İstanbul’da Yaşama Sanatı

2
3.054 kez

FRANSIZCA’DA bir tabir vardır ; “L’art de vivre” yaşama sanatı anlamına gelir, “L’art de genre” ise yaşama üslubu demektir. Avrupa’da bir şehir hakkında tanıtıcı kitap yazılırken basit bir rehber mahiyetinde kitap bile olsa o şehirde “yaşama sanatı” adı verilir; “Paris’te Yaşama Sanatı”, “Londra’da Yaşama Sanatı” gibi. Biz de ise nedense hep Şehir Rehberi, İstanbul Gezi Rehberi yahut en fazla İstanbul’da Yeme İçme Sanatı gibi başlıklar konup, o muhtevaya uygun bilgiler veriliyor.

Halbuki bir şehri şehir yapan oradaki kendine özgü yaşama imkânları, renkleri, çeşitlilikleri, havasıdır. Eğer bütün bu bileşimleri, armoniyi farkedemez, onu sindiremez, o güzellikleri idrak edemeyip oradaki yaşama sanatını gerektiği gibi icra ve tatbik edemezseniz o şehirde bulunuyor, vakit geçiriyor, hatta doğup ölüyor, ama o şehirdeki yaşama sanatının farkına varamıyorsunuz demektir.

Şimdi gelelim bizim şehrimizde, bizim İstanbulumuzdaki yaşama sanatına: Öncelikle mutlaka bu şehirde nostaljiye takılmamak, mazide kalmamak, ah’lar vah’lar arasında sıkışmamak, yaşayanın, mevcudun, kalabildiği kadarıyla eldekinin tadını çıkarmanın peşinde olmalıyız. İstanbul’da yaşama sanatının sanat haline gelmesi için bu tarihî şehir iyi tanınmalı, yedi tepesinden kıyısına, parkından dağına, tarihî Osmanlı çınarlarından, taşlardan fışkıran Centrantus Ruber’lerine kadar iyi bilmek gereklidir.      

İstanbul’da erguvan zamanı Boğaz’da, Kuruçeşme’de Vaniköy-Papaz Korusu’nda, Mihrabat’ta seyre çıkmak, Salacak sırtlarında, Bebek tepelerinde, Hisarların üstünde bu aziz şehre bir tepeden bakmak, Çengelköyü’nde, Kız Kulesi açıklarında, Kumkapı’da yazın sandalla istavrit, Teşrinlerde ise lüfer avına çıkmak, artık Şirket-i Hayriye’nin o eski yandan çarklı vapurları kalmasa bile Denizcilik İşletmeleri’nin Boğaz hattında çalışan bir vapuruna binerek şöyle Eminönü’nden Kavaklar’a gitmek, Fenerbahçe’de, Kalamış’ta, Moda’da, Topkapı Sarayı üzerinden kızara kızara bir gurubu seyretmek, Ağustos ayında Kanlıca Körfezi’nde mehtaba çıkmak, Mayıs ayında Çubuklu-Hidiv Kasrı’nda bülbül dinlemek, Kasım ayında Çamlıca Korusu’nda kasım sakası melodisine kulak vermek, hâlâ kalabilen birkaç İstanbul konağında, yalısındaki mor salkımların izlerini araştırmak, Baltalimanı’ndaki o tarihî manolyaların bir yaz sonu kokusunu duyuvermek gerektiğini idrak etmek şarttır.

İstanbul’da yaşamayı bir sanat haline getirmek için bir Ramazan’da Üsküdar’da Atik Vâlide’yi, Koca Mustafa Paşa’da Sünbül Efendi’yi, Fatih’te Hırka-i Şerifi ziyaret etmek, mutlaka bir sabah yahut Cuma namazını Eyüb’te, bayram namazını ise Süleymaniye’de kılmak, Beyazıt’ta, Fatih’te Kur’an-ı Kerim’i en iyi tilâvet eden bir imamı (bu sene Göztepe Tütüncü Mehmet Efendi Camii’nde ilhan Tok Hocaefendi), bir mevlidde Kani Karaca’yı, segah bir akşam ezanını da mesela Fenerbahçe Camii’nde Yunus Balcıoğlu’dan, Fatih’te Ali Rıza Şahin’i dinlemek, Muharrem ayında bir Bektaşî-Alevî Cemevi’nde aşure pişirilmesine, aynı işlemin Safer’de Cerrahî Tekkesi’nde yapılmasına, İlahiyat Fakültesi Camii’nde Enderun usûlü cumhur müezzininde bir terâvih namazına katılmak, Üsküdar’da Seyit Ahmet Deresi’nde, Halkalı’da Caferîlerin mersiye, Tophane’de Kadirîhâne Tekkesi’nde mir’aciyye okunmasına tanık olmak, Galata Mevlevihanesi’nde semâ seyretmek sizin için her sene yapma ihtiyacı duyduğunuz genel bir kural olmalı.

Ramazan’ın ilk günü iftarınızı Oruç Baba’da diğer İstanbullularla açmanın zevkine varın, Laleli’deki meşhur Hasan Paşa Fırını’na yetişemediyseniz bile, Beşiktaş’ daki 7-8 Hasan Paşa Fırını’nda pide kuyruğuna girip pide yahut fırından yeni çıkan bir gevrek İstanbul simitiyle eski kaşar peynirini katık edin.

Baharda Hacı Bekir’de çıkan Demirhindi şerbetini içip “eski ağıza yeni taam” diyerek şükredin. Beykoz-Tolon’da hâlâ eski usulde yapılan paçanın bir tadına bakın, Süleymaniye-Darüzziyafe’de kuru fasulye, Fatih-Hünkâr’ da kıkırdaklı bamya, Hacı Salih’de Bayrampaşa enginarı, Kadıköy-Yanyalı Fehmi Lokantasında hünkâr beğendi, Divan’da su böreği, Sarıyer’de artık çok yağlansa ve eski tadım kaybetse de kuşüzümlü Sarıyer böreğini yemeden salon İstanbul mutfağını biliyorum deme cür’etini göstermeyin.

