İstanbul’un yangın kuleleri

0
2.553 kez
Galata Kulesi
Galata Kulesi

İstanbul, tarih içinde en büyük zararı yaşadığı yangınlardan ve şehrin dokusuna zarar veren belediyecilerden gördü. Hangisinin en büyük yıkıma yol açtığı tartışmalı bir konu. Malum olduğu üzere İstanbul, tarih içinde deprem ve yangın felaketlerine sıklıkla maruz kalmış bir şehir. Bundan dolayı da Osmanlı devrinde hem bölgede taş bulmanın zorluğu ve ahşabın ucuzluğu, hem de depreme karşı bir tedbir olması açısından, ahşap konutlar tercih edilir olmuştu. Ancak bu durum, İstanbul’un meşhur poyrazının da etkisiyle çıkan yangınların, daha büyük tahribata yol açmasına sebebiyet vermişti. Yine de deprem, yangına göre çok daha korkutucu kabul edilen bir afetti. Zira yangındaki can kaybı, depreme göre yok denecek kadar azdı. Belki de bundan dolayı ünlü şair Keçecizade İzzet Molla kaleme aldığı bir şiirinde “Yarabbi sen bize hareket-i arz felaketi verme, bize alıştığımız yangın afeti kâfî” der.

Yetkililer yangının yol açığı yıkımın ortadan kaldırılmasında, önceden haberdar olmanın önemini anlamış ve bu amaçla da ya Galata Kulesi örneğinde olduğu gibi bazı eski yapıları yangın gözetleme işine tahsis etme yoluna gitmiş, ya da Bayezid ve İcadiye yangın kuleleri örneklerinde olduğu üzere bu amaçla yeni binalar vücuda getirmişlerdi. Bazen de bir takım yapılar yangın gözetleme işine tahsis edilmişti. Mesela bir dönem Süleymaniye Camii’nin minarelerinden teki, Davut Paşa ve Selimiye kışlalarındaki kuleler bu amaca hizmet etmişlerdi.
Şehrin ana yangın gözetleme kuleleri olarak kullanılan Galata, Bayezid ve İcadiye kuleleri birbirini tamamlar nitelikte yapılardı. Örneğin Eyüp tarafı en iyi Galata Kulesi’nden görülürken, Yedikule, Aksaray ve Bebek’e kadar olan Boğaz’ın Rumeli Sahili, Bayezid Kulesi’nden rahatlıkla gözlenebiliyordu. İcadiye Kulesi ise, hem nüfusu 19. yüzyıldan itibaren gittikçe kalabalıklaşan Anadolu yakasını hem de Bebek ve Arnavutköy’ün yukarı kesimlerini gözetleme açısından biçilmiş kaftandı.

Galata Kulesi
İstanbul’da yangın kulesi denilince akla ilkin Galata Kulesi ve Galata Kulesi denilince de Cenevizliler gelir. Zira İstanbul siluetinin bu görkemli yapısını, söz konusu topluluğa borçluyuz. Bilindiği üzere 10. yüzyıldan itibaren Bizans deniz gücünün zayıflamasına paralel olarak İtalyan şehir devletleri, İstanbul üzerindeki etkinliklerini arttırmışlar ve Eminönü çevresinde bir takım ticari merkezler kurmuşlardı. Bunlar arasında yer alan Pisa, Amalfi, Ceneviz, Venedik gibi şehir devletlerinden, ilerleyen zamanlarda sadece son ikisi İstanbul için kıyasıya bir rekabete giriştiler. 1204’te IV. Haçlı Seferi’nin organizatörü olan Venedik, Ceneviz’in önüne geçerek şehirde mutlak bir üstünlük temin etti. Ancak Bizanslıların 1261’de başkentlerini geri almasıyla Ceneviz’in talihi döndü. Bu tarihten itibaren Bizanslılar, Venediklilere karşı bir müttefik olarak gördükleri Cenevizliler’e, Galata kıyısında bir yerleşke tahsis ettiler. Ancak bu yerleşkenin etrafının tahkim edilmemesini şart koştular. Bununla birlikte Cenevizliler, gerek ilerleyen yıllarda Bizans’ın içine düştüğü buhranlı devrelerden istifade ile ve gerekse de bazı dönemlerde yerleşkelerinin Venedikliler ve Katalanlar tarafından yağmalanmasını gerekçe göstererek, Galata’daki yaşam sahalarının etrafını tahkim etmeye başladılar. 14. yüzyıl ortalarında ise bu tahkimatın bir parçası olarak Bizanslıların “Büyük Burç”, Cenevizlilerin ise “İsa kulesi” dedikleri Galata Kulesi inşa olundu. Kule, hem Marmara denizi ve Boğaz cihetine, hem de Haliç istikametine olan hâkim yapısı ile bir denetleme merkezi vazifesi görüyordu. Ayrıca bu sayede Bizans başkentinde olan bitenler de gözlemlenebiliyordu.

1453’te İstanbul’un Osmanlılarca fethinden sonra Galata, Fatih Sultan Mehmed’e sulhen teslim olmuştu. Padişah, hâkimiyet nişanesi olarak Galata surlarının bir kısmını ortadan kaldırtırken, bir rivayete göre Galata Kulesi’nin de yaklaşık 8 metrelik kısmını yıktırmıştı. Ancak kule, muhtemelen Osmanlılar zamanında da benzer bir amaç için kullanılmaya devam etmişti. Zira 1509’da bütün İstanbul’da ciddi bir yıkıma sebebiyet veren ve halk arasında “Küçük Kıyamet” diye adlandırılan depremin akabinde onarım gören yapılar arasında Galata Kulesi de bulunuyordu. 16. yüzyıla gelindiğinde ise kule, önce tersanede çalışan kölelerin kaldığı bir zindan, sonra da tersanenin gemi levazım ambarı olarak hizmet vermişti. Lale Devri’nden itibaren de yangın gözlem kulesi olarak kullanıldı. Bu tarihte kuleye yerleştirilen bir gözcü ekibi, çıkan yangını kös vurmak suretiyle duyurmakla vazifeliydi.

Kaderin garip bir cilvesi olarak yangın gözlemevi olarak kullanılan kule, ilerleyen yıllarda iki büyük yangın geçirdi. Sultan III. Selim’in saltanat devresi içinde 1794’te yanan bina, kısa bir süre sonra tamir olundu. Bu tamirden bir süre sonra kulenin en üst katında bir de kahvehane oluşturuldu. Zira mekân, İstanbul’un en manzaralı noktalarından biri konumundaydı. Yapılanların üzerinden yarım asır geçmeden yapı, Sultan II. Mahmud saltanat devresine denk gelen 1831 yılında bir kez daha yandı. II. Mahmud, kuleyi yeniden tamir ettirirken, en üst katın şeklini değiştirerek on dört pencereli yeni bir oda yaptırmış ve bu odanın dışındaki alanı da çepeçevre demir parmaklıklar taktırarak bir seyirgâh haline getirtmişti. Nitekim bu özelliğinin de etkisiyle Galata Kulesi sonraki yıllarda seyyahların sıklıkla uğradıkları mekânlardan biri haline gelecekti. Yine onun zamanında Galata Kulesi’nin tepesine kurşun kaplı sivri bir külah yerleştirildi.

Kule en önemli dönüşümlerden birini İstanbul’un batılı anlamdaki ilk belediye teşkilatı olarak kurulan 6. Daire’nin 1864’teki imar faaliyetleri sırasında yaşadı. Bu tarihte kulenin avlusuyla, kıyı bölgelerine inen sur duvarları ortadan kaldırıldı ve yapı tarihsel kimliğinden bir yerde soyutlandı. Bu tarihten sonra Galata Mevlevihanesi ile bir bütünlük sergileyen etrafındaki mezar alanı da peyderpey yok edildi ve alana Avrupaî tarzda apartmanlar dikildi. Mezar alanının bir kolu Tepebaşı üzerinden Kasımpaşa’ya, diğer kolu ise Tophane’ye uzanıyordu. Galata Kulesi, cumhuriyet döneminde de tadilata uğradı. 1964’te belediye eli ile başlayan onarım, 1967’de sonuçlandı.

