<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Taka &#187; Türk</title>
	<atom:link href="http://www.yoremizden.com/tag/turk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yoremizden.com</link>
	<description>Karadeniz ve Trabzon kültürünü yaşatma ve sevdirme sitesi...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 10:21:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	
		<item>
		<title>Çanakkale Şehitlerine &#8211; Mehmet Akif Ersoy</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/canakkale-sehitlerine-mehmet-akif-ersoy/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/canakkale-sehitlerine-mehmet-akif-ersoy/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Mar 2011 21:11:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale Şehitlerine]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale Şehitlerine - Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Üstad]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/canakkale-mehmet-akif-ersoy/</guid>
		<description><![CDATA[Şu boğaz harbi nedir, varmıki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, şüheda gölgesi bir baksana dağlar taşlar O rüku olmasa dünyada eğilmez başlar.. Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor Bir Hilal uğruna yarab ne güneşler batıyor Ey bu Topraklar için toprağa düşmüş ASKER Gökten ecdaad inerek öpse o pak alnınız eğer Ne büyüksünki kanın]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_5297" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/canakkale.jpg"><img class="size-medium wp-image-5297" title="Çanakkale Şehitliği" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/canakkale-300x224.jpg" alt="canakkale 300x224 Çanakkale Şehitlerine   Mehmet Akif Ersoy" width="300" height="224" /></a><p class="wp-caption-text">Çanakkale Şehitliği</p></div>
<p>Şu boğaz harbi nedir, varmıki dünyada eşi?<br />
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,<br />
şüheda gölgesi bir baksana dağlar taşlar<br />
O rüku olmasa dünyada eğilmez başlar..<br />
Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor<br />
Bir Hilal uğruna yarab ne güneşler batıyor<span id="more-91"></span><br />
Ey bu Topraklar için toprağa düşmüş ASKER<br />
Gökten ecdaad inerek öpse o pak alnınız eğer<br />
Ne büyüksünki kanın kurtarıyor Tevhid-i,<br />
Bedrin Arslanları ancak bukadar şanlı idi&#8230;</p>
<p>Öteden sahikalar parçalıyor afakı,<br />
beriden zelzeleler kaldırıyor amakı<br />
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin<br />
Sönüyor göğsünün üstünde o ARSLAN neferin<br />
Yerin altında cehennem gibi binlerce laam<br />
Atılan her laamın yaktığı yüzlerce adam<br />
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer<br />
O ne müthiş tipidir yarab savrulur enkazı beşer,<br />
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak,<br />
Boşanır sırtlara vadilere sağanak sağanak&#8230;</p>
<p>Kılıçarslan gibi iclalini ettin hayran,<br />
Senki islamı kuşatmış doğuyorken hüsran,<br />
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın,<br />
Senki ruhunla beraber gezerek amadın<br />
Senki aşara gömülsen taşacaksın heyhat<br />
Sana gelmez bu ufuklar seni almaz bu cihan<br />
Sana dar gelmeyecek Makberi kimler kazsın?<br />
Gömelim gel seni tarihe desem..sığmassın&#8230;<br />
Ey şehitoğlu şehid isteme benden Makber,<br />
Bak sana avucunu açmış duruyor Peygamber&#8230;</p>
<p>Öteden sahikalar parçalıyor afakı,<br />
beriden zelzeleler kaldırıyor amakı<br />
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin<br />
Sönüyor göğsünün üstünde o ARSLAN neferin<br />
Yerin altında cehennem gibi binlerce laam<br />
Atılan her laamın yaktığı yüzlerce adam<br />
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer<br />
O ne müthiş tipidir yarab savrulur enkazı beşer,<br />
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak,<br />
Boşanır sırtlara vadilere sağanak sağanak&#8230;</p>
<p><strong>Mehmet Akif Ersoy</strong></p>
<p><strong>Çanakkale </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/canakkale-sehitlerine-mehmet-akif-ersoy/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/osmanlida-egitim-sistemi-ve-maziye-bakis/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/osmanlida-egitim-sistemi-ve-maziye-bakis/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Jan 2009 12:53:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[medrese]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıda eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlıda medreseler]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlıda üniversiteler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ahmed Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[türklerde eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2165</guid>
		<description><![CDATA[I- Konunun Takdimi Mevzuya girmeden önce üç hakikati hatırlatmak istiyorum: Birincisi, her asır insanlarının, kendi zamanlarında meydana gelen fenalıkların sebeplerini geçmişlerine isnâd ederek suçsuzluklarını isbata kalkışmaları maalesef alışılmış bir durumdur. Halbuki tenkit edilenlerin bizim dedelerimiz olduğu, birgün bizim de dedeler makamına gelip tenkit edileceğimiz asla unutulmamalıdır. İkincisi, karanlık mazi tabiri maarif açısından müslüman ve gayr-i]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #ff0000;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-2166" title="ottoman" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/ottoman-161x300.jpg" alt="ottoman 161x300 Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış" width="161" height="300" />I- Konunun Takdimi</strong></span></p>
<p>Mevzuya girmeden önce üç hakikati hatırlatmak istiyorum:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Birincisi,</strong> </span>her asır insanlarının, kendi zamanlarında  meydana gelen fenalıkların sebeplerini geçmişlerine isnâd ederek suçsuzluklarını  isbata kalkışmaları maalesef alışılmış bir durumdur. Halbuki tenkit edilenlerin  bizim dedelerimiz olduğu, birgün bizim de dedeler makamına gelip tenkit  edileceğimiz asla unutulmamalıdır.<span id="more-2165"></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>İkincisi,</strong></span> karanlık mazi tabiri maarif açısından  müslüman ve gayr-i müslimlere göre farklı manalar ifade etmektedir. Başta Avrupa  olmak üzere bütün gayr-i müslim milletler için, eğitim açısından mazi deyince,  17. asırdan evvelki ilk ve ortaçağın tamamı akla gelmelidir. Günümüzde dahi  ortaçağ zihniyeti ve skolastik düşünce denince akla gelmesi icab eden, başta  Avrupa olmak üzere gayr-i müslimlerin bu devreye ait dünyasıdır. Avrupa&#8217;ya ait  olan ve hem eğitim ve hem de öğretim açısından insanlık tarihinin en karanlık  devreleri sıfatını hâiz bulunan bu devreleri, müslümanların ve hususan müslüman  Türkün tarihine de isnad etmek, hem tarihi bilmemek ve hem de tarihe iftira  etmek demek olur. Gerçekten bu dönemin Hristiyan dünyası, hem sosyal ve hem de  fen ilimleri açısından cehâlet sahrasında kurulmuş taassub çadırlarından oluşmuş  insan toplulukları manzarasını arzetmektedir. Hukuk ilmi açısından hiç bir  terakki yoktur; sadece Roma hukukunun katı kaideleri değiştirilemez ve hatta  yorumlanamaz mukaddes normlar olarak kabul edilmektedir. Fen ilimlerinde de  durum farklı değildir; Galile, müslüman âlimlerden aldığı feyzle dünya dönüyor  dedi diye Engizisyon mahkemelerinde idama mahkûm edilmiştir.</p>
<p>Halbuki  eğitim ve öğretim açısından karanlık olan mazi mefhumu, müslümanlar için  farklıdır. İslâm tarihi açısından asr-ı saâdetten ilk üçyüz senenin sonuna  kadar, günümüzde ileri eğitimin de ulaşamayacağı mükemmel ve bütün ilimlere açık  bir eğitim tarzı mevcuttur. İmam Matüridî gibi düşünce tarihinde zirveye  yükselmiş insanlar bu asrın meyvesi olduğu gibi, secde ve rükû’ halinde kıbleye  nasıl yönelme mümkündür? sualini dünyanın yuvarlaklığıyla açıklayan İmam Şafiî  gibi hukukçular da bu devrin meyveleridir. İslâm tarihinin ilk beşyüz yılı yani  milâdî XII. yüzyıla kadar olan devre de, ilk devre kadar mükemmel olmasa da, çok  önemli gelişmelere mazhardır. İlk müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar  devrinde yetişen Serahsi ve Halvanîlerin hukuk ilmine yaptığı hizmetler, Râzî ve  Birunîlerin müsbet ilimlere olan katkıları, bu devreye ait ölmez misallerdir.  Ebül-izz&#8217;in 60 küsur otomatik makina modelini anlatan eseri ile İbn-i Sina&#8217;nın  Batı okullarında asırlarca ders kitabı olarak okutulan El-Kanun adlı kitabı,  saymakla bitmeyecek yüzlerce misallerden sadece ikisidir. Avrupa&#8217;da henüz XVII.  yüzyılda H. Grotious tarafından bir kaç sayfalık makalelerle temeli atılan  Devletler Hukuku ile alakalı Karahanlılar zamanında beş ciltlik ve 3.000  sayfalık eser yazıldığını ve hâlâ gündemde olduğunu ifade edersem, &#8220;Her şey  zıddıyla bilinir&#8221; kaidesi gereği mesele daha iyi anlaşılacaktır  kanaatindeyim.</p>
<p>Tesbitlerimize ve araştırmalarımıza göre, Osmanlı  Devleti&#8217;nin ilk iki asrını da bu devreden saymak gerekir. Zira bir görüşe göre  dünyanın ilk üniversitesi ünvanına sahip olan Fâtih&#8217;in yaptırdığı Sahn-ı Seman  yani sekiz fakülteli Fâtih Külliyesinde okutulan ders kitaplarına, bugünün ileri  seviyeli kabul edilen fakülteleri dahi ulaşabilmiş değildir. Adududdin&#8217;in  yazdığı ve Seyyid şerif Cürcanî tarafından şerhi yapılan şerh-i Mevâkıf isimli  düşünce tarihi, felsefe ve kelam ansiklopedisi mahiyetindeki bir dev eser bu  üniversitenin ilgili bölümünde ders kitabı olarak okutulurken, bugünün benzeri  fakülte mezunları ve hatta doçentleri ve profları bu kitabın mevzularını  anlamaktan hâlâ âciz durumdadırlar. İbn-i Sina&#8217;nın El-Kanun adlı tıp kitabının  Dar&#8217;üt-Tıp adlı Tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulduğunu da unutmamak  icabetmektedir. Bazı iddiaların tersine, 17. yüzyılın başına kadar, devletin  dar&#8217;üş-şifalarında ve sarayda vazife gören tabipler ve ser-etıbbâların % 95&#8242;i  müslümanlardır ve medreselerden yetişmişlerdir.</p>
<p>İşte İslâm tarihinin  miladî XII. asra kadar olan devresi ile Osmanlı Devleti&#8217;nin ilk 150-200 yılını,  Avrupa&#8217;daki karanlık maziye kıyaslamak ve Ortaçağ zinhiyeti diye takdim etmek,  Ortaçağ zihniyetinin ta kendisidir. Bu devre, mazi değil, aydınlık istikbalin  köklerini teşkil eden mazideki istikbaldir.</p>
