<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Taka &#187; Süleymaniye Camii</title>
	<atom:link href="http://www.yoremizden.com/tag/suleymaniye-camii/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yoremizden.com</link>
	<description>Karadeniz ve Trabzon kültürünü yaşatma ve sevdirme sitesi...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 10:21:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	
		<item>
		<title>İstanbul’un yangın kuleleri</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/istanbul%e2%80%99un-yangin-kuleleri/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/istanbul%e2%80%99un-yangin-kuleleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Jan 2011 23:49:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Ağakapısı]]></category>
		<category><![CDATA[Bayezid Yangın Kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Beyazıt kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[davut paşa kışlası]]></category>
		<category><![CDATA[davutpaşa kışlası]]></category>
		<category><![CDATA[Galata Kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[galata yangın kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[icadiye kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[icadiye yangın kulesi]]></category>
		<category><![CDATA[Keçecizade İzzet Molla]]></category>
		<category><![CDATA[Küçükpazar]]></category>
		<category><![CDATA[Mostar Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Önder Kaya]]></category>
		<category><![CDATA[selimiye kışlası]]></category>
		<category><![CDATA[Süleymaniye Camii]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=4999</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul, tarih içinde en büyük zararı yaşadığı yangınlardan ve şehrin dokusuna zarar veren belediyecilerden gördü. Hangisinin en büyük yıkıma yol açtığı tartışmalı bir konu. Malum olduğu üzere İstanbul, tarih içinde deprem ve yangın felaketlerine sıklıkla maruz kalmış bir şehir. Bundan dolayı da Osmanlı devrinde hem bölgede taş bulmanın zorluğu ve ahşabın ucuzluğu, hem de depreme]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<div id="attachment_5001" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/01/galata-kulesi.jpg"><img class="size-medium wp-image-5001" title="galata kulesi" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/01/galata-kulesi-300x225.jpg" alt="galata kulesi 300x225 İstanbul’un yangın kuleleri" width="300" height="225" /></a><p class="wp-caption-text">Galata Kulesi</p></div>
<p>İstanbul, tarih içinde en  büyük zararı yaşadığı yangınlardan ve şehrin dokusuna zarar veren  belediyecilerden gördü. Hangisinin en büyük yıkıma yol açtığı tartışmalı  bir konu. Malum olduğu üzere İstanbul, tarih içinde deprem ve yangın  felaketlerine sıklıkla maruz kalmış bir şehir. Bundan dolayı da Osmanlı  devrinde hem bölgede taş bulmanın zorluğu ve ahşabın ucuzluğu, hem de  depreme karşı bir tedbir olması açısından, ahşap konutlar tercih edilir  olmuştu. Ancak bu durum, İstanbul’un meşhur poyrazının da etkisiyle  çıkan yangınların, daha büyük tahribata yol açmasına sebebiyet vermişti.  Yine de deprem, yangına göre çok daha korkutucu kabul edilen bir  afetti. Zira yangındaki can kaybı, depreme göre yok denecek kadar azdı.  Belki de bundan dolayı ünlü şair <strong>Keçecizade İzzet Molla </strong>kaleme aldığı  bir şiirinde “Yarabbi sen bize hareket-i arz felaketi verme, bize  alıştığımız yangın afeti kâfî” der.<br />
<span id="more-4999"></span><br />
Yetkililer yangının yol  açığı yıkımın ortadan kaldırılmasında, önceden haberdar olmanın önemini  anlamış ve bu amaçla da ya Galata Kulesi örneğinde olduğu gibi bazı eski  yapıları yangın gözetleme işine tahsis etme yoluna gitmiş, ya da  Bayezid ve İcadiye yangın kuleleri örneklerinde olduğu üzere bu amaçla  yeni binalar vücuda getirmişlerdi. Bazen de bir takım yapılar yangın  gözetleme işine tahsis edilmişti. Mesela bir dönem <strong>Süleymaniye Camii’</strong>nin  minarelerinden teki,<strong> Davut Paşa ve Selimiye kışla</strong>larındaki kuleler bu  amaca hizmet etmişlerdi.<br />
Şehrin ana yangın gözetleme kuleleri olarak  kullanılan <strong>Galata, Bayezid ve İcadiye kuleleri</strong> birbirini tamamlar  nitelikte yapılardı. Örneğin Eyüp tarafı en iyi Galata Kulesi’nden  görülürken, Yedikule, Aksaray ve Bebek’e kadar olan Boğaz’ın Rumeli  Sahili, Bayezid Kulesi’nden rahatlıkla gözlenebiliyordu. İcadiye Kulesi  ise, hem nüfusu 19. yüzyıldan itibaren gittikçe kalabalıklaşan Anadolu  yakasını hem de Bebek ve Arnavutköy’ün yukarı kesimlerini gözetleme  açısından biçilmiş kaftandı.</p>
<p><strong>Galata Kulesi</strong><br />
İstanbul’da  yangın kulesi denilince akla ilkin Galata Kulesi ve Galata Kulesi  denilince de Cenevizliler gelir. Zira İstanbul siluetinin bu görkemli  yapısını, söz konusu topluluğa borçluyuz. Bilindiği üzere 10. yüzyıldan  itibaren Bizans deniz gücünün zayıflamasına paralel olarak İtalyan şehir  devletleri, İstanbul üzerindeki etkinliklerini arttırmışlar ve Eminönü  çevresinde bir takım ticari merkezler kurmuşlardı. Bunlar arasında yer  alan Pisa, Amalfi, Ceneviz, Venedik gibi şehir devletlerinden, ilerleyen  zamanlarda sadece son ikisi İstanbul için kıyasıya bir rekabete  giriştiler. 1204’te IV. Haçlı Seferi’nin organizatörü olan Venedik,  Ceneviz’in önüne geçerek şehirde mutlak bir üstünlük temin etti. Ancak  Bizanslıların 1261’de başkentlerini geri almasıyla Ceneviz’in talihi  döndü. Bu tarihten itibaren Bizanslılar, Venediklilere karşı bir  müttefik olarak gördükleri Cenevizliler’e, Galata kıyısında bir yerleşke  tahsis ettiler. Ancak bu yerleşkenin etrafının tahkim edilmemesini şart  koştular. Bununla birlikte Cenevizliler, gerek ilerleyen yıllarda  Bizans’ın içine düştüğü buhranlı devrelerden istifade ile ve gerekse de  bazı dönemlerde yerleşkelerinin Venedikliler ve Katalanlar tarafından  yağmalanmasını gerekçe göstererek, Galata’daki yaşam sahalarının  etrafını tahkim etmeye başladılar. 14. yüzyıl ortalarında ise bu  tahkimatın bir parçası olarak Bizanslıların “Büyük Burç”, Cenevizlilerin  ise “İsa kulesi” dedikleri Galata Kulesi inşa olundu. Kule, hem Marmara  denizi ve Boğaz cihetine, hem de Haliç istikametine olan hâkim yapısı  ile bir denetleme merkezi vazifesi görüyordu. Ayrıca bu sayede Bizans  başkentinde olan bitenler de gözlemlenebiliyordu.</p>
<p>1453’te  İstanbul’un Osmanlılarca fethinden sonra Galata, Fatih Sultan Mehmed’e  sulhen teslim olmuştu. Padişah, hâkimiyet nişanesi olarak Galata  surlarının bir kısmını ortadan kaldırtırken, bir rivayete göre Galata  Kulesi’nin de yaklaşık 8 metrelik kısmını yıktırmıştı. Ancak kule,  muhtemelen Osmanlılar zamanında da benzer bir amaç için kullanılmaya  devam etmişti. Zira 1509’da bütün İstanbul’da ciddi bir yıkıma sebebiyet  veren ve halk arasında “Küçük Kıyamet” diye adlandırılan depremin  akabinde onarım gören yapılar arasında Galata Kulesi de bulunuyordu. 16.  yüzyıla gelindiğinde ise kule, önce tersanede çalışan kölelerin kaldığı  bir zindan, sonra da tersanenin gemi levazım ambarı olarak hizmet  vermişti. Lale Devri’nden itibaren de yangın gözlem kulesi olarak  kullanıldı. Bu tarihte kuleye yerleştirilen bir gözcü ekibi, çıkan  yangını kös vurmak suretiyle duyurmakla vazifeliydi.</p>
<p>Kaderin  garip bir cilvesi olarak yangın gözlemevi olarak kullanılan kule,  ilerleyen yıllarda iki büyük yangın geçirdi. Sultan III. Selim’in  saltanat devresi içinde 1794’te yanan bina, kısa bir süre sonra tamir  olundu. Bu tamirden bir süre sonra kulenin en üst katında bir de  kahvehane oluşturuldu. Zira mekân, İstanbul’un en manzaralı  noktalarından biri konumundaydı. Yapılanların üzerinden yarım asır  geçmeden yapı, Sultan II. Mahmud saltanat devresine denk gelen 1831  yılında bir kez daha yandı. II. Mahmud, kuleyi yeniden tamir ettirirken,  en üst katın şeklini değiştirerek on dört pencereli yeni bir oda  yaptırmış ve bu odanın dışındaki alanı da çepeçevre demir parmaklıklar  taktırarak bir seyirgâh haline getirtmişti. Nitekim bu özelliğinin de  etkisiyle Galata Kulesi sonraki yıllarda seyyahların sıklıkla  uğradıkları mekânlardan biri haline gelecekti. Yine onun zamanında  Galata Kulesi’nin tepesine kurşun kaplı sivri bir külah yerleştirildi.</p>
<p>Kule  en önemli dönüşümlerden birini İstanbul’un batılı anlamdaki ilk  belediye teşkilatı olarak kurulan 6. Daire’nin 1864’teki imar  faaliyetleri sırasında yaşadı. Bu tarihte kulenin avlusuyla, kıyı  bölgelerine inen sur duvarları ortadan kaldırıldı ve yapı tarihsel  kimliğinden bir yerde soyutlandı. Bu tarihten sonra Galata Mevlevihanesi  ile bir bütünlük sergileyen etrafındaki mezar alanı da peyderpey yok  edildi ve alana Avrupaî tarzda apartmanlar dikildi. Mezar alanının bir  kolu Tepebaşı üzerinden Kasımpaşa’ya, diğer kolu ise Tophane’ye  uzanıyordu. Galata Kulesi, cumhuriyet döneminde de tadilata uğradı.  1964’te belediye eli ile başlayan onarım, 1967’de sonuçlandı.</p>
<p><strong><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/01/beyazıt-kulesi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5000" title="beyazıt kulesi" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/01/beyazıt-kulesi-300x225.jpg" alt="beyazıt kulesi 300x225 İstanbul’un yangın kuleleri" width="300" height="225" /></a>Bayezid Yangın Kulesi</strong><br />
Bayezid  yangın kulesinin tarihçesi 18. yüzyıla kadar uzanıyor. Bu yüzyılın  ortalarında <strong>Küçükpazar </strong>semtinde meydana gelen yangın, vaktinde  görülemediği ve erken müdahale edilemediği için rüzgârın da etkisiyle  kısa sürede büyümüştü. Alevler bir süre sonra Süleymaniye’ye uzanmış ve  Yeniçeri Ağası’nın konutu olan Ağakapısı da alevlere teslim olmuştu. Söz  konusu yangın sonrasında İstanbul’da ilk kez bir yangın kulesinin  yapımına girişildi. Ancak hemen belirtelim ki yukarıda ifade olunduğu  üzere Galata Kulesi 1717’den beri bu işe tahsis edilmiş olup, şehrin  muhtelif yerlerinde çıkan yangınlar kös vurulması suretiyle ilgili kişi  ve yerlere haber edilirdi. Lakin Süleymaniye civarındaki bu kule, sırf  yangın gözlemlemek amacıyla inşa olunan ilk yapıydı. Süleymaniye’deki  <strong>Ağakapısı’</strong>nın geniş avlusunda inşa olunan kulenin içine, Vezneciler  semtinde bulunan Acemioğlanlar ocağından getirtilen yaklaşık 25 nefer  konularak, yangınların zamanında bildirilmesi işi ile  vazifelendirildiler. Kulenin üst tarafındaki gözetleme köşküne  yerleştirilen bu delikanlılara zamanla, “Köşklü” denilmeye başlandı.  Kulenin yeri konusunda ise Süheyl Ünver, kaleme aldığı bir makalesinde  “bugünkü İstanbul müftülük binasının yerinde idi” şeklinde bir ifade  kullanıyor.</p>
<p>Köşklüler nöbet sistemi ile geceli gündüzlü  çalışırdı. Köşklülerin öncelikli işi çıkan yangını anında yetkilere ve  halka duyurmaktı. Bu nedenle köşklülerin iriyarı, hızlı ve çevik  kişilerden seçilmesi zorunluluktu. Yeniçeri Ocağı kaldırıldıkta sonra  köşklü denilen zümre daha ziyade Kazdağlı, Alanyalı ve Bozkırlı  gençlerden seçilir oldu. II. Meşrutiyet ilan olunana kadar İstanbul’un  üç önemli yangın kulesinden Galata’da 18, Bayezid’de 30 ve İcadiye’de 3  köşklü görev alırdı. Köşklülerin ellerinde “harbe” ya da “harbi” denilen  mızrak benzeri bir değnek olurdu. Bunlar koşarak yangın mahallini  durumdan haberdar ederler ve gerekli tedbirlerin alınmasını temin  ederlerdi. Köşklülerin yoluna çıkıp da “yangın nerede” diye sorulmaz,  sorulsa da cevap alınmazdı. Çoğu zaman köşklü ya haberi vermesi gereken  yere doğru duraksamadan koşusuna devam eder, ya da soran kişiye okkalı  bir küfür savururdu. Ancak Süheyl Ünver, çocukluk anılarından hareketle,  usul erkân bilenlerin köşklülere “Uğurlar olsun” dediğini, bunun  üzerine de çoğu zaman köşklülerin “eyvallah” dedikten sonra yangın  yerini söylediğini ifade eder. Köşklülerin gündüz vakti muhatabı ilgili  yerlerdeki idareciler, gece vakti ise mahalle bekçileri idi. Geceleri  koşarken ellerinde akordeon şekilli bir fener de bulunurdu. