Türkçüler

0
324

Banisi, “Türküm” diyebilmeyi mutluluk vesilesi sa­yan Türkiye Cumhuriyeti, fikrî esaslarını Meşrutiyet döneminin yıldızı parlayan fikir akımı Türkçülükken alır. Bir ulus-devlet olarak, el kitabının Türkçülüğün Esasları olmasına şaşmamalı. Hal böyleyken Türkiye Cumhuriyeti devletinin sitem oklarından Türkçüler de kurtaramaz kendilerini. İlk büyük Türkçü avı 1944’te gerçekleşir, sonuncusu ise o temiz, masum ve yiğit ço­cukların yollarca gönüllü koruyuculuğuna soyundukla­rı devlet tarafından niçin “tutulduklarını” ancak neden sonra anlayabilecekleri 12 Eylül’de.

Siz sakın sanmayın el vurdu bana Öpmeye kalktığım el vurdu bana (Ozan Arif)

Ki hepsinin muhayyilesinde Türkçülük uğruna nice acıya göğüs germiş Osman Yüksel, Alparslan Turkeş, Nejdet Sancar ve diğerleri, ama en fazla da bir Nihal Atsız resmi durmaktadır.

Osman Yüksel. Türkçülük-Turancılık davasından başlar tutuklanmaları, mahpuslukları. Kimi tutuklu, kimi hükümlü o kadar çok hapis yatü ki, Serdengeçti adlı dergisini ancak otuz üç sayı çıkartabildi. Bütün serdengeçtiliğine rağmen, “fikir suçlusu” olmanın kendisini âdi suçlulardan ayıran çizginin farkındadır. Ama suçta farklı olduğu bu insanlarla insan olmakta birleştiğinin de bilincindedir. Mahkûmiyet anlayışı ay­lık ya da birkaç yıllık cezalan cezadan saymayan bu müebbedler, idamlıklar, yüzbirliler; otuz sene sonra martin filan gününde çıkacağı tarihin yazılı olduğu müddet kâğıdım bir muskayı taşır gibi göğsünün üze­rinde taşıyan bu mahkûmlar arasında, Konya Hapisha­nesinde yazar şu satirlan:

“Hiç şüphesiz mektup zarflarının üzerini bana yaz­dıran bu adamlarla aramızda dağlar kadar fark var. Fakat hiçbir hudut, hiçbir imtiyaz tanımayan insan kalbi. Beni bu zavallı insanlarla vasıtasız bir şekilde birleştiriyor. Iztirab ve sefalet kadar insanlan birbi­rine yaklaştıran ne var. (….) Loş koridorlar!… Kori­dorlarda ellerinde koca san püsküllü tesbihleriyle sinirli sinirli dolaşan mahkûmlar… Bu insanları hiçbir zaman unutmayacağım.”

Nihal Atsız. Tarihler 3 Mayıs 1944’ü gösterinceye ka­dar, Süveyş sokaklannda İtalyan çocuklanyla kavga et­miş, Askeri Tıbbiye’den atılmış, Edebiyat Fakültesi’ndeki asistanlığından ilişiği kesilmiş, edebiyat öğretmeni iken birkaç kez açığa alınmış, çıkardığı dergi kapatü-mışü. Sözünün sahibi olarak sonuçlarına katlanmayı peşinen göze aldığı su götürmez bir gerçek gibi duru­yordu orta yerde. Ama iplerin asıl kopması Başbakan Şükrü Saraçoğlu’ya yazdığı iki “Açık Mektup” üzerine oldu. Edası sert mektuplardı bunlar, yurt çapındaki tekin olmayan dalgalanma da cabası. Sabahattin Ali, Atsız’a, “hakaret davası” açti. Duruşma Nisan sonla-nnda başladı. Atsız, aralannda Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, Hüseyin Namık Orkun, Orhan Şaik Gök-yay. Zeki Velidi Togan, Hikmet Tanyu, Nejdet Sancar, Al­parslan Türkeş, Osman Yüksel Serdengeçti’nin de bu­lunduğu arkadaşlanyla birlikte tutuklandı. Bunların bir kısmı askerdi, asker sanıklar ile sivil olanların bir kısmı, bu arada Atsız, Tophane Askeri Cezaeui’nde; si­vil sanıklann geri kalanı da meşhur Sansaryan Han’da bulunan Emniyet Müdürlüğü’nün hücrelerinde tutul­du. Ki bu hücreler sonralan bu dava vesilesiyle “ta­butluk” adıyla şöhret buldu. Çığmndan çıkan dava kı­sa zamanda Türkçülük-Komünistlik zeminlerinde gö­rülmeye doğru kaydı. Atsız mahkeme süresince bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldı. Önce tahliye, sonra be­raat etti. Ama bu süre zindanın ne demek olduğunu öğrenmesine yetti:

