İstişare nedir?

0
1.790 kez

istişare nedir
istişare nedir

Sevk ve idare sorumluluğu, doğru tespitler yapmayı, doğru çözümler üretmeyi, doğru kararlar almayı gerektirir.

Fakat insan her zaman her şeyin doğrusunu bilemeyebilir. Beşerdir şaşar, yanılır, hata eder.

Ne kadar iyi niyetli, ne kadar zeki ve mahir olursa olsun, her meselede isabetli karar vermesi mümkün değildir.

Böyle bir ihtimalle zarara uğramamızı, yanlışa düşmemizi, emek ve imkanlarımızın heba olmasını istemeyen Cenab-ı Hak, bizi “istişare”ye davet eder.

Efendimiz s.a.v., “Hepiniz çobansınız ve sürünüzden sorumlusunuz.” buyurur. Bu bir benzetmedir. Kim olursa olsun, herkesin mutlaka bir sevk ve idare sorumluluğu taşıdığına işaret eder. Nitekim hadis-i şerifin devamında, imam veya emir ümmetin, erkek aile halkının, kadın evinin ve çocuklarının, hizmetçi efendisinin malının çobanı olarak örneklenir. Türkçeye “çoban” diye aktarılan hadis metnindeki “râî” kelimesi, “bir topluluğu en güzel şekilde yöneten, yönetimi altında olanları koruyup gözeten, her bakımdan güvenilen ve bu sebeple de kendisine riayet edilen kimse” demektir.

Evet, hepimizin doğru yönetmekle mükellef olduğu bir meşguliyet sahası vardır mutlaka. Tek başımıza olduğumuzu, kendimizden başka kimsenin sorumluluğunu taşımadığımızı iddia etsek bile vardır. En azından vücut azalarımızın, duygularımızın, kabiliyet veya imkanlarımızın doğru yönde kullanılmasından sorumluyuz.

Şu veya bu derecedeki sevk ve idare sorumluluğu, doğru tespitler yapmayı, doğru çözümler üretmeyi, doğru kararlar almayı gerektirir. Fakat insan her zaman her şeyin doğrusunu bilemeyebilir. Beşerdir şaşar, yanılır, hata eder. Ne kadar iyi niyetli, ne kadar zeki ve mahir olursa olsun, her meselede isabetli karar vermesi mümkün değildir. Böyle bir ihtimalle zarara uğramamızı, yanlışa düşmemizi, emek ve imkanlarımızın heba olmasını istemeyen Cenab-ı Hak, bizi “istişare”ye davet eder.

Müslümanın şiarı

İstişare, herhangi bir konuda en doğru metot ve çözüme ulaşmak, en uygun kararı almak için bilgisine, uzmanlığına, ahlâkına güvenilen kişi veya kişilerle görüş alışverişinde bulunmak demektir.

İstişare müslümanın şiarıdır. Kur’an-ı Kerim’in Şûrâ suresi 38. ayetinde müminlerin “işlerini kendi aralarında istişare ile” görmeleri övülmüştür. Âl-i İmran suresinin 159. ayetinde ise Hz. Peygamber s.a.v.’e hitaben, “(Etrafında toplanıp sana tabi olanlarla) istişare et” buyurulmuş, Efendimiz s.a.v. de vahiyle belirlenmemiş hemen her konuda ashabıyla istişare etmiştir.

Ebu Hüreyre r.a.’ın “Dostlarıyla Rasulullah’tan daha fazla istişare eden bir kimse görmedim.” dediği haber verilir. Esasen vahye mazhar olması ve fetaneti sebebiyle Allah Rasulü s.a.v.’in istişareye, diğer insanların görüş ve tekliflerine ihtiyacı yoktur. Buna rağmen istişareye memur edilmesi, ulemamızın da belirttiği gibi, ümmetine bu hususta da örnek olmak, onları teşvik etmek içindir.

Nitekim sırat-ı müstakimin ancak sünnet-i seniyyeye sımsıkı sarılmakla yürünebileceğini bilen müslümanlar, istişareyi hayatlarının vazgeçilmez bir usulü haline getirmişlerdir. Aileden devlet yönetimine kadar her kademede işlerini istişare ile görmüşler, aşılamaz sanılan yalçın dağları birbirlerine danışa danışa aşıp yüksek bir medeniyetin kurucusu olmuşlardır.

Hz. Peygamber s.a.v.’in örnekliğiyle daha Hulefa-yi Raşidin döneminde bir yönetim tarzı haline getirilerek kurumsallaştırılan istişareyi, Batılı toplumlar asırlar sonra nice acıların ardından keşfedebilmişlerdir ancak.

Petekten bal sağmak

Bugün artık müslüman olsun olmasın herkes istişarenin gerekliliğine inanmış görünüyor. Neredeyse bütün devletlerin meclisleri, senatoları var. Şirketler kadrolu danışmanlar istihdam ediyor. Herhangi bir konuda yetki ve sorumluluk alan kişilerin etrafında müsteşarlardan müşavirlerden geçilmiyor. Sivil toplum organizasyonları bile sık sık istişarî toplantılarla gündeme geliyor.

Fakat istişarenin bu kadar yaygınlık kazanmış ve benimsenmiş olması, yanlışlıkları her geçen gün biraz daha azaltıp yapılan işleri daha güzel, daha hayırlı, daha verimli kılıyor mu, orası şüpheli.

“İstişare”, “meşveret” ve “müşavere” kelimeleri aynı kökten gelir ve hepsi de aşağı yukarı aynı manayı, yani “maksada ulaştıracak en doğru yolu göstermek, hedeflenen şeye işaret etmek” manasını karşılar.  Yine aynı kökten türeyen “şura” kelimesi ile ise daha ziyade “istişare için toplanma” veya “istişare eden topluluk” kastedilir.

Bütün bu kelimelerin kök manalarından biri de “balı peteğinden çıkarmak, bal sağmak”tır. Böylece hem istişare ile ulaşılan neticenin hayırlı, faydalı ve güzel olması gerektiğine, hem de bu neticenin ortak bir çabayla kazanılabileceğine işaret edilir.

Kökteki bu “petekten bal sağmak” manası bir şeyi daha düşündürür: Her petekte bal olmaz, dolayısıyla da her petekten bal almaya çalışmak beyhude bir çabadır. Yahut petek bal ile doludur da peteği kovandan çıkarmanın, balı sağmanın usulüne ve zamanına riayet etmeyince heba olur gider.

İşin şeklini dondurunca

İstişarelerin “istişare” olabilmesi için uyulması gereken şartlar var demek ki. Üstelik bu şartlar maksada, konuya, istişare heyetinin sorumluluk seviyesine göre değişebiliyor. Günümüzde istişare ile ilgili tartışma, eleştiri ve şikayetlerin en fazla yoğunlaştığı, “istişare sonucunun bağlayıcılığı” meselesinde tek ve kesin bir cevap aramamak gerekiyor mesela.

Örnek birer uygulama olması sebebiyle Hz. Peygamber s.a.v.’in istişarelerini esas aldığımızda da standart bir şablonla karşılaşmıyoruz. Daha çok bir strateji belirleme konusunda Efendimiz s.a.v. bazen kendisi görüş istiyor ashabından, bazen sorulmadan söylenen bir teklife itibar ediyor. Bazen bir kişiye soruyor fikrini, bazen bir topluluğa… Bir çözüm teklifini hemen kabul ettiği de oluyor, ısrarlara rağmen reddettiği de…

Bunun böyle olması gerekiyor ve Rasulullah s.a.v.’in bu tavrı, istişarenin çok önemli şu özelliğine işaret ediyor: Elbette belli ölçüler, sınırlar var ama her duruma aynen uygulanacak tek ve sabit bir istişare usulü, dondurulmuş bir istişare kalıbı yok. O kadar ki hükmü dahi değişiyor. Sorumluluk sahibinin şahsî dairesindeki işlerle ilgili istişareye “sünnet” diyen din alimleri, ümmetin selametini ilgilendiren hususlarda istişarenin “vacip” veya “mendup” olduğunu söylüyorlar.

Biz konuyu çok fazla dağıtmamak için, insanları Hakk’a ve hayra çağırmak üzere organize olmuş gönüllü toplulukların, ümmete hizmet için yapılanmış cemaatlerin istişare usullerini ele alacağız. Bu tür hizmetlerde sorumluluk alanların istişare hususunda daha titiz, daha duyarlı olması gerekiyor çünkü.

İstişare kurulları

Gönüllülük esasıyla hizmet gören sivil organizasyonların hemen her biriminde bir istişare heyeti vardır genellikle. Bunlar bir problemin çözümünü bulmak, bir durumu gerçek sebepleriyle doğru tespit etmek, bir işin en verimli sonucu alacak şekilde yapılmasını sağlamak, bir konuda birden fazla alternatiften en uygun olanını seçmek üzere toplanıp görüş alışverişinde bulunurlar.

Böyle görüşmelerin insanlardaki sorumluluk duygusunu geliştirmesi, hizmet şevkini artırması, aidiyet şuurunu güçlendirmesi de beklenir. Fakat bazen böyle olmaz. Görüşmeler gereksiz konuşmalarla uzar, zaman kaybedilir, en verimli şekilde yapılması hedeflenen işler sürüncemede kalır. Manasız ısrarlar, karşıdakinin düşüncesini kâle almayan tutumlar kırgınlıklara yol açar. Teklifi kabul görmemiş olanlar heyecanlarını kaybeder, gönülsüzleşir, hizmetten soğurlar.

Bunun böyle olmaması için hem istişare isteyen sorumluluk sahiplerinin hem de istişareye katılanların bazı hususları gözetmesi gerekir.

Öncelikle, sabit bir üst istişare kurulunun bulunması gerektiği kabul edilmelidir. Bu kurul dört halife döneminde “hall ve akd ehli”, “ulü’l-emr”, “ehlü’ş-şûra” gibi isimlerle anılan heyete benzer. Hizmeti geçmiş, takva sahibi, kıdemli ve sözü dinlenir büyüklerden oluşur. Cemaatin temsilcisi, manevi şahsiyeti gibidir ve nihai karar merciidir.

Ancak böyle bir sabit kurulun her konuda bilgi ve fikir sahibi olması beklenemez elbette. Her meseleyi bunlar sadece kendi aralarında istişare eder, başkalarına danışmazlar diye bir kaide de yoktur. Farklı konularda başkalarına danışma ihtiyacı olduğunda bir nevi alt komisyon gibi geçici istişare kurulları oluşturur, bunların teklif ve fikirlerinden istifade ederler.

Karşılıklı saygı şart

Sıkıntıların bir kısmı bu alt ve üst istişare kurullarının fonksiyonlarını karıştırmaktan kaynaklanıyor. Üst kurul mensupları bu konumlarının bir imtiyaz olmadığını, ağır bir sorumluluk gerektirdiğini bilmek; bu sorumluluğun icabı olarak da teknik konularda sürekli ehil kişilerin görüşünü almak ve onların uzmanlıklarına saygı duymak durumundadır.

Hz. Ömer r.a.’in kendisinden sonraki halifeyi belirlemek üzere oluşturduğu şurada yer alan Abdurrahman b. Avf r.a., halife adayları konusunda kendi kararını hanımlar da dahil birçok sahabi ile görüştükten sonra vermiştir.

Üst kurul kendilerine sunulan teklifin teknik detaylarına, uzmanlık isteyen inceliklerine müdahale etmemeli; bu teklifin cemaatin çizgisine, ölçülerine, imkanlarına uygunluğunu ve meşruiyyetini gözetmelidir.

Alt komisyon hükmündeki geçici istişare heyetleri de, kendilerine karar yetkisi verilmemişse, sadece teklif sunmakla mükellef olduklarını bilmelidirler. Tekliflerinin uygun bulunmaması halinde bunu uzmanlıklarına bir hakaret yahut yanlış tercih gibi anlamamaları gerekir.

Çünkü karar her zaman sorumluluk sahiplerine aittir ve bazen kendi çerçevesi içinde çok makul bir proje diyelim ki maddî imkansızlıklar yahut yol açacağı sonuçlar sebebiyle reddedilmiş olabilir.

Hz. Ebubekir r.a., halifeliği döneminde “namaz kılarız ama zekât vermeyiz” diyenlere nasıl davranacağı konusunda istişare etmiş, fakat istişare sonunda ortaya çıkan, “üzerlerine asker göndermeyip nasihatte bulunalım” ve “üzerlerine gidilecekse de askerin bir kısmını gönderelim” görüşlerinden ikisine de  uymayarak ordunun tamamını mürtedlerin üzerine salmıştır.

İstişare adabı

Bir mesele istişare edilirken bütün tarafların enaniyetten, tarafgirlikten, hissi davranmaktan, peşin hükümden, şahsiyetçilikten kaçınması gerekir. Kulis yapıp önceden bir kısım insanları yönlendirmekle, yahut bir görüşü şu veya bu şekilde dayatmakla istişare olmaz.

Samimi olunmalı, hakikat olduğu gibi tespit ve teslim edilmelidir. Durum bütün çıplaklığıyla ortaya konmalı, soran Allah rızası için sormalı, cevap veren de Allah rızası için ihlâsla cevap vermelidir. Gıybet etmemek kaydıyla gerekiyorsa yanlışlar, kusurlar, hatalar da konuşulabilmelidir.

Zaman kaybetmemek için önceden hazırlık yapılmalı, istişare sırasında mantık ve muhakeme disiplininden, esastan uzaklaşılmamalıdır.

İstişarede cedel olmaz. Konuşurken muhatabı rencide etmemeli, görüşler yumuşak bir üslupla ortaya konmalı, nazik olunmalıdır. İstişare etmek, müsteşirlerin (istişareyi isteyenlerin) görüş sahibi olmadıkları, yahut teklif üretmekte yetersiz veya zayıf kaldıkları manasına gelmez. Bu sebeple onlara akıl verir tarzda, emreder gibi konuşmamalıdır. Müsteşirler de müsteşarların (kendileriyle istişare edilenlerin) farklı görüşlerini sabırla ve dikkatle dinlemelidir. Görüşlere muhalefetin, görüş sahibine muhalefet olmadığı bilinmeli, makul itirazlar karşısında alınganlık gösterilmemeli, ısrar ve inat edilmemelidir.

Müdahale etmeli ama ısrarcı olmamalıyız

Bazı durumlarda daha uygun bir görüş ve tedbir biliyorsak, sorulmasa dahi bunu söylememiz gerekebilir. Bu müdahale karar aşamasında veya alınan karara rağmen de olabilir.

Nitekim Rasul-i Ekrem s.a.v. Hendek Savaşı’nın onuncu gününde Gatafanlılarla anlaşmak üzere iken Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubade’nin (Allah onlardan razı olsun) teklifi doğrultusunda bu anlaşmadan vazgeçmiştir. Aynı şekilde Bedir öncesi İslâm ordusunun mevzileneceği yer konusunda Hz. Peygamber s.a.v., Hubab b. Münzir r.a.’ın müdahalesi üzerine kendi görüşünü terk edip onun teklifine uymuştur.

Bu örneklerde müdahaleyi yapanların üslubu dikkate şayandır. Efendimiz s.a.v.’e son derece edepli bir şekilde “Aldığınız karar vahye mi dayanıyor yoksa sizin şahsî görüşünüz mü?” diye sormuşlar, şahsi görüşü olduğunu öğrenince kendi düşüncelerini asla ısrarcı olmadan gerekçeleriyle teklif etmişlerdir. Hz. Peygamber s.a.v.’in bu müdahaleler karşısında incinme emareleri göstermediği gibi memnuniyet duyması da istişare adabına dair önemli bir tavrı örneklemektedir. Buna rağmen bazen uzmanlık, ehliyet veya zahirî işaretler bir teklifin doğruluğuna hükmetmeye yetmez. Böyle durumlarda bilhassa büyüklerin, peygamber mirasçısı alimlerin, feraset sahibi salih müminlerin teklif ve görüşlerimiz karşısındaki sükutunu zorlamamak, hal diliyle verdikleri cevabı ısrarla ve inatla değiştirmeye çalışmamak gerekir.

Uhud savaşı öncesi Hz. Peygamber s.a.v.’in görüşüne rağmen gençlerin Medine dışına çıkıp müşrik ordusunu karşılama ısrarı ve bu ısrarın getirdiği mağlubiyet böyle bir mesaj taşır.

Şura kararı herkesindir

Yapılan bir karar istişaresi ise ve bizim görüşümüzün dışında bir karar çıkmışsa buna saygı göstermeli, bizim teklifimiz uygulanmaya konmuş gibi o işin gerçekleşmesi için canla başla çalışmalıdır. Çünkü şuranın kararı ortaktır.

Muhalif olanlar da bu ortaklığa dahildir. Uygulamaya bigâne kalmak, “Yapsın da görelim bakalım!” türü kızgınlıklarla bütün yükü karara esas olan görüş sahibinin sırtına yıkmak, kardeşlik ve yoldaşlık hukukuna sığmaz.

İstişare bir tedbirdir ve elbette takdir Allah’ındır. Bazen istişareden çıkan kararın uygulamasından beklenen netice alınamayabilir. Böyle durumlarda o kararın alınmasına esas olan görüşlerin sahiplerini eleştirmek, ayıplamak, itham etmek son derece yanlıştır. Yanılmak insana mahsustur.

Bir kere yanıldı diye insanları itip kakarak kınarsak ümitsizlik ve güvensizlik peyda olur. İnsanların hata yaparım korkusuyla görüşlerini söylemekten çekindiği ortamlarda sağlıklı bir istişare yapılamaz.

Hz. Peygamber s.a.v.’e hitaben “(Yapacağın) işlerde onlarla istişarede bulun.” buyurulan Âl-i İmran suresi 159. ayeti Uhud savaşından sonra nazil olmuş ve “onlar” ifadesiyle Medine dışına çıkıp savaşmakta direterek yahut savaş sırasında mevzilerini bırakarak mağlubiyete sebebiyet veren Uhud ehli kastedilmiştir.

Nitekim Rasulullah s.a.v., Uhud’da mağlubiyete sebep olmuş gibi görünenlere en ufak bir sitem imasında dahi bulunmamış, onlarla istişareye devam etmiştir. Daha ibretamiz olanı ise, tek eleştiri ve kınamanın, müslüman ordusunu yarı yolda terkederek geri dönen münafık Abdullah b.Übey’den gelmesidir.

İstişarelerin bağlayıcılığı

Daha önce belirttiğimiz gibi, yapılan istişare karar almak için de olabilir, teklif sunmak için de. Bu bir karar istişaresi ise ve heyete kesin karar yetkisi verilmişse, eğer oy birliği yoksa oy çokluğuna itibar edilir. Karar alındıktan sonra da artık muhalefet olmaz.

Danışma amaçlı teklif istişarelerinde ise nihaî karar asıl sorumluluk sahibi merciindir. İsterse kararını çoğunluğun görüşü istikametinde belirler. Uhud öncesinde Hz. Peygamber s.a.v.’in kararı böyle olmuştur. Eşit ağırlıkta iki farklı görüş varsa, Hz. Ömer r.a.’in veba salgının baş gösterdiği Şam’a girip girmeme hususunda yaptığı gibi hakeme müracaat edebilir.

Hz. Ömer “Şam’a girelim” diyenlerle “dönelim” diyenlerin denk olduğunu görünce sahabenin büyüklerine danışmış, onların teklifi istikametinde geri dönmüştür. Karar yetkisi taşıyan, isterse teklif istişaresinden çıkan hiçbir görüşe uymaz. Ya namaz vaktinin belirlenmesi konusunda olduğu gibi beklemeyi tercih eder yahut kendi görüşünü uygular.
Sorumluluk sahipleri, mevcut görüşleri değil de kendi görüşünü tatbik etmek isterse Hz. Ebubekir r.a.’in örneklediği iki yoldan birini seçer.

Görüşündeki isabetten eminse, mürtedlerin üzerine ordu gönderilmesinde olduğu gibi derhal uygulamaya geçer. Yahut farklı görüş sahiplerini ikna yolunu seçip, Allah’tan bu konuda onların kalplerine genişlik ve göğüslerine rahatlık vermesini niyaz ederek bekler. Hz. Ebubekir r.a. Kur’an-ı Kerim’in toplanması konusunda böyle hareket etmiştir.

Azmettikten sonra dönmek yok

İstişareler sonunda şu veya bu şekilde kesin bir karar alınmışsa artık bütün tereddütler, bütün karşı görüşler, bütün bahaneler unutulmalı ve o kararın uygulanması için herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Hangi gerekçe ile olursa olsun kesinleşmiş bir kararı bir müddet sonra değiştirmek, hele de bu çok sık yapılıyorsa, topluluğun kendine olan itimadını azaltır, hizmette gevşekliğe yol açar.

Biz şüphesiz ki bir iş için hayır murat ederek istişarede bulunur, en doğru olduğunu düşündüğümüz kararı alırız. Fakat o işin hayırla mı yoksa şerle mi biteceğini bilemeyiz. Yahut bizim hayır bildiğimizde şer, şer bildiğimizde hayır olabilir. Ne kadar mükemmeliyetçi olursak olalım, bir işin neticesini Cenab-ı Allah takdir eder. Bizim vazifemiz sebeplere sarılmak, tedbiri elden bırakmamaktır. Üzerimize düşeni yaptıktan sonra, “gayret bizden tevfik Allah’tan” deyip Alemlerin Rabbi’ne tevekkül etmektir.

Onun için Âl-i İmran suresinin 159. ayetinde Hz. Peygamber s.a.v.’e “müslümanlarla istişare” emrinden hemen sonra şu talimat veriliyor:

“Bir kere de azmettin mi (kesin karar verip yola koyuldun mu), artık Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki Allah mütevekkil olanları (Allah’a dayanıp güvenenleri) sever.”

Ve Allah Tealâ sevdiği kullarına mutlaka yardım eder.

Ali YURTGEZEN – Semerkand Dergisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here