Bayezid Yangın Kulesi
Bayezid yangın kulesinin tarihçesi 18. yüzyıla kadar uzanıyor. Bu yüzyılın ortalarında Küçükpazar semtinde meydana gelen yangın, vaktinde görülemediği ve erken müdahale edilemediği için rüzgârın da etkisiyle kısa sürede büyümüştü. Alevler bir süre sonra Süleymaniye’ye uzanmış ve Yeniçeri Ağası’nın konutu olan Ağakapısı da alevlere teslim olmuştu. Söz konusu yangın sonrasında İstanbul’da ilk kez bir yangın kulesinin yapımına girişildi. Ancak hemen belirtelim ki yukarıda ifade olunduğu üzere Galata Kulesi 1717’den beri bu işe tahsis edilmiş olup, şehrin muhtelif yerlerinde çıkan yangınlar kös vurulması suretiyle ilgili kişi ve yerlere haber edilirdi. Lakin Süleymaniye civarındaki bu kule, sırf yangın gözlemlemek amacıyla inşa olunan ilk yapıydı. Süleymaniye’deki Ağakapısı’nın geniş avlusunda inşa olunan kulenin içine, Vezneciler semtinde bulunan Acemioğlanlar ocağından getirtilen yaklaşık 25 nefer konularak, yangınların zamanında bildirilmesi işi ile vazifelendirildiler. Kulenin üst tarafındaki gözetleme köşküne yerleştirilen bu delikanlılara zamanla, “Köşklü” denilmeye başlandı. Kulenin yeri konusunda ise Süheyl Ünver, kaleme aldığı bir makalesinde “bugünkü İstanbul müftülük binasının yerinde idi” şeklinde bir ifade kullanıyor.

Köşklüler nöbet sistemi ile geceli gündüzlü çalışırdı. Köşklülerin öncelikli işi çıkan yangını anında yetkilere ve halka duyurmaktı. Bu nedenle köşklülerin iriyarı, hızlı ve çevik kişilerden seçilmesi zorunluluktu. Yeniçeri Ocağı kaldırıldıkta sonra köşklü denilen zümre daha ziyade Kazdağlı, Alanyalı ve Bozkırlı gençlerden seçilir oldu. II. Meşrutiyet ilan olunana kadar İstanbul’un üç önemli yangın kulesinden Galata’da 18, Bayezid’de 30 ve İcadiye’de 3 köşklü görev alırdı. Köşklülerin ellerinde “harbe” ya da “harbi” denilen mızrak benzeri bir değnek olurdu. Bunlar koşarak yangın mahallini durumdan haberdar ederler ve gerekli tedbirlerin alınmasını temin ederlerdi. Köşklülerin yoluna çıkıp da “yangın nerede” diye sorulmaz, sorulsa da cevap alınmazdı. Çoğu zaman köşklü ya haberi vermesi gereken yere doğru duraksamadan koşusuna devam eder, ya da soran kişiye okkalı bir küfür savururdu. Ancak Süheyl Ünver, çocukluk anılarından hareketle, usul erkân bilenlerin köşklülere “Uğurlar olsun” dediğini, bunun üzerine de çoğu zaman köşklülerin “eyvallah” dedikten sonra yangın yerini söylediğini ifade eder. Köşklülerin gündüz vakti muhatabı ilgili yerlerdeki idareciler, gece vakti ise mahalle bekçileri idi. Geceleri koşarken ellerinde akordeon şekilli bir fener de bulunurdu. Bu haber verme şekli II. Meşrutiyet devrinden sonra telefonların yaygınlaşmaya başlaması ile tarihe karıştı.

Biz yine kulemizin tarihçesine dönelim. İnşa edilen kule ahşap olduğundan kaderin garip bir cilvesi ile 1774’teki Cibali yangınında alevlere teslim oldu. Yangın sonrasında Ağa kapısı yeniden inşa olunurken, yangın kulesi de yine ahşap olarak yeniden dikildi. Bu seferki kulenin sonunu ise yangın değil, II. Mahmut getirecekti. Sultan II. Mahmut, 1826’da yeniçeri ocağını kaldırırken, tıpkı Mehter takımı gibi bu ocağa bağlı olan tulumbacı ocağının faaliyetlerine de son verdi. Ocağın idarecisi konumundaki Yeniçeri Ağasının mekânı olan Ağa kapısı da, “Şeyhülislamlık kapısı” haline getirildi. Ahşap yangın kulesi de yıktırıldı.
Ancak yangın kulesi yıktırılsa da, tulumbacı ocağı lağvedilse de İstanbul’un yangınları devam etti. Sultan, ocağı kaldırırken, eski sarayın bulunduğu Bayezid meydanındaki araziyi de açtırmış ve burayı kurmuş olduğu Asakir’i Mansure-i Muhammediye ordusunun idaresi için seraskerlik haline getirmişti. İşte seraskerlik avlusunun uygun görülen bir yerinde alelacele Kirkor Amira Balyan denetiminde yeni bir yangın kulesinin yapımına başlandı. Ancak kule, hizmete açılmadan önce yeniçerilik yandaşı olan bazı kişilerce kundaklandı. Aslında bu olay, ahşap kule yerine kâgir bir kule yapımına da vesile oldu. Kısa bir süre sonra yeni kule, Senekerim Balyan idaresinde tamamlandı. Yapının tarih kitabesi ünlü şair Keçecizade İzzet Molla’nın elinden çıkarken, Sultan Mahmud’un tuğrasının bulunduğu kitabeyi de devrin ünlü hattatı Yesarizade Mustafa İzzet Efendi kaleme almıştı.

Başlangıçta kule, Senekerim Balyan tarafından namlusu gökyüzüne doğru dikilmiş ağızdan dolma bir Osmanlı topu şeklinde tasarlanmış, üst kısmına da yangın gözcüleri için bir köşk inşa olunmuştu. Ancak 19. yüzyıl ortalarında bu köşkün üzerine üç kat daha çıkıldı. Böylelikle aşağıdan yukarıya doğru ilk kat hem nöbetçilerin yatakhane koğuşu hem de nöbetçi katı olarak kullanılırken, ikinci kata “işaret katı”, üçüncü kata “sepet katı” ve son kata da “sancak katı” denilmişti. Diğer katların bu şekilde isimlendirilmesinde ise yangının çıktığı yeri tespit amacıyla kullanılan semboller ilham kaynağı teşkil etmişti.

Yangının çıkışı ve çıktığı mevkinin belli edilmesi için farklı yöntemler kullanılagelmişti. Yukarıda da ifade olunduğu üzere bir dönem çıkardığı muhteşem gümbürtüden dolayı kös vurulması yoluna gidilmişti. Kös, son derece büyük kazanlara genellikle deve derisinin gerilmesi ile oluşan ve büyük tokmaklarla çalınan, mehtere özgü bir enstrümandı. Bu alet, aynı zamanda padişahın mutlak görkem ve ihtişamını da göstermekteydi. Nitekim sadece padişah mehterlerinde kös bulunur, sadrazam ve diğer vezirler kendi mehterlerinde kös vurduramazdı. Bu durum bize Osmanlıların yangını ne denli önemsediklerini de gösteriyor.

Bir diğer yöntem ise bazı Batılı seyyahların söz ettiği ancak Osmanlı kaynaklarında bahsi geçmeyen top atma yöntemiydi. Bu yönteme göre şehir 7 bölgeye ayrılmıştı ve her top atış sayısı bir bölgeyi temsil ediyordu. Mesela altı top, Beyoğlu, Galata ve çevresini temsil etmekteydi. Nitekim 1864’te kurulan ve faaliyet sahası olarak aynı bölgeyi kapsayan belediye dairesine de “6. Daire” denilmekteydi.

Lakin en sıklıkla kullanılan yöntem işaret çekme şeklindeydi. Buna göre Bayezid Kulesi’nde gündüz büyük sepetler, gece ise yangının çıktığı bölgeye göre kırmızı, beyaz ya da yeşil fenerler asılırdı. Mesela yangın suriçi, Eyüp ve Yeşilköy hattında ise gündüz Bayezid kulesinin iki yanına çift sepet asılır, gece vakti ise yine kulenin her iki yanına kırmızı fener asılırdı. Yangının çıkış yeri Beyoğlu ve Boğazın Rumeli yakasında ise gündüz vakti kulenin bir yanına tek, öbür yanına çift sepet konulur, gece vakti ise kulenin iki yanında beyaz fener sallandırılırdı. Üsküdar ve Boğazın Anadolu yakasında çıkan yangınlarda ise gündüz vakti kulenin iki yanına birer sepet, gece zamanı ise her iki yanına yeşil fener asılırdı. Söz konusu işaretler, yangın tamamen kontrol altına alınana kadar kulede kalırdı.

Yangın, öncelikle Kule Ağası’na haber edilirdi. Ağa’nın her daim kulede yatıp kalkması ve bekâr olması kuraldı. Bu nedenle gözlemci biraz da bu yanına gönderme yaparak “Ağa kalk bir çocuğun oldu” derdi. Ağa’da “kız mı, oğlan mı” diye sorar ve böylelikle yangının sur içinde mi yoksa sur dışında mı olduğunu öğrenmeye çalışırdı. Bayezid Kulesi bilhassa 1894 depreminde büyük hasar görmüşse de yeniden elden geçirilerek kısa sürede hizmete açıldı. Geçen süre içinde ise köşklüler vazifelerini Süleymaniye Camii şerefelerinden yapmaya devam ettiler. Kule, 1969’a kadar yangın gözetleme amacına hizmet eder bir şekilde kullanıldı.