<p>Maalesef, miladî XII.  yüzyıldan sonra, Osmanlının ilk 150 yılını istisna bırakırsak, XX. asrın başına  kadar tesiri devam eden devre, İslam eğitim tarihi açısından karanlık bir  mazidir. Bu devrede fen ilimleri, medrese ilimleri diye ifade edilen dinî  ilimlerden ayrı gibi telakki edilmiş ve müsbet bazı gayretlere rağmen, bu  ayrılık devam edegelmiştir. Düşünce tarihinde bugünün fakültelerinde dahi  incelenemeyen mevzuları ihtiva eden şerh-i Mevâkıf&#8217;ın yerini, buna göre çok kısa  sayılan şerh-i Akâid ve benzeri eserler almıştır. İbn-i Sina&#8217;nın El-Kanun&#8217;u  yerini 200-300 sayfayı aşmayan hikmetdeki El-Hidâye<strong><span style="font-size: xx-small;">[1]</span><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"> </span></strong>kitabı almıştır. Fıkıhda  mezheblerarası mukayeseli bir eser olan El-Hidaye okunurken, bu da yerini küçük  bir fıkıh metni olan Mülteka&#8217;ya bırakmıştır. Halbuki vicdanın zıyası dinî  ilimlerdir. Aklın nuru fen ilimleridir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli  eder. İkisinden de nasibini almış olan talebe iki kanadı ile ilmin fezasında  pervaz edip yükselebilir. İkisi ayrılıp, sadece dinî ilimleri okuyanlarda  taassup, sadece fen ilimlerini okuyanlarda ise, manevî meselelerde hile ve şüphe  ortaya çıkar. Tanzimat gençliği ve şu andaki Türk gençliği bunun en bâriz  misalidir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Üçüncüsü,</strong></span> mazide olduğu gibi  şimdi de, bizim üç büyük düşmanımız vardır; cehâlet, zaruret ve ihtilaf. Bu üç  düşmana karşı, san‘at, ma‘rifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz. Ecnebiler,  fen ve sanayi silahıyla bizi manevî istibdadları altında geçmişte ezdiler ve  şimdi de ezmeye devam ediyorlar. Bizim de artık fen ve sanayi silahıyla i‘lây-ı  kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehâlet, fakirlik ve ihtilaf düşmanlarıyla  mücadele ve mücahede etmemizin zamanıdır. Bu hakikatların aksini hiç bir  müslüman söylememektedir.</p>
<p>Bu uzun mukaddimeden sonra, şimdi de eski ve  yeni eğitim sistemimizle alakalı bazı tesbitlerimizi takdim etmek  istiyoruz;</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>II &#8211; Eski Eğitim Sistemimiz ve Aksayan  Yönleri</strong></span></p>
<p>Başta Osmanlı Devleti olmak üzere eski eğitim  sistemimizle alakalı, bazı tesbitlerimizi aktarmak istiyoruz:</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">1)</span></strong> Eski eğitim sistemimiz hakkında kıymetli bir kısım  değerlendirmelerin varlığı yanında, özellikle resmî platformlarda yaygın olan  kanâatler, her sahada olduğu gibi, mevhûm bazı safsatalara dayanmaktadır. Bu  safsatayı netice veren dört yanlış kıyası burada özetlemek  istiyoruz:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>A)</strong></span> Eski eğitim sistemimiz,  biraz sonra nakledeceğimiz bazı aksaklıklarına rağmen, günümüzdeki eğitim  sisteminden farklı olarak manevî temellere dayanmaktadır. Modern eğitimcilerin  çoğu, maneviyatı maddiyata kıyas yapmakla ve tarih boyu maneviyatımıza ve  dinimize düşman olan Avrupalıların eğitimle ilgili görüşlerini eski ve yeni  eğitimimizde hüccet kabul etmekle, büyük bir hatalı kıyas içine düşmüş  oluyorlar. Halbuki herşeyi maddede görenlerin akılları gözlerindedir. Göz ise  maneviyatta kördür. Ayrıca, 600 sene Osmanlı Devleti&#8217;ni millî ve manevî  değerlerinden koparmak için mücadele etmiş olan Avrupalıların eski eğitim  sistemimize müsbet gözle bakmaları mümkün değildir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>B)</strong></span> İkinci önemli yanlış kıyas, bazı ilimlerde meşhur  olanların başka ilimlerde de mütehassıs olduğuna hükmetmektir. Eski eğitim  sistemimiz ve dolayısıyla tarihimiz hakkında konuşanların bir kısmının, tarihi  ve eski eğitim sistemimizi bilmedikleri, gün gibi aşikârdır. Mesela, eğitimin  Osmanlı döneminde yaygın olmadığı ve Cumhuriyet döneminde alabildiğine yurdun  her köşesine yayıldığı ısrarla iddia edilmekte ve can düşmanımız Avrupa ile  birlikte ısrarla dedelerimizin câhil olduğu maalesef anlatılmaktadır. Acaba  cahillikten kasıt nedir? Eğer okuma-yazma bilmeme kasdediliyorsa, bu tamamen  yanlıştır. Zira arşiv belgeleri bu iddiaları yalanlamaktadır. Osmanlı  dönemindeki okuma-yazma nisbeti, belki bugün için geçerli olmayabilir, 1970&#8242;li  yıllara kadar, Cumhuriyet dönemine oranla kat kat fazladır. Gelin bir müşahhas  misal verelim. 1316 yani 1898 tarihli Aydın Vilâyeti Salnâmesi&#8217;ne göre, İzmir&#8217;in  nüfusu 157.098&#8242;dir. Toplam ilkokul sayısı ise, 36.087 nüfusa sahip müslümanlar  için 13 adettir. Yani her 2.500 nüfusa bir ilkokul düşmektedir. Bu  değerlendirmeye göre, nüfusu 3.000.000&#8242;u geçen İzmir&#8217;in şu anda 1.200&#8242;e yakın  ilkokulu bulunması icabeder. Gerçek rakamın ne olduğunu doğrusu ben de merak  ediyorum<strong><span style="font-size: xx-small;">[2]</span></strong>. Gayr-i müslimlerin sayıları 55&#8242;i bulan  mektepleri buna dahil değildir. Bizim köyde Rüşdiye mektebi yani ortakokul var  imiş; halbuki Cumhuriyet döneminde ilkokul 1950&#8242;lerden sonra açılmış. Yani bizim  köy ortaokulu kaybettiği gibi ilkokulu da 30-35 sene sonra görebilmiş. Aradaki  farkı idrâklerinize havale ediyorum.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>C) </strong></span>Yeni fenleri ve ilimleri bilmeyen âlimlerin sözlerini, dinî ilimlerde  de kabul etmemek gibi, bir başka yanlış kıyas daha vardır. Halbuki her ilimde  söz sahibi, ancak o ilmin mütehassısıdır. Yeni ilim ve fenlerde maharet sahibi  olan bir kısım aydınlarımızın bir öncekinin tersine gurura kapılarak, kendisini  dinde de mütehassıs kabul etmesi de, eskiyi değerlendirirken bizi hatalara  sevkeden önemli yanlış kıyaslardandır. Hatta Cumhurbaşkanı oldu diye, kendisini  müfessirlerle eş tutan devlet adamlarımızı dahi bu millet görmüş ve fetvalarını  da 12 Eylül&#8217;den sonra epeyce dinlemiştir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>D)</strong></span> Bir diğer önemli yanlış kıyas da, selefi halefe  ve maziyi hâle kıyas edip haksız itirazlarda bulunma hastalığıdır. XVII. asra  kadar Avrupa temizliğin kaidelerini dahi bilmezken, Fâtih medreselerinde neden  organik kimya okutulmadı diyen ahmaklar vardır. Halbuki fikirlerin birleşmesiyle  şu anda bedihî hakikatler haline gelen çok şeyler, mazide en büyük âlimler için  dahi kapalı kalmış olabilir. Her devir, kendi şartları çerçevesinde  değerlendirilmelidir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>2)</strong></span> Eski eğitim  sistemimizin temel teşkilatını, medrese, mektep ve tekye üçlüsü teşkil ediyordu.  XII. asra kadar ve Osmanlı Devleti&#8217;nin ilk 150 yıllık döneminde, medrese, hem  müsbet ilimlerin ve hem de din ilimlerinin öğretildiği tek öğretim  müesseseleridir. İlkokullar demek olan sıbyan, mahalle veya ibtidâî mektebler;  medrese adıyla vatanın bütün sathına yayılan orta öğretim mektebleri; yine  medrese yahut külliye, sahn adıyla üniversite mahiyetindeki yüksek öğretim  kurumları, fevkalade nizamlı çalışmıştır. Müsbet ilimlerde Câbirler, Ali  Kuşçular ve İbn-i Sinalar; sosyal ilimlerde İmam Gazaliler, Fahreddin Raziler ve  Fenariler ve hukukda İmam-ı A‘zamlar, Serahsiler ve Ebussuûdlar bu ilim  yuvalarının yetiştirdiği mükemmel talebelerdir. Mektebler, hususan Tanzimat  hareketinden sonra ayrı adlar altında, müsbet ilimlerden uzaklaşan medreselerin  boşluğunu kapatmak üzere kurulmuşlardır. Tekyeler ise, asırlarca Anadolu&#8217;yu  maddî ve manevî tehlikelere karşı koruyan Avrupalıların tabiriyle yenilmez kara  ordusunu ve bizim tabirimizle maneviyât erlerini yetiştiren manevî eğitim  mekânlarıdır. Maalesef Osmanlı Devleti&#8217;nin son zamanlarına doğru, medrese ehli,  mekteblileri dış görünüşlerinden dolayı, iman zaafıyla suçluyor mektebliler ise,  onları yeni fenleri bilmediklerinden noksan ve câhil addediyorlardı. Bu  fikirlerdeki ayrılık ve metodlardaki farklılıklara yabancıların tahriki de  katılınca, İslam ahlâkının sarsılması ve muâsır medeniyetten geri kalınması gibi  çok müthiş neticeler ortaya çıktı.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>3)</strong></span> Osmanlı Devleti&#8217;nin sonlarına doğru eski eğitim sisteminin başarıya ulaşmasına  engel olan çok önemli maniler çıkmıştır. Bunlardan dördünü özellikle saymak  istiyoruz:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>A)</strong></span> Her alanda görülen  istibdad ve “benim bildiğim ve söylediğim doğrudur” anlayışı, hem mekteb ve hem  de medrese ehlini muvaffakıyet yolunda engellemiştir. İstibdadın mühim bir  çeşidi ve en tehlikelisi de, ehil olmayanların ilmiyeye intisabı ile ortaya  çıkan ilim istibdadıdır. Bugün de, kanun ve hukuk ne derse desin, benim  dediklerim hukukun kendisidir diyen müstebid ilim adamlarını ve hukukçuları  gazetelerden esefle takip ediyoruz.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>B)</strong></span> Batı&#8217;nın ıslahat adı altında içimize attığı ahlâksızlık tohumları, eğitim  sistemimizi, geçmişte olduğu gibi şimdi de engelleyen mühim manilerdendir.  Tanzimat gençliği, milletini ve devletini değil, midesini ve nefsinin süflî  arzularını düşünen bir gençlik haline getirilmiştir.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">C)</span></strong> Tembelliği ve dağınıklığı netice veren ümitsizlik ve  bıkkınlıktır. Yabancı düşmanların da tesiriyle, Türk gençliğinin damarlarına  kendine güvenmemezlik hissi öylesine aşılanmıştır ki, müslüman Türk gencinin hiç  bir zaman bir Avrupalı kadar olamayacağı kendine kabul  ettirilmiştir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>D)</strong></span> Kanaatimize göre en  mühimi de, İslam dininin bazı meseleleri ile müsbet ilimlerin meseleleri  arasında, bâtıl bir hayal ile var zannedilen veya öyle takdim edilmeye çalışılan  çelişki ve çatışmadır. Tamamen yanlış anlamalardan ve kasdî propagandalardan  doğan bu mani, bizi dünya, yabancıları da âhiret saâdetinden mahrum eylemiştir.  Halbuki köle efendisine, hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve  karşı olabilir? İslamiyet fenlerin seyyidi ve mürşidi; hakiki ilimlerin reisi ve  pederidir. Meselâ, İmam şafiî, namazdaki rükû‘ ve sücûd halinde kıbleye  yönelmeyi yer küresinin yuvarlaklığı ile izah ederken ve İmam Fahreddin Razî  meseleyi kesin delillerle isbat ederken ve bunun karşısında Avrupa papazları  dünyanın bir tepsi gibi olduğunu iddia ederken, mesele bugün tam tersine  çevrilerek anlatılmaktadır. Buna sebep bazı safdillerin yanlış  izahlarıdır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>4)</strong></span> Eski eğitim  sistemimizin, hususan Tanzimat&#8217;tan sonra aksayan bir diğer yönü de, din  hürriyeti adı altında bugün olduğu gibi, yabancılar tarafından açılan  okullardır. Bu durumu ve neticelerini Mısır Müftüsü Muhammed Abdüh şöyle  anlatmaktadır:</p>
<p>&#8220;Nerede müslüman bir bölge varsa, orada bir Amerikan  okulunun veya bir başka Avrupa dinî cemaatinin okulunun bulunduğunu görüyoruz.  Müslümanlar, çocuklarını, dünyevî refah açısından yararlı olur ümidiyle buralar  gönderiyorlar. Gençlik çağının heyecanlı dönemlerinde yabancı okullara giden  müslüman çocukları, bu okullarda tahsil hayatı boyunca İslama ve temel  esaslarına aykırı şeyler duyuyor veya yaşıyorlar. Kulakları, babalarının  inançlarına hakaret eden laflarla doluyor. Öğrenim çağı tamamlanmadan, kalpleri  her çeşit İslamî inançtan sıyrılıyor ve müslüman adı altında yeni bir nesil  ortaya çıkıyor. Bununla da kalmayıp kendilerini kirleten şeyleri, söz ve  fiilleriyle cemiyet içinde de yaymaya başlıyorlar&#8221;<strong><span style="font-size: xx-small;">[3]</span></strong>. Bunları duyunca, Robert Kolejini kuran Amerikalı papazın,  &#8220;Fâtih İstanbul&#8217;u burada inşa ettiği Rumelihisarı ile fethe başladı. Ben de bu  okul ile İstanbul&#8217;u yeniden Hıristiyan âlemine kazandıracağım&#8221; sözünü  hatırlıyorum.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">III &#8211; Yeni Eğitim Sistemimiz  Hakkında Bazı Tesbitler<br />
</span></strong><br />
Ben mazi ile irtibat sağlamaya  çalışarak yeni eğitim sistemi ile alakalı hayatî bazı tesbitlerimi de takdim  etmek istiyorum:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>1)</strong></span> Türk düşmanı olan  Fener Patriği Gregorius tarafından Rus Çarına gönderilen mektupta, Türklerin  ancak eğitim sistemine müdahele ile ve içlerinden kendi tarihlerine düşman bir  nesil yetiştirmekle mağlup edilebileceğini ifade ettiğini hepimiz biliyoruz. O  hâin diyor: &#8220;Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Türklerde evvela  itaat duygusunu kırmak, dinî hislerini gevşetmek icabeder. Maneviyatları  sarsıldığı gün, onları zaferlere götüren kuvvetleri de kesilmiş olacaktır.  Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden bünyelerinde bu tahribi  tamamlamaktır&#8221;<span style="font-size: xx-small;"><strong>[4]</strong></span>.</p>
<p>Bu tahribin dinden tecerrüd  eden Cumhuriyet dönemi eğitim sistemi ile nasıl yapıldığı ise, Cumhuriyetin  mimarı kabul edilen Mustafa Kemal tarafından aynen şöyle ifâdelendirilmektedir.  Hiç yorum yapmadan aynen naklediyoruz:</p>
<p>Ruşen Eşref Ünaydın anlatıyor:  &#8220;(Atatürk diyor):</p>
<p>1910&#8242;larda Abdullah Cevdet maskarasının İçtihad&#8217;ında  bir yazı okumuştum. Milletlerin maddî ve manevî varlıklarından söz ediyordu.  Alman mütefekkiri Ludwig Büchner, manevî boşlukları doldurulmamış, beslenmemiş  milletlerin, hangi maddi düzeyde olursa olsun, birgün çökeceğini anlatıyor ve  ispatlıyordu. Tarihden, zaferlerden, büyük adamlardan mahrum milletler, maddî  imkânları geniş olsa da, ciddî bir sallantıya dayanamazlar, çöküp giderler  diyordu. Birdenbire düşündüm: &#8220;laikiz&#8221; dedik, dinle alakamızı devlet olarak  kestik. &#8220;Cumhuriyetiz&#8221; dedik, rejimimizi tehlikeye düşürmemek için saltanat  devrini kötüledik, kazanılmış büyük zaferleri bile bir kaç satırla geçiştirmeye  kalkıştık. Latin harflerini aldık, yeni nesilleri binlerce yıllık tarih  hazinesinden mahrum bıraktık&#8221;<strong><span style="font-size: xx-small;">[5]</span></strong>. İşte altmış yıldır  bu eğitim sisteminin meyvelerini topluyoruz. Son 20 yıl bir tarafa bırakılırsa,  Avrupa&#8217;nın dansını, içkisini ve balesini taklid edenlerden başka var mı? Japonya  son 40 yılda dünyanın süper ekonomik gücü haline geldi. Almanya II. Dünya  Harbi&#8217;nin tahribine rağmen bu hale ulaştı. Halbuki onlardan daha evvel eğitim  sistemimiz dinden ve maneviyattan koparılmıştı. Bırakınız onların seviyesine  gelmeyi, 1950 yılına kadar sadece üç çaya su bendi yapılmış; baraj değil. Eğitim  sistemimiz, ilîm adamı olması gerekirken, sokak gösterilerine katılıp kanunları  hiçe sayan anarşist proflar da yetiştirmiş. Bu eğitim sisteminin yetiştirdiği ve  şu anda Türkiye&#8217;nin İngiltere Büyükelçisi zata, bakınız, Leicster&#8217;daki Türk  master ve doktora talebelerine ne tavsiyelerde bulunuyor: &#8220;bırakınız ilmi ve  bilimi; gidin puba ve diskoteğe; alın birer İngiliz kızını kolunuza; öğrenin  İngilizceyi; dönün vatanınıza&#8221;. Bu tavsiyeleri, bu yaz (1990 yazı) dinleyen  arkadaşlardan ben de esefle dinledim.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>2)</strong></span> Bugünkü eğitim sistemimizde gençlere verilen  belli bir gaye ve ideal, maalesef mevcut değildir. Önemle ifade edelim ki, bir  veya bir kaç insanı sevmek yahut sevmemek, bir milletin eğitim sisteminin  gayesini teşkil edemez. Zira bir milletin millî ve manevî kahramanları,  okullarda öğretilse de öğretilmese de, zaten sevilir. Yunan eğitiminin bir  gayesi var; İngiliz eğitiminin bir gayesi var. Bize din ve tarih düşmanlığı  öğreten Avrupa, dinine mutaassıptır. Hatta bir adi Bulgara, bir İngiliz neferine  yahut serseri bir Fransıza: &#8220;Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın&#8221; denilse,  taassupları gereğince diyecektir: &#8220;Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve  milliyetime bu hakareti yapmıyacağım.&#8221; Tarihinden koparılmış, dininden tecrid  edilmiş ve sadece bir kaç insanın sevgisi yahut nefreti ile techiz edilmiş Türk  gençliğinin, eğitimden beklediği gaye nedir? Dinsiz millet yaşamayacağına ve  laik eğitim adıyla o İslamiyetten de uzaklaştığına göre, hangi gaye ile techiz  edilebilecekdir. Önemle ifade edelim ki, bizdeki, hususan Cumhuriyetin ilk  yıllarında laik eğitimden kasdedilen, dinden uzak bir eğitim değildir; belki  sadece İslam dininden uzak bir eğitimdir. Bu noktaya dikkat  edilmelidir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>3)</strong></span> Eğitimden gaye,  bilgili, milletine faydalı ve devletine saygılı insanlar yetiştirmektir.  Milletini düşünen bir devlet, bu gayeyi en iyi şekilde temin eden yolu arayıp  bulacaktır. Tesbitlere göre, mesela İmam-Hatip Okulları daha başarılı öğrenci  yetiştiriyorsa, gayeye daha iyi hizmet ettiği için sayıları arttırılıp imkânları  çoğaltılmalıdır. Makul ve mantıkî netice budur. Halbuki Türkiye&#8217;deki mevcut  eğitim sisteminde durum tam tersinedir. 160 milyona küçük bir ilkokul yaptıran  vatandaşımız her türlü tebriğe layık görülüyor ve TV&#8217;de boy gösteriyor iken,  1.5-2 milyara Gaziantep&#8217;de İmam-Hatip yaptıran bir vatandaş neredeyse  azarlanıyorsa, bu işte bir çarpıklık var demektir. Başarısız olsa da, bazı  şahısları sevip sevmemek, eğitimin nirengi noktasıdır. Bir zamanlar 10 yıl  İstanbul Valiliğinde bulunmuş bir zat, sicili ve görevinde çok başarılı olan bir  kaymakama, “içki içmeyen kaymakamları aramızda görmek istemiyoruz”  diyebilmektedir. Bu zihniyetle bizim çağı yakalamamız mümkün değildir. Rusya&#8217;da  ve hatta Bulgaristan&#8217;da bile modası geçen fikirler, günümüz Türkiye&#8217;sinde hâlâ  geçerli akçe ise, Türk eğitim sisteminin yeniden ciddi olarak sorgulanması  gerekmektedir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>4)</strong></span> Türk eğitim  sistemindeki yalan öğretime de mutlaka son verilmelidir. Bize hukuk fakültesinde  Osmanlı Devleti&#8217;nde insan hak ve hürriyetleri Tanzimat Fermanı ile gündeme geldi  diye öğretmişlerdi. Osmanlıda her şey padişahın ağzında denirdi. Araştırınca  gördük ki, İslam hukukunda insan hak ve hürriyetleri Kur’ân ve hadîsçe garanti  altına alınmış; dünyanın ilk tapu, gümrük, çevre hukuku gibi hukukî  düzenlemelerini ilk defa Osmanlılar yapmışlar. Biz, ortaöğretimde Osmanlı  Devleti&#8217;nde okullar yoktu diye öğrendik. Sonra arşivlerde gördük ki, mesela  İzmir&#8217;de Osmanlı dönemindeki okul sayısı şimdikinden daha fazlaymış veya en  azından eşitmiş. Biz Mustafa Kemal&#8217;in kendi gayretiyle ve Vahideddin&#8217;e rağmen  Anadolu&#8217;ya çıktığını öğrendik; sonra İngiliz arşivlerinde gördük ki, 40.000  Osmanlı altınını cebine koyup onu Anadolu&#8217;ya gönderen Sultan Vahideddin imiş.  Hulasa bu metot, Türk eğitim sisteminin en buyük yüz karasıdır.</p>
<p>Son  sözüm, mazisini bilmeyen geleceğini düşünemez. Dinsiz millet yaşayamaz. Dinden  tecrid edilen bir maarifden maddî ve manevî hayır beklenemez. Din ve tarih şuuru  verilemeyen bir eğitim sisteminden vatanına ve milletine faydalı münevverler  değil, zulmetli münevverler yetişebilir. Her müessesemiz gibi, eğitim sistemimiz  de belli bir gayeye tevcih edilmeli ve yalan öğretime son verilmelidir. Eğitim  sistemimiz, kendi yürüyüşünü terketmiş; başkasının yürüyüşünü de  öğrenememiştir.</p>
<table id="AutoNumber2" border="0" cellspacing="1" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td width="100%">
<p style="line-height: 150%;" align="center"><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"><strong>İzmir&#8217;deki Mektepleri Gösteren Aydın Salnâmesinden Bazı  Sayfalar</strong></span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="100%">
<p align="center"><img src="images/liste.jpg" border="1" alt="liste Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış" width="372" height="299" title="Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış" /></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong><span style="font-size: xx-small;"><br />
[1] El-Hidâye kitabından kasdımız, Merğinânî&#8217;nin İslam  Hukukuna dair olan eseri değildir. Belki hikmete ve felsefeye dâir bir  eserdir.</span></strong></p>
<p><strong>[2] Salnâme-i Vilâyet-i Aydın, 1316, sh. 154 vd.,  199.</strong></p>
<p><strong>[3] BOA, YEE, Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor,  I/144-145.</strong></p>
<p><strong>[4] Kutay, Cemal, Tarih Konuşuyor Dergisi, c. 1, sy. 1, sh.  69-70.</strong></p>
<p><strong>[5] Milliyet, 16 Kasım 1974, İsmet Bozdağ.</strong></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış<span style="font-size: 8pt; color: #ff0000;"><br />
Prof.  Dr. Ahmed Akgündüz</span></strong></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/osmanlida-egitim-sistemi-ve-maziye-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Milli Takım Marşları</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/milli-takim-marslari/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/milli-takim-marslari/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jun 2008 14:55:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aktüel]]></category>
		<category><![CDATA[Ay Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[Euro2008]]></category>
		<category><![CDATA[Futbol]]></category>
		<category><![CDATA[Marş]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Takım]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=229</guid>
		<description><![CDATA[Ülker Milli Takım Marşı Gülgen Ergen &#8211; Avrupa Tarkan &#8211; Bir oluruz yolunda İsmail YK &#8211; Bas gaza Türkiyem Cankan &#8211; Helal Olsun Sercan &#8211; Duysun dünya Kıraç &#8211; Haydi Haydi Öykü ve Berk &#8211; Milli Takım Mustafa Yıldızdoğan &#8211; Türkiyem Kerem Ökten &#8211; Milli Takım Mustafa Sandal &#8211; Milli takim klibi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="365" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x5lidg&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="365" src="http://www.dailymotion.com/swf/x5lidg&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div style="text-align: center;"><strong>Ülker Milli Takım Marşı</strong><span id="more-229"></span></div>
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="357" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x5jgta&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="357" src="http://www.dailymotion.com/swf/x5jgta&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div style="text-align: center;"><strong>Gülgen Ergen &#8211; Avrupa</strong></div>
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="336" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x3i6ov&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="336" src="http://www.dailymotion.com/swf/x3i6ov&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div style="text-align: center;"><strong>Tarkan &#8211; Bir oluruz yolunda</strong></div>
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="336" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x5oqzg&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="336" src="http://www.dailymotion.com/swf/x5oqzg&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div style="text-align: center;">
<div><strong>İsmail YK &#8211; Bas gaza Türkiyem </strong></div>
</div>
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="336" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x5u1b4&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="336" src="http://www.dailymotion.com/swf/x5u1b4&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div style="text-align: center;"><strong>Cankan &#8211; Helal Olsun</strong></div>
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="336" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x5mdnr&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="336" src="http://www.dailymotion.com/swf/x5mdnr&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div style="text-align: center;"><strong>Sercan &#8211; Duysun dünya</strong></div>
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="336" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x5plq9&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="336" src="http://www.dailymotion.com/swf/x5plq9&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div style="text-align: center;"><strong>Kıraç &#8211; Haydi Haydi</strong></div>
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="336" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x5kd81&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="336" src="http://www.dailymotion.com/swf/x5kd81&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div style="text-align: center;"><strong>Öykü ve Berk &#8211; Milli Takım</strong></div>
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="336" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/xc2yd&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="336" src="http://www.dailymotion.com/swf/xc2yd&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div style="text-align: center;"><strong>Mustafa Yıldızdoğan &#8211; Türkiyem</strong></div>
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="336" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x5p15o&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="336" src="http://www.dailymotion.com/swf/x5p15o&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div style="text-align: center;"><strong>Kerem Ökten &#8211; Milli Takım</strong></div>
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="336" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/xbs81&amp;related=1" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="336" src="http://www.dailymotion.com/swf/xbs81&amp;related=1" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object><br />
<strong>Mustafa Sandal &#8211; Milli takim klibi</strong></div>
<div style="text-align: center;"></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/milli-takim-marslari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kafdağı’nı Yüklenen Toz Kanatlı Kelebek: Necip Fazıl</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/kafdagini-yuklenen-toz-kanatli-kelebek-necip-fazil/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/kafdagini-yuklenen-toz-kanatli-kelebek-necip-fazil/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Jun 2008 13:47:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Üstad]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=215</guid>
		<description><![CDATA[Bir şair için en kötü şey, sadece birkaç şiiriyle bayraklaşması, bunun dışında onunla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadan belli kabuller çerçevesinde değerlendirilmesidir. Birkaç şiiriyle bayraklaşan bir şair, artık kendini kitlelere istediği şekilde tanıtamaz ve şiir burcunda yeterince dalgalanamaz. Kamuoyu bunun böyle olmadığını kabul etse de, bir şair için çok tehlikeli olan bu bakış açısından şairlerimizin]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/nfk2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-216" title="nfk" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/nfk-300x235.jpg" alt="nfk 300x235 Kafdağı’nı Yüklenen Toz Kanatlı Kelebek: Necip Fazıl" width="300" height="235" /></a></p>
<p><span class="KONURENK">Bir şair için en kötü şey, sadece birkaç şiiriyle bayraklaşması, bunun dışında onunla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadan belli kabuller çerçevesinde değerlendirilmesidir. Birkaç şiiriyle bayraklaşan bir şair, artık kendini kitlelere istediği şekilde tanıtamaz ve şiir burcunda yeterince dalgalanamaz. Kamuoyu bunun böyle olmadığını kabul etse de, </span><span class="KONURENK">bir şair için çok tehlikeli olan bu bakış açısından şairlerimizin kurtulması kolay olmasa gerek. Bu çerçevenin dışına çıkıldığında şairler çok daha rahat değerlendirilebilir ve onların şiiri, sanatı, eserleri üzerinde daha objektif kriterlerle fikir yürütülebilir. </span><span id="more-215"></span><span class="KONURENK">Şairler bir toplumun haykıran sesi, gören gözü, duyan kulağı ve en önemlisi vicdan aynasıdır. Hassas ruhlarıyla farklı âlemlerden devşirdiklerini, bize şiir dilinin imkânları ölçüsünde aktarırlar. Bu mânâ çerçevesine giren şairler birkaç şiire hapsedilmeyerek bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Bu bakış tarzı, onlara vefamızın da gereğidir.</span></p>
<p>Cumhuriyet devri Türk şiirinde farklı bir yol açarak, şiirin nefes almasını sağlayan Necip Fazıl Kısakürek, son dönemde akademik çevrelerce yapılan çalışmalarla hak ettiği yeri almışsa da, onun halk nazarında tanınması Sakarya Türküsü, Zindandan Mehmet’e Mektup ve Kaldırımlar üçgenine sıkışmış gibidir. Necip Fazıl’ı biraz da bayraklaşan bu şiirleriyle tanıyıp, belli bir kalıba hapsetmek, şairin diğer fikirleri hakkında bilgi sahibi olmamızı engeller. Bizce Necip Fazıl’ı esas sanatkâr ruhunu aksettiren diğer şiirleriyle değerlendirmek icap eder. Bu da iyi bir şiir okuması, tahlil, terkip ve araştırma aşkıyla olacak bir iştir.</p>
<p><strong>Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim</strong><br />
Toz kanatlı bir kelebek edasıyla Kafdağı’nı omuzlayan şairimiz 1905’te Çemberlitaş’tan Sultanahmet’e doğru inen sokakların birinde, kocaman bir konakta doğar. İlköğrenimini yaptıktan sonra Fransız Mektebi ve Amerikan Koleji gibi okullara devam eder. Orta öğreniminden sonra Mekteb-i Fünun-i Bahriye’ye kaydolur. Öğrenim gördüğü bu okul bir yıl uzatılınca burayı bırakarak Dârü’l-Fünûn’un felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Şair ruhu, ilk kalem tecrübelerini yapmak için onu zorlar. Yazdığı şiirlerin bir kısmını dönemin edebiyat üstadı Yakup Kadri’ye gösterir. Bir taltif olarak şiirleri bir süre sonra devrin sanat ve edebiyat alanında nabzını tutan ‘Yeni Mecmua’da yayımlanır. Aslında Necip Fazıl’ın şairliği kendi ifadesiyle 12 yaşında, tuhaf bir bahaneyle başlamıştır: “Şairliğim 12 yaşında başladı. Bahanesi tuhaftır. Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim. Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp ‘senin’ dedi, ‘Şair olmanı ne kadar isterdim!’ Annemin bu dileği bana, içimde besleyip de 12 yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin tâ kendisi… Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kan ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim: Şair olacağım! Ve oldum. O gün bugün, şairliği küçük ve âdi hissiliklerin üstünde gören, onu idrakin en ileri merhalesi sayan ben, bu küçük ve âdi bahaneyi hiç unutmadım.” Aslında patlamaya hazır bir duygunun ortaya çıkması için sürenin dolması anlamındadır annesinin isteği. Zaten şair bir ruha sahip olan, şiiri bir ihsas olarak gören Necip Fazıl için şiirinin ve şairliğinin ortaya çıkmasıdır bu küçük bahane.</p>
<p>Zamanın Millî Eğitim Bakanlığı, yurt dışına burslu olarak talebe göndermek için bir imtihan açar. Kazananların gideceği yer, bir zamanlar şairlerimizin, romancılarımızın hayalini süsleyen, medeniyetler ve hürriyetler şehri, sanat ve edebiyatın kalesi olarak telâkki edilen Paris’tir. Bilhassa Tanzimat devri Türk edebiyatının hayal şehri olan Paris’e gitmek için Necip Fazıl da bu imtihana girer. Yıl 1924’tür. Kafasında birçok soru ve bir nevi ruh azabıyla Marsilya’ya, oradan da Paris’e geçen şairimiz, meşhur Sorbonne Üniversitesi’ne kaydolur. Yaşamış olduğu buhranlar ve fikir bunalımları neticesinde bohem bir hayatın içinde bulur kendini. Okula devam edemez. Fransa’nın gece hayatında oyalanır bir süre. Devletin verdiği bursu bile kumar masasında kaybeder. Artık onun için gündüzler gece, geceler gündüz olmuştur. Gündüzleri uyku, geceleri Paris’in aldatıcı ışıltılı hayatı… Bu şartlar altında bütün parasını kumarda kaybeden şair, devletin dönüş için verdiği bileti bile aynı şekilde kaybeder. Başarısız geçen bu tahsil dönemi neticesi devlet bursu kesilir. İstanbul yolu görünür şairimize. Yıl 1925’tir. Bu dönüş onun için yeniden doğuşun ilk tohumları olacaktır ileriki yıllarda. Ama henüz filizlenmemiştir bu tohum. Şairin ruhundaki fırtınalar, varlık ve yokluk arasındaki gelgitlerden kurtulamamıştır henüz.</p>
<p>Bir süre, dönemin gözde mesleği olan bankacılıkla uğraşır. Bir arkadaşının vasıtasıyla ‘Felemenk Bahr-i Sefid Bankası’nda işbaşı yapar. Bir süre sonra Osmanlı Bankası’nın çeşitli şubelerinde çalışır. 1934’e kadar içindeki gelgitlerle yaşayan şair, bir tevafuk eseri durgunlaşmanın ilk yansımalarıyla tanışır. Bir gece çalıştığı bankadan evine vapurla dönerken karşısında oturan ve gözlerini ondan ayırmayan ‘Hızır’ tavırlı bir adam ona, kurtuluş reçetesi yazacak bir hekimin adresini verir. Bu hekim, şairin içindeki iniş çıkışları düzlüğe çevirecek, gelgitleri yutacak, ruhunu sakinleştirip onu hakikat iklimine çevirecek bir zâttır: Abdulhakim Arvasi.</p>
<p>Şairin, “Efendim! Benim efendim, benim, güzellerin güzeli efendim!” diye hayranlık ve aşk derecesinde bağlı olduğu Abdulhakim Arvasi; tam otuz yıl gökyüzünden habersiz uçurtma uçuran, aylarca yıkık ve şaşkın, benliği kazan ve aklı kepçe, deliler köyünden bir menzil aşmak için gezinen, öz ağzından kafatasını kusan, meçhuller caddesinin kimsesiz seyyahı, Allah’ın körebesi, cinlerin padişahı olan şairin ufkunda bir hakikat güneşi gibi doğar.</p>
<p><strong>Yaram var, havanlar dövemez merhem</strong><br />
Artık, yeni bir hayat başlar şair için. Hayata bakış tarzı değişir. Yeni bir isim arar hayat lügatinde bu hâline. Herkesin bildiği dilden bir isim. Zorlu nefis diz çökmelidir artık önünde. Çünkü heybesi hayat doludur bundan böyle… Biricik meselesini belirler bu yeni dönemde: Sonsuza varmak. Artık gölge varlıkta barınamayan şair, “Kaçır beni âhenk, al beni birlik!” der yalvarırcasına. Birilerinin çok değer verdiği şairliği, sanatkârlığı dahi istemez: “Ver cüceye onun olsun şairlik/Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta.” mısralarıyla bu dönemde şiirdeki gâye ve anlayışını belirler. Artık şiir, Mutlak Hakikat’i aramakta kullanılan bir vâsıtadır onun lügatinde.</p>
<p>Bu yeni dönemde, metafizik yanını hazmedemeyenlerin Necip Fazıl’ı edebiyat tarihinden âdeta silmek için büyük bir taarruza geçtikleri görülür. Bir zamanlar Türk edebiyatının gelecek va’d eden genç bir istidadı olarak takdim edilen Necip Fazıl, Babıâli’de dönemin kimi yazarlarınca aforoz edilmek istenir. Bu hareketin başını, Türk Edebiyatı tenkitçisi ve uydurukça dil akımının önde gelenlerinden Nurullah Ataç çeker. Belli ki bu değişim kabul edilmek istenmemektedir edebiyat âleminde. ‘Sâbık Şair’ diye resmedilir bir süre. Fakat tenkit ve tepkilere değer vermez şair. Kararlıdır yeni bir hayatla huzura ermeye. Aslında bu yaklaşım tarzı bizim edebiyatımızda sadece Necip Fazıl’la ilgili bir tepki, bir dışavurum değildir. Ne yazık ki insandaki temel yaratılış gerçeğinin ilim yoluyla olgunlaşma olduğunun kavranamaması, insanın değişime kapalı bir anlayışla ele alınması, onun fıtratının hiçe sayılmasıdır. Türk edebiyatının son dönem romancılarından Kemal Tahir, Osmanlı tarihiyle meşgul oldu ve müspet kanaatler belirtti diye, yine aynı tepkilere maruz kalmamış mıydı? Değişmenin önünde direnmek veya insanı sâbit fikirlerle yaşamaya alıştırmaktan daha büyük bir yobazlık var mıdır yeryüzünde? Ama şunu unutmamak gerekir ki, bu reflekslerin altında yatan temel düşünce, aydınımızın tarihiyle ve kültürüyle olan yakınlaşmasından duyulan rahatsızlıktır. “Kendi geçmişini bilmeyenler, başka milletlerin şikârı (avı) olmaya mahkûmdur.” veciz ifadesiyle zıtlaşma, bizim aydınlarımızın en bâriz vasfı hâline gelmiştir son dönem Türk edebiyatında.</p>
<p>Bütün bu tepkilere kendi çapında göğüs geren Necip Fazıl için, artık yeni bir dünyanın ışıkları altında hâdiselere yaklaşmak vardır, dert vardır, çile vardır. Bundan böyle onu zaman kuşatmış, mekân kelepçelemiştir. Renk, koku, ses ve şekil ötelerden haber vermektedir. Anlamak yok, anlar gibi olmak vardır hâdiseleri. Allah diyenlerin boynunda vebal, yolcu inmez hanların usanmaz bekçisi, ısınmaz külhânların tükenmez ormanı, benliğin dolabında kör ve çilekeştir.</p>
<p>Bu değişim sürecinde Türk fikir ve edebiyat dünyasında da büyük bir hareketlenme baş göstermektedir. Yabancı fikir akımlarının, nesilleri bir ahtapot gibi saran materyalizm ve pozitivizm akımlarının tesirleri iyiden iyiye kendini hissettirir olmuştur. Buna bir nebze de olsun “Dur!” demek için 1936’da ‘Ağaç’ dergisini çıkarır Necip Fazıl. Devrin birçok yazarını bünyesinde toplayan bu dergi, birçok sanat ürününün de tanınmasında vesile olur. Mücadelelerle geçen bu dönem akabinde 1943’te ‘Büyük Doğu’ dergisini de yayın hayatına hediye eder. 35 yıl yayımlanan bu dergi, edebiyat ve fikir tarihi açısından ayrı bir öneme sahiptir. Necip Fazıl’ın dergiler çıkararak kendini bir fikri mücadelenin ortasına atması, ondaki değişmenin fikir plânından çıkarak aksiyoner kimliğe bürünmesinin müjdecisidir. Dergilerde neşredilen yazıları, kalem kavgaları kitleler üzerinde tesir icra ediyor, Necip Fazıl isminin yurdun her tarafında çığ gibi büyümesini sağlıyordu. Bu çığın arkasından gelen konferanslar faslı, bütün yurdu dolaşarak sinesindeki hakikatleri nesle boşaltma imkânını veriyordu şaire. Hemen hemen yurdun dört bir yanını dolaşan şair, Salihli, İzmir, Erzurum, Van, İzmit, Bursa, Konya, Adana, Maraş ve Tarsus’taki konferanslarıyla geniş bir kitleye ulaşma imkânını bulur. Konferansları sürerken kendini şiir ve yazıdan da uzaklaştırmayan Necip Fazıl, 1980 yılına kadar on üç yıl süren ve siyasî, kültürel ağırlıklı olan meşhur ‘Rapor’larını fikir hayatımıza armağan eder. Onun bütün bu çalışmaları sessizce bir başkalaşma (metamorfoz) devresi şeklinde anlaşılmalıdır. Kozasında büyük bir titizlik, dikkat ve sancı içinde doğacak günü bekleyen bir kelebeğin sonsuzluğa uçmasıydı bu sıkıntılı, mücadeleli ve aksiyon ağırlıklı dönem.</p>
<p>26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyatı Vakfı’nca ‘Sultanu’ş-Şuara’ (Şairler Sultanı ) seçilir. Bunu, 1982 yılında ‘Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu’ eseri vesilesiyle aldığı ‘Yılın Fikir ve Sanat Adamı’ mükâfatı takip eder. Artık hayatının son demlerini yaşayan şair, kendini tamamıyla çok önem verdiği eserleri yazmaya adar. Cemiyetteki aksiyoner kişiliği yerini bir tasavvuf dervişine bırakır. İnzivaya çekilir, bir daha çıkmamak üzere küçücük odasına kapanır. Kendisinden fikir almak için yanına gidip gelenleri kabul eder.</p>
<p>Ömrünün son günleri, Erenköy’de bulunan evindeki küçük odada, kesinleşmiş 1,5 yıllık mahkûmiyet kararı yüzünden her an cezasını çekmek üzere götürülmeyi bekleme sıkıntısı içinde geçer. Ama bu sıkıntılı dönemden de meyve almayı bilen Necip Fazıl, sıkıntılar içinde çalışmaya devam eder.</p>
<p>Her canlı için mukadder olan ölüm, âgûşunu Necip Fazıl’a da açmıştır 25 Mayıs 1983 gecesinde. Koca çınar, perde ardından haber olarak tarif ettiği ölümle yüz yüze gelir. İşi aceledir şairin. Çok önem verilen ve birkaç günlük süs olan gençlik, geçmiştir artık. Eserler darmadağın, emek yüzüstüdür. Eşyaları toplamak vakti gelmiştir. İşi aceledir şairin. Ben ölünce dostlarım bayram etsin, der. Hem de üst üste tam kırk gün kırk gece düğün:</p>
<p><em> “Ben ölünce etsin dostlarım bayram<br />
Üst üste tam kırk gün kırk gece düğün!<br />
Açı doyurmaksa kabirde meram,<br />
Yemeğim Fatiha, günde beş öğün.” </em></p>
<p>Herkesin beklediği büyük bir randevusu vardır. Kimi cana, kimi cânâna, kimi eşe, kimi dosta kavuşabilmenin bekleyişi içindedir. Necip Fazıl da son randevusuna hazırlık içindedir. Ama “Bilsem nerede, saat kaçta/Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta” diyerek bu randevunun ölüm olduğunu fısıldar kulaklarımıza. Bir çocukluk sevinci içinde karşılar tabutu. İbrahim Edhem gibi tâcı, tahtı, sorgucu unutmak lazımdır gönüllere sultan olmak için:</p>
<p><em> “Sultan olmak dilersen, tâcı, tahtı, sorgucu unut!<br />
Zafer araban senin, gıcırtılı bir tabut.” </em></p>
<p>Her şeye küsmüştür şair. Bu dünyada ne varsa renk, nakış, lezzet, ne varsa küstür. Gözündeki son mârifet, Azrail’e tebessümdür. Yahya Kemal’in ‘Sessiz Gemi’ şiirinde ifade ettiği gibi artık demir almak günü gelmiştir zamandan. Meçhule giden bir gemi kalkmaktadır hayat limanından. Yolcusunu almaya kararlıdır. Son gidişte ne mendil sallanır ne de kol. Çok kimse gitmiştir bu sefere; ama seferinden dönen olmamıştır. Sessiz gemiye bu sefer de Necip Fazıl binmiştir ve dilinde şu mısralarla bize el sallayarak mutluluk diyarına doğru yol almıştır:</p>
<p><em> “Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…<br />
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?!” </em></p>
<p><strong>Ver cüceye onun olsun şairlik</strong><br />
Osmanlı’nın son dönemlerini yaşamış, Cumhuriyet’in ilk dönemlerini idrak etmiş Necip Fazıl, tam bir kültür buhranının ortasında kendini bulmuştur. Bir taraftan Trablusgarp Savaşları, bir taraftan Meşrutiyet, bir taraftan Çanakkale ve Millî Mücadele… Cemiyetin en hassas ferdi olan şairlerimizin ruh dünyalarında bir nevi şok tesiri yapmıştır bu tarihî hâdiseler. Koca bir coğrafyadan bir avuç toprağa mahkûm olmuştuk ve elde kalanı koruma hassasiyeti, o dönem insanının temel düşüncesiydi. Millet tek vücut, bütün imkânlarını seferber ederek bu mukaddes mücadeleyi omuzlamıştır. Şairler de bu mücadeleyi kırık mızraplarıyla destanlaştırmaya çalışmıştır. Mehmet Âkif, toplumun ölüm kalım savaşını destanlaştırmıştır. Cephedeki adamın dikkatiyle hareket eden Âkif, toplumu bütün cepheleriyle kucaklamıştır. Batmakta olan bir milletin sesi ve çığlığı olmuştur. Unutmayalım ki şairler, şahsî acılardan, metafizik bunalımlara kadar toplumun haykıran sesidir. Yahya Kemal, Âkif’in dertli bir bülbül edasıyla kurtarmağa çalıştığı koca imparatorluğu, tarih çerçevesinde tespit etmeğe, onun büyüklüğünü gözler önüne sermeğe çalışmıştır. “Demek ister ki, evet siz bizim bu medeniyet dönemimizi kapadınız. Ama unutmayınız ki bu kapadığınız dönem, medeniyetler tarihinde bir altın kitaptı. İşte ben çağımızdan geriye dönerek onun içinde yaşıyorum. Bir nevi mermerlerle o dönemi mumyalıyorum, tâ gelecekte bir çağ, onun bu mumyalarını çözdüğünde onu taptaze görebilme imkânına ersin.”<sup>1</sup></p>
<p>Fikirleriyle olduğu kadar şiirleriyle de Türk edebiyatında farklı bir yere yerleşen Necip Fazıl, Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin kurulmasında temel fonu teşkil etmiştir. Bir yandan Halk şiiri bir yandan da Batı şiiri ölçülerini aynı potada eriterek şiiri, basit hislenmelerden kurtarıp insanın kendi ‘ben’ini arayan bir vasıta hâline getirmiştir. Türk şiirinde yeni bir oluşumu sessiz ve derinden yapmıştır. Bu oluş, yıllarca siyasî bir temel üzerinde yükselerek bazı küçük ihsasların yansıtıldığı bir vasıta olan şiiri insanın, hiçbir asırda değişmeyecek, asil duygularını aksettirecek hâle getirmesidir. “Hakikati arama ve bulma cehdinde, ruhun zaman zaman büründüğü renk ve ulaştığı ve çok defa da aştığı üslûp olayı olmaktan başka bir şey değildir şiir onun için. Şiir aslında Necip Fazıl’da sürekli olarak ‘ben’in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili ve tek silâhıdır. Varoluş sırrı, hakikat sırrıdır asıl önemli olan.” <sup>2</sup></p>
<p>Onu sadece bir şair olarak görmemek gerekir; tiyatroları, nesirleri, romanları, hikâyeleri, anıları ve kalem kavgalarıyla da bir devre ışık tutmaktadır Necip Fazıl. Bu mevzuda mutlaka söylenecek çok söz vardır. Necip Fazıl’ı en iyi tanıyan ve yorumlayanlardan olan son dönem Türk edebiyatının şair ve mütefekkirlerinden Sezai Karakoç’un şu nefis yorumuna kulak verelim bir de: “Necip Fazıl’ın şiirinde asıl özellik, gerçeği arama ve ona vararak üstün ruh erginliğine, ebedilik tadına varma olunca ‘Çile’ şiirinin tahlili, bütün şiirinin anahtarı olabilecek demektir.(…) Çile şiirinin Necip Fazıl’ın daha önceki şiirlerine bakan bir yüzü, daha sonraki şiirlerine bakan bir başka yüzü vardır. Daha doğrusu sanki dört bölümlü olan şiirin birinci ve ikinci bölümleri yer yer daha önceki şiirleri benliğinde, belli belirsiz özetlemiştir. Son bölümü de gelecek şiirlerinin bir habercisi, bir prologudur. Çile’nin birinci bölümünde içinde bulunulan ve sanki hakikatmiş gibi benimsenen peşin hükümler ve alışkanlıklar dünyasının yıkılması ve bu yıkılıştan duyulan acı anlatılmaktadır. İkincide bunalıma düşen ruh, artık eşyanın, varlığın ve var oluşun sırlarını aramakta ve bu arayışın ölümden beter azabını dillendirmektedir. Üçüncü bölümde şair hakikati bulmanın ve bunalımdan kurtulmanın metot ve çarelerini arar gibidir. Mesafeler ve yolların insanı aldatışı, büyücünün hıncı, aynaların geçen zamana eş verdiği ızdırap, lügat kavramıyla sembolize edilen bilginin yetersizliği, tabiatın insanın içindeki iniş ve çıkışlardan daha basit bir yapıda oluşu, yani insan giriftliğinin dış dünyayı aşması, umudun bunlarda olmadığını bize göstermektedir. Fakat son bölüm bir var oluş bunalımına sürükleyen gaiplerden gelme sesin bu kez aydınlıklarla ansızın ‘ben’i sardığını ve ezel fikri ve ebed duygusuna götürdüğünü, ansızın mâvera perdelerinin yırtılarak insanın hakikatin kucağına düştüğünü, artık insanın Samanyollarından daha ötesiyle deniz dibindeki incilere sahip çıkarcasına en değerli tutamak olan ebedî olmaya yönelmesi gerektiğini, yani Allah’ı bulmak ve ondan asla ayrılmamak için yeni, büyük ve ulu hayatına başlamasıyla kurtulabileceğini Türk şiir tarihinde unutulmaz bir poetik bütünlükteki kıtalarla anlatmaktadır.(…) Halk şiiri motiflerinden, eşyanın ötesinde bekleyen mesaja giden ve ondan yeniden topluma dönen Necip Fazıl şiiri, uygarlığından soyulmuş bir toplum için, uzun vâdede yeni bir kurtuluş umudunun kaybolmadığını, eşyanın ezildiği yerden mistik, tarihin koptuğu yerden metafizik kurtuluş çizgilerinin fışkırdığı ruhun uyanışı şiiri oluyor. Necip Fazıl şiiri merkez alınmadığı için Cumhuriyet sonrası şiirimizin gerçek yorumu yapılamamıştır. Toplumdaki ekmek kavgası, ne Orhan Veli şiirini ne de bu Nazım Hikmet özentili şiiri kurtarabilmiştir. Çünkü toplumumuz ekmek derdini bile lirik ve daha doğrusu poetik plânda, en soylu dolaylı anlatıma kavuşturacak bir mizaçtadır. Bin yıldır var oluş davasını ekmek kavgasının çok üstünde yaşamış bir toplumu, tarihsiz, geçmişsiz, onursuz bir toplummuşçasına dile getirmeğe imkân yoktur… İsterse o toplum gerçekten aç olsun. Onun açlığında tarihin sıkıntısı vardır. O, ekmeğin içinde bile tarihe acıkmışken, tarihini bile ekmeğe acıkma şeklinde anlatma, bu toplumu anlamama ve onun ruhuyla gerçek bir bağ kuramama demektir. Hattâ böyle bir bağ kurabilmenin bütün imkânlarını da kaybetmek demek.” <sup>3 </sup></p>
<p><strong>Dipnotlar </strong><br />
1- Karakoç, Sezai, “Edebiyat Yazıları – II ”, Diriliş Yay., İstanbul 1986, s.52.<br />
2- Age, s.67.<br />
3- Age, s.82, 89.</p>
<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/nfk2.jpg"><br />
</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/kafdagini-yuklenen-toz-kanatli-kelebek-necip-fazil/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Methedilmeyi bekleme ve makam-mevki zararlı bir istek mi?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/methedilmeyi-bekleme-ve-makam-mevki-zararli-bir-istek-mi/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/methedilmeyi-bekleme-ve-makam-mevki-zararli-bir-istek-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jun 2008 13:44:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Dergâh]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[irfan]]></category>
		<category><![CDATA[Kabristan]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Üstad]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=148</guid>
		<description><![CDATA[Çok tehlikeli olan şeytanî tuzaklardan biri “hubbu câh”tır. Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, pâye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubbu câh”; makam sevgisi, pâye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize girmiştir ve yaygınca kullanılmaktadır. İnsanlara görünme, methedilmeyi bekleme ve halk nazarında]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok tehlikeli olan şeytanî tuzaklardan biri “hubbu câh”tır. Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, pâye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubbu câh”; makam sevgisi, pâye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize girmiştir ve yaygınca kullanılmaktadır. İnsanlara görünme, <span id="more-148"></span>methedilmeyi bekleme ve halk nazarında saygın bir kişi olmayı istemek insanın en zayıf damarı olarak gösterilmiştir.<br />
Hubbu câh çok tehlikelidir; öyle ki, bazı zayıf karakterli kimseler ondan dolayı pek çok hileye başvurur, haksızlıklar irtikap eder ve zulme girerler. Önce makam-mansıp sahibi olmak, sonra da yerlerini ve itibarlarını korumak için olmadık sebeplere tutunur, bir sürü cürümlere bulaşır ve pek çok günah işlerler. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurmuştur: “Şöhret ve makam sevgisinin insana verdiği zarar, koyun sürüsüne saldıran bir kurdun o sürüye verdiği zarardan daha çoktur!”<br />
<strong>Zaman / Ailem<br />
Sayı: 195<br />
Bölüm: Bir Teklif </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/methedilmeyi-bekleme-ve-makam-mevki-zararli-bir-istek-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Edep Yâ Hû!</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/edep-ya-hu/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/edep-ya-hu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jun 2008 13:29:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[cemiyet]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[dr]]></category>
		<category><![CDATA[edep]]></category>
		<category><![CDATA[hakk]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=145</guid>
		<description><![CDATA[Edep tâbiri değişik vesilelerle günlük hayatımızda varlığını gösterir. Hatırımıza gelen bazı tabirleri zikredersek, mesela, bizde ahlâkî duruşuyla saygı uyandıran kişilere müeddep, İlâhî kudretin ve içtimâi (sosyal) âdetlerin farkına varmadan yaşayan kişilere edepsiz, güzel davranışa sevk etme hâline te’dip, ince ve zarif sözlü kimseye edip ve bu lisanî güzelliklerin ilmi sahadaki adına edebiyat denilmesi, bizdeki edebe]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/insandunya2.jpg"><img class="alignleft alignnone size-medium wp-image-146" style="float: left;" title="insandunya" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/insandunya2.jpg" alt="insandunya2 Edep Yâ Hû!" width="148" height="175" /></a>Edep tâbiri değişik vesilelerle günlük hayatımızda varlığını gösterir. Hatırımıza gelen bazı tabirleri zikredersek, mesela, bizde ahlâkî duruşuyla saygı uyandıran kişilere müeddep, İlâhî kudretin ve içtimâi (sosyal) âdetlerin farkına varmadan yaşayan kişilere edepsiz, güzel davranışa sevk etme hâline te’dip, ince ve zarif sözlü kimseye edip ve bu lisanî güzelliklerin ilmi sahadaki adına edebiyat denilmesi, bizdeki edebe verilen ehemmiyetin hemencecik aklımıza gelen numunelerindendir. Ayrıca edep kaidelerinin geneline adap, cemiyet hayatımızda dikkat edilmesi gereken görgü kurallarının adab-ı muaşeret şeklinde isimlendirilmesi, edep kelimesinin hayatımızdaki yerini gösteren örneklerdendir.<span id="more-145"></span><span style="font-size: 12pt; font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;">Örfümüzde ahlâkî tüm güzellikler edep kelimesiyle özetlenmiş ve artık ahlâk denilince edep, edep denilince ahlâk anlaşılır olmuş. Edep kelimesi bize Arapçadan geçtiği halde Türkçeleşmiştir.<span style="font-size: 12pt; font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;">Alimler Cenab-ı Hakk’ın ayetlerini ayat-ı ilmiye ve ayat-ı kevniyye olmak üzere iki kısma ayırmışlar. Ayat-ı ilmiye, Hak Teala’nın melekleri vasıtasıyla peygamberlerine vahyettiklerine; ayat-ı kevniyye ise kainattaki bütün varlıklardaki tecellisine deniliyor.<span style="font-size: 12pt; font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12pt; font-family: ">İşte edep, bu varlık aleminde kişinin idraki ve ayetlerle uyum halinde yaşamasıdır. Dolayısıyla ahlaki güzellikleri ve edebi ekstradan bir şeymiş gibi görmek veya dindar olmayı edepten farklı gibi telakki etmek fevkalade yanlıştır. Din edeptir, edep dindir; ayrılık gayrılık yoktur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12pt; font-family: ">Ahlak, hulk (yaratılış, yaratılma) kelimesinden türemiştir. Bu hususa dikkat çeken tasavvuf büyükleri ahlak için </span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">“</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">Seni hâlık (yaratıcı) ile mahluk (yaratılmış) arasında daima rızaya uygun harekete muvaffak kılan edeptir</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">”</span><span style="font-size: 12pt; font-family: "> şeklinde tarifler yapmışlardır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12pt; font-family: ">“Edep Yâ Hû” yazısını gördüğünüzde eminiz ki hepinizde farklı farklı çağrışımlar uyanmıştır. Âşina olduğumuz bir tâbir “Edep Ya Hû”. Eskiden konaklarda, evlerde, tekkelerde, sohbet edilen mekânlarda levha şeklinde yazılan, yakın zamana kadar da dilimizden hiç düşmeyen bir kelâm; fakat bu söz de kültür erozyonundan nasibini almış. </span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">“</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">Edep Yâ Hû</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">”</span><span style="font-size: 12pt; font-family: "> sözü iyice alışılmış, alelâde söylenegelmiş ve bu sebepten dolayı ifade ettiği mefhumdan da uzaklaşmış gözüküyor. Sözler, içlerinde barındırdıkları mefhumları algılayabilen dimağlar buldukça hayatiyetlerini sürdürebilir, özlerini gösterebilirler. Hayat damarları kuruyan sözler öylece boşlukta asılı kalır durur. Kaybolmaz belki, ancak onu anlayanlar olduğu zaman rahmet yüklü buluttan inen yağmur gibi tekrar bereketini o müsâit zemine akıtır. Eskiden bu küçücük sözle çok mânâlar ifade edilirken şimdilerde dar kalıplar içine sıkışmış mânâdan uzak vehimler kol gezmekte. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12pt; font-family: ">“</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">Edep Yâ Hû</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">”</span><span style="font-size: 12pt; font-family: "> edebe, ahlaka davettir. Aynı zamanda bir ikazdır. Ama bu uyarı edepsiz kimseye değil, edebi bilen kişiyedir. Çünkü </span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">“</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">ya hu!” hitabı “Hu”ya aşina olana yapılır. O’nu bilen O’nun edebini bilir. O’nu yani Hu’yu bilmeyen edebi nasıl bilsin ki edebe davet edilebilsin? Yani şöyle denilmek istenir: </span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">”</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">Ey edebi bilen kardeşim! Maruz kaldığın bu saygısızlık seni edepsize karşı edepsizce harekete sevk etmesin. Edeple karşılık ver. Edebi senden öğrensinler.</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">”</span><span style="font-size: 12pt; font-family: "> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><span style="font-size: 12pt; font-family: ">Bu davet sadece edebi hatırlatmaz. Ezeldeki birlik ve tevhidi de hatırlatır. “Yâ hû!” lafzıyla gerçekleşen bu hatırlatma kişiye mahiyetini, insan derecesini ve ulvi hissedişleri kaim kılar. Hepimiz başka başka suretlerde, ama “Hu” ile hareket eden, Cenab-ı Hakk</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">’</span><span style="font-size: 12pt; font-family: ">ın nefhasının mazharlarıyız. Aslımız ve masdarımız hep O Hu’dan. “Edep Yâ Hû” demekle adeta şunlar ifade edilmek istenir: </span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;">Ey ezelde nur iken şimdi farklı farklı isimlerle anılan, aslında Hu’dan ibaret olan kardeşim, Allah Tealâ’nın ruhundan ruh üfürdüğü, en büyük emanete sahip, îman tacıyla ziynetlenmiş; benlikten, senlikten öte O “Hû”nun mazharı olmuş ”O”! Ey sahibi “Hû” ve sahibi “O”! olan! Sana “O”nun tarafından verilen bâki, kaybolmaz, hatta görülmez edep libasını taşıyan O”! Bu edepten uzaklıkları görüp de sakın kendindeki emaneti zayi etme. “O”na nefsinin süfli perdeleri ile o edebi örtme. Baki olanı ve baki olan edebi fani, kaybolup gidici hallerle heba etme. O bakiyi bu faniye değişme. Sen her an tecellisi ile her şeyin O’ndan olduğunu hatırla. Dönüşün “O”na olduğunu unutma. Edep Yâ Hû ikazımızı da O’ndan bil&#8230;</p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal;"><strong>Fatih ÇITLAK<br />
Kıssadan Hisse / 162<br />
Zaman / ailem</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/edep-ya-hu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>El Birûnî Kimdir?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/el-biruni-kimdir/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/el-biruni-kimdir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jun 2008 18:20:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[bilgin]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamı]]></category>
		<category><![CDATA[icad]]></category>
		<category><![CDATA[kaşif]]></category>
		<category><![CDATA[keşif]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=144</guid>
		<description><![CDATA[Ebu’r-Reyhan Muhammed b. El-Bîrûnî, milâdi 973 yılında Hârizm’in bir keÂ­nar mahallesinde doğdu. “Tahdîdü nihâyât’il-emâkin” isimli eserinin mukaddiÂ­mesinden kendisinin Türk olduğu anlaşılÂ­maktadır. Çünkü orada şöyle bir ifade kulÂ­lanmıştır: “Ben ne Arabım, ne de Acem. Arab ve Acem dillerini ana dilimden sonÂ­ra öğrendim. İlim dili olan Arabca yerine benim ana dilim ile ilim tesbit edilmiş olsa idi,]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="KONURENK"> Ebu’r-Reyhan Muhammed b. El-Bîrûnî, milâdi 973 yılında Hârizm’in bir keÂ­nar mahallesinde doğdu. “Tahdîdü nihâyât’il-emâkin” isimli eserinin mukaddiÂ­mesinden kendisinin Türk olduğu anlaşılÂ­maktadır. Çünkü orada şöyle bir ifade kulÂ­lanmıştır: “Ben ne Arabım, ne de Acem. Arab ve Acem dillerini ana dilimden sonÂ­ra öğrendim. İlim dili olan Arabca yerine benim ana dilim ile ilim tesbit edilmiş olsa idi,</span><span id="more-144"></span><span class="KONURENK"> oluk üzerine çıkmış deveye veya tarla sürmek için çifte koşulmuş zürafâya şaşıldığı gibi şaşılır ve hayret edilirdi.” Çok zengin bir dil olduğundan, zaten Arabça, o devirde edebî ve ilmî dil olarak kullanıÂ­lıyordu. Ayrıca gençliğinde hatta çocukÂ­luğunda Türkçe bilmekte olan Bîrûnînin eserlerinde Türkçe kelimelere rastlanmaktaÂ­dır.</p>
<p>Müslümanlar o devirde ilim ve teknikÂ­te, bütün dünyada en ileri mevkide idiler. Batılıların onların seviyesine ulaşması için asırların geçmesi gerekti. Çünkü İslâm âlimleri ellerine geçen teknik vasıtaları inÂ­celiyor daha gelişmişlerini elde etmek için uğraşıyorlardı. İlmî görüşleri temel esaslara bağlayıp yeni buluşların peşinde koştuÂ­ruyorlardı. Meselâ Müslümanlar, Ptolomeus’un tamamen basit kadranını geliştiÂ­rerek yeni âletler imâl ettiler. Duvar ve açı kadranından başka, on sekiz çeşit taşınabiÂ­lir kadran vücuda getirdiler. El-Bîrûnî ise, yedi buçuk metre kuturlu bir kadrandan faydalanmıştı. Asırlarca dünya mihverinin nütasyonuna (eğikliğine) dairMüslümanların verdiği bilginin farkına varılmadı. İlk defa 1610 ’da dikkati üzerine çeken Güneş lekelerine dair, müslümanların müşahedeleÂ­ri de uzun zaman takdir edilemedi. Daha 1000 senesinde El-Bîrûnî tarafından taÂ­mamlanan “Kopernikvârı Dönüş’ün de farÂ­kına varılamadığından, bu bilgiler sadece astronomiye ait tefekkür sahasında kaldı. Bir zamanlar Sisamlı Aristo’nun ondan bir asır sonra da Babil’de Selenkos’un bittiği Rönesans Devrindeki bu dönüşü, Kopernik’ten 500 yıl Önce El-Bîrûnî kavÂ­ramıştı. Gündüz-gece değişikliğini yapan, Güneşin Dünya etrafında dönmesi değilÂ­di. Bilakis, kendi mihveri etrafında dönen, gezegenlerle beraber Güneş’in etrafını da dolaşan Dünya’nın kendisiydi. Dünya gezeÂ­genlerle birlikte yer değiştirmekte, GüneÂ­şin etrafında bir devri tamamlamaktaydı. Kopernik’in eserinin ortaya çıkışından çok evvel bu ateşli iddia, elde teleskop ve raÂ­sat âletleri yokken, çok az vasıtalara daÂ­yandırılmıştı.</p>
<p>El-Bîrûnî’nin mineraloji (madenler ilÂ­mi) ile ilgili eserleri, bu sahada şu gün için bile kullanılabilecek durumdadır. Mineraloji, hem tıp hem de kıymetli taşlar bakımınÂ­dan yapılan araştırmalarla ilerlemiştir.’</p>
<p>El-Bîrûnî 1000 yılında yani 27 yaşında iken meşhur eseri “El’âsâr’ul-Bâkıyetû an’il-Kurun’il-Hâliye”yi tamamladı.</p>
<p>1017 yılında, Türk İmparatoru Gazneli Mahmud’un daveti üzerine Gazne’ye gitti. Hayatının büyük bir kısmını Gazne medresesinde çalışmakla geçirmiştir. Çok geniş ilmî araştırmalar yapmış, inanç ve anÂ­layış olarak Hind ve İran’ı ayrı ayrı kitapÂ­larda incelemiştir. “Kitâbû’t Tahkikî mâ li’1-Hind” isimli eserinde, Hindlilerin örf ve âdetleri ile felsefî düşüncelerinden, rakamÂ­larından, astronomilerinden bahsetmiştir. Bu eser, 1887 yılında “Al’ Birunis’s India” ismiyle İngilizceye çevrilmiştir</p>
<p>El-Bîrûnî bir astronomi ansiklopedisi olan meşhur eseri “El’Kanun’ul-Mesudiyyü fi’l-Heyeti ve’n-Nücûm”u Gazneli Mahmud’un ölümünden sonra yerine geçen oğÂ­lu Sultan Mesud b. Mahmud b. Sebûk Tekin adına yazmıştır. Bu kitabın kendisiÂ­ne sunulmasından çok duygulanan SulÂ­tan Mesud, El-Bîrûni’ye bir fil yükü saf güÂ­müş gönderince, bütün ilim adamlarının dikÂ­katini çekecek şu cevabı vermiştir: “Bu armağan beni baştan çıkarır, ilimden uzakÂ­laştırır, ilim sahibi olan kimse ise, gümüşün hemen harcanıp bittiğini, oysa ilmin kalıcı olduğunu bilir.İlmin devamlı zenginliğiÂ­ni,gümüşün kısa ömürlü bayağı parıltısına hiçbir zaman değişmem.”</p>
<p>El-Bîrûnî 1025 yılında Mâverâünnehir ile Sind’in tul (boylam) dairelerindeki hataları düzeltti.</p>
<p>El-Bîrûnî, “Târih’ül-Hind” adlı eserinÂ­de Hind dini, ilmi, felsefesi, edebiyatı, coğrafyası ve âdetleri hakkında geniş bilÂ­gi verdikten başka astronomiden de bahsetÂ­miştir. Bu eserinde Dünya’nın günlük haÂ­reketinin heliosantrik (Güneşi merkez saÂ­yan) ve jeosantrik (arz küresini merkez saÂ­yan) sistemin her ikisiyle de izah edilebiÂ­leceğini kabul etmiştir.</p>
<p>1030 yılında Sultan Mesud’a ithaf etÂ­tiği “Astronomi ve Yıldızlar Hakkında KaÂ­nun” isimli eserini, matematik ve astronoÂ­minin esas meselelerini aydınlatmak için yazmıştır. Bir çeşit ansiklopedi olan bu eserde birçok yeni buluşlar mevcud olup, trigonometriye ait geniş bir bölüm bulunÂ­maktadır. Bu eserde Gazne ve İskenderiye’ nin enlem ve boylamları ile Dünyanın büÂ­yüklüğü hakkında malûmat bulunmaktadır.</p>
<p>El-Bîrûnî ‘‘Makaletün fî istihrâci kadr’il-ardı bi rasadi inhıtat’il ufkı an kulel’il-cibâl” (Dağ başlarından yapılan ufuk alçalması rasadı yardımı ile Dünyanın boyutlarının belirtilmesi hakkında bir makale) sinde, Dünya yarıçapının hesabını ilmi bir usulle izah eder. Diğer taraftan “Hind” adlı eserinde Dünyanın yarı çapını R = 6324,66 km. olarak vermektedir. Bu değer ise, gerçek yarıçap değerine çok yakındır. Çünkü günümüzdeki ölçmelere göre ekvatorda R = 6377,397 km. kutuplarda ise, R = 6356,0759 km.dir. El-Bîrûnî İsÂ­lâm dünyasının en ünlü şehir ve kasabalaÂ­rından 600 tanesinin enlem ve boylamlarıÂ­nı gösteren bir tablo da yaptı.</p>
<p>İlim dünyası El-Bîrûnî ile çok yakınÂ­dan alâkalanmaktadır. UNESCO tarafından 16 dilde yayınlanan “Görüş” dergisi 1974 Haziran sayısını sırf El-Bîrûnî’ye tahsis etÂ­miş ve kapak baş sayfasında şunları yazÂ­mıştır; “Bin yıl önce orta Asya’da yaşayan evrensel bir deha: El-Bîrûnî&#8230; Astronom, taÂ­rihçi, botanist, farmakolog, jeolog, şâir, filozof, matematikçi, coğrafyacı ve hümaÂ­nist&#8230;</p>
<p>Carra de Vaux, astronomiyi tetkik ederken en mühim mevkii El-Bîrûnî’ye veriyor. Astronomiye dair pek çok eserler veren, bir çok usturlaplar (yıldızların DünyaÂ­ya göre yükseklik derecesini bulmakta kulÂ­lanılan âletler) vücuda getiren El-Bîrûnî den, bu Fransız müsteşrik’i şöyle bahsetÂ­mektedir: “Hareketli olan arz mıdır, yokÂ­sa güneş midir? El-Bîrûnî’nin, o akıcı ve yuÂ­muşak zekâsının elastikiyetini, bütün ayÂ­dınlığı ile bu mesele karşısında görüyoruz. Arzın güneş etrafında dönmesi nazariyesi Copernic’ten iki bin yıl evvel Bâbilli Selencus ve Sisamlı Aristaroue gibi şahıslar taraÂ­fından da ileri sürülmüştür. El-Bîrûnî pek iyi bilip tetkik ettiği bu iki faraziyenin taraftarÂ­larını ve aleyhtarlarını olduğu gibi ortaya koydu. El-Bîrûnî ilmî gerçeği tesbit ederÂ­ken, itiraz olarak ileri sürülen fikirlere de cevap verdi. Meselâ:</p>
<p>-  Peki, dünya dönüyorsa, onun bu döÂ­nüşünden dolayı ağaçların, taşların yerinÂ­den fırlamaları lâzımdır.</p>
<p>- Bu hâl, onun doğruluğunu çürütemez. Çünkü herşey, Arzın merkezine düÂ­şüyor. Demek ki, o merkezde çekicilik var. İşte bu cazibe (yer çekimi) dünya üzerinÂ­deki şeylerin dışarı fırlamasına mâni olur.” (Carra de Vaux, Les penseurs de L’İslâme C. II S. 215 &#8211; 217)</span></p>
<p><span class="renk6"> SIZINTI DERGİSİ<br />
Dünyayı Aydınlatanlar: El Birûnî              <span class="renk11"><br />
Safvet SENİH</span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/el-biruni-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlk denizaltı</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/ilk-denizalti/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/ilk-denizalti/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 May 2008 11:09:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamı]]></category>
		<category><![CDATA[icad]]></category>
		<category><![CDATA[keşif]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/ilk-denizalti/</guid>
		<description><![CDATA[Su altında ilerleyebilen bir vasıta yapma fikri, ilk olarak Leonardo da Vinci (1412–1519) tarafından ortaya atılmıştır. 1620’de Hollandalı fizikçi Drebbel’in ve 1653’te Fransız fizikçi François de Son’un bu konuda yaptıkları çalışmalardan bir netice alınamamıştır. Günümüzde ilk denizaltının 1776 yılında Amerikalı bilim adamı David Bushnell tarafından yapıldığı bilinmektedir. Hâlbuki İbrahim Efendi, 1719 yılında şehzadelerin sünnet düğününde]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Su altında ilerleyebilen bir vasıta yapma fikri, ilk olarak Leonardo da Vinci (1412–1519) tarafından ortaya atılmıştır. 1620’de Hollandalı fizikçi Drebbel’in ve 1653’te Fransız fizikçi François de Son’un bu konuda yaptıkları çalışmalardan bir netice alınamamıştır. <span id="more-136"></span>Günümüzde ilk denizaltının 1776 yılında Amerikalı bilim adamı David Bushnell tarafından yapıldığı bilinmektedir. Hâlbuki İbrahim Efendi, 1719 yılında şehzadelerin sünnet düğününde eğlence maksatlı kullanılmak üzere, insan taşıyabilen ve bir saatten fazla su altında kalabilen, çelikten bir denizaltı yapmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/ilk-denizalti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlk Önce Onlar Bulmuştu</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/ilk-once-onlar-bulmustu/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/ilk-once-onlar-bulmustu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 May 2008 11:02:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamı]]></category>
		<category><![CDATA[icad]]></category>
		<category><![CDATA[keşif]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/ilk-once-onlar-bulmustu/</guid>
		<description><![CDATA[Dünyanın üzerine bir güneş gibi doğan İslâmiyet, ilim öğrenmeyi teşvik ederek Müslümanların her bakımdan örnek alınabilecek bir medeniyet kurmalarını sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Peygamber Efendimiz’in (sas) teşvikleriyle, M.S. 800–1500 yılları arasında İslâm dünyasında, her konuda olduğu gibi, ilmî çalışmalarda da önemli ilerlemeler olmuş; birçok Batılı araştırmacı, İslâm dünyasının önemli ilim merkezlerine gelerek Müslüman âlimlerden ilim]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın üzerine bir güneş gibi doğan İslâmiyet, ilim öğrenmeyi teşvik ederek Müslümanların her bakımdan örnek alınabilecek bir medeniyet kurmalarını sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Peygamber Efendimiz’in (sas) teşvikleriyle, M.S. 800–1500 yılları arasında İslâm dünyasında, her konuda olduğu gibi, ilmî çalışmalarda da önemli ilerlemeler olmuş; birçok Batılı araştırmacı, <span id="more-135"></span>İslâm dünyasının önemli ilim merkezlerine gelerek Müslüman âlimlerden ilim öğrenmiştir. Müslüman ilim adamlarının eserlerinden yaptıkları çevirilerle, kendi ülkelerinde mucit olarak meşhur olmuş çok sayıda Batılı araştırmacı vardır. Batı’nın meseleye taraflı yaklaşması, ülkemizde de bazı kesimlerin bu gerçeği kasıtlı olarak örtmeye çalışması neticesi maalesef Müslüman ilim adamları tarafından yapılan keşif ve ortaya konan icatlar Batılılara mal edilmiştir. Bütün bunlardan sonra da, “İslâm terakkiye mânidir.” gibi yaftalarla Müslümanlar tesir altına alınmak istenmiştir. Aşağıdaki misâllerden de anlaşılacağı gibi birçok icat ve keşfin temelinde Müslüman ilim adamları vardır.  Uçak İnsanoğlunun kuşlar gibi uçma hayalinin, ilk olarak 1903 yılında Wright Kardeşler tarafından gerçekleştirildiği bilinir. Hâlbuki ilk uçuş denemeleri 880 yılında, Endülüslü Müslüman âlim İbn-i Firnas tarafından geçekleştirilmiştir. Plânörlere benzeyen bir âletin üzerine kuş tüyleri ve kumaş geçiren İbn-i Firnas, bununla bir müddet havada kalmayı başarmıştır. İbn-i Firnas’ın bu faaliyeti, Batılı tarihçilerden Prof. Dr. Philip Hitti ve Dr. Sigrid Hunke tarafından ilk uçuş denemesi, kullandığı âlet de ilk uçak modeli olarak kabul edilir.1,2  Buharlı otomatik sistemler Çeşitli kaynaklarda, buharlı otomatik sistemlerin ilk örneklerinin 1780 yılında İskoçyalı mühendis James Watt (1736–1819) tarafından icat edildiği belirtilir. Hâlbuki James Watt’tan 600 yıl öne yaşamış olan El-Cezeri’nin bir eserinde, buharlı otomatik sisteme benzer bir regülâtörden bahsedilmekte ve bu regülâtörün detaylı resmi yer almaktadır. El-Cezeri bu sistemde, buhar veya petrolle çalışan motorlu taşıtların vazgeçilmez elemanı olan supap tekniğini de ilk olarak kullanmıştır.3,6  İlk denizaltı Su altında ilerleyebilen bir vasıta yapma fikri, ilk olarak Leonardo da Vinci (1412–1519) tarafından ortaya atılmıştır. 1620’de Hollandalı fizikçi Drebbel’in ve 1653’te Fransız fizikçi François de Son’un bu konuda yaptıkları çalışmalardan bir netice alınamamıştır. Günümüzde ilk denizaltının 1776 yılında Amerikalı bilim adamı David Bushnell tarafından yapıldığı bilinmektedir. Hâlbuki İbrahim Efendi, 1719 yılında şehzadelerin sünnet düğününde eğlence maksatlı kullanılmak üzere, insan taşıyabilen ve bir saatten fazla su altında kalabilen, çelikten bir denizaltı yapmıştır.4  Dünyanın yuvarlaklığı ve kendi etrafında dönmesi Kâinat kitabını, Kur’ân-ı Kerim’in ışığında okuyan El-Biruni (973–1048), Dünya’nın yuvarlak oluşuna ve kendi etrafında döndüğüne dâir ilmî hesaplamalarını Kopernik’ten 500 yıl önce bilim dünyasına sunmuştur. Ne yazık ki, gençliğimize Kopernik anlatılmasına rağmen, El-Biruni’den hiç bahsedilmemektedir.3,4,7  Kan dolaşımı 16. yüzyılda yaşamış olan Micheal Servitus’ün kan dolaşımını ilk keşfeden kişi olduğu kanaati günümüzde yaygındır. Hâlbuki ondan 300 yıl önce yaşamış Müslüman tıp âlimi İbnü’n-Nefis (1208–1288), eserinde damar sistemini ve kalbin bölümlerini detaylı olarak çizmekte; büyük ve küçük kan dolaşımını ayrı ayrı anlatmaktadır. 8-9  İlk anestezi İlk olarak 1850 yılında Junken tarafından yapıldığı zannedilen anestezi, Müslüman ilim adamı Sâbit bin Kurra (835–902) tarafından keşfedilmiş ve kullanılmıştır. Harran’da doğan Sâbit Bin Kurra, Bağdat’ta, tıpla birlikte matematik, astronomi ve mekanik sahalarında da önemli çalışmalar yapmıştır. 9,10  Atom Günümüz dünyasında, atomla alâkalı ilk çalışmaların İngiliz fizikçi John Dalton (1766–1844) tarafından yapıldığı, uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin de Alman fizikçi Otto Hahn (1779–1868) tarafından ortaya atıldığı fikri yaygındır. Hâlbuki onlardan 1000 yıl önce yaşamış ve dönemin en büyük ilim merkezlerinden Harran Üniversitesi’nde rektörlük yapmış olan Müslüman kimyacı Câbir Bin Hayyan’ın (721–815) aşağıdaki sözleri asrımızın ilim adamlarını dahi hayrete düşürecek mahiyettedir: “Maddenin en küçük parçası olan ‘cüz-ü la yetecezza’da (atom) yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettiği gibi onun parçalanamayacağı söylenemez. Aksine parçalanabilir ve parçalanınca da öylesine bir güç ortaya çıkar ki, bu güç Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allah’ın bir kudret nişanıdır.” 11  Verem ve tedavisi 50 yıl öncesine kadar tedavisi bilinmeyen verem, nice insanın ölümüne yol açmıştır. Veremin tedavi usullerini ve bu hastalığa yol açan mikrobu Alman bilim adamı Dr. Robert Koch’un (1834–1910) bulduğu belirtilmektedir. Üstelik verem konusunda yaptığı çalışmalar dolayısıyla Dr. Koch’a 1905 yılında tıp sahasında Nobel Mükâfatı verilmiştir. Hâlbuki Dr. Koch’dan 150 yıl önce yaşamış Osmanlı ilim adamı Abbas Vesim bin Abdurrahman’ın (?-1761) vereme yol açan mikrop, veremin bulaşma yolları ve tedavisi konusunda yaptığı çalışmalar Avrupa’da büyük alâka görmüş ve yabancı ilim adamları kendisini sık sık ziyaret etmişlerdir.11,12  Katarakt ameliyatı İlk olarak 1846 yılında Blanchet tarafından gerçekleştirildiği bilinen katarakt ameliyatına, Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Yakup’un (as) perde inmiş gözüne, Hz. Yusuf’un (as) gömleğini sürünce görmeye başlaması hâdisesiyle işaret edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’den aldığı ilhamla katarakt tedavisinin mümkün olabileceğine inanan ve bu sahada çalışmalar yapan Ebu’l-Kasım Ammar bin Ali Mevsili (950–1010) Irak ve Mısır’da yaşamıştır. Ali Mevsili’nin göz hastalıklarının tedavisi konusunda yazdığı “Kitabu’l-Müntehap” isimli eseri, Batı’da 18. yüzyılda dahi bu konudaki en iyi tıp kitabı olarak kabul edilmiştir. Ali Mavsili, göz hastalıklarına karşı uyguladığı çeşitli tedavi usullerinin yanında, içi oyuk bir tüp ile katarakt ameliyatı da yapmıştır.9,11 Yukarıdaki misâllerden de anlaşılacağı gibi insanlığın ortak mirası olan bilime 8 ile 16. yüzyıllar arasında Müslümanlar çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Batı’da yetişmiş Gergo Saton gibi objektif birkaç bilim tarihçisinin eserlerinde Müslüman ilim adamlarından detaylı bahsedilmektedir. Bu eserlerde Sâbit Bin Kurra için Müslümanların Euklides’i; Harezmî için cebirde Euclides’ten bin yıl ileride; Câbir bin Hayyan için modern kimyanın, İbn-i Heysem için optik ilminin ve modern tecrübî fiziğin kurucusu; İbn-i Sina için hekimlerin üstadı; El-Cezeri için modern mühendisliğin ve otomatik kontrol ilminin kurucusu; Uluğ Bey için 15. yüzyılın astronomu; Mimar Sinan için mimarların üstadı; Piri Reis için dünyanın en büyük denizcisi; Râzi için Avrupa’daki ders veren kimyager denmekte, diğer âlimler için de çeşitli güzel tâbirler kullanılmaktadır.13 Ayrıca Milletlerarası Astronomi Birliği 1950’de aldığı bir karara istinaden Ay yüzeyinde bulunan kraterlere (Ay çukuru) bilime önemli katkıları olmuş ilim adamlarının isimlerini vermiştir. Bunlar arasında Müslüman ilim adamlarından Sâbit bin Kurra, Ebu’l-Vefa, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Câbir Bin Hayyan, İbn-i Heysem, Biruni, İbn-i Sina, Nasiruddin Tusi, El-Battâni, El-Fargani, Bitruci, El-Zerkavi ve Es-Sûfi’nin isimleri de yer almaktadır.13,14 Yukarıda sadece bazı<br />
larını sayabildiğimiz icat ve keşifler, ülkemizdeki ders kitaplarında yeterince yer almadığı gibi, Müslüman ilim adamları tarafından yüzyıllar önce yapılan keşif ve icatlar da, okullarımızda “Batılı ilim adamları tarafından yapılmıştır.” şeklinde öğretilmeye devam edilmektedir. Bu durum maalesef, tarih ve kültürümüzden bîhaber, kendine güveni olmayan bir gençliğin yetişmesine yol açmaktadır. Günümüzde, kendi öz değerlerimizle yetişen gençlerden bazılarının, dünya bilim olimpiyatlarında kazandıkları başarılar, imkân verildiğinde, bilime geçmiştekine benzer katkıların tekrar yapılabileceğinin bir habercisidir.  Dipnotlar 1. Mitti, F., Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi, Çeviren Salih Tug. Boğaziçi yay., İstanbul, 1981. 2. O. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti 3. “Modern Bilimin Müslüman Öncüleri”, www.mercek.org 4. Şaban Döven, “Müslüman İlim Öncüleri”, Yani Asya neşriyat, İstanbul, 2004. 5. Fuat Sezgin, “Compendium on the Thoery and Practice of the Mechanical Arts Al-Jami bain al-ilm wa-l-amal an-nafi fi şina at al-hiyal; El-Cezeri; İstanbul, 2002, İngilizce, Ciltli. 6. El-Cezeri, “Kitab fi Ma’rifet’il Hiyali’l Hendesiye”, edited by Ahmed El Hasan, sf 394–395, Halep, 1979. 7. İslâm Dünyasının Mucitleri” Focus, Sayı:2005/01-112414 Ocak 2005. 8. Ibnü’n-Nefis, Serhül Kanun Sam, s. 108, 1934. 9. Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, “İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi”, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlar, Ankara, 2000. 10. Wood, C.A.. Memorandum, “Book ot a tenth Century oculist for the use of modern offtalmatologist of medicine”, s. 264-265, 1973. 11. Şaban Döven, “Müslüman İlim Adamları”, Yani Asya neşriyat, İstanbul, 2004. 12. İbrahim Paşa, İslâmların ve Bilhassa Türk Milleti Necibesinin Tababete Ettikleri Hizmetler, İkdam Gazetesi, sayı 4040. 13. Lütfi Göker, “Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile Türk İslâm Bilim Adamlarının Yeri” Düşünce Eserleri Dizisi, M.E.B., İstanbul, 1996.  15. M. Bayraktar, Kindi ve Einstein’e Göre Rölativite ve Benzerlikleri. Bilim ve Teknik, C.XIII. sayı 153.1980. 16. Ebu Rida, M., Kindi ve Falsafatü’l-Ula, Kahire 1950, c.l, s.119.</p>
<p><strong>Kenan GÖÇOĞLU &#8211; Önce Onlar Bulmuştu &#8211; Sızıntı</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/ilk-once-onlar-bulmustu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Buharlı otomatik sistemleri ilk kim bulmuştur?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/buharli-otomatik-sistemleri-ilk-kim-bulmustur/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/buharli-otomatik-sistemleri-ilk-kim-bulmustur/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 May 2008 10:55:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamı]]></category>
		<category><![CDATA[icad]]></category>
		<category><![CDATA[keşif]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/buharli-otomatik-sistemleri-ilk-kim-bulmustur/</guid>
		<description><![CDATA[Çeşitli kaynaklarda, buharlı otomatik sistemlerin ilk örneklerinin 1780 yılında İskoçyalı mühendis James Watt (1736–1819) tarafından icat edildiği belirtilir. Hâlbuki James Watt’tan 600 yıl öne yaşamış olan El-Cezeri’nin bir eserinde, buharlı otomatik sisteme benzer bir regülâtörden bahsedilmekte ve bu regülâtörün detaylı resmi yer almaktadır. El-Cezeri bu sistemde, buhar veya petrolle çalışan motorlu taşıtların vazgeçilmez elemanı olan]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çeşitli kaynaklarda, buharlı otomatik sistemlerin ilk örneklerinin 1780 yılında İskoçyalı mühendis James Watt (1736–1819) tarafından icat edildiği belirtilir.<span id="more-134"></span> Hâlbuki James Watt’tan 600 yıl öne yaşamış olan El-Cezeri’nin bir eserinde, buharlı otomatik sisteme benzer bir regülâtörden bahsedilmekte ve bu regülâtörün detaylı resmi yer almaktadır. El-Cezeri bu sistemde, buhar veya petrolle çalışan motorlu taşıtların vazgeçilmez elemanı olan supap tekniğini de ilk olarak kullanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/buharli-otomatik-sistemleri-ilk-kim-bulmustur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