Kış gelip kar yağdığında Boğaz’a bir de o haliyle uzanarak İstinye-Zeynel’de mis gibi kokan sıcacık bir salebi yahut suriçini tercihle Vefa’dan Tavşanlı’nın Çorum’ un san leblebisiyle Vefa bozasını içmeyi sakın ihmal etmeyin.

Bebek’te badem ezmesi, Sarıyer’de su muhallebisi, Kanhca’da yoğurt, Beyoğlu’nda Saray’da tavukgöğsü, İn-ci’de profiterol, Kavaklar’da balık, Koska’da helva, Ka-naat’da Elbasan tava, Güllüoğlu’nda baklavanın İstanbul’un eskimeyen tatlanndan olduğunu hatırınızdan çıkarmayın. Ama ille de Kurukahveci Mehmet Efendi’nin esas yerinden bir bayram arifesinde kuyruğa girip kahve alın, Ramazan arifesinde de aynı sokaktaki Namlı Pastırmacıdan kuşgöğnü pastırma kestirin.

Bütün bunların üzerine ne mi yapılır? Taşdelen’den Karakulak’tan su içip şükretmek, bulamazsanız Kayışda

ğı’nm, Hamidiye’nin suyunu içip “Allah bunu da aratmasın” deyip yudumlamak tabii ki…

Yine Emirgân’ın yaşlı çınarının gölgesinde çay içip Yesâri hatlarına dalmak, Sarıyer’de, Göksu’da mısır yemek, Moda’da ve hele özellikle Üsküdar Kanaat’te eski usûl kaymaklı dondurma yemek, Fatih-Hırka-i Şerifte hâlâ koyun yoğurdu satan Barbaros Yoğurtçusu’na uğrayıp kaymaklı koyun yoğurdu almak, İstiklâl Caddesi’nde, Kadıköy-Bahariye’de, Nişantaşı gibi semtlerdeki çingene kadınlarından zamanı gelince lavanta almak, bir İstanbul Efendisi’ne Rebûl lavantası hediye etmek sadece İstanbul’da yapabileceğiniz, İstanbul’a has şeylerdir.

Ayaküstü midye-kokoreç atıştırırken Kadıköy’ün, Eminönü’nün, Beşiktaş’ın ve hele Beyoğlu’nun balık pazarlarını gezmek, mevsimine göre manavlardan Bozcaada’nın çavuş üzümünü, Kırkağac’ın kavununu, tereyağ gibi yumuşak Hamdi Sünkâr armudunu, Diyarbakır karpuzunu satın almak, Çiçek veya Balık Pazarı’ndaki Reşat’tan, Bebek’te Nevzat’tan Ocakta lakerda alıp kırmızı soğanla yemek, Ağustosta sardalya, Şubatta kalkan tava, Eylülde çingene palamudu, Nisanda yumurtalı gümüş tava, Hıdrellezde Trakya kıvırcığından külbastı ve sütkuzu şiş yapmak ne büyük hazlar tattırır yaşama sanatını bilen İstanbullulara.

Artık çiçek yetiştirecek, gül dikecek bahçeniz kalmasa bile mutlaka her sene Eminönü’ndeki Çiçek Pazarı’na uğrayıp fesleğeninden sünbülüne, sakız sardunyasından kokulu karanfiline kadar küçük saksı çiçekleri satın almak hâlâ mümkün,

Beyazıt’ta Çmaraltı’nda gezinip, Sahaflar’da kitapçı tabiriyle “eşinerek” eski kitapları karıştırmayı deneyin Nasılsa kalabilmiş birkaç sahaf-ı bi-insâf tan bile bile kazık yiyip nasıl ancak tek nüsha (!) kitap alabileceğinizi görün. Hazır bu civarda iken, Kapalıçarşı’ya “el kâsibü’l-habibullah” yazılı kapısından girip avare avare dolaştıktan sonra mutlaka Sevim Lokantası’nda bir eski İstanbul yemeği yiyin. Yok orası tercih edilmezse çarşının Nûr-i Osmani kapısından çıkarak Sultanahmet’e dalıp Tarihî Köftecisi’nde içi pişmemiş çiğ olduğundan midenizi yaksa da o mis kokan köftesinden yiyip, taş gibi oturan sımsıcak helvasının tadına özellikle bakın.

Sultanahmet Meydanı’hda Ayasofya’ya doğru yürüyüp, III. Ahmet Çeşmesi’nde “Aç besmeleyle iç suyu Han Ahmed’e eyle dua” kitabesini okuyarak şehrin bu en eski bölgesindeki anıt niteliğindeki yapılarıyla İstanbul’un neden imparatorluklar merkezi olarak seçildiğini idrak edin.

İstanbul mimarîsinin Osmanlı yadigârı belli başlı bütün eserlerini bilmek, sadece Mimar Sinan’ın büyük selâtin câmiilerini değil, Sokullu, Takkeci İbrahim Ağa, Edirnekapı-Mihrimah, Hadım İbrahim Paşa gibi küçük güzellerini de görmek şarttır.
A.Haluk DURSUN’un “İstanbul’da Yaşama Sanatı”  isimli kitabından alıntıdır.

2 YORUMLAR

  1. merhaba, alıntı yaparken bi yanlışlık olmuş galiba l’art de vivre deneceğine l’art de livre denmiş. bir harf ne değiştirir demeyin bu şekildeki anlamı “yaşama sanatı” değil “kitap sanatı” oluyor. 🙂 iyi günler

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here