İcadiye Yangın Kulesi
İcadiye yangın kulesinin tarihi 19. yüzyıl ortalarına kadar çıkar. Kulenin, tepesine konumlandığı Vaniköy semti, adını sultan 4. Mehmet zamanının hünkâr şeyhi olan Vani Mehmed Efendi’den alır. Padişah tarafından Mehmed Efendi’ye bağışlanan koru, 19. yüzyıla gelindiğinde Kenan Efendi adında birinin idaresine geçmişti. İşte bu zat 1830’lu yıllarda, kulenin bulunduğu saha yakınlarında bir köşk yaptırarak Sultan 2. Mahmud’a hediye etmişti. Ancak çok kısa bir süre sonra bu köşkün yanması neticesinde sultan, burada yeni bir köşk yapılmasını emretti. Sultanın köşkü yeniden yaptırması sonrasında ortaya çıkan mükemmel ve “nev-icad” yapıdan dolayı hem köşke, hem de bölgeye İcadiye adı verildiği rivayet olunur. Havasının güzelliği ve suyunun lezzetinden dolayı bu köşke bizzat sultan tarafından “Hekimgirmez” diye isim verilmişti. Köşk, Kırım harbi döneminde Sultan Abdülmecid tarafından İstanbul’a müttefik sıfatıyla gelen İngiliz askerlerine tahsis edildi. Ancak askerler çekilirken köşkte bir yangın daha çıkmış ve harabe haline gelmişti. İşte yanan bu köşk yakınlarındaki yüksekçe bir tepeye, küçük bir tabya vazifesi görmesi amacıyla bir kule inşa edilmişti. Kulenin içine bir miktar asker ile birkaç top konulmuştu. Kulenin aynı zamanda yangın gözlemevi amacı ile de kullanıldığını ve hatta zamanla bu işe tahsis edildiğini görürüz. Nitekim toplar da yangını haber vermek amacıyla ateşleniyordu. Bu iş için başlangıçta iki, sonradan sayıları üçe çıkarılan nöbetçiler vazifelendirilmişti. Söz konusu uygulama 2. Meşrutiyet devrine kadar devam edecek, bu tarihte telefonun yaygınlaşmasıyla toplar, kuleden indirilecektir.

Kule, ilerleyen yıllarda muhtelif vesilelerle elden geçirildi. 1911’de İcadiye Kulesi’ndeki yangın gözlemevi, artık gereksiz olduğu gerekçesiyle kaldırıldı. Yangın nöbetçilerinin bulundukları kagir kule ise iki odasıyla birlikte genişletilerek rasathaneye dönüştürüldü. 1 Temmuz 1911’den itibaren yapı Fatin Gökmen nezaretinde açılan Kandilli Rasathanesi olarak hizmet vermeye başladı. İcadiye yangın kulesi bugün başka bir doğal afetin gözlemlenmesi amacına hizmet ediyor.

Kaynakça:
N. Celalettin Atasoy; Kandilli’de Tarih, İstanbul 1982
Semavi Eyice; “Galata Kulesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, cilt: 3, İstanbul 1994, s. 359-362
Cahit Kayra-Erol Üyepazarcı; Mekanlar ve Zamanlar Kandilli-Vaniköy-Çengelköy, İstanbul 1993
Kemalettin Kuzucu; “Osmanlı Döneminde İcadiye Yangın Kulesi ve Çalışma sistemi”, V. Uluslararası Üsküdar Sempozyumu, 1. Cilt, İstanbul 2008, s. 665-680
Reşat Ekrem Koçu; “Bayazıd Yangın Kulesi”, İstanbul Ansiklopedisi, cilt: 4, İstanbul 1960, s. 2264-2272
A. Süheyl Ünver; “İstanbul’un İlk Yangın Kulesi”, Hayat Tarih Mecmuası, yıl: 7, cilt: 2, sayı: 9, 1 Ekim 1971, s. 36-40

Kaynak: Mostar Dergisi Önder KAYA • 71. Sayı / DİĞER YAZILAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.