Acaba yaşlı mı kara gözlerin içimde bir derin yara gözlerin Daldı mı uzak bir yere gözlerin Görmüyor, bilmiyor, bilemiyorum

Günleri sayamam geceler iner Beklerim geceyi yıldızlar söner Gizli bir yaram var durmayıp kanar Neresi? Bulup da silemiyorum

Ulaşsa da sana yolların ucu Varmaya yetmiyor Atsız’m gücü içimde dururken bu kadar acı Hâlâ yaşıyorum ölemiyorum

(Sesleniş, Yolların Sonu, 25 Ağustos 1944)

Her ne kadar Atsız, Yolların Sonu’nda, ömrünün ha­sılata olarak Kürşad sarayına çıkmayı ve ondan gele­cek bir kut’u beklemekteyse de, hapishanede yazdığı bu mısralar şimdi sadece romantik bir erkeğin kale­minden dökülmüşlerdir ve her kadının yüreğini sızla­tacak cinstendir.

Gerçi meşhur savunmasının sonucundaki cümley­le, Atsız’a bakılırsa, “İcraatı ile açıkça ırkçı, Hatay’ı il­hak etmekle de Turancı olan devlet,” yavrularına bu kez de bir parça tabutluk ve işkence odalarını, biraz da hapiste bekletilmeyi reva görünce durulmuş, sükûn bulmuş olmalı ki şimdi onların beraatine karar ver­miştir. Lâkin Atsız’ın savrularak geçen ömrünün so­nunda, bülbülün çektiği dili belâsı, son bir şarkısı daha vardır. Ötüfeen’de yayımlanan yazıları. On beş aya mahkûm edilir. Bu bünyenin artık hapsi kaldıramaya­cağına dair hastahane raporuna rağmen Toptaşı Ceza-eui’ne konulur. İki buçuk ay sonra cumhurbaşkanının affı üzerine serbest bırakılır. Böyle bir af talep etmiş değildir oysa. Altmış dokuz yaşındadır.

Hüseyin Nihal Atsız o tarihten otuz yıl evvel, 1944 yargüamalannda otuz dokuz yaşındaydı. O zaman ta­şıdığı şeyi otuz yıl sonra da taşıyası olması bizi derin­den düşündürür. Arkadan gelen yıllar içinde Atsız’m, davasına yapağı bütün fikrî katkısına rağmen, gençler üzerinde yarattığı asü büyüleyici etkinin romantik ka­nattan geldiği gözlerden kaçmamalıdır. O, Namık Ke­mal’in, inandığı dava uğrunda zindandan, cellâttan, sürgünden kaçmayan hürriyet kahramanı idolünün ete kemiğe bürünmüş şeklidir. Ve bu yanıyla da en fazla Nazım Hikmet ve Necip Fazü’la mukayese edile­bilirliği şaşılası değildir.

Yo, hayır! Şaşırtıcı duruyor aslında. Peki biz ne düşüneceğiz şimdi? Her sistemin kendi­sini korumak istediği harcıâlem bir bügL Ve o, dışında kalıyorsa, kendi çocuklarını da öğütür. Cumhuriyet öncesi gibi sonrası zindan masallarının da en sade özetidir bu cümle. Devlet bir yandan inkılâba, lâikliğe karşı olanları hapsetmek zorunda kalır, bir yandan din, dil, ırk ayrımı yapmak isteyenleri, rejim düşman­larını, gizli demek kuranları. Ortalık bir hayli toz du­man. Bu nedenle, Marksistlerin İslamalarla, İslamala­rın Türkçü-Turancılarla buluştuğu mekândır hapisha­ne. Ve İri sistem, hepsini de bir güzelce hırsızlarla, uz düşmanlarıyla, dolandırıcılarla, canilerle aynı çatı al­anda buluşturmaktadır. 

Ne gam! Değil mi ki; Aşkın mapusane içinde ben mahkûm!

Nazan Bekiroğlu / Cümle Kapısı isimli kitabından alıntıdır…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here