Tasavvufta Aşk ve Muhabbet

0
1.713 kez

Aşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah’a muhabbet anlamında kullanılır.

İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah’ı sevmektir. Bazen mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur.

Cenab-ı Hak bir kutsi hadiste, “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım” buyurmaktadır ki ilâhî aşkın kaynağı budur. Çünkü Allah’ı bilmek, tanımak ancak aşk ile olur. Allah’ı gerçekten seven kişi O’nun yarattıklarını da aynı şekilde sever. Yaratandan ötürü yaratılanı sever. Bu aşk güzele değil, güzelliğedir. Herkesi, her şeyi sevmektir. Varlıklarda tezahür eden Allah’ın sanatını, kudretini, rahmetini, lütfünü ibretle temaşa etmektir. Bu aşka bazen “mecazi aşk”la da ulaşılır. Bundan dolayı “mecazi aşk, gerçek aşkın köprüsüdür” denilmiştir. Gerçek aşka ulaşmak da ilimle olmaz. Nitekim Fuzuli bunu şu beytiyle çok güzel anlatmaktadır :

Aşk imiş her ne var âlemde İlim bir kil u kal imiş ancak.

Bazı yazarlar aşkı şiddetine göre şu şekilde sıralarlar:

1. İrade 2. Muhabbet 3. Hevâ 4. Sakabe 5. Tebettül 6. Alaka 7. Vüluğ 8. Kelef 9. Şağaf 10. Aşk 11. Ülfet 12. Garava 13. Hullet 14. Teyemmüm 15. Valeh 16. Tedellüh 17. Velâ

MUHABBET: Arapça, sevgi, aşk demektir. Tasavvufta muhabbetin hakikati, her şeyini sevdiğine bağışlaman, kendine de sende olan hiçbir şeyi bırakmamandır. Muhabbet ehli üç haldedir: Ammenin muhabbeti: Bu fiilî bir sevgidir ve Allah’ın kendilerine ihsan etmesinden kaynaklanır. Hz. Peygamber (s) bu konuda şöyle der: “Kalplerin, kendilerine ihsan edeni sevme özelliği vardır”, ikincisi; sıfatî aşkın hâlidir. Kalbin Allah’ın gınasına, celaline, azametine, kudretine ve ilmine bakmasından kaynaklanır. Bu havassın, sadıkların veya tahkik ehlinin muhabbetidir. Bu konuda Hüseyn en-Nurî şöyle der: “Muhabbet, perdelerin yırtılması, sırların ortaya çıkmasıdır.” Üçüncüsü; zatî muhabbetin hâlidir. Bu, illetsiz olarak, Allah’ı sevmenin kadîm olduğunu bilmekten ve anlamaktan doğar, işte bu şekilde Allah’ı bir sebebe bağlı olmaksızın, seviniz. Bu şekildeki sevgi sıddîkler ve âriflerinkidir.”

Muhabbetin, başlangıçları ve gayeleri itibariyle on kısma ayrıldığı söylenir. Bunlardan beşi, sâlik ve muhiblerin makamlarıdır. Bunlar sırayla; ülfet, hevâ, hülle, şağf ve vecddir. Aşıkların makamlarına gelince, onlar da şunlardır: Garaim, iftitân, veleh, dehş ve fenadır.

Muhabbetten Muhammed (s) oldu hâsıl

Muhabbetsiz Muhammed’den (s) ne hâsıl.

Mahabbet şirket (ortak) kabul etmez: Allah’tan başka hiçbir şeyi sevmemeyi ifade eder. Casiye/23’te diğer istekler yerilerek “nefsinin hevasını kendisine ilah edineni görmedin mi?” denir. Bu ayet Furkan/43’te de aynen geçmektedir.

Kuru muhabbet: Sevmenin karşılıksız olduğunu ifade etmek için kullanılan bir sözdür. Son devir ünlü Halvetî şeyhlerinden Fatih türbedârı Hacı Ahmed Amiş Efendi (ö. 1920) “bu yolun sermayesi kuru mahabbet” sözünü söyledikten sonra, bunu şöyle açıklarmış: “Mahabbetin yaşı olur mu? Olur ya! Görmüyor musun, babam ölse de, yerine geçsem, diyen şeyh oğullarını.”

Muhabbet meclisi : Sohbet meclisine bu isim verilir. Bu meclis, irfan ve edeb meclisi olduğu için, katılanların bilgisi artar.

Muhabbetten kaçan insan sayılmaz: Sevginin insan için kaçınılmaz ruhî bir öğe olduğunu anlatmak için kullanılır.

Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir” der. Neticede, Leyla’yla bir araya geldiğinde, hayır, der, Leyla sen değilsin. “Sen yürü Leyla ki ben Mevla’yı buldum.” Der. Böylece kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.

Yunus Emre’ye “Bana Seni gerek Seni” dedirten de, aynı İlâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde “İlahî aşkı” kastederler. Bundan sonraki “aşk” ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.

Her şeyden evvel “aşk” fikrî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak halen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir: Biri “Aşıklık nedir?” diye sordu. “Benim gibi olursan anlarsın” dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı.

Mevlâna’nın verdiği şu misalden hareketle, aşık olmayı manevî bir sarhoşluk olarak anlayabiliriz. “Bir sarhoş meyhaneden çıkıp da yolunu şaşırınca, çocukların maskarası ve eğlencesi olur. O sarhoş, böylece sekr halinde bulunur. Çocuklar ise, onun şarap zevkinden ve sersemlik neşesinden habersiz olarak arkasına takılır. Allah’ın aşkından sarhoş olanlardan başka, bütün halk çocuk mesabesindedir. Heva ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası, büluğa ermiş değildir.”

Şu sözler ise, İlahî aşktan nasibini almayan ve dünyanın fani işleri içinde boğulup gidenlerin halini anlatır: “O çocuklar bir kamışa binerler ve ‘bu bizim burağımız veya mübarek gidişli düldülümüzdür’ derler. Yüklenmiş oldukları kamışı taşıdıkları halde, cehillerinden böbürlenirler ve kendilerini ata binmiş vehmederler.”

Üstteki ifadelerde olduğu gibi, tasavvuf ehli divanlarında “şarap-meyhane” gibi mazmunlara sıkça yer vermişlerdir. Mânâdan nasibini almayanlar bu ifadeleri zahirine göre değerlendirmişler, o büyük zatları yanlış tanımış ve anlatmışlardır.

Nitekim yüce Allah, “Onların Rabbi, onlara tertemiz bir şarab takdim eder” (Dehr Sûresi,21) buyurmaktadır. Ayette geçen “şarab” kelimesi, şu anda Türkçemizde kullandığımız “içki” anlamında olmayıp, “temiz içecek” mânâsındadır.

Şu muhavere aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir: İlahî aşk mensublarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami’ye şöyle der: “Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.” Bayezid, şu anlamlı cevabı verir: “Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti.”

Evet, Hak aşığı olan zat, her şeyi “Mevla’nın diyarından” gelmiş olarak görür. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Mecnun her vesileyle Leyla’yı hatırladığı gibi; âşık da “Her şey bana Seni hatırlatıyor” der, varlıklardan Allah’ı bulur, Allah’ta fani olur. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip “Ene’l-Hak” bile derler. Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir. Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hale gelen demirin “ben ateşim” demesine benzetir. Ancak, şu mühim hatırlatmayı da yapmadan edemez: “Sen, sarhoş olanlardan kılavuzluk arama!” Yani, böyle zatlar, hidayet üzere olmakla beraber, peşinde gidilecek kimseler değildir.

Tekrar aşığın dünyasına dönecek olursak… Evet, aşık bu dünyada kendini gurbette görür. “Vatan sevgisi imandandır” hadisini tasavvufî mânâsıyla değerlendirir. Gerçek vatanı “Bezm-i Elest” olarak kabul eder. Şu dünya zindanındaki günlerini tamamlayıp, İlahî huzura vuslatı en büyük gaye bilir.

“Aşık, gamdan da, sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir.” Onun hali, şu manaları terennüm eder:

“Hoştur bana Senden gelen

“Ya gonca gül, ya da diken

“Ya hil’atu ya da kefen

“Narın da hoş, nurun da hoş.”

Aşık, Allah’tan gelen lütfu ve kahrı lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker: “Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir.”

Aşık olan kişiler deli olagan olur,

Aşk nedir bilmeyenler âna gülegan olur,

Sakın gülme sen âne , deli değildir sane,

Kişi neye gülerse başa gelegân olur,

Aşık Yunus sen dahi, incitme aşıkları,

Aşıkların duası kabul olagan olur.

Cenab-ı Hakk’ın muhabbet(aşk) zinciri kimin ayağına takılmışsa onun için korku yoktur, gam çekmekte yoktur. Bu zincir, dünya zincirini kıranlara takılır. Evet zinciri aşk, takınmayan kimse henüz manevi hayata kavuşmamış demektir.

Züleyha, Hz Yusuf’a AS olan aşkı uğruna güzelliğinive servetini bu yolda vermiş, yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığı bu yolda harcamış. “Bu gün Yusuf’u (AS) gördüm” diyen herkese eline geçeni zengin edecek bir mücevher vere vere elinde bir şey kalmamış. Aşkından dolayı karşılaştığı herşeyi Yusuf diye çağırır olmuş. O kadar ki başını göğe kaldırdığı zaman Hz Yusuf AS adını yıldızların üzerinde yazılı görürmüş.Daha sonra Züleyha iman edip Hz Yusuf AS onunla evlendikten sonra eski aşığı ve yeni kocasından ayrı yaşamaya yönelerek kendini ibadete vermiş varlığını tamamen ALLAH’a C.C. adamış, Hz Yusuf AS kendisi gündüz yatağa çağırsa “akşama” diye savar, akşam çağırınca “yarına” diye ertelermiş. Nihayet bunun sebebini Yusuf’a AS şöyle söyler “Ben sana ALLAH’ı C.C. tanımadan önce aşık olmuştum”. Bunun üzerine Yusuf AS “Seninle birleşmemi emreden yüce ALLAH’dır. Senden iki çocuğum olacağını ve bunları peygamber olarak görevlendireceğini bana bildirdi.”

Hz İsa AS birgün bahçe sulayan bir delikanlı ile karşılaştı, delikanlı Hz İsa’ya AS “Rabbinin sevgisinin zerre ağırlığındaki bir kısmını bana bağışlamasını dile” der. Hz İsa AS “sen zerre kadarına dayanamazsın” diye karşılık verir. Delikanlı “O halde zerre kadarının yarısını versin” der. Bunun üzerine İsa AS “Ya Rabbi bu gence sevginin zerre kadarının yarısını bağışla” diye dua eder ve yoluna devam eder. Bir müddet sonra Hz İsa’nın AS yolu yine oraya düşer, delikanlıyı sorar. “Delirdi dağlara çıktı” derler. Hz İsa AS delikanlıyı kendisine göstermesi için ALLAH’a dua eder. O sırada delikanlıyı dağlar arasında görür, onu gözlerini gökyüzüne dikmiş ve bir kaya üzerinde dimdik ayakta dururken bulur.Hz İsa AS delikanlıya selam verir, selamını almaz “Ben İsa’yım AS” diye kendisini tanıtarak delikanlının ilgisini çekmeye çalışırken Yüce ALLAH’tan C.C. kendisine şu vahy gelir “Kalbinde Benim sevgimin yarım zerresini taşıyan kimse insanoğlunun sözünü duyar mı? İzzet ve Celâlim Hakkı için sen onu testere ile ikiye biçsen, onun acısını bile duymaz.”

Adamın biri Efendimiz’e SAV “Ben seni seviyorum” dedi. Efendimiz SAV “Yoksulluğa hazır ol” buyurdu. “ALLAH’ı da çok seviyorum” deyince “O halde belaya’da hazır ol” buyurdu. Tirmizi (Başka bir rivayette: “Beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha süratli gelir” buyurmuştur.)

ALLAH’u Teâlâ Musa AS’a şöyle vahyetti “Bir kulumu sevdiğim vakit ona, sadakatini görmek için dağların bile dayanamayacağı belalar veririm. Şayet sabrederse onu Kendime veli ve dost edinirim. Şayet acziyet gösterir, feryad ederse onu perişan ederim” buyurmuştur.

Zatın birisi der ki: “Sevdiğim herşeyi ALLAH C.C. sevdiği için sevdim, hatta ateşi sevseydi, oraya da girmeyi severdim.”

Cüneyd sordu: “Seven kimse belanın acısını duyar mı? Seriyyüs Sakati dedi ki “Hayır”. Cüneyd “Kılıç darbesi yesede mi?” Sakati “Evet yetmiş kılıç yarası alsa da acısını duymaz” dedi.

Bişr RA diyor ki:”Gençliğimde Abadan’a gitmiştim. Cüzzamlı deli ve kör bir adam ile karşılardım.Sara’sı tutmuş, karıncalar vücuduna üşüşmüş etini yiyorlardı. Başımı kaldırıp kucağıma aldım, ayıldığı vakit “Benimle Rabbim arasına giren bu adam kimdir? Rabbim beni parça parça yapsa, benim O’na ancak sevgim artar.” Dedi.”

ALLAH’u Teâlâ, Peygamberlerden birine: “Ben dostluğum için Beni zikirden yorulmayan, Benden başka gayesi olmayan ve Benim üzerime başka hiçbirşeyi tercih etmeyen, ateşte yansa bile ondan acı duymayan, neşterlerle parça parça edilse de acısını hissetmeyen kimseleri seçerim.” Buyurdu.

Muhabbet şarabını bardak bardak içtim, ne şarab tükendi ve nede ben kandım. Şibli RA

ALLAH’u Teâlâ C.C., İsa AS’a: “Ben kulumun sırrında dünya ve Ahiret sevgisinden bir şey bulmadığım vakit, onu Benim sevgimle doldurur ve Kendi himayem altına alırım.” Buyurdu.

ALLAH’u Teâlâ C.C., Musa AS’a “Bern” isimli siyah bir köle için: “Bern, Benim için çok sevimli bir kuldur, ancak bir kusuru vardır” buyurdu. Musa AS “Kusuru nedir, Ya Rabbi?” diye sorunca, ALLAH’u Teâlâ C.C. “Seher rüzgarı onun hoşuna gider ve ondan zevk alarak onunla huzur bulur. Halbuki Beni seven, başka hiçbirşey ile huzur ve sükûn bulamaz.” buyurmuştur.

Mevla C.C. uzun ve edebiyat yüklü dualara değil kalbi yanık, aşka uğramış, iki kellimeyi bir araya getiremeyen aşıkların semayı inleten “Ya Rabbi duasına” daha fazla itibar eder.

Her büyük sevginin ve sevgilinin bile üç paraya satıldığı bu günde, siz parayla asla satın alınamayan ve daim olan sevgiyi arayın. O sevgi ki onu bulanlar ebediyen kaybolmayan sevgiye ve aşk’a kavuştular. Onu uzakta aramayın, gönlünüze/kalbinize bakın göreceksiniz ki o sevgi : “ALLAH C.C. ve Râsulü’nün SAV sevgisidir”

Üstad’dan Aşk (N. Fazıl’dan)

Tam otuz yıl saatim işlemiş be durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

Diyorlar Bana, kalsın şiirde sözde yerde , Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde.

Anladım işi; San’at ALLAH’ı aramakmış, Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.

Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir? Dilsizce, yalnız ALLAH (C.C.) demeye kimler gelir?

Seni aramam için beni uzağa attın, Alemi benim, beni Kendin için yarattın.

Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı, Tek ses duysalar; ALLAH (C.C.) yoklayanlar nabzımı.

Tutuşturanlar, lûgat kitabını elime, Bilsin; ALLAH’tan (C.C.) başka bilmiyorum kelime.

Ellerime uzanan dudakları tepeyim, ALLAH (C.C.) diyen gel seni ayağından öpeyim.

Ne var ki pazarlığa girişecek ecelle, sermayem tek kelime ALLAH (C.C.) Azze ve Celle.

Güzel ALLAH’ım (C.C.), Senden ne gelecekse gelsin, Sen ki Rahmetinle de Kahrınla da güzelsin.

Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık, Anlaki yok ALLAH’tan (C.C.) başkasıyla yakınlık.

Kudret O’nun, gayrında ne mecal var ne tüvan, Alim ilmine yansın, pazusuna pehlivan.

Rabbim, Rabbim, bu işin bildim neymiş türkçesi, Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi.

Neye baksam aynı şey neyi görsem aynı şey, Olan Sensin, hey gidi hakikat Sultanı hey.

Bu yük Senden ALLAH’ım (C.C.), çekeceğim naçarım, Senden Sana sığınır, Senden Sana kaçarım.

“ALLAH C.C. bir” demektense ecel teri dökerken, Ölüversem, beklenmez bir anda “ALLAH C.C. bir” derken.

Sana şah damarından daha da yakın ALLAH (C.C.), Günah mı dedin, Ondan uzağa düşmek günah.

Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten, Affet Senden habersiz aldığım her nefesten.

ALLAH (C.C.) dostunu gördüm bundan altı yıl evvel, Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel,

Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız, Ruhuma, büyük temel çivisi çaktınız.

Düşünüyorum O’ndan evvel zaman varmıydı? Hakikatler boşluğa bakan aynalarmıydı?

O ALLAH’ın (C.C.) emriyle kâinat Efendisi (SAV), Varlığın tacı, varlık nurunun ta kendisi.

Müjdecim, kurtarıcım, Efendim, Peygamberim, Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.

Gözüm, aklım, fikrim var deme, hepsini öldür, Sana göl gibi gelen, O göl diyorsa göldür.

Eklense de başıma dünyada kaç baş varsa, Başım onlarım hepsi içinsecdeye varsa.

O yüz, her hattı tevhid kaleminden bir satır, O yüz ki göz değince ALLAH’ı (C.C.) hatırlatır.

Sual: Ey veli, insan nasıl olmalı söyle, Cevap: son anda nasıl olacaksa, hep öyle.

Biri aşk, biri nefret, bizim kanadımız çift, Ateş saçmalı ki Nûr, erisin kapkara zift.

Büyük Randevu, bilsem nerede saat kaçta, Tabutumun tahtası bilsem hangi ağaçta.

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir, mezarda geçer akça, neyse onu biriktir.

Dostlarım ev, eşyamdı, birbir gitti diyorum, Artık boş odalarda ölümü bekliyorum.

Bu dünyada renk, nakış, lezzet, ne varsa küsüm, Gözümde son marifet, Azrail’e (A.S.) tebessüm.

Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var, Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var.

O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner, Azrail’e (A.S.) “hoş geldin” diyebilmekte hüner.

Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun, Ölümüde öldüren Rabb’e secdeler olsun.

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber, Hiç güzel olmasaydı, ölürmüydü Peygamber (SAV) ?

 

Tasavvuf’da, Aşıklardan inciler;

İlletli olarak Seni istemiyorum. Yani hem Senin muhabbetin, hemde gayrinin muhabbeti yok.

Zahir, aşıkın halinden haberdar değildir. Onun için hoşda konuşsa, nahoşda konuşsa mazur görülür. ALLAH C.C. aşkının yolunun azığı belalardır unutma.

Ey Yüce ALLAH’ım C.C. hiç kul dergahına gelirde kovulur mu? Hem Padişahın kapısına eli dolu mu gidilir? O ne büyük cür’ettir. Kerem kapısı ile yarışa kalkılır mı?

Kasa, masa, rütbe, şöhret geçicidir. Aşk-u muhabbetin belasını tadanda, bu kayıtların kederi bulunmaz

Kâinatı bir halden diğer hale çevirenin, Yâkinen (şüphesiz) ALLAH C.C. olduğunu görürsen. Kâinat birbirine karışsa, kalbin semavatı ve arz’ı nurlandıran ALLAH C.C. iledir.

RASULULLAH’a SAV olan aşkımız, Sana olan itaatın kilididir. Bu vücud kafesinde ki gönül kuşu hep O’nun aşkıyla tutuşur.

Biz de iman budur, başkasının imanına uymaz. Bundan dolayı ALLAH’tan C.C. gayrıya ihtiyacımız yoktur. Gönlümüz ALLAH’ı C.C. Rezzak tanıyıp, halimizle kimsenin kapısını çalmayız.

Nur’u Muhammediye SAV kavuşan göz eşyayı istediği gibi kullanır. Onun kalbi Arş-ı Rahman’dır. Siyah kalp bile onunla karşılaşsa, derhal nur gibi parlar. Kâinat baştan başa zulüm ile kararsa, onun kalbinde toz bulunmaz, O Hakk’a vasıl olduktan sonra saltanatını kurmuştur.

Dünya malıyla zengin oldum zanneden gaafil; mağrur olur, Ahireti unutursa, Hakk’ın dostunu incitir, oda onun helâkı için yegâne sebeptir. Malına mağrur Karun, Musa’nın AS kalbini kırdı da, hala yerin dibinde, hala aşağı gidiyor.

Gördüğüm nurdan haber veremeyeceğim çünkü kendimde değilim. Aşık olduğumdan kalbimdeki nuru hiçbir rüzgar söndüremez zira iman, aşk fenerinde durduğu müddetçe hiçbir rüzgar onu söndüremez.

Hadisat senin kalbini kırmışsa üzülme, HÜDA onu mahsus kırdırtmıştır. Kendi bulunsun için ! “Ben kırık kalplerdeyim” Buyurmadı mı? Sakın bu yolda ümitsizliğe düşme, zira Hakk kapısının seher vakti gözyaşına açılacağına ilan vardır. Sonra ALLAH C.C. kapısından kovarsa, kuluna naz ediyor demektir. Ümitsiğe düşme, yine dön dolaş gir, o kapıda bekçi yasakçı yoktur. Yine içeriye gir. Aşk gölünde büyü de Maşukun nazını anla.

Dost ile konuşmak için siyah çadırın çekildiği vakti fırsat bil, yani gecenin ganimet olduğunu anla ! Çünkü ağyar uyurken, yâr ile konuşmanın tadı başka olur.

ALLAH C.C. kulu gibi değildir. Pişmanlığı ibadet kayd eder. Yalnız senin tam boynunun büküldüğünü görsün.

Kendinle meşgul ol bizim kusurlarımızla uğraşma, çünkü bizim hissemize aşk ayırdılar.

Ayağıma bağlanan aşk zincirini yokladım, meğer Senin kapına bağlıymış. Bana yine merhamet etmişsin, ayağımı o kapının zincirine bağlamışsın. Ya Rabb, merhamet et çözme.

Gaflet şarabı içen kuru vaiz’in sözüne aldanma ! O seni aşk şarabından mahrum eder.

Ya Rabb, beni aşk makamından konuşdurtta, sözüm ölü olmasın. Aşka uğramayan söz ölü vücuda benzer.

Kendinle yalnız kalmanın çaresine bak, sözü yanlış anlama, çokluktan ayrılda tenhada yaşa demek istemiyorum, çokluk içinde CANAN’ınla başbaşa kal. CANAN’ını istiyorsan da, canından geç.

Aşk yolu ehli heva’ya kapalıdır. Bu yol ancak ciğeri yanık sadıklara açıktır. O caddeden giden susamaz, aşık susarsa, arif konuşursa helâk olur.

Kalb günahlardan temizlenmedikçe, Beyt-i İlahi olamaz, bunu da aşk şarabından başka bir şey temizleyemez.

Mevlanın C.C. dayağından lezzet almayan, muhabbet davasında sadık olmadığını bilsin. Rabia-ı Adeviyye

Bu dünya meyhanesinde iki türlü şarab vardır. Bir gaflet şarabı, bir muhabbet şarabı.Vücudunu aşk şarabıyla yıka, bu hırkayı onun ile yıkamadıkça zahiri ibadetinde riya’dan kurtulamayacağını anla.

Aşk meyhanesinin eşiğinden ! Yalvar peymaneni doldursunlar. İç de aklın nur’a inkilab etsin, eşyanın içyüzünü gör. El temas etmeyen o kadehe, gönülden gönüle geçerken hizmette kusur etme.

Her ilim okuyanın manadan haberi olduğunu sanma, kokusuna bak misk-i Muhammedi SAV geliyorsa kokla

Ey nur arayan, gönlümün kırıklarına şaşma ! Aşk’ın harab yerleri aradığını, mamureleri viran edindiğini bil !

Maşuk (MEVLA C.C.) sert söylesede, aşık söylemez, hakikatte Maşukun kahrı da lütuftur.

Aşk yolunda gözünü sakın Maşuktan ayırma, bir parça kaydımı kovulmana sebep olur. “Bizimle oturma, bir gönülde iki sevgi olmaz, kalb-i selim isteriz” nida edilir.

Kalb yaşla sulandığı zaman duayı ganimet bil, bu yaşa kıyamayanlara aşk yoluna sefer haram kılınmıştır. Yalnız ağlamakla kalma gözyaşını, aşk şarabı yapabilecek bir aşık bul ! Aşk derdine sabır ilaç, feryâd yasaktır. İçi yananın, dışını ateş yakmazmış !

Hakiki derviş, çorba için tekke beklemez. Onun için ekmeğe kul olanlara aşk şarabı verilmez. Cennete, can feda edilmedikçe girilmez. Sakın zannetme ki bu fedâda ziyan vardır, bilakis faniyi verip baki ile kalmaktır.

Aşık yamalı vücud hırkasını, bir kırık kalbe satar. Aşk caddesinde ulu orta pek kendi kendine gidilmez, imdadcı lazımdır.

İnsanın vücuduna çöreklenmiş olan “nefs” putunu ne kazma kırabilir, nede balta parçalayabilir. İşte onu ancak aşk ateşi eritebilir.

Aşıkda kalb zenginliği vardır, padişahda o bulunmaz. Onun için kırk derviş bir kilimde huzur ile oturur, yatar, kalkarlar da iki sultan bir dünyaya sığamaz.

Olmasa kibr ile riya, Sensin ol Beyt-i Kibriya. Gönül tahtına sultan ol da cihan padişahları sana boyun kessin.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here