmaktan geçer.
Doğru aile olmak için, öncelikle aile bireylerinin konuşmayı yeniden öğrenmeleri, bir bakıma ecdadın “muhabbet” geleneğini keşfetmeleri lâzım.
Başarabilirsek, bu tam anlamıyla bir “yürek inkılâbı” olacak…

Yavuz Bahadıroğlu – Biz Osmanlıyız

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here