<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Taka &#187; tasavvuf</title>
	<atom:link href="http://www.yoremizden.com/tag/tasavvuf/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yoremizden.com</link>
	<description>Karadeniz ve Trabzon kültürünü yaşatma ve sevdirme sitesi...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 10:21:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	
		<item>
		<title>Tasavvufun Üç Meyvesi</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/tasavvufun-uc-meyvesi/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/tasavvufun-uc-meyvesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 02 Oct 2011 23:39:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçeğe Doğru]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Terbiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf nedir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=7046</guid>
		<description><![CDATA[Tasavvuf, nefsin terbiye edilip kalbin Allah’tan gayrısından temizlenmesi için Kitap ve Sünnet dairesinde gayret etmek, çalışmaktır. Burada nefsin terbiyesinin, kalbin temizliğinin önemi yanında, bu işin İslâm’ın temiz akidesi, emir ve yasakları çerçevesinde yapılmasının önemini öncelikli olarak vurgulamak gerekir. Çünkü Allah Tealâ’nın İslâm’dan başka bir dini yoktur ve bu dinin dışındaki başka bir inançla nefse muhalefet]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_5792" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/05/Tasavvuf.jpg"><img class="size-medium wp-image-5792" title="Tasavvuf" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/05/Tasavvuf-300x217.jpg" alt="Tasavvuf 300x217 Tasavvufun Üç Meyvesi" width="300" height="217" /></a><p class="wp-caption-text">Tasavvuf</p></div>
<p>Tasavvuf, nefsin terbiye edilip kalbin Allah’tan gayrısından temizlenmesi için Kitap ve Sünnet dairesinde gayret etmek, çalışmaktır. Burada nefsin terbiyesinin, kalbin temizliğinin önemi yanında, bu işin İslâm’ın temiz akidesi, emir ve yasakları çerçevesinde yapılmasının önemini öncelikli olarak vurgulamak gerekir. Çünkü Allah Tealâ’nın İslâm’dan başka bir dini yoktur ve bu dinin dışındaki başka bir inançla nefse muhalefet etmek kişiyi hakikate ulaştırmaz. ‘İstidraç’ denilen birtakım garipliklerle kişi doğruya ulaştım zannederken, iyice yanlışa saplanıp kalır.</p>
<p>İslâmî ölçülerle kontrol edilmeyen nefs terbiyesi tasavvuf değil; şeyhi şeytan, akıbeti cehennem olan bir sapık yol olur. Bu sapıklıkla elde edilecek bazı olağandışı hallerin insanların gözünü boyamaktan öte hiçbir kıymeti yoktur. Bütün mesele kalbi Allah Tealâ’nın razı olduğu ahlâk ile selim bir hale kavuşturmak ve İslâm olarak yaşatmaktır.</p>
<p>İmam Rabbanî k.s. hazretlerine göre tasavvuf üç şeyin temini içindir: Önce kalbi manevi hastalıklarından temizler. Kalp, emir alemindendir ve aslen yüzü Allah’a dönüktür. Fakat dünya hayatına saplanarak kirlenmiş, ahlâkı bozularak ilâhi olan cevheri zarar görmüştür. Bize şah damarımızdan yakın olan Allah Tealâ’yı unutup uzaklaşmış, birer hastalık olan kötü huylar edinmiştir.<span id="more-7046"></span></p>
<p>Tasavvuf, kalbi Allah Tealâ’ya karşı cahilleştiren, onu karanlıkta bırakan bu durumdan kurtarmak için yapılacak olanın yolunu göstermiş, Ehl-i Sünnet sınırları içinde yöntemi belirlemiştir. Usulünce çalışılınca tasavvufun sağladığı ilk kazanç kalbin bütün hastalık ve dünyanın gereksiz ağırlıklarından kurtulması, kendi gerçek haline dönmesidir.</p>
<p>İkinci olarak, kalp aslına dönünce şüphe ve vesveselerden arınmış sağlam bir imanla kişi Allah Tealâ’nın rızasını kazanmayı can u gönülden ister ve itikad, ibadet ve muamelâtıyla dinine dört elle sarılır, emirleri yerine getirip, yasaklardan sakınır.</p>
<p>Üçüncü olarak, tasavvuf terbiyesi altında yetişmiş müslüman için Peygamber Efendimiz s.a.v.’in sünnetini ihya etmek büyük önem kazanır. Çünkü doğru yolun, dinin, dolayısıyla tasavvufun habercisi O’dur. İnsanları kurtuluşa götürecek olan yaşayış şeklini, hal ve davranışları yine O göstermiş, nasıl yapmamız gerektiği konusunda örnek olmuştur. O’nun elinden tutmadan, O’nun yolunu takip etmeden, O’nun duası ve şefaati olmadan tasavvuf terbiyesi mümkün değildir. O bütün mürşitlerin mürşidi, yol göstericilerin yol göstericisidir.</p>
<p>Tasavvuf, kişiyi Peygamberine bağlı, O’nun bildirdiklerine sadık bir müslüman yapmaya çalışırken, nefs, şeytan ve kötü insanlar da düşmanlıklarından geri kalmayacaklardır. Fakat tasavvuf terbiyesi zaten bu düşmanları alt ederek ilerlemeyi sağlamak içindir.</p>
<p>En önemli düşman da kişinin kendi nefsidir. Nefs aşırı isteklerle dünyaya önelir, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına karşı lâkayt ve tembel davranıp sadece kendi zevklerinin tatminini ister. Kalbi de aşağı çekmeye çalışır. Çünkü kalp melekleşmeye meyilli olduğundan nefsin istediği hayatla tamamen zıt hareket edip onu engeller.</p>
<p>Kalp nefse teslim olmadığı sürece nefsin yapabileceği bir şey yoktur. Çünkü kalp insan varlığında en önemli yere sahiptir ve padişah hükmündedir. Bu padişahın hastalanıp yataklara düşmüş, kimseye söz geçiremeyip çevresine oyuncak olmuş hali içler acısıdır. Fakat insanın aklı kalbin yardımcısıdır. Eğer akıl insafla hareket eder, geçici dünyaya bağlanmanın, gerçek ve sonsuz hayat olan ahirete sırt dönmenin saçmalığını itiraf ederse, kalbe yardım etmiş olur.</p>
<div id="attachment_7047" class="wp-caption alignleft" style="width: 190px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/10/semerkand-dergisi.jpg"><img class="size-medium wp-image-7047 " title="Semerkand Dergisi" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/10/semerkand-dergisi-300x118.jpg" alt="semerkand dergisi 300x118 Tasavvufun Üç Meyvesi" width="180" height="71" /></a><p class="wp-caption-text">Semerkand Dergisi</p></div>
<p><a title="Kaynak" href="http://www.semerkanddergisi.com/Detay.aspx?YaziID=1644&amp;Sayi=115" target="_blank">Mehmet ILDIRAR<br />
Haziran 2011 150.SAYI</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/tasavvufun-uc-meyvesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tasavvufta Aşk ve Muhabbet</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/tasavvufta-ask-ve-muhabbet/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/tasavvufta-ask-ve-muhabbet/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2011 19:21:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İmamoğlu Muhammet TAŞKIN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce İklimi]]></category>
		<category><![CDATA[aşıklık nedir]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[aşk nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Yusuf]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[muhabbet meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[muhabbet meclisi nedir]]></category>
		<category><![CDATA[muhabbet nedir]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvufta aşk]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvufta aşk ve muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvufta muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Züleyha aşkı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=6181</guid>
		<description><![CDATA[Aşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah&#8217;a muhabbet anlamında kullanılır. İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah&#8217;ı sevmektir. Bazen mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur. Cenab-ı Hak bir kutsi hadiste, &#8220;Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım&#8221; buyurmaktadır ki ilâhî aşkın kaynağı budur.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/06/Günümüz-ve-Tasavvuf.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6188" title="Günümüz-ve-Tasavvuf" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/06/Günümüz-ve-Tasavvuf-300x225.jpg" alt="Günümüz ve Tasavvuf 300x225 Tasavvufta Aşk ve Muhabbet" width="300" height="225" /></a>Aşk</strong>, şiddetli sevginin adıdır. <strong>Tasavvuf </strong>dilinde, Allah&#8217;a muhabbet anlamında kullanılır.</p>
<p>İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah&#8217;ı sevmektir. Bazen mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur.</p>
<p>Cenab-ı Hak bir kutsi hadiste, &#8220;Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım&#8221; buyurmaktadır ki ilâhî aşkın kaynağı budur. Çünkü Allah&#8217;ı bilmek, tanımak ancak aşk ile olur. Allah&#8217;ı gerçekten seven kişi O&#8217;nun yarattıklarını da aynı şekilde sever. Yaratandan ötürü yaratılanı sever. Bu aşk güzele değil, güzelliğedir. Herkesi, her şeyi sevmektir. Varlıklarda tezahür eden Allah&#8217;ın sanatını, kudretini, rahmetini, lütfünü ibretle temaşa etmektir. Bu aşka bazen &#8220;mecazi aşk&#8221;la da ulaşılır. Bundan dolayı &#8220;mecazi aşk, gerçek aşkın köprüsüdür&#8221; denilmiştir. Gerçek aşka ulaşmak da ilimle olmaz. Nitekim Fuzuli bunu şu beytiyle çok güzel anlatmaktadır :</p>
<p>Aşk imiş her ne var âlemde İlim bir kil u kal imiş ancak.</p>
<p>Bazı yazarlar aşkı şiddetine göre şu şekilde sıralarlar:</p>
<p>1. İrade 2. Muhabbet 3. Hevâ 4. Sakabe 5. Tebettül 6. Alaka 7. Vüluğ 8. Kelef 9. Şağaf 10. Aşk 11. Ülfet 12. Garava 13. Hullet 14. Teyemmüm 15. Valeh 16. Tedellüh 17. Velâ<span id="more-6181"></span></p>
<p>MUHABBET: Arapça, sevgi, aşk demektir. Tasavvufta muhabbetin hakikati, her şeyini sevdiğine bağışlaman, kendine de sende olan hiçbir şeyi bırakmamandır. Muhabbet ehli üç haldedir: Ammenin muhabbeti: Bu fiilî bir sevgidir ve Allah&#8217;ın kendilerine ihsan etmesinden kaynaklanır. Hz. Peygamber (s) bu konuda şöyle der: &#8220;Kalplerin, kendilerine ihsan edeni sevme özelliği vardır&#8221;, ikincisi; sıfatî aşkın hâlidir. Kalbin Allah&#8217;ın gınasına, celaline, azametine, kudretine ve ilmine bakmasından kaynaklanır. Bu havassın, sadıkların veya tahkik ehlinin muhabbetidir. Bu konuda Hüseyn en-Nurî şöyle der: &#8220;Muhabbet, perdelerin yırtılması, sırların ortaya çıkmasıdır.&#8221; Üçüncüsü; zatî muhabbetin hâlidir. Bu, illetsiz olarak, Allah&#8217;ı sevmenin kadîm olduğunu bilmekten ve anlamaktan doğar, işte bu şekilde Allah&#8217;ı bir sebebe bağlı olmaksızın, seviniz. Bu şekildeki sevgi sıddîkler ve âriflerinkidir.&#8221;</p>
<p>Muhabbetin, başlangıçları ve gayeleri itibariyle on kısma ayrıldığı söylenir. Bunlardan beşi, sâlik ve muhiblerin makamlarıdır. Bunlar sırayla; ülfet, hevâ, hülle, şağf ve vecddir. Aşıkların makamlarına gelince, onlar da şunlardır: Garaim, iftitân, veleh, dehş ve fenadır.</p>
<p>Muhabbetten Muhammed (s) oldu hâsıl</p>
<p>Muhabbetsiz Muhammed&#8217;den (s) ne hâsıl.</p>
<p>Mahabbet şirket (ortak) kabul etmez: Allah&#8217;tan başka hiçbir şeyi sevmemeyi ifade eder. Casiye/23&#8242;te diğer istekler yerilerek &#8220;nefsinin hevasını kendisine ilah edineni görmedin mi?&#8221; denir. Bu ayet Furkan/43&#8242;te de aynen geçmektedir.</p>
<p>Kuru muhabbet: Sevmenin karşılıksız olduğunu ifade etmek için kullanılan bir sözdür. Son devir ünlü Halvetî şeyhlerinden Fatih türbedârı Hacı Ahmed Amiş Efendi (ö. 1920) &#8220;bu yolun sermayesi kuru mahabbet&#8221; sözünü söyledikten sonra, bunu şöyle açıklarmış: &#8220;Mahabbetin yaşı olur mu? Olur ya! Görmüyor musun, babam ölse de, yerine geçsem, diyen şeyh oğullarını.&#8221;</p>
<p><strong>Muhabbet meclisi</strong> : Sohbet meclisine bu isim verilir. Bu meclis, irfan ve edeb meclisi olduğu için, katılanların bilgisi artar.</p>
<p>Muhabbetten kaçan insan sayılmaz: Sevginin insan için kaçınılmaz ruhî bir öğe olduğunu anlatmak için kullanılır.</p>
<p>Mecnun, Leyla&#8217;ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla&#8217;ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, &#8220;Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla&#8217;nın diyarından gelmiştir&#8221; der. Neticede, Leyla&#8217;yla bir araya geldiğinde, hayır, der, Leyla sen değilsin. &#8220;Sen yürü Leyla ki ben Mevla&#8217;yı buldum.&#8221; Der. Böylece kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.</p>
<p>Yunus Emre&#8217;ye &#8220;Bana Seni gerek Seni&#8221; dedirten de, aynı İlâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde &#8220;İlahî aşkı&#8221; kastederler. Bundan sonraki &#8220;aşk&#8221; ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.</p>
<p>Her şeyden evvel &#8220;aşk&#8221; fikrî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak halen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir: Biri &#8220;Aşıklık nedir?&#8221; diye sordu. &#8220;Benim gibi olursan anlarsın&#8221; dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı.</p>
<p>Mevlâna&#8217;nın verdiği şu misalden hareketle, aşık olmayı manevî bir sarhoşluk olarak anlayabiliriz. &#8220;Bir sarhoş meyhaneden çıkıp da yolunu şaşırınca, çocukların maskarası ve eğlencesi olur. O sarhoş, böylece sekr halinde bulunur. Çocuklar ise, onun şarap zevkinden ve sersemlik neşesinden habersiz olarak arkasına takılır. Allah&#8217;ın aşkından sarhoş olanlardan başka, bütün halk çocuk mesabesindedir. Heva ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası, büluğa ermiş değildir.&#8221;</p>
<p>Şu sözler ise, İlahî aşktan nasibini almayan ve dünyanın fani işleri içinde boğulup gidenlerin halini anlatır: &#8220;O çocuklar bir kamışa binerler ve &#8216;bu bizim burağımız veya mübarek gidişli düldülümüzdür&#8217; derler. Yüklenmiş oldukları kamışı taşıdıkları halde, cehillerinden böbürlenirler ve kendilerini ata binmiş vehmederler.&#8221;</p>
<p>Üstteki ifadelerde olduğu gibi, tasavvuf ehli divanlarında &#8220;şarap-meyhane&#8221; gibi mazmunlara sıkça yer vermişlerdir. Mânâdan nasibini almayanlar bu ifadeleri zahirine göre değerlendirmişler, o büyük zatları yanlış tanımış ve anlatmışlardır.</p>
<p>Nitekim yüce Allah, &#8220;Onların Rabbi, onlara tertemiz bir şarab takdim eder&#8221; (Dehr Sûresi,21) buyurmaktadır. Ayette geçen &#8220;şarab&#8221; kelimesi, şu anda Türkçemizde kullandığımız &#8220;içki&#8221; anlamında olmayıp, &#8220;temiz içecek&#8221; mânâsındadır.</p>
<p>Şu muhavere aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir: İlahî aşk mensublarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami&#8217;ye şöyle der: &#8220;Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.&#8221; Bayezid, şu anlamlı cevabı verir: &#8220;Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti.&#8221;</p>
<p>Evet, Hak aşığı olan zat, her şeyi &#8220;Mevla&#8217;nın diyarından&#8221; gelmiş olarak görür. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Mecnun her vesileyle Leyla&#8217;yı hatırladığı gibi; âşık da &#8220;Her şey bana Seni hatırlatıyor&#8221; der, varlıklardan Allah&#8217;ı bulur, Allah&#8217;ta fani olur. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip &#8220;Ene&#8217;l-Hak&#8221; bile derler. Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir. Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hale gelen demirin &#8220;ben ateşim&#8221; demesine benzetir. Ancak, şu mühim hatırlatmayı da yapmadan edemez: &#8220;Sen, sarhoş olanlardan kılavuzluk arama!&#8221; Yani, böyle zatlar, hidayet üzere olmakla beraber, peşinde gidilecek kimseler değildir.</p>
<p>Tekrar aşığın dünyasına dönecek olursak&#8230; Evet, aşık bu dünyada kendini gurbette görür. &#8220;Vatan sevgisi imandandır&#8221; hadisini tasavvufî mânâsıyla değerlendirir. Gerçek vatanı &#8220;Bezm-i Elest&#8221; olarak kabul eder. Şu dünya zindanındaki günlerini tamamlayıp, İlahî huzura vuslatı en büyük gaye bilir.</p>
<p>&#8220;Aşık, gamdan da, sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir.&#8221; Onun hali, şu manaları terennüm eder:</p>
<p>&#8220;Hoştur bana Senden gelen</p>
<p>&#8220;Ya gonca gül, ya da diken</p>
<p>&#8220;Ya hil&#8217;atu ya da kefen</p>
<p>&#8220;Narın da hoş, nurun da hoş.&#8221;</p>
<p>Aşık, Allah&#8217;tan gelen lütfu ve kahrı lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker: &#8220;Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir.&#8221;</p>
<p>Aşık olan kişiler deli olagan olur,</p>
<p>Aşk nedir bilmeyenler âna gülegan olur,</p>
<p>Sakın gülme sen âne , deli değildir sane,</p>
<p>Kişi neye gülerse başa gelegân olur,</p>
<p>Aşık Yunus sen dahi, incitme aşıkları,</p>
<p>Aşıkların duası kabul olagan olur.</p>
<p>Cenab-ı Hakk&#8217;ın muhabbet(aşk) zinciri kimin ayağına takılmışsa onun için korku yoktur, gam çekmekte yoktur. Bu zincir, dünya zincirini kıranlara takılır. Evet zinciri aşk, takınmayan kimse henüz manevi hayata kavuşmamış demektir.</p>
<p><strong>Züleyha, Hz Yusuf&#8217;a AS </strong>olan aşkı uğruna güzelliğinive servetini bu yolda vermiş, yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığı bu yolda harcamış. &#8220;Bu gün Yusuf&#8217;u (AS) gördüm&#8221; diyen herkese eline geçeni zengin edecek bir mücevher vere vere elinde bir şey kalmamış. Aşkından dolayı karşılaştığı herşeyi Yusuf diye çağırır olmuş. O kadar ki başını göğe kaldırdığı zaman Hz Yusuf AS adını yıldızların üzerinde yazılı görürmüş.Daha sonra Züleyha iman edip Hz Yusuf AS onunla evlendikten sonra eski aşığı ve yeni kocasından ayrı yaşamaya yönelerek kendini ibadete vermiş varlığını tamamen ALLAH&#8217;a C.C. adamış, Hz Yusuf AS kendisi gündüz yatağa çağırsa &#8220;akşama&#8221; diye savar, akşam çağırınca &#8220;yarına&#8221; diye ertelermiş. Nihayet bunun sebebini Yusuf&#8217;a AS şöyle söyler &#8220;Ben sana ALLAH&#8217;ı C.C. tanımadan önce aşık olmuştum&#8221;. Bunun üzerine Yusuf AS &#8220;Seninle birleşmemi emreden yüce ALLAH&#8217;dır. Senden iki çocuğum olacağını ve bunları peygamber olarak görevlendireceğini bana bildirdi.&#8221;</p>
<p>Hz İsa AS birgün bahçe sulayan bir delikanlı ile karşılaştı, delikanlı Hz İsa&#8217;ya AS &#8220;Rabbinin sevgisinin zerre ağırlığındaki bir kısmını bana bağışlamasını dile&#8221; der. Hz İsa AS &#8220;sen zerre kadarına dayanamazsın&#8221; diye karşılık verir. Delikanlı &#8220;O halde zerre kadarının yarısını versin&#8221; der. Bunun üzerine İsa AS &#8220;Ya Rabbi bu gence sevginin zerre kadarının yarısını bağışla&#8221; diye dua eder ve yoluna devam eder. Bir müddet sonra Hz İsa&#8217;nın AS yolu yine oraya düşer, delikanlıyı sorar. &#8220;Delirdi dağlara çıktı&#8221; derler. Hz İsa AS delikanlıyı kendisine göstermesi için ALLAH&#8217;a dua eder. O sırada delikanlıyı dağlar arasında görür, onu gözlerini gökyüzüne dikmiş ve bir kaya üzerinde dimdik ayakta dururken bulur.Hz İsa AS delikanlıya selam verir, selamını almaz &#8220;Ben İsa&#8217;yım AS&#8221; diye kendisini tanıtarak delikanlının ilgisini çekmeye çalışırken Yüce ALLAH&#8217;tan C.C. kendisine şu vahy gelir &#8220;Kalbinde Benim sevgimin yarım zerresini taşıyan kimse insanoğlunun sözünü duyar mı? İzzet ve Celâlim Hakkı için sen onu testere ile ikiye biçsen, onun acısını bile duymaz.&#8221;</p>
<p>Adamın biri Efendimiz&#8217;e SAV &#8220;Ben seni seviyorum&#8221; dedi. Efendimiz SAV &#8220;Yoksulluğa hazır ol&#8221; buyurdu. &#8220;ALLAH&#8217;ı da çok seviyorum&#8221; deyince &#8220;O halde belaya&#8217;da hazır ol&#8221; buyurdu. Tirmizi (Başka bir rivayette: &#8220;Beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha süratli gelir&#8221; buyurmuştur.)</p>
<p>ALLAH&#8217;u Teâlâ Musa AS&#8217;a şöyle vahyetti &#8220;Bir kulumu sevdiğim vakit ona, sadakatini görmek için dağların bile dayanamayacağı belalar veririm. Şayet sabrederse onu Kendime veli ve dost edinirim. Şayet acziyet gösterir, feryad ederse onu perişan ederim&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Zatın birisi der ki: &#8220;Sevdiğim herşeyi ALLAH C.C. sevdiği için sevdim, hatta ateşi sevseydi, oraya da girmeyi severdim.&#8221;</p>
<p>Cüneyd sordu: &#8220;Seven kimse belanın acısını duyar mı? Seriyyüs Sakati dedi ki &#8220;Hayır&#8221;. Cüneyd &#8220;Kılıç darbesi yesede mi?&#8221; Sakati &#8220;Evet yetmiş kılıç yarası alsa da acısını duymaz&#8221; dedi.</p>
<p>Bişr RA diyor ki:&#8221;Gençliğimde Abadan&#8217;a gitmiştim. Cüzzamlı deli ve kör bir adam ile karşılardım.Sara&#8217;sı tutmuş, karıncalar vücuduna üşüşmüş etini yiyorlardı. Başımı kaldırıp kucağıma aldım, ayıldığı vakit &#8220;Benimle Rabbim arasına giren bu adam kimdir? Rabbim beni parça parça yapsa, benim O&#8217;na ancak sevgim artar.&#8221; Dedi.&#8221;</p>
<p>ALLAH&#8217;u Teâlâ, Peygamberlerden birine: &#8220;Ben dostluğum için Beni zikirden yorulmayan, Benden başka gayesi olmayan ve Benim üzerime başka hiçbirşeyi tercih etmeyen, ateşte yansa bile ondan acı duymayan, neşterlerle parça parça edilse de acısını hissetmeyen kimseleri seçerim.&#8221; Buyurdu.</p>
<p>Muhabbet şarabını bardak bardak içtim, ne şarab tükendi ve nede ben kandım. Şibli RA</p>
<p>ALLAH&#8217;u Teâlâ C.C., İsa AS&#8217;a: &#8220;Ben kulumun sırrında dünya ve Ahiret sevgisinden bir şey bulmadığım vakit, onu Benim sevgimle doldurur ve Kendi himayem altına alırım.&#8221; Buyurdu.</p>
<p>ALLAH&#8217;u Teâlâ C.C., Musa AS&#8217;a &#8220;Bern&#8221; isimli siyah bir köle için: &#8220;Bern, Benim için çok sevimli bir kuldur, ancak bir kusuru vardır&#8221; buyurdu. Musa AS &#8220;Kusuru nedir, Ya Rabbi?&#8221; diye sorunca, ALLAH&#8217;u Teâlâ C.C. &#8220;Seher rüzgarı onun hoşuna gider ve ondan zevk alarak onunla huzur bulur. Halbuki Beni seven, başka hiçbirşey ile huzur ve sükûn bulamaz.&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Mevla C.C. uzun ve edebiyat yüklü dualara değil kalbi yanık, aşka uğramış, iki kellimeyi bir araya getiremeyen aşıkların semayı inleten &#8220;Ya Rabbi duasına&#8221; daha fazla itibar eder.</p>
<p>Her büyük sevginin ve sevgilinin bile üç paraya satıldığı bu günde, siz parayla asla satın alınamayan ve daim olan sevgiyi arayın. O sevgi ki onu bulanlar ebediyen kaybolmayan sevgiye ve aşk&#8217;a kavuştular. Onu uzakta aramayın, gönlünüze/kalbinize bakın göreceksiniz ki o sevgi : &#8220;ALLAH C.C. ve Râsulü&#8217;nün SAV sevgisidir&#8221;</p>
<p>Üstad&#8217;dan Aşk (N. Fazıl&#8217;dan)</p>
<p>Tam otuz yıl saatim işlemiş be durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.</p>
<p>Diyorlar Bana, kalsın şiirde sözde yerde , Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde.</p>
<p>Anladım işi; San&#8217;at ALLAH&#8217;ı aramakmış, Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.</p>
<p>Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir? Dilsizce, yalnız ALLAH (C.C.) demeye kimler gelir?</p>
<p>Seni aramam için beni uzağa attın, Alemi benim, beni Kendin için yarattın.</p>
<p>Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı, Tek ses duysalar; ALLAH (C.C.) yoklayanlar nabzımı.</p>
<p>Tutuşturanlar, lûgat kitabını elime, Bilsin; ALLAH&#8217;tan (C.C.) başka bilmiyorum kelime.</p>
<p>Ellerime uzanan dudakları tepeyim, ALLAH (C.C.) diyen gel seni ayağından öpeyim.</p>
<p>Ne var ki pazarlığa girişecek ecelle, sermayem tek kelime ALLAH (C.C.) Azze ve Celle.</p>
<p>Güzel ALLAH&#8217;ım (C.C.), Senden ne gelecekse gelsin, Sen ki Rahmetinle de Kahrınla da güzelsin.</p>
<p>Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık, Anlaki yok ALLAH&#8217;tan (C.C.) başkasıyla yakınlık.</p>
<p>Kudret O&#8217;nun, gayrında ne mecal var ne tüvan, Alim ilmine yansın, pazusuna pehlivan.</p>
<p>Rabbim, Rabbim, bu işin bildim neymiş türkçesi, Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi.</p>
<p>Neye baksam aynı şey neyi görsem aynı şey, Olan Sensin, hey gidi hakikat Sultanı hey.</p>
<p>Bu yük Senden ALLAH&#8217;ım (C.C.), çekeceğim naçarım, Senden Sana sığınır, Senden Sana kaçarım.</p>
<p>&#8220;ALLAH C.C. bir&#8221; demektense ecel teri dökerken, Ölüversem, beklenmez bir anda &#8220;ALLAH C.C. bir&#8221; derken.</p>
<p>Sana şah damarından daha da yakın ALLAH (C.C.), Günah mı dedin, Ondan uzağa düşmek günah.</p>
<p>Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten, Affet Senden habersiz aldığım her nefesten.</p>
<p>ALLAH (C.C.) dostunu gördüm bundan altı yıl evvel, Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel,</p>
<p>Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız, Ruhuma, büyük temel çivisi çaktınız.</p>
<p>Düşünüyorum O&#8217;ndan evvel zaman varmıydı? Hakikatler boşluğa bakan aynalarmıydı?</p>
<p>O ALLAH&#8217;ın (C.C.) emriyle kâinat Efendisi (SAV), Varlığın tacı, varlık nurunun ta kendisi.</p>
<p>Müjdecim, kurtarıcım, Efendim, Peygamberim, Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.</p>
<p>Gözüm, aklım, fikrim var deme, hepsini öldür, Sana göl gibi gelen, O göl diyorsa göldür.</p>
<p>Eklense de başıma dünyada kaç baş varsa, Başım onlarım hepsi içinsecdeye varsa.</p>
<p>O yüz, her hattı tevhid kaleminden bir satır, O yüz ki göz değince ALLAH&#8217;ı (C.C.) hatırlatır.</p>
<p>Sual: Ey veli, insan nasıl olmalı söyle, Cevap: son anda nasıl olacaksa, hep öyle.</p>
<p>Biri aşk, biri nefret, bizim kanadımız çift, Ateş saçmalı ki Nûr, erisin kapkara zift.</p>
<p>Büyük Randevu, bilsem nerede saat kaçta, Tabutumun tahtası bilsem hangi ağaçta.</p>
<p>Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir, mezarda geçer akça, neyse onu biriktir.</p>
<p>Dostlarım ev, eşyamdı, birbir gitti diyorum, Artık boş odalarda ölümü bekliyorum.</p>
<p>Bu dünyada renk, nakış, lezzet, ne varsa küsüm, Gözümde son marifet, Azrail&#8217;e (A.S.) tebessüm.</p>
<p>Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var, Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var.</p>
<p>O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner, Azrail&#8217;e (A.S.) &#8220;hoş geldin&#8221; diyebilmekte hüner.</p>
<p>Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun, Ölümüde öldüren Rabb&#8217;e secdeler olsun.</p>
<p>Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber, Hiç güzel olmasaydı, ölürmüydü Peygamber (SAV) ?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tasavvuf&#8217;da, Aşıklardan inciler;</p>
<p>İlletli olarak Seni istemiyorum. Yani hem Senin muhabbetin, hemde gayrinin muhabbeti yok.</p>
<p>Zahir, aşıkın halinden haberdar değildir. Onun için hoşda konuşsa, nahoşda konuşsa mazur görülür. ALLAH C.C. aşkının yolunun azığı belalardır unutma.</p>
<p>Ey Yüce ALLAH&#8217;ım C.C. hiç kul dergahına gelirde kovulur mu? Hem Padişahın kapısına eli dolu mu gidilir? O ne büyük cür&#8217;ettir. Kerem kapısı ile yarışa kalkılır mı?</p>
<p>Kasa, masa, rütbe, şöhret geçicidir. Aşk-u muhabbetin belasını tadanda, bu kayıtların kederi bulunmaz</p>
<p>Kâinatı bir halden diğer hale çevirenin, Yâkinen (şüphesiz) ALLAH C.C. olduğunu görürsen. Kâinat birbirine karışsa, kalbin semavatı ve arz&#8217;ı nurlandıran ALLAH C.C. iledir.</p>
<p>RASULULLAH&#8217;a SAV olan aşkımız, Sana olan itaatın kilididir. Bu vücud kafesinde ki gönül kuşu hep O&#8217;nun aşkıyla tutuşur.</p>
<p>Biz de iman budur, başkasının imanına uymaz. Bundan dolayı ALLAH&#8217;tan C.C. gayrıya ihtiyacımız yoktur. Gönlümüz ALLAH&#8217;ı C.C. Rezzak tanıyıp, halimizle kimsenin kapısını çalmayız.</p>
<p>Nur&#8217;u Muhammediye SAV kavuşan göz eşyayı istediği gibi kullanır. Onun kalbi Arş-ı Rahman&#8217;dır. Siyah kalp bile onunla karşılaşsa, derhal nur gibi parlar. Kâinat baştan başa zulüm ile kararsa, onun kalbinde toz bulunmaz, O Hakk&#8217;a vasıl olduktan sonra saltanatını kurmuştur.</p>
<p>Dünya malıyla zengin oldum zanneden gaafil; mağrur olur, Ahireti unutursa, Hakk&#8217;ın dostunu incitir, oda onun helâkı için yegâne sebeptir. Malına mağrur Karun, Musa&#8217;nın AS kalbini kırdı da, hala yerin dibinde, hala aşağı gidiyor.</p>
<p>Gördüğüm nurdan haber veremeyeceğim çünkü kendimde değilim. Aşık olduğumdan kalbimdeki nuru hiçbir rüzgar söndüremez zira iman, aşk fenerinde durduğu müddetçe hiçbir rüzgar onu söndüremez.</p>
<p>Hadisat senin kalbini kırmışsa üzülme, HÜDA onu mahsus kırdırtmıştır. Kendi bulunsun için ! &#8220;Ben kırık kalplerdeyim&#8221; Buyurmadı mı? Sakın bu yolda ümitsizliğe düşme, zira Hakk kapısının seher vakti gözyaşına açılacağına ilan vardır. Sonra ALLAH C.C. kapısından kovarsa, kuluna naz ediyor demektir. Ümitsiğe düşme, yine dön dolaş gir, o kapıda bekçi yasakçı yoktur. Yine içeriye gir. Aşk gölünde büyü de Maşukun nazını anla.</p>
<p>Dost ile konuşmak için siyah çadırın çekildiği vakti fırsat bil, yani gecenin ganimet olduğunu anla ! Çünkü ağyar uyurken, yâr ile konuşmanın tadı başka olur.</p>
<p>ALLAH C.C. kulu gibi değildir. Pişmanlığı ibadet kayd eder. Yalnız senin tam boynunun büküldüğünü görsün.</p>
<p>Kendinle meşgul ol bizim kusurlarımızla uğraşma, çünkü bizim hissemize aşk ayırdılar.</p>
<p>Ayağıma bağlanan aşk zincirini yokladım, meğer Senin kapına bağlıymış. Bana yine merhamet etmişsin, ayağımı o kapının zincirine bağlamışsın. Ya Rabb, merhamet et çözme.</p>
<p>Gaflet şarabı içen kuru vaiz&#8217;in sözüne aldanma ! O seni aşk şarabından mahrum eder.</p>
<p>Ya Rabb, beni aşk makamından konuşdurtta, sözüm ölü olmasın. Aşka uğramayan söz ölü vücuda benzer.</p>
<p>Kendinle yalnız kalmanın çaresine bak, sözü yanlış anlama, çokluktan ayrılda tenhada yaşa demek istemiyorum, çokluk içinde CANAN&#8217;ınla başbaşa kal. CANAN&#8217;ını istiyorsan da, canından geç.</p>
<p>Aşk yolu ehli heva&#8217;ya kapalıdır. Bu yol ancak ciğeri yanık sadıklara açıktır. O caddeden giden susamaz, aşık susarsa, arif konuşursa helâk olur.</p>
<p>Kalb günahlardan temizlenmedikçe, Beyt-i İlahi olamaz, bunu da aşk şarabından başka bir şey temizleyemez.</p>
<p>Mevlanın C.C. dayağından lezzet almayan, muhabbet davasında sadık olmadığını bilsin. Rabia-ı Adeviyye</p>
<p>Bu dünya meyhanesinde iki türlü şarab vardır. Bir gaflet şarabı, bir muhabbet şarabı.Vücudunu aşk şarabıyla yıka, bu hırkayı onun ile yıkamadıkça zahiri ibadetinde riya&#8217;dan kurtulamayacağını anla.</p>
<p>Aşk meyhanesinin eşiğinden ! Yalvar peymaneni doldursunlar. İç de aklın nur&#8217;a inkilab etsin, eşyanın içyüzünü gör. El temas etmeyen o kadehe, gönülden gönüle geçerken hizmette kusur etme.</p>
<p>Her ilim okuyanın manadan haberi olduğunu sanma, kokusuna bak misk-i Muhammedi SAV geliyorsa kokla</p>
<p>Ey nur arayan, gönlümün kırıklarına şaşma ! Aşk&#8217;ın harab yerleri aradığını, mamureleri viran edindiğini bil !</p>
<p>Maşuk (MEVLA C.C.) sert söylesede, aşık söylemez, hakikatte Maşukun kahrı da lütuftur.</p>
<p>Aşk yolunda gözünü sakın Maşuktan ayırma, bir parça kaydımı kovulmana sebep olur. &#8220;Bizimle oturma, bir gönülde iki sevgi olmaz, kalb-i selim isteriz&#8221; nida edilir.</p>
<p>Kalb yaşla sulandığı zaman duayı ganimet bil, bu yaşa kıyamayanlara aşk yoluna sefer haram kılınmıştır. Yalnız ağlamakla kalma gözyaşını, aşk şarabı yapabilecek bir aşık bul ! Aşk derdine sabır ilaç, feryâd yasaktır. İçi yananın, dışını ateş yakmazmış !</p>
<p>Hakiki derviş, çorba için tekke beklemez. Onun için ekmeğe kul olanlara aşk şarabı verilmez. Cennete, can feda edilmedikçe girilmez. Sakın zannetme ki bu fedâda ziyan vardır, bilakis faniyi verip baki ile kalmaktır.</p>
<p>Aşık yamalı vücud hırkasını, bir kırık kalbe satar. Aşk caddesinde ulu orta pek kendi kendine gidilmez, imdadcı lazımdır.</p>
<p>İnsanın vücuduna çöreklenmiş olan &#8220;nefs&#8221; putunu ne kazma kırabilir, nede balta parçalayabilir. İşte onu ancak aşk ateşi eritebilir.</p>
<p>Aşıkda kalb zenginliği vardır, padişahda o bulunmaz. Onun için kırk derviş bir kilimde huzur ile oturur, yatar, kalkarlar da iki sultan bir dünyaya sığamaz.</p>
<p>Olmasa kibr ile riya, Sensin ol Beyt-i Kibriya. Gönül tahtına sultan ol da cihan padişahları sana boyun kessin.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/tasavvufta-ask-ve-muhabbet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf,Kur-An Ve Sünnetten Ayrı Değildir</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/tasavvufkur-an-ve-sunnetten-ayri-degildir/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/tasavvufkur-an-ve-sunnetten-ayri-degildir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 May 2011 20:46:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçeğe Doğru]]></category>
		<category><![CDATA[Fahr-i Cihan]]></category>
		<category><![CDATA[Habib-i Kibriya]]></category>
		<category><![CDATA[kalbi tasfiye]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[nefsi mutmainne]]></category>
		<category><![CDATA[nefsi tezkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf ehli]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=5791</guid>
		<description><![CDATA[Rabbimiz, Hz. Adem Aleyhisselam’dan Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar, insanlığın salah ve kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti için din göndermiş, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Neleri yapıp neleri yapmamamızı bildiren, dosdoğru bir hayatın yolunu gösteren din, Efendimiz s.a.v.’in risaletinde kemale erdirilmiştir. Rabbimiz, Hz. Adem Aleyhisselam’dan Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar, insanlığın salah ve kurtuluşu, dünya ve]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_5792" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/05/Tasavvuf.jpg"><img class="size-medium wp-image-5792" title="Tasavvuf" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/05/Tasavvuf-300x217.jpg" alt="Tasavvuf 300x217 Tasavvuf,Kur An Ve Sünnetten Ayrı Değildir" width="300" height="217" /></a><p class="wp-caption-text">Tasavvuf</p></div>
<p>Rabbimiz, Hz. Adem Aleyhisselam’dan Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar, insanlığın salah ve kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti için din göndermiş, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Neleri yapıp neleri yapmamamızı bildiren, dosdoğru bir hayatın yolunu gösteren din, Efendimiz s.a.v.’in risaletinde kemale erdirilmiştir. Rabbimiz, Hz. Adem Aleyhisselam’dan Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar, insanlığın salah ve kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti için din göndermiş, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Neleri yapıp neleri yapmamamızı bildiren, dosdoğru bir hayatın yolunu gösteren din, Efendimiz s.a.v.’in risaletinde kemale erdirilmiştir.</p>
<p>Müslümanlar da bu dine kâmilen uymakla mükelleftirler. İç ve dış bütün hayatını dinin sınırları içinde, onun koyduğu hükümler doğrultusunda tanzim etmedikçe, bütün varlığı ile inanarak, benimseyerek ve severek uygulamadıkça bir müslüman kâmil bir mümin olamaz. Kâmil bir mümin olmak, ancak maddî-manevî, zahirî-batınî, iç ve dış insanın bütün yönleriyle dinin ahkâmına bağlı olmasıyla mümkündür.</p>
<p>Hayatın görünen yüzüyle [zâhirle] fıkıh ilmi, iç alemimizle de [bâtınla] tasavvuf ilmi ilgilenmektedir. Bütün İslâmî ilimlerde olduğu gibi fıkıh ve tasavvufun da kaynağı <strong>Kur’an-ı Kerim</strong> ve <strong>Sünnet-i Seniyye</strong>’dir. <strong>Tasavvuf</strong>, nazargâh-ı ilâhi olan kalbi Allah’tan gayrı her şeyden [mâsivadan] ve ahirete hiçbir faydası olmayan söz, hayal ve düşüncelerden [havâtırdan] korumanın, nefsi kötülüklerden arındırmanın yollarını gösteren, Kur’an ve Sünnet ışığında eğitim yapan manevi bir ilim ve terbiye okuludur.<span id="more-5791"></span></p>
<p>Tasavvufî yaşantısı olmayan, kalbini kontrol edemeyen, kalbî amellere önem vermeyenlerin İslâm’ın güzelliğini hissederek yaşaması, Allah’a yakın [mukarreb] kullardan olması imkansız derecesinde zordur.</p>
<p>İnsanoğlunun halifetullah sıfatıyla mukaddes emaneti taşıma çerçevesinde aslî ve değişmez gayesi, Hak bilgisini [marifetullahı] elde etmek, ibadet ve itaatle kul olmaktır. Kâinat bu ulvî gayenin gereği olarak insanın hizmetine verilmiştir. İnsanın hakiki haysiyet ve şerefinin muhafazası da bu gayede ısrar etmesine bağlıdır.</p>
<p>İnsan, akıl, ilim ve hikmetin aydınlığında kaldığı müddetçe bu gayeyi anlamakta güçlük çekmez. Kaldı ki Rabbimiz, Rahim sıfatının bir tecellisi olarak insan aklına yol göstermek ve insanın Bezm-i Elest’te Rabbine verdiği sözü hatırlatmak için peygamberler göndermiştir. Mucizelerle desteklenmiş olan peygamberler, beşeriyeti ilim, hikmet ve marifet nuruyla doldurmuş, sırat-ı müstakimde, dünyevî ve uhrevî saadet yolunda dosdoğru rehberler olmuşlardır.</p>
<p>Öyle ki, ibretle tefekkür eden insan, naklî [nakledilmiş, rivayet edilmiş] delil ve bilgilerin bir güneş, aklın ise bu güneş sayesinde görebilen bir göz hükmünde olduğunu anlar. Hayır ve şerrin karışık olduğu ve şerrin içinde hayrı bulup çıkarmak gibi hassas bir vazife ile mükellef olduğumuz bu imtihan dünyasında, rehbersiz akılla sapkınlığa düşmemek için, nakil güneşiyle aydınlanan “Tevhid” gerçeğini görmeye azami gayreti göstermeliyiz. Dışa dönük beş duyumuz ve içe dönük hafıza, idrak, hatırlama, hayal ve vehim gibi beş batinî hassamızla naklin emrinde olmalıyız. Ki böylece gaye yolunda emniyetli ve sağlam adımlarla yürüyebilelim.</p>
<p>Nakillerden, rivayet edilmiş bilgilerden açıkça anlaşılacağı gibi insanın değişmez üç aslî vazifesi vardır. Bunlar:</p>
<p>• İnsanın kendini bilmesi<br />
• İnsanın Rabbini bilmesi<br />
• Rabbi ile kendisi arasındaki münasebet ve muameleleri bilmesi ve hayatını buna göre tanzim edip düzenlemesi.</p>
<p>İnsanın kendini bilmesi, gayesini yani Rabbini bilmesi yolunda bir anahtar ve ilk adım hükmündedir. Çünkü Rabbü’l-Alemin’in bütün kudret ve sanatının incelikleri insanda mevcuttur. Bu sanatın inceliklerini tanıyan, sanatkârın vasıflarındaki mükemmelliği, mahareti ve harikulâdeliği anlar ve hayranlığını gizleyemez. İnsan, cismanî ve ruhanî yapısı ve donanımıyla Yüce Rabbimiz’in kudretine, birliğine, vasıflarına ve sonsuz maharetine en büyük delil ve alamettir.</p>
<p>Hem insanoğlu kendini bilmekle nefsini ve sıfatlarını tanıyacak, felakete sürükleyen veya saadete götüren halleri anlayacaktır. Böylece felaket sebeplerini terk edip, saadet sebeplerine yapışacak&#8230; Bu imtihan aleminde gaye olan Hakk’ı tanıma ve O’na yakınlık [kurbiyet] kazanma yolunda kalbî yolculuğun inceliklerine vakıf olacak ve büyük cihadın, yani nefsle mücahedenin ne kadar ciddi bir hadise olduğuna muttali olacaktır.</p>
<p>Kendini bilip de bu yolla Rabbini bilen insan, Rabbi ile kendisi arasındaki münasebetlerin ve muamelelerin keyfiyetini de naklî delilleri esas almak suretiyle öğrenir. Bildiği ile amel eder ve gayesi istikametinde ebedi saadete doğru yol alır.</p>
<p>Kul, Rabbini kendi kusurlu anlayışı ile değil, Rabbimizin haber verdiği biçimde eksiksiz olarak, şanına layık sıfatlarıyla tanımalı ve Rabbini tanıma yolundaki engelleri bir bir tespit ederek bunları bertaraf etme yolunu öğrenip tatbik etmelidir.</p>
<p>İşte bu iki asılda toplanan bir tek gayeyi gerçekleştirmek için, nübüvvet güneşinden ışık alan velayet yıldızı hükmünde olan ariflerin, evliyaullahın, <strong>Habib-i Kibriya</strong> s.a.v.’in hakiki vârislerinin gittiği bir yol, takip ettiği bir usul vardır. Bu yol, Hakk’a ulaşmak isteyenlerin, dinini takva ve azimet yoluyla yaşayanların yoludur. Bu tasavvuf yolu sözden ziyade hale önem veren, kalıptan ziyade kalbe önem veren bir yoldur.</p>
<p>Cenab-ı Hak “O gün ne mal ne evlat fayda verir. Ancak tertemiz [selim] bir kalple Allah’a gelenler [kurtulur].” [Şuara, 88-89] buyurarak, bütün kötülüklerden arındırılmış, tevhid nuru ile aydınlanmış bir kalbe sahip olunması gerektiğine, ebedi saadetin ancak bununla mümkün olabileceğine işaret etmektedir.</p>
<p><strong>Fahr-i Cihan</strong> s.a.v. Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır. O salâh bulursa bütün vücut salâh bulur. O fesada uğrarsa bütün vücut fesada uğrar. Dikkat edin o [et parçası] kalptir.” [Buharî]</p>
<p>Ruh beden için ne mana ifade ediyorsa, zahiri ibadetlerimiz için de kalbî amellerimiz aynı şeyi ifade etmektedir.</p>
<p>Kişiden güzel haller, güzel ahlâk ve güzel ameller sadır olabilmesi için <strong>nefsin de mutmainne derecesine</strong> ulaşması gerekir. Rabbimiz itminan olmuş nefise hitap etmekte ve ondan razı olduğunu bildirmektedir. Rabbimiz’in hoşnut olduğu kullar nefsi mutmainne derecesine ulaşmış kişilerdir.</p>
<p>“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran ziyan etmiştir.” [Şems, 9-10] ayet-i celileleri, nefis terbiyesinin ne mühim bir iş olduğuna işaret etmektedir.</p>
<p><strong>Kalbi tasfiye</strong> ve <strong>nefsi tezkiye</strong> etmek hususunda kişi öncelikle bütün hallerinde Allah rızasını gözetmeli, Sünnet-i Seniyye üzere yaşamalıdır. İbadetlerini Rabbini görüyorcasına huşû ile vaktinde yapmalıdır. Haram ve şüphelilerden şiddetle kaçınmalıdır. Çok zikredip çok tefekkür etmelidir.</p>
<p>Mahlukata şefkat ve merhametle muamele etmeli, hizmeti şiar edinmelidir. Gecenin kalbi olan seher vakitlerini gafletle geçirmemelidir. Salih ve sıddîkların sohbetlerine iştiyakla devam etmelidir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri k.s.: “Bizim yolumuz sohbet yoludur.” buyurmuştur. Kişi salihlerle beraberliği sayesinde dinin esaslarını, tasavvufu, adap ve erkânı, güzel ahlâkı öğrenip, yaşantısına yansıtma imkanı bulur.</p>
<p>Salihlerin hal yansımaları ile bilgilerin yaşanılması kolaylaşır ve hatta bir sevda halini alır. Kişinin nefsi ile cihadında en kestirme yol, dinin emirlerini samimiyetle yerine getirip, nehyettiklerinden şiddetle sakınmaktır. İstikamet üzere olmaktır. Bunu başaran kişi marifet ehli olur. Hakikate, kulluk makamına erişir.</p>
<p><strong>Tasavvuf </strong>zannedildiği gibi bazı harikulâde haller yaşamak, kerametler göstermek değildir. Kur’an’a ve Sünnet ölçülerine uymak şartıyla harikulâde haller ve kerametler Allah’ın bir lütfudur. Ancak tasavvuf ehli bununla meşgul olmaz. Bilir ki bunlarla meşgul olmak gayeye ulaşmaya engel olur.</p>
<p>Kulun gayesi Allah Tealâ’dır. <strong>Tasavvuf ehli</strong> Kur’an ve Sünnet’e aykırı şeylerden şiddetle uzak durur. Bu yolun büyüklerinden Mevlâna Halid k.s. şöyle buyurur: “Bizim yolumuzun yolcusu, zahiren halk ile olup bâtınen Hak ile bulunandır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ekleyen: İmamoğlu Muhammet TAŞKIN</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/tasavvufkur-an-ve-sunnetten-ayri-degildir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah ile Kul Arasında Vasıta Olur mu?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/allah-ile-kul-arasinda-vasita-olur-mu/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/allah-ile-kul-arasinda-vasita-olur-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Aug 2010 13:46:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçeğe Doğru]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah ile Kul Arasında Vasıta Olur mu]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaatler]]></category>
		<category><![CDATA[Kamil Mürşit]]></category>
		<category><![CDATA[kül]]></category>
		<category><![CDATA[Mürşit]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[vesvese]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=4450</guid>
		<description><![CDATA[Allah İle Kul Arasında Vasıta Olurmu?, Mürşidi Olmayanın Mürşidi Şeytan Mı ? Çevremizde bazı insanlar zaman zaman” bir mürşide bağlanmak gerek,tövbe alıp tasavvuf terbiyesine girmek lazım!..”.diye söze başladıkların da,kendilerine nedense hep aynı karşılık verilir: “Allah ile kul arasına kimse giremez!&#8230;” Çoğu kimseler bu sözle,tasavvuf yoluna girenlerin Allah ile aralarına Allah’ın razı olmadığı kimseleri koyduğunu,bir mürşide]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></p>
<div id="attachment_4451" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"></strong><strong><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2010/08/takva.jpg"><img class="size-medium wp-image-4451" title="Allah ile Kul Arasında Vasıta Olur mu?" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2010/08/takva-300x223.jpg" alt="takva 300x223 Allah ile Kul Arasında Vasıta Olur mu?" width="300" height="223" /></a></strong><p class="wp-caption-text">Allah ile Kul Arasında Vasıta Olur mu?</p></div>
<p>Allah İle Kul Arasında Vasıta Olurmu?, Mürşidi Olmayanın Mürşidi Şeytan Mı ?</p>
<p>Çevremizde bazı insanlar zaman zaman” bir mürşide bağlanmak gerek,tövbe alıp tasavvuf terbiyesine girmek lazım!..”.diye söze başladıkların da,kendilerine nedense hep aynı karşılık verilir:<br />
“Allah ile kul arasına kimse giremez!&#8230;”<br />
Çoğu kimseler bu sözle,tasavvuf yoluna girenlerin Allah ile aralarına Allah’ın razı olmadığı kimseleri koyduğunu,bir mürşide bağlanmakla şirk tehlikesine düştüklerini,kendilerinin ise böyle tehlikeden uzak olduklarını anlatmaya çalışırlar.<br />
Acaba işin gerçeği böyle mi ?<br />
“Ben Allah’a giden yolda Allah’ın kitabı ve peygamberi ile yetinirim,onlar ne diyorsa onu yaparım,başka kimseyi kabul etmem,alimlere bakmam,velilere bağlanmam,dini kendi anladığım gibi yaşarım.”</p>
<p>Bu kişi inanç esaslarını zorlamış,kendini tehlikeli bir sona doğru sürüklüyor demektir.Çünkü arada alimler olmadan kendi başına dinin öğrenilmesi,anlaşılması ve yaşanması nasıl mümkün olacak?</p>
<p>Oysa Kur’an ve sünnet,hak yolunda birlik(Cemaat) olmayı,bu beraberliğin başındaki imama itaat etmeyi,topluca Allah’ın ipine sarılmayı,hep birlikte tövbe etmeyi,bilmediklerimizi alimlere sormayı, takva ve iyilikte yardımlaşmayı,bunun için Allah’ın sadık kulları ile beraber olmayı açıkça emretmektedir.</p>
<p>“<strong>Hep birlikte Allah&#8217;ın ipine (Kur&#8217;an&#8217;a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin</strong>.”(<strong>Al-i İmran, 103)</strong></p>
<p>“<strong>Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık</strong>.”(Secde,24)<br />
<strong><br />
“Bana yönelenlerin yoluna uy</strong>”(Lokman,15)<br />
<strong><br />
“İşte, o peygamberler, Allah&#8217;ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy</strong>.”(En’am, 90)</p>
<p>“<strong>Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun</strong>.”(Enbiya,7) <span id="more-4450"></span></p>
<p>Zaten bütün peygamberler kalbi dünyadan çekip bu şekilde Allah’a bağlanmak için gelmişlerdir.Onlara varis olan alimlerin ve kamil mürşitlerin işi de budur.Ama ne var ki,kalbin bütün varlıklardan çekilip sadece yüce Allah’a bağlanması kolay elde edilecek bir nimet değildir.Arifler o hali elde etmek için nefisleri ile bir ömür boyu mücadele vermekte ve Allah ile aralarına giren engelleri yok etmek için mücadele etmektedirler.</p>
<p>&#8220;Tasavvuf ve manevi terbiyeden kaçanlar, meşhur bir sözle uyarılırlar:“Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” Büyük veli Beyazid-i Bistamî(K.S.)’ye ait bu söz, doğrusu hassas bir konuya işaret ediyor. Öyle ya;eğer bu ifade dinî bir delile dayanıyorsa,gerçek bir mürşidin talebesi olmayan herkesin durumu yeniden gözden geçirilmeye muhtaç&#8230;.<br />
Eğer bir tecrübe ve gözleme dayanıyorsa, tecrübe bir ilimdir, ve bir hakikat payı aranması gerekir. Bu sık kullanılan ifade, “bir mürşidin elinden tutanlar şeytanın elinden kurtulmuş mu oldular? Biz öyle şeyhleri gördük ki, şeytanı hiç aratmıyorlar! Hem iyi de olsa şeyh bir peygamber mi ki,ona uymayanlar iflâh olmasın? Biz Kur’an ve Sünnet’ten başkasına uymayız” itirazıyla karşılana gelmiştir.</p>
<p>Bu meselenin iç yüzünü incelemek için şüphesiz en doğru yol, konuyu yanılmaz iki şahidin, yani Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine göre ele almak&#8230;</p>
<p>Önce şunu belirtelim ki tasavvuf ehli,mürşit deyince gerçekten kendisine uyulmaya layık bir Allah dostunu kastederler.</p>
<p>Gerçek mürşid alimdir, ariftir, takva ve edeb de zirvedir, nur ve feyiz sahibidir. Ayrıca insan terbiyesinde ehliyetli ve irşad işin de izinlidir. Hz. Peygamber (A.S.)’in vârisidir. Çünkü kendisi terbiye olmamış bir kimsenin başkasını terbiye edemeyeceği açıktır.</p>
<p>İkinci olarak, mürşid deyince tek bir insan değil, o insanının etrafında toplanmış, gönlünü ve yönünü Allah’a çevirmiş bir cemaat akla gelmelidir.</p>
<p>Çünkü gerçek mürşid, takva yolunda bir imamdır ve kendisine uyanlar için emin bir rehberdir. Böyle bir mürşidin elinden tutan kimse, aynı zamanda birçok mümin kardeşiyle Allah yolunda el ele tutmuş demektir. Şeytana karşı bu ne büyük bir kuvvet ve ne sağlam bir siperdir.</p>
<p>Kâmil mürşidden kaçmak, böyle bir cematten uzaklaşmak ve dini yalnız başına yaşamaya çalışmak demektir. Bu ise ne kadar zevksiz bir iş ve desteksiz bir gidiştir! Tasavvuf, topluca tövbe etmek,birlikte zikretmek,şeytanlara karşı birleşmek, hak için birbirini desteklemek ve cemaat halinde Allah yolunda yürümektir.</p>
<p>&#8220;Kur’an’ın ve Rasulullah’ın uyarıları:</p>
<p>“Mürşid olmayanın mürşidi şeytandır” sözü, Hz. Kur’an’a aykırı değildir; aksine birçok ayet tarafından desteklenmektedir. Çünkü, tek başına kalan bir kimsenin insan ve cin şeytanlarına yem olacağına Kur’an’daki pek çok ayet işaret etmektedir.</p>
<p>&#8220;Allah Teâlâ, kendi yolunda topluca hareket etmemizi emrediyor. Parçalanmayı, dağılmayı, tek başına kalmayı yasaklıyor.”Ey iman edenler! ALLAH’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.” “Hep birlikte ALLAH’ın ipine(Kur’an’a )sımsıkı sarılın Parçalanıp bölünmeyin…..(<strong>Al-i İmran/102-103). </strong></p>
<p>Bunun, düşmanlar karşısında zayıflık ve mağlubiyet sebebi olacağını belirtiyor.”<strong>ALLAH’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin.Sonra gevşersiniz ve gücünüz,devletiniz elden gider</strong>….. (Enfal/46).</p>
<p>Cenab-ı Hak hepimizi gerçek takvaya çağırıyor ve bunun için sadık kullarla beraber olmamızı istiyor.”<strong>Ey iman edenler! ALLAH’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.”</strong> (<strong>Tevbe/119).</strong></p>
<p>Allah’ın zikrinden kaçanların şeytanın kucağına düştüğünü de Kur’an-ı Kerim şöyle ifade ediyor:</p>
<p>“<strong>Herkim Rahman olan Allah’ın zikrinden gafil kalırsa, biz ona bir şeytan  musallat ederiz; o şeytan ondan hiç ayrılmaz. Bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar</strong>.” (<strong>Zuhruf/36-37</strong> )</p>
<p>“Rehberi olmayanın, tek başına kalanın rehberi şeytandır” sözü, bir çok hadis-i şerifin ortak manasını da ifade etmektedir. Şöyle ki, Resulullah (A.S.)Efendimiz, Şeytanın insan kurdu olduğunu, herkese pusu kurduğunu ve cemaatten ayrılan, tek başına kalan kimseyi kolayca yuttuğunu haber veriyor. İşte Rahmet Peygamberi’nin uyarıları:</p>
<p>&#8220;Şeytan insan kurdudur; sürüden ayrılan, tek başına kalan koyunu dağdaki kurt nasıl kaparsa,cemaatten ayrılan kimseyi de şeytan öylece kapar.”(Ahmet,müsned,v,232-233Tabaranî el,kebir,no.345)</p>
<p>“Sizin cemaat halinde bulunmanız gerekir. Ayrılıktan, tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan tek başına kalanla beraberdir. O, (Allah için beraber olan) iki kişiden uzak durur.”(Tirmizî,fiten,7Ahmed,m üsned1,18, Hakim,müstedrek,1,114)</p>
<p>“Şüphesiz Allah Tealâ, ümmetimi sapık fikir ve fitne üzerinde bir araya getirmez.Allah’ın eli (rahmet ve desteği)cemaatin üzerindedir. Kim cemaat tan ayrılırsa ateşe düşer.” (Tirmizî,fiten,7,Tabaranî,el kebir Xll,342 )</p>
<p>Bu mealdeki hadislerin ortak manası ve uyarısı şudur: Dini tek başına yaşamaya kalkmayın. Allah yolunda birlik olun,alimlere uyun, takva üzere giden cemaat a sımsıkı yapışın. Tek başına kalanın kalbini şeytan sarar, yolundan alıkoyar ve kolayca zarara sokar. Bu düşmana karşı birlik kalesine girin, Allah sevgisini siper edinin ve ölene kadar böyle gidin. Emniyetiniz budur. Şu halde “başında bir rehberi olmayanın rehberi şeytandır” sözü Kur’an ve Sünnet’e aykırı değildir.</p>
<p>Tecrübelerde onu desteklemektedir. Bir üstada gitmeden, alim bir rehberi bulunmadan, peygamberlerden başka kâmil olan kimse yoktur. Maddi sanat ve fenlerde de durum aynıdır. Başında bir usta olmadan hiçbir çırak,kolay kolay usta olamaz. Arifler demişlerdir ki: “Kendi başına büyüyen ağaç yaprak açar, fakat meyve vermez. Verse de meyvesi yenmez.Bir edeb ehlini görmeyen gerçek edeb nedir bilmez. Bildikleri de kendisine yetmez.”</p>
<p>Kur’an ve Sünnet’i rehberle yaşamak:</p>
<p>Bazıları,“Biz Kur’an ve sünnete uyduktan sonra niye sapıtalım ki? Bizim emniyetimiz mürşide değil, Kur’an ve Sünnet’e uymaktır. Mürşide ve müritlerine lazım olan da bu değil mi?” diye soruyorlar.</p>
<p>Evet,hepimiz içimiz ve dışımızla ilahi hükümlere uymakla mükellefiz. Kâmil mürşitlerin bundan başka bir hedefi yoktur. Bütün mesele, her durumda Kur’an ve Sünnet çizgisinde giden Allah adamı olabilmektir. Buna ihsan makamında kulluk denir. Acaba bunun en güzel yolu nedir? Sadece okumak mı, yoksa yolu bilene uymak mı? Mesafesi uzun, engelleri çok, tehlikeleri fazla, her yanı gizli düşmanlarla çevrili bir yolu, sadece tarifle mi gitmek emniyetlidir, yoksa yolu bilen bir rehberle mi?</p>
<p>Bu yol, insanın benliğini aşıp hakikatına ulaşma yoludur. Bu yoldaki en büyük engel insanın nefsidir. Bu yol,Alemlerin Rabbi’ne gerçekten kul olma yoludur. Onun etrafı düşmanlarla doludur. Yalnız gidilmez, yol çok uzundur.</p>
<p>Şeytandan yakayı sıyırmak mümkün mü?</p>
<p><strong>Allah(C.C.) şöyle dedi: &#8220;Sen o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar mühlet verilenlerdensin. İblis,&#8221;Senin şerefine and olsun ki, içlerinden ihlâslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım&#8221; dedi</strong>.<strong>(Sa’d,80-81-82-83). </strong></p>
<p>Kur’an-ı Hâkim bildiriyor ki, şeytan, ölene kadar hiç kimseden elini çekmez, ümidini kesmez, Bunun için yemini vardır.</p>
<p>O peygamberlere bile hile yapmak ister, ancak Allah’ın nuru onu engeller “<strong>Senden önce hiçbir resûl ve nebi göndermedik ki,bir şey temenni ettiği zaman ,şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın.ama ALLAH,şeytanın vesvese giderir</strong>…. (Hac,52).</p>
<p><strong>Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hakimiyeti yoktur</strong>.(<strong>Nahl,99</strong>)</p>
<p>“<strong>Şüphesiz(gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin oimayacaktır</strong>…  ( <strong>İsra,65</strong>)</p>
<p>Kâmil mürşidler şeytanın baş düşmanıdır; onlara yanaşmak ister, karşısında yine ilahi nuru bulur; siner,kaçar. Çünkü, onlar Alemlerin Rabbi’ne teslim olmuşlardır. O da onları özel himayesine almıştır</p>
<p>Şeytanın şerrinden peygamberler ve veliler ancak Allah’ın yardımıyla emin oldular. Yolu bir kere Mekke’ye, beş defa tekkeye uğrayan bir Müslüman ondan kurtulduğunu nasıl düşünebilir?</p>
<p>Mürid,Allah’a yönelen kimse demektir.Şeytan en fazla bu kimselerle uğraşır.Bunun için her yolu dener. En iyi yaptığı iş vesvese vermektir. Açıkça günaha sokamadığı müridi, yaptığı hayırlı amelleri ile azdırmaya çalışır. Ancak, mürşidine ve cemaatine bağlı sadık bir müridin bir tane şeytanı varsa, binlerce dostu ve yardımcısı mevcuttur. Onların bereketiyle hastalığını anlar, ilacına koşar. Ancak, kalbini değil cebini düşünen, din değil dünya derdine düşen, niyeti sakat olduğu halde sadık görünen kimseler, şeytanın maskarası, Müslümanların yüz karasıdır. Bunlar mürşit değil şeytandır, mürid değil, münafıktır. Ve onlar bizim konumuz dışındadır. Tek başına hakikatı arayan kimse yorulur, çoğu zaman şeytanın oyuncağı olur. Şeytan bu insana açıktan günah işletemez ise, yaptığı hayırlara yönelir. Bu yolla mümini zarara sokmaya çalışır, bunu da genelde başarır. Şeytan ilim sahiplerine daha çok gizli günahları işletir. Onu gösteriş, kin, kibir, hased,gaflet,eşyaya aşırı muhabbet, makam hırsı, kendini beğenme, ameli ile övünme,insanları küçük görme gibi tesbiti güç, tedavisi zor günahlara daldırır.Başında bir mürşidi, çevresinde kendisini uyaracak kardeşleri olmayan kimse,asıl halini anlamadan ve bir çaresine bakamadan ölür gider. Sonuçta insan ağlar, şeytan güler.</p>
<p>Kaynaklar:<br />
TÜRKÇE KUR&#8217;AN-I KERİM<br />
İntisab ve Cemaat<br />
Kaynakları ile Tasavvuf</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/allah-ile-kul-arasinda-vasita-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tasavvufda 4 Kapı Vardır</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/tasavvufda-4-kapi-vardir/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/tasavvufda-4-kapi-vardir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Aug 2008 12:58:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Kapı]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=482</guid>
		<description><![CDATA[1- Şeriat Kapısı 2- Tarikat Kapısı 3- Marifet Kapısı 4- Hakikat Kapısı Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek Hakikate ulaşılır. Öğrencilerinden biri Mevlana&#8217;ya sormuş; &#8220;Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?&#8221; &#8220;Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/ola2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-270" title="Mevlana" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/ola-150x150.jpg" alt="ola 150x150 Tasavvufda 4 Kapı Vardır" width="150" height="150" /></a>1- Şeriat Kapısı<br />
2- Tarikat Kapısı<br />
3- Marifet Kapısı<br />
4- Hakikat Kapısı<br />
Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek Hakikate ulaşılır.<br />
Öğrencilerinden biri Mevlana&#8217;ya sormuş;<br />
&#8220;Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum.<br />
Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?&#8221;<span id="more-482"></span><br />
&#8220;Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş.<br />
Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım.<br />
Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş.<br />
Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana&#8217;nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama<br />
hocasına itaat var.<br />
Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış.<br />
Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş.<br />
Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış.<br />
Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş.<br />
Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş.</p>
<p>Öğrenci Mevlana&#8217;ya dönmüş, olanları anlatmış.<br />
Mevlana; &#8220;İşte sana istediğin örnekler&#8230;.<br />
- Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi.<br />
Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.<br />
- İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi.<br />
&#8220;Sana kötülük yapana bile iyilik yap&#8221;.<br />
Onun için döndü, oturdu.<br />
- Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir.<br />
İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır.<br />
Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.<br />
- Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir.<br />
İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/tasavvufda-4-kapi-vardir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rabbim Görün Bana Bakayım Sana</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/rabbim-gorun-bana-bakayim-sana/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/rabbim-gorun-bana-bakayim-sana/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Jul 2008 13:46:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Ufku]]></category>
		<category><![CDATA[edep]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[hakk]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=363</guid>
		<description><![CDATA[A&#8217;raf Sûresi&#8217;nin 143. ayeti, Hz. Musa&#8217;nın (aleyhisselam), farklı bir buudda buluşma yerine gelip Rabb&#8217;inin kelamına muhatap olduktan sonra, Cenab-ı Hakk&#8217;tan taleb-i rüyetini (Cenab-ı Hakk&#8217;ı görmek istemesini) anlatmaktadır. Evet o, bu ayette Rabb-i Kerim&#8217;ine, &#8220;Rabbim, görün bana, bakayım Sana!&#8221; yani Rabb&#8217;im tecelli buyur, nurdan hicabını kaldır, vuslatına vâsıl olup göreyim Seni! demiştir. Kelamcılar arasında bu meselenin]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/ay2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-366" title="ay" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/ay2.jpg" alt="ay2 Rabbim Görün Bana Bakayım Sana" width="150" height="112" /></a>A&#8217;raf Sûresi&#8217;nin 143. ayeti, Hz. Musa&#8217;nın (aleyhisselam), farklı bir buudda buluşma yerine gelip Rabb&#8217;inin kelamına muhatap olduktan sonra, Cenab-ı Hakk&#8217;tan taleb-i rüyetini (Cenab-ı Hakk&#8217;ı görmek istemesini) anlatmaktadır.<span id="more-363"></span></p>
<p>Evet o, bu ayette Rabb-i Kerim&#8217;ine, &#8220;Rabbim, görün bana, bakayım Sana!&#8221; yani Rabb&#8217;im tecelli buyur, nurdan hicabını kaldır, vuslatına vâsıl olup göreyim Seni! demiştir. Kelamcılar arasında bu meselenin değişik yönleriyle bir hayli ve oldukça uzun boylu münakaşası yapılır. Meselenin bir yönünü, &#8220;Cenab-ı Hakk&#8217;ın görülüp görülmeyeceği&#8221;, diğer yönünü de, &#8220;Cenab-ı Hakk&#8217;ın görülmesi mümkünse, dünyada herkes bunu görebilir mi?&#8221; hususu teşkil eder. Şayet O&#8217;nun görülmesi dünyada mümkün değilse, Hz. Musa&#8217;nın isteği ne manaya gelir?<br />
Önce kısaca bir fikir vermek için dolaylı yoldan soruyla alakalı bazı hususları arz etmek istiyorum. Ehl-i Sünnet, Cenab-ı Hakk&#8217;ın rü&#8217;yetinin mümkün olduğunda icma halindedirler. Allah (celle celâluhu) görülür ama bu, bizim sair eşyayı görmemiz gibi değildir. Biz, gördüğümüz şeyleri güneşin ziyası altında, göz yardımıyla görürüz. Bunun için de gözün tümsekliği, yaratılış keyfiyeti, göz-ışık münasebeti gibi şartlar lazımdır. Allah mesafeden, ziya ile görünmekten münezzeh olduğu gibi, görünmek, bilinmek için ışığa ihtiyaç duymadan da münezzehtir. Allah, gözlerimizi bu dünyada Zât&#8217;ını görebilecek mahiyette yaratmamıştır. Allah görülür, ama nasıl? Kalble mi? Basarla mı? Basiretle mi? Ya da O, başka bir göz lütfeder de onunla mı görülür? Bunları bilemeyiz; bilemez ve keyfiyet mevzuunda hiçbir şey söyleyemeyiz.</p>
<p>Akaid kitaplarında &#8220;Cennette müminler, keyfiyetsiz, kemmiyetsiz, riyazî ve hendesi ölçüler içine girmeyecek şekilde Rabb-i Kerimlerini görürler.&#8221; deniliyor. Esasen O&#8217;nu görme mevzuu darb-ı meselle dahi anlatılamaz. Çünkü görülmek istenen Zât-ı Bâri&#8217;dir; şuunatı, tecellisi ve esmâsının cilveleri değil. Burada verâların verâsında, hicabı Nur olan Cenab-ı Hakk&#8217;ın Zât&#8217;ının görülmesi söz konusudur. Sahih, hatta mütevatir derecesine varan hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ahirette Cenab-ı Hakk&#8217;ın görüleceği hususunu teyit etmektedir: Cerir b. Abdullah&#8217;ın (radıyallahu anh) anlattığına göre, &#8220;Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir dolunay gecesi aya baktı ve: &#8220;Siz şu ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi de böyle perdesiz göreceksiniz ve O&#8217;nu görmede bir sıkışıklık da yaşamayacaksınız (herkes rahatça görecek)&#8230;&#8221; buyurdular. (Buhari, Tevhid, 24; Müslim, Mesâcid, 211)</p>
<p>Allah&#8217;ı görmek O&#8217;nu bilmek ile orantılıdır<br />
Ehl-i sünnet âlimleri, dünyada muktedir olamasalar da insanların ahirette Allah&#8217;ı görebileceğini söylerler. Onlara göre, &#8220;Gözler O&#8217;nu idrak edemez, fakat O, bütün gözerli idrak eder&#8221; mealindeki En&#8217;am Sûresi 103. ayetinin nefyettiği şey ihata meselesidir. Evet, Allah ihata edilmez. İhata, bir meseleyi olduğu gibi kavramadır. Kavrama ise, meseleyi kemmi ve keyfi ölçüler içine sokar. Sınırlı bir insanın ihata edebildiği şeyin de sınırlı olması icap eder. Bir insanın, Hâlık-ı kâinat gibi nâmütenahî (sınırsız) olması lazım ki O nâmütenâhiyi idrak edebilsin. Hâlbuki bu, katiyen mümkün değildir. Daha doğrusu Allah, imkân âlemi içinde böyle sınırsız bir varlık yaratmamıştır.</p>
<p>Öyleyse insan Allah&#8217;ı görür ama ihata ve idrak edip kavrayamaz. Zannediyorum bunu böyle anlamak en uygunudur ve ehl-i sünnet de böyle anlamıştır. Evet, cennette müminler, her hafta, Cenab-ı Hakk&#8217;ın cemâl-i bâkemâlini kendi mirât-ı ruhlarına göre müşahede edecekler. Herkes O&#8217;na karşı ne çapta bir ayna tevcih etmişse, O da o kadar tecelli ile onu şereflendirecektir. Yani herkes O&#8217;nu kendi mirât-ı ruhuna göre görecektir. Bunun manası, Allah cennette görülecek demek değil; görenler cennette bulunacak ve görecekler demektir.<br />
Mü&#8217;minler cennette Cenâb-ı Hakk&#8217;ı müşahede edeceklerdir. Elbette bu görme, Cenâb-ı Hakk&#8217;a bir mekan izafesi manâsına gelmez. Çünkü, mü&#8217;minler, cennette Cenâb-ı Hakk&#8217;ı göreceklerdir demek, Cenâb-ı Hakk, mekân itibariyle cennette olacak demek değildir. O, zaman ve mekân kayıtlarından mukaddestir, yücedir.</p>
<p>İşte bu görme, her mü&#8217;min için marifeti nispetinde olacaktır. Kim Cenâb-ı Hakk&#8217;ı ne kadar biliyorsa, marifet-i İlâhî&#8217;de ne kadar derinleşmişse, gözünden açılan perde de o nispette olacaktır. Onun içindir ki, bir nebi, bir veli ve sıradan diğer bir insanın orada müşahedeleri farklı farklı olacaktır. Bu sebeple Allah bilgisi çok önemlidir. Bu bilginin mutlaka marifet eksenli temrinlerle, ibadetlerle takviye edilmesi gerekir. 0 Mesihî rûhun bir başka yanı da, onda kozalite&#8217;nin, yani sebep-netice münasebetinin aşılmış olmasıdır. Tefekkür, marifete ayrı derinlik kazandırır ibadet onu insanın tabiatı hâline getirir. Kim dünyada ne kadar derinleşmişse cennetten de, Cemalullah&#8217;ı müşahededen de o derece zevk ve lezzet duyar.</p>
<p>F. Gülen , Zaman</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/rabbim-gorun-bana-bakayim-sana/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ağaçların Duası</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/agaclarin-duasi/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/agaclarin-duasi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Jul 2008 13:21:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Ufku]]></category>
		<category><![CDATA[edep]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[hakk]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=361</guid>
		<description><![CDATA[Ağaçlar konuşur mu? sorusuna ne cevap verirdiniz? Sizi bilemeyiz ama Amerikan Tarım Bakanlığı yaptığı araştırmalara dayanarak ağaçların da konuştuğunu ileri sürüyor. Ve bu konuşma, her hayat sahibinin sonu gelmeyen ihtiyaçları karşısında sonsuz bir kudrete yönelmesi ve ona kendi lisanıyla yalvarmasından farksız görünüyor&#8230; Tarım bakanlığı yetkilileri, çınar, meşe, ladin, çam, ve kayın ağaçları üzerinde yaptıkları incelemelerde,]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/hirkasozveayna2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-368" title="hirkasozveayna" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/hirkasozveayna2.jpg" alt="hirkasozveayna2 Ağaçların Duası" width="150" height="150" /></a>Ağaçlar konuşur mu? sorusuna ne cevap verirdiniz?<br />
Sizi bilemeyiz ama Amerikan Tarım Bakanlığı yaptığı araştırmalara dayanarak ağaçların da konuştuğunu ileri sürüyor. Ve bu konuşma, her hayat sahibinin sonu gelmeyen ihtiyaçları karşısında sonsuz bir kudrete yönelmesi ve ona kendi lisanıyla yalvarmasından farksız görünüyor&#8230;<span id="more-361"></span></p>
<p>Tarım bakanlığı yetkilileri, çınar, meşe, ladin, çam, ve kayın ağaçları üzerinde yaptıkları incelemelerde, bu seslerin 50 ile 500 kilohertz frekanslar arasında değiştiğini ve  özellikle yaz mevsiminin kavurucu sıcaklarında bunların bir yalvarışa dönüştüğünü ifade ediyor.</p>
<p>Acaba ağaçlardan çıkan bu sesler, onların çaresizlik diliyle ettikleri bir tür dua mıdır?</p>
<p>Ve bu sesleniş, bütün mahlukatın yardımına aynı anda koşan, onları gören, duyan ve en gizli ihtiyaçlarını yerine getiren sonsuz bir kudrete yöneliş midir?</p>
<p>Bu konuda da KURAN&#8217;A kulak verelim:</p>
<p>&#8220;GÖKLERDE VE YERDE OLANLARIN HAMD VE SENASI O&#8217;NA MAHSUSTUR&#8230;<br />
(RUM SURESİ-AYET: 18)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/agaclarin-duasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dile Gül Koymak</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/dile-gul-koymak/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/dile-gul-koymak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Jul 2008 13:07:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[edep]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[irfan]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=358</guid>
		<description><![CDATA[Konuşmasından anlaşılır insan -Güzel konuşmasından Kalpten kalbe yol vardır derler.Bunu biraz daha değiştirerek söylersek: Dilden kalbe yol vardır Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar. Katı kalpli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Olur]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/gul2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-371" title="gul" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/gul-150x150.jpg" alt="gul 150x150 Dile Gül Koymak" width="150" height="150" /></a>Konuşmasından anlaşılır insan -Güzel konuşmasından<br />
Kalpten kalbe yol vardır derler.Bunu biraz daha değiştirerek söylersek:<br />
Dilden kalbe yol vardır<br />
Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar.<span id="more-358"></span><br />
Katı kalpli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır.<br />
Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz.</p>
<p>Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı</p>
<p>Söz ola ahulu aşı, Yağ ile bal ede bir söz.</p>
<p>diyor Yunus.<br />
Elbette öyledir. En karamsar anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde.Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler..<br />
Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor:Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla! İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalp eğer onarılırsa sen artık Halkın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi: Gerçek mümin, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir. .</p>
<p>İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir.<br />
Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör. İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak. Tercih senin&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/dile-gul-koymak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Efendimiz’in (SAV) Kullandiği 40 öğretme metodu</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/efendimizin-sav-kullandigi-40-ogretme-metodu/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/efendimizin-sav-kullandigi-40-ogretme-metodu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Jul 2008 11:26:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Dergâh]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Ufku]]></category>
		<category><![CDATA[edep]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[irfan]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=330</guid>
		<description><![CDATA[Efendimiz (sas) hayatinin her karesinde anlatacagi bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmis ve ögretmede de ayni metodu kullanmistir. Efendimiz (sas) hayatinin her karesinde anlatacagi bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmis ve ögretmede de ayni metodu kullanmistir. Bütün insanliga rehber olan Efendimiz (sas)’in hayatina bakildiginda O’nun ögretim adina]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="title1">
<div class="largertext"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/testi2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-37" title="kırık testi" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/testi2.jpg" alt="testi2 Efendimiz’in (SAV) Kullandiği 40 öğretme metodu" width="91" height="150" /></a>Efendimiz (sas) hayatinin her karesinde anlatacagi bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmis ve ögretmede de ayni metodu kullanmistir.<span id="more-330"></span></div>
<div id="contentText">
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Verdana;"><span style="font-size: small;"> Efendimiz (sas) hayatinin her karesinde anlatacagi bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmis ve ögretmede de ayni metodu kullanmistir. Bütün insanliga rehber olan Efendimiz (sas)’in hayatina bakildiginda O’nun ögretim adina kullandigi bazi metotlari ögrenmek, bütün insanlar için iyi bir örnek olusturacaktir. Burada Efendimiz’in kullandigi her bir metoda, onun hangi söz veya davranisinin dayanak oldugunu anlatmak yerine sadece metodu söyleyip geçmek istiyoruz:</span></span></p>
<p>1.  Efendimiz, söyledigi hakikatleri bizzat yasayarak hayatiyla göstermistir.</p>
<p>2. Dinî yükümlülükleri tedrîcî (yavas yavas, basamak basamak) bir  sistemle ögretmistir.</p>
<p>3. Ögretmede orta yolda durmaya ve insanlari  biktirmaktan uzak durmaya riayet etmistir.</p>
<p>4. Ögrenenler arasindaki  kisisel farkliliklari göz önünde bulundurmustur.</p>
<p>5. Karsilikli konusma  ve soru-cevap seklini kullanmistir.</p>
<p>6. Yanlis düsünceyi söküp atmak ve gerçek dogru bilgiyi net bir sekilde muhatabin kafasina yerlestirmek için aklî ölçüleri kullanmistir.</p>
<p>7. Muhataplarina soru yöneltmis, böylece  onlarin zeka ve bilgi seviyelerini ölçmüstür.</p>
<p>8. Mukayese ve  örneklendirme metodunu kullanmistir.</p>
<p>9. Benzetme ve halk arasinda yaygin  olarak kullanilan örnekleri kullanmistir.</p>
<p>10. Anlattigi hususu,  elinde herhangi bir sey ile yere ve topraga çizerek bizzat göstermistir.</p>
<p>11. Sözle beraber jest ve mimiklerini kullanmis ve el ile isaretlerde  bulunmustur.</p>
<p>12. Önemine binaen, halin mümkün kildigi bir nesneyi bizzat eline almis, eliyle kaldirmis ve arkasindan söyleyecegi hususu söylemistir.</p>
<p>13. Muhataplarindan bir soru gelmeden söze önce kendileri baslamistir.</p>
<p>14. Muhatabinin sorusuna eksik ve fazla olmadan cevap vermistir.</p>
<p>15. Muhatabinin sorusuna, onun ihtiyacina binaen sordugundan daha  fazlasiyla cevap vermistir.</p>
<p>16. Muhatabini, güzel bir hikmete binaen,  sordugu sorudan daha önemli bir hususa yönlendirdigi de olmustur.</p>
<p>17.  Soru soranin sordugu soruyu tekrarlamasini istemistir.</p>
<p>18. Muhatabin  aldigi cevabi tekrar etmesini istemistir. Böylece cevap unutulmayacaktir.</p>
<p>19. Bildigi bir husustan dolayi kisiyi imtihan etmistir ki bununla dogru cevap verecegi için kisiyi sena etmek, övmek istemistir.</p>
<p>20. Önünde  olan bir olaya karsi susma yolunu tercih etmistir.</p>
<p>21. Ögretme esnasinda  meydana gelebilecek imkan ve firsatlari degerlendirmistir.</p>
<p>22. Latife ve  saka yoluyla ögretmeyi tercih etmistir.</p>
<p>23. Ögrettigi hususu yeminle  tekit etmis perçinlemistir.</p>
<p>24. Ögretilen hususun önemine binaen sözü üç  kere tekrar etmistir.</p>
<p>25. Konunun önemini oturusunu ve durusunu  degistirerek ve sözü tekrar ederek göstermistir.</p>
<p>26. Cevabi geciktirerek  muhatabin sorusunu tekrar etmesini saglayarak onu uyarmistir.</p>
<p>27.  Muhatabi intibaha sevk etmek için, onu omuzundan veya elinden tutmustur.</p>
<p>28. Muhatabi tesvik için veya onu sikintiya sokacak bir durumdan dolayi,  bazi hususlarin gizli kalmasini yeglemistir.</p>
<p>29. Söyleyecegi hususun hafizalarda daha iyi yer etmesi veya ezberlenmesi için, sözü kisa ve öz bir sekilde ifade etmis, daha sonra ise ayrintilarina geçmistir.</p>
<p>30. Cevabin birkaç madde ile verilecegi durumlarda önce cevabin kaç maddeden olustugunu bildirmek için sayiyi söylemis daha sonra saymistir.</p>
<p>31. Va’z  etme, nasihat etme ve ögüt verme metodunu kullanmistir.</p>
<p>32. Insanlarin sevklerini kamçilama veya neticesi elem verici hususlardan siddetle uzaklastirma (Tergib ve terhib) metodunu kullanmistir.</p>
<p>33. Kissa ve geçmis ümmetlere  ve insanlara dair haberlerle ögretme metodunu uygulamistir.</p>
<p>34. Sorunun cevabinin muhatabi utandirma ihtimali olan hususlarda önce nazik bir hazirlik süreci hazirlamis ve soruyu öyle cevaplandirmistir.</p>
<p>35. Sorunun cevabinin muhatabi utandirma ihtimali olan hususlarda üstü kapali olarak kinaye yoluyla ve isaret ederek yetinmistir.</p>
<p>36. Kadinlara ögretmeyi ve  nasihat etmeyi de asla ihmal etmemistir.</p>
<p>37. Halin gerektirdigi durumlarda ögretme hususunda azarlayip paylamayi (ta’nif) ve kizmayi (gadab) da ihmal etmemistir. Ne var ki onun paylamasi ve kizmasi da merhamet yörüngesinde ve ümmetinin selameti için olmustur.</p>
<p>38. Talim ve tebligde, kitabeti  (yazma metodunu) da kullanmistir.</p>
<p>39. Yabanci dilleri (mesela Süryaniceyi) ögrenmesi için bazi sahabileri görevlendirmistir ki bu husus da günümüzde dünyanin dört bir tarafinda Islam’in güzelliklerini ögrenmek isteyenlere karsi yapilacak vazifenin çok önemli bir basamagini teskil etmektedir.</p>
<p>40. Bizzat kendi mübarek zatiyla talimde bulunmustur.</p>
<p>Evet, Efendimiz (sas) evrensel bir egitim-ögretim sistemi getirmis ve bütün kalbleri, bütün ruhlari, bütün akillari, bütün nefisleri ideal ufka yükseltecek bir mesaj sunmustur. Sadece O’nun getirdigi sistemdir ki hem ruhu, hem akli hem de nefsi, yükselebilecek en son noktaya ulastirmistir.<br />
Sayi:  168<br />
Bölüm: Efendimiz (sas)<br />
Muhabir: YUSUF ÖMEROGLU</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/efendimizin-sav-kullandigi-40-ogretme-metodu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kafdağı’nı Yüklenen Toz Kanatlı Kelebek: Necip Fazıl</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/kafdagini-yuklenen-toz-kanatli-kelebek-necip-fazil/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/kafdagini-yuklenen-toz-kanatli-kelebek-necip-fazil/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Jun 2008 13:47:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Üstad]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=215</guid>
		<description><![CDATA[Bir şair için en kötü şey, sadece birkaç şiiriyle bayraklaşması, bunun dışında onunla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadan belli kabuller çerçevesinde değerlendirilmesidir. Birkaç şiiriyle bayraklaşan bir şair, artık kendini kitlelere istediği şekilde tanıtamaz ve şiir burcunda yeterince dalgalanamaz. Kamuoyu bunun böyle olmadığını kabul etse de, bir şair için çok tehlikeli olan bu bakış açısından şairlerimizin]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/nfk2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-216" title="nfk" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/nfk-300x235.jpg" alt="nfk 300x235 Kafdağı’nı Yüklenen Toz Kanatlı Kelebek: Necip Fazıl" width="300" height="235" /></a></p>
<p><span class="KONURENK">Bir şair için en kötü şey, sadece birkaç şiiriyle bayraklaşması, bunun dışında onunla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadan belli kabuller çerçevesinde değerlendirilmesidir. Birkaç şiiriyle bayraklaşan bir şair, artık kendini kitlelere istediği şekilde tanıtamaz ve şiir burcunda yeterince dalgalanamaz. Kamuoyu bunun böyle olmadığını kabul etse de, </span><span class="KONURENK">bir şair için çok tehlikeli olan bu bakış açısından şairlerimizin kurtulması kolay olmasa gerek. Bu çerçevenin dışına çıkıldığında şairler çok daha rahat değerlendirilebilir ve onların şiiri, sanatı, eserleri üzerinde daha objektif kriterlerle fikir yürütülebilir. </span><span id="more-215"></span><span class="KONURENK">Şairler bir toplumun haykıran sesi, gören gözü, duyan kulağı ve en önemlisi vicdan aynasıdır. Hassas ruhlarıyla farklı âlemlerden devşirdiklerini, bize şiir dilinin imkânları ölçüsünde aktarırlar. Bu mânâ çerçevesine giren şairler birkaç şiire hapsedilmeyerek bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Bu bakış tarzı, onlara vefamızın da gereğidir.</span></p>
<p>Cumhuriyet devri Türk şiirinde farklı bir yol açarak, şiirin nefes almasını sağlayan Necip Fazıl Kısakürek, son dönemde akademik çevrelerce yapılan çalışmalarla hak ettiği yeri almışsa da, onun halk nazarında tanınması Sakarya Türküsü, Zindandan Mehmet’e Mektup ve Kaldırımlar üçgenine sıkışmış gibidir. Necip Fazıl’ı biraz da bayraklaşan bu şiirleriyle tanıyıp, belli bir kalıba hapsetmek, şairin diğer fikirleri hakkında bilgi sahibi olmamızı engeller. Bizce Necip Fazıl’ı esas sanatkâr ruhunu aksettiren diğer şiirleriyle değerlendirmek icap eder. Bu da iyi bir şiir okuması, tahlil, terkip ve araştırma aşkıyla olacak bir iştir.</p>
<p><strong>Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim</strong><br />
Toz kanatlı bir kelebek edasıyla Kafdağı’nı omuzlayan şairimiz 1905’te Çemberlitaş’tan Sultanahmet’e doğru inen sokakların birinde, kocaman bir konakta doğar. İlköğrenimini yaptıktan sonra Fransız Mektebi ve Amerikan Koleji gibi okullara devam eder. Orta öğreniminden sonra Mekteb-i Fünun-i Bahriye’ye kaydolur. Öğrenim gördüğü bu okul bir yıl uzatılınca burayı bırakarak Dârü’l-Fünûn’un felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Şair ruhu, ilk kalem tecrübelerini yapmak için onu zorlar. Yazdığı şiirlerin bir kısmını dönemin edebiyat üstadı Yakup Kadri’ye gösterir. Bir taltif olarak şiirleri bir süre sonra devrin sanat ve edebiyat alanında nabzını tutan ‘Yeni Mecmua’da yayımlanır. Aslında Necip Fazıl’ın şairliği kendi ifadesiyle 12 yaşında, tuhaf bir bahaneyle başlamıştır: “Şairliğim 12 yaşında başladı. Bahanesi tuhaftır. Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim. Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp ‘senin’ dedi, ‘Şair olmanı ne kadar isterdim!’ Annemin bu dileği bana, içimde besleyip de 12 yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin tâ kendisi… Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kan ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim: Şair olacağım! Ve oldum. O gün bugün, şairliği küçük ve âdi hissiliklerin üstünde gören, onu idrakin en ileri merhalesi sayan ben, bu küçük ve âdi bahaneyi hiç unutmadım.” Aslında patlamaya hazır bir duygunun ortaya çıkması için sürenin dolması anlamındadır annesinin isteği. Zaten şair bir ruha sahip olan, şiiri bir ihsas olarak gören Necip Fazıl için şiirinin ve şairliğinin ortaya çıkmasıdır bu küçük bahane.</p>
<p>Zamanın Millî Eğitim Bakanlığı, yurt dışına burslu olarak talebe göndermek için bir imtihan açar. Kazananların gideceği yer, bir zamanlar şairlerimizin, romancılarımızın hayalini süsleyen, medeniyetler ve hürriyetler şehri, sanat ve edebiyatın kalesi olarak telâkki edilen Paris’tir. Bilhassa Tanzimat devri Türk edebiyatının hayal şehri olan Paris’e gitmek için Necip Fazıl da bu imtihana girer. Yıl 1924’tür. Kafasında birçok soru ve bir nevi ruh azabıyla Marsilya’ya, oradan da Paris’e geçen şairimiz, meşhur Sorbonne Üniversitesi’ne kaydolur. Yaşamış olduğu buhranlar ve fikir bunalımları neticesinde bohem bir hayatın içinde bulur kendini. Okula devam edemez. Fransa’nın gece hayatında oyalanır bir süre. Devletin verdiği bursu bile kumar masasında kaybeder. Artık onun için gündüzler gece, geceler gündüz olmuştur. Gündüzleri uyku, geceleri Paris’in aldatıcı ışıltılı hayatı… Bu şartlar altında bütün parasını kumarda kaybeden şair, devletin dönüş için verdiği bileti bile aynı şekilde kaybeder. Başarısız geçen bu tahsil dönemi neticesi devlet bursu kesilir. İstanbul yolu görünür şairimize. Yıl 1925’tir. Bu dönüş onun için yeniden doğuşun ilk tohumları olacaktır ileriki yıllarda. Ama henüz filizlenmemiştir bu tohum. Şairin ruhundaki fırtınalar, varlık ve yokluk arasındaki gelgitlerden kurtulamamıştır henüz.</p>
<p>Bir süre, dönemin gözde mesleği olan bankacılıkla uğraşır. Bir arkadaşının vasıtasıyla ‘Felemenk Bahr-i Sefid Bankası’nda işbaşı yapar. Bir süre sonra Osmanlı Bankası’nın çeşitli şubelerinde çalışır. 1934’e kadar içindeki gelgitlerle yaşayan şair, bir tevafuk eseri durgunlaşmanın ilk yansımalarıyla tanışır. Bir gece çalıştığı bankadan evine vapurla dönerken karşısında oturan ve gözlerini ondan ayırmayan ‘Hızır’ tavırlı bir adam ona, kurtuluş reçetesi yazacak bir hekimin adresini verir. Bu hekim, şairin içindeki iniş çıkışları düzlüğe çevirecek, gelgitleri yutacak, ruhunu sakinleştirip onu hakikat iklimine çevirecek bir zâttır: Abdulhakim Arvasi.</p>
<p>Şairin, “Efendim! Benim efendim, benim, güzellerin güzeli efendim!” diye hayranlık ve aşk derecesinde bağlı olduğu Abdulhakim Arvasi; tam otuz yıl gökyüzünden habersiz uçurtma uçuran, aylarca yıkık ve şaşkın, benliği kazan ve aklı kepçe, deliler köyünden bir menzil aşmak için gezinen, öz ağzından kafatasını kusan, meçhuller caddesinin kimsesiz seyyahı, Allah’ın körebesi, cinlerin padişahı olan şairin ufkunda bir hakikat güneşi gibi doğar.</p>
<p><strong>Yaram var, havanlar dövemez merhem</strong><br />
Artık, yeni bir hayat başlar şair için. Hayata bakış tarzı değişir. Yeni bir isim arar hayat lügatinde bu hâline. Herkesin bildiği dilden bir isim. Zorlu nefis diz çökmelidir artık önünde. Çünkü heybesi hayat doludur bundan böyle… Biricik meselesini belirler bu yeni dönemde: Sonsuza varmak. Artık gölge varlıkta barınamayan şair, “Kaçır beni âhenk, al beni birlik!” der yalvarırcasına. Birilerinin çok değer verdiği şairliği, sanatkârlığı dahi istemez: “Ver cüceye onun olsun şairlik/Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta.” mısralarıyla bu dönemde şiirdeki gâye ve anlayışını belirler. Artık şiir, Mutlak Hakikat’i aramakta kullanılan bir vâsıtadır onun lügatinde.</p>
<p>Bu yeni dönemde, metafizik yanını hazmedemeyenlerin Necip Fazıl’ı edebiyat tarihinden âdeta silmek için büyük bir taarruza geçtikleri görülür. Bir zamanlar Türk edebiyatının gelecek va’d eden genç bir istidadı olarak takdim edilen Necip Fazıl, Babıâli’de dönemin kimi yazarlarınca aforoz edilmek istenir. Bu hareketin başını, Türk Edebiyatı tenkitçisi ve uydurukça dil akımının önde gelenlerinden Nurullah Ataç çeker. Belli ki bu değişim kabul edilmek istenmemektedir edebiyat âleminde. ‘Sâbık Şair’ diye resmedilir bir süre. Fakat tenkit ve tepkilere değer vermez şair. Kararlıdır yeni bir hayatla huzura ermeye. Aslında bu yaklaşım tarzı bizim edebiyatımızda sadece Necip Fazıl’la ilgili bir tepki, bir dışavurum değildir. Ne yazık ki insandaki temel yaratılış gerçeğinin ilim yoluyla olgunlaşma olduğunun kavranamaması, insanın değişime kapalı bir anlayışla ele alınması, onun fıtratının hiçe sayılmasıdır. Türk edebiyatının son dönem romancılarından Kemal Tahir, Osmanlı tarihiyle meşgul oldu ve müspet kanaatler belirtti diye, yine aynı tepkilere maruz kalmamış mıydı? Değişmenin önünde direnmek veya insanı sâbit fikirlerle yaşamaya alıştırmaktan daha büyük bir yobazlık var mıdır yeryüzünde? Ama şunu unutmamak gerekir ki, bu reflekslerin altında yatan temel düşünce, aydınımızın tarihiyle ve kültürüyle olan yakınlaşmasından duyulan rahatsızlıktır. “Kendi geçmişini bilmeyenler, başka milletlerin şikârı (avı) olmaya mahkûmdur.” veciz ifadesiyle zıtlaşma, bizim aydınlarımızın en bâriz vasfı hâline gelmiştir son dönem Türk edebiyatında.</p>
<p>Bütün bu tepkilere kendi çapında göğüs geren Necip Fazıl için, artık yeni bir dünyanın ışıkları altında hâdiselere yaklaşmak vardır, dert vardır, çile vardır. Bundan böyle onu zaman kuşatmış, mekân kelepçelemiştir. Renk, koku, ses ve şekil ötelerden haber vermektedir. Anlamak yok, anlar gibi olmak vardır hâdiseleri. Allah diyenlerin boynunda vebal, yolcu inmez hanların usanmaz bekçisi, ısınmaz külhânların tükenmez ormanı, benliğin dolabında kör ve çilekeştir.</p>
<p>Bu değişim sürecinde Türk fikir ve edebiyat dünyasında da büyük bir hareketlenme baş göstermektedir. Yabancı fikir akımlarının, nesilleri bir ahtapot gibi saran materyalizm ve pozitivizm akımlarının tesirleri iyiden iyiye kendini hissettirir olmuştur. Buna bir nebze de olsun “Dur!” demek için 1936’da ‘Ağaç’ dergisini çıkarır Necip Fazıl. Devrin birçok yazarını bünyesinde toplayan bu dergi, birçok sanat ürününün de tanınmasında vesile olur. Mücadelelerle geçen bu dönem akabinde 1943’te ‘Büyük Doğu’ dergisini de yayın hayatına hediye eder. 35 yıl yayımlanan bu dergi, edebiyat ve fikir tarihi açısından ayrı bir öneme sahiptir. Necip Fazıl’ın dergiler çıkararak kendini bir fikri mücadelenin ortasına atması, ondaki değişmenin fikir plânından çıkarak aksiyoner kimliğe bürünmesinin müjdecisidir. Dergilerde neşredilen yazıları, kalem kavgaları kitleler üzerinde tesir icra ediyor, Necip Fazıl isminin yurdun her tarafında çığ gibi büyümesini sağlıyordu. Bu çığın arkasından gelen konferanslar faslı, bütün yurdu dolaşarak sinesindeki hakikatleri nesle boşaltma imkânını veriyordu şaire. Hemen hemen yurdun dört bir yanını dolaşan şair, Salihli, İzmir, Erzurum, Van, İzmit, Bursa, Konya, Adana, Maraş ve Tarsus’taki konferanslarıyla geniş bir kitleye ulaşma imkânını bulur. Konferansları sürerken kendini şiir ve yazıdan da uzaklaştırmayan Necip Fazıl, 1980 yılına kadar on üç yıl süren ve siyasî, kültürel ağırlıklı olan meşhur ‘Rapor’larını fikir hayatımıza armağan eder. Onun bütün bu çalışmaları sessizce bir başkalaşma (metamorfoz) devresi şeklinde anlaşılmalıdır. Kozasında büyük bir titizlik, dikkat ve sancı içinde doğacak günü bekleyen bir kelebeğin sonsuzluğa uçmasıydı bu sıkıntılı, mücadeleli ve aksiyon ağırlıklı dönem.</p>
<p>26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyatı Vakfı’nca ‘Sultanu’ş-Şuara’ (Şairler Sultanı ) seçilir. Bunu, 1982 yılında ‘Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu’ eseri vesilesiyle aldığı ‘Yılın Fikir ve Sanat Adamı’ mükâfatı takip eder. Artık hayatının son demlerini yaşayan şair, kendini tamamıyla çok önem verdiği eserleri yazmaya adar. Cemiyetteki aksiyoner kişiliği yerini bir tasavvuf dervişine bırakır. İnzivaya çekilir, bir daha çıkmamak üzere küçücük odasına kapanır. Kendisinden fikir almak için yanına gidip gelenleri kabul eder.</p>
<p>Ömrünün son günleri, Erenköy’de bulunan evindeki küçük odada, kesinleşmiş 1,5 yıllık mahkûmiyet kararı yüzünden her an cezasını çekmek üzere götürülmeyi bekleme sıkıntısı içinde geçer. Ama bu sıkıntılı dönemden de meyve almayı bilen Necip Fazıl, sıkıntılar içinde çalışmaya devam eder.</p>
<p>Her canlı için mukadder olan ölüm, âgûşunu Necip Fazıl’a da açmıştır 25 Mayıs 1983 gecesinde. Koca çınar, perde ardından haber olarak tarif ettiği ölümle yüz yüze gelir. İşi aceledir şairin. Çok önem verilen ve birkaç günlük süs olan gençlik, geçmiştir artık. Eserler darmadağın, emek yüzüstüdür. Eşyaları toplamak vakti gelmiştir. İşi aceledir şairin. Ben ölünce dostlarım bayram etsin, der. Hem de üst üste tam kırk gün kırk gece düğün:</p>
<p><em> “Ben ölünce etsin dostlarım bayram<br />
Üst üste tam kırk gün kırk gece düğün!<br />
Açı doyurmaksa kabirde meram,<br />
Yemeğim Fatiha, günde beş öğün.” </em></p>
<p>Herkesin beklediği büyük bir randevusu vardır. Kimi cana, kimi cânâna, kimi eşe, kimi dosta kavuşabilmenin bekleyişi içindedir. Necip Fazıl da son randevusuna hazırlık içindedir. Ama “Bilsem nerede, saat kaçta/Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta” diyerek bu randevunun ölüm olduğunu fısıldar kulaklarımıza. Bir çocukluk sevinci içinde karşılar tabutu. İbrahim Edhem gibi tâcı, tahtı, sorgucu unutmak lazımdır gönüllere sultan olmak için:</p>
<p><em> “Sultan olmak dilersen, tâcı, tahtı, sorgucu unut!<br />
Zafer araban senin, gıcırtılı bir tabut.” </em></p>
<p>Her şeye küsmüştür şair. Bu dünyada ne varsa renk, nakış, lezzet, ne varsa küstür. Gözündeki son mârifet, Azrail’e tebessümdür. Yahya Kemal’in ‘Sessiz Gemi’ şiirinde ifade ettiği gibi artık demir almak günü gelmiştir zamandan. Meçhule giden bir gemi kalkmaktadır hayat limanından. Yolcusunu almaya kararlıdır. Son gidişte ne mendil sallanır ne de kol. Çok kimse gitmiştir bu sefere; ama seferinden dönen olmamıştır. Sessiz gemiye bu sefer de Necip Fazıl binmiştir ve dilinde şu mısralarla bize el sallayarak mutluluk diyarına doğru yol almıştır:</p>
<p><em> “Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…<br />
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?!” </em></p>
<p><strong>Ver cüceye onun olsun şairlik</strong><br />
Osmanlı’nın son dönemlerini yaşamış, Cumhuriyet’in ilk dönemlerini idrak etmiş Necip Fazıl, tam bir kültür buhranının ortasında kendini bulmuştur. Bir taraftan Trablusgarp Savaşları, bir taraftan Meşrutiyet, bir taraftan Çanakkale ve Millî Mücadele… Cemiyetin en hassas ferdi olan şairlerimizin ruh dünyalarında bir nevi şok tesiri yapmıştır bu tarihî hâdiseler. Koca bir coğrafyadan bir avuç toprağa mahkûm olmuştuk ve elde kalanı koruma hassasiyeti, o dönem insanının temel düşüncesiydi. Millet tek vücut, bütün imkânlarını seferber ederek bu mukaddes mücadeleyi omuzlamıştır. Şairler de bu mücadeleyi kırık mızraplarıyla destanlaştırmaya çalışmıştır. Mehmet Âkif, toplumun ölüm kalım savaşını destanlaştırmıştır. Cephedeki adamın dikkatiyle hareket eden Âkif, toplumu bütün cepheleriyle kucaklamıştır. Batmakta olan bir milletin sesi ve çığlığı olmuştur. Unutmayalım ki şairler, şahsî acılardan, metafizik bunalımlara kadar toplumun haykıran sesidir. Yahya Kemal, Âkif’in dertli bir bülbül edasıyla kurtarmağa çalıştığı koca imparatorluğu, tarih çerçevesinde tespit etmeğe, onun büyüklüğünü gözler önüne sermeğe çalışmıştır. “Demek ister ki, evet siz bizim bu medeniyet dönemimizi kapadınız. Ama unutmayınız ki bu kapadığınız dönem, medeniyetler tarihinde bir altın kitaptı. İşte ben çağımızdan geriye dönerek onun içinde yaşıyorum. Bir nevi mermerlerle o dönemi mumyalıyorum, tâ gelecekte bir çağ, onun bu mumyalarını çözdüğünde onu taptaze görebilme imkânına ersin.”<sup>1</sup></p>
<p>Fikirleriyle olduğu kadar şiirleriyle de Türk edebiyatında farklı bir yere yerleşen Necip Fazıl, Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin kurulmasında temel fonu teşkil etmiştir. Bir yandan Halk şiiri bir yandan da Batı şiiri ölçülerini aynı potada eriterek şiiri, basit hislenmelerden kurtarıp insanın kendi ‘ben’ini arayan bir vasıta hâline getirmiştir. Türk şiirinde yeni bir oluşumu sessiz ve derinden yapmıştır. Bu oluş, yıllarca siyasî bir temel üzerinde yükselerek bazı küçük ihsasların yansıtıldığı bir vasıta olan şiiri insanın, hiçbir asırda değişmeyecek, asil duygularını aksettirecek hâle getirmesidir. “Hakikati arama ve bulma cehdinde, ruhun zaman zaman büründüğü renk ve ulaştığı ve çok defa da aştığı üslûp olayı olmaktan başka bir şey değildir şiir onun için. Şiir aslında Necip Fazıl’da sürekli olarak ‘ben’in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili ve tek silâhıdır. Varoluş sırrı, hakikat sırrıdır asıl önemli olan.” <sup>2</sup></p>
<p>Onu sadece bir şair olarak görmemek gerekir; tiyatroları, nesirleri, romanları, hikâyeleri, anıları ve kalem kavgalarıyla da bir devre ışık tutmaktadır Necip Fazıl. Bu mevzuda mutlaka söylenecek çok söz vardır. Necip Fazıl’ı en iyi tanıyan ve yorumlayanlardan olan son dönem Türk edebiyatının şair ve mütefekkirlerinden Sezai Karakoç’un şu nefis yorumuna kulak verelim bir de: “Necip Fazıl’ın şiirinde asıl özellik, gerçeği arama ve ona vararak üstün ruh erginliğine, ebedilik tadına varma olunca ‘Çile’ şiirinin tahlili, bütün şiirinin anahtarı olabilecek demektir.(…) Çile şiirinin Necip Fazıl’ın daha önceki şiirlerine bakan bir yüzü, daha sonraki şiirlerine bakan bir başka yüzü vardır. Daha doğrusu sanki dört bölümlü olan şiirin birinci ve ikinci bölümleri yer yer daha önceki şiirleri benliğinde, belli belirsiz özetlemiştir. Son bölümü de gelecek şiirlerinin bir habercisi, bir prologudur. Çile’nin birinci bölümünde içinde bulunulan ve sanki hakikatmiş gibi benimsenen peşin hükümler ve alışkanlıklar dünyasının yıkılması ve bu yıkılıştan duyulan acı anlatılmaktadır. İkincide bunalıma düşen ruh, artık eşyanın, varlığın ve var oluşun sırlarını aramakta ve bu arayışın ölümden beter azabını dillendirmektedir. Üçüncü bölümde şair hakikati bulmanın ve bunalımdan kurtulmanın metot ve çarelerini arar gibidir. Mesafeler ve yolların insanı aldatışı, büyücünün hıncı, aynaların geçen zamana eş verdiği ızdırap, lügat kavramıyla sembolize edilen bilginin yetersizliği, tabiatın insanın içindeki iniş ve çıkışlardan daha basit bir yapıda oluşu, yani insan giriftliğinin dış dünyayı aşması, umudun bunlarda olmadığını bize göstermektedir. Fakat son bölüm bir var oluş bunalımına sürükleyen gaiplerden gelme sesin bu kez aydınlıklarla ansızın ‘ben’i sardığını ve ezel fikri ve ebed duygusuna götürdüğünü, ansızın mâvera perdelerinin yırtılarak insanın hakikatin kucağına düştüğünü, artık insanın Samanyollarından daha ötesiyle deniz dibindeki incilere sahip çıkarcasına en değerli tutamak olan ebedî olmaya yönelmesi gerektiğini, yani Allah’ı bulmak ve ondan asla ayrılmamak için yeni, büyük ve ulu hayatına başlamasıyla kurtulabileceğini Türk şiir tarihinde unutulmaz bir poetik bütünlükteki kıtalarla anlatmaktadır.(…) Halk şiiri motiflerinden, eşyanın ötesinde bekleyen mesaja giden ve ondan yeniden topluma dönen Necip Fazıl şiiri, uygarlığından soyulmuş bir toplum için, uzun vâdede yeni bir kurtuluş umudunun kaybolmadığını, eşyanın ezildiği yerden mistik, tarihin koptuğu yerden metafizik kurtuluş çizgilerinin fışkırdığı ruhun uyanışı şiiri oluyor. Necip Fazıl şiiri merkez alınmadığı için Cumhuriyet sonrası şiirimizin gerçek yorumu yapılamamıştır. Toplumdaki ekmek kavgası, ne Orhan Veli şiirini ne de bu Nazım Hikmet özentili şiiri kurtarabilmiştir. Çünkü toplumumuz ekmek derdini bile lirik ve daha doğrusu poetik plânda, en soylu dolaylı anlatıma kavuşturacak bir mizaçtadır. Bin yıldır var oluş davasını ekmek kavgasının çok üstünde yaşamış bir toplumu, tarihsiz, geçmişsiz, onursuz bir toplummuşçasına dile getirmeğe imkân yoktur… İsterse o toplum gerçekten aç olsun. Onun açlığında tarihin sıkıntısı vardır. O, ekmeğin içinde bile tarihe acıkmışken, tarihini bile ekmeğe acıkma şeklinde anlatma, bu toplumu anlamama ve onun ruhuyla gerçek bir bağ kuramama demektir. Hattâ böyle bir bağ kurabilmenin bütün imkânlarını da kaybetmek demek.” <sup>3 </sup></p>
<p><strong>Dipnotlar </strong><br />
1- Karakoç, Sezai, “Edebiyat Yazıları – II ”, Diriliş Yay., İstanbul 1986, s.52.<br />
2- Age, s.67.<br />
3- Age, s.82, 89.</p>
<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/nfk2.jpg"><br />
</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/kafdagini-yuklenen-toz-kanatli-kelebek-necip-fazil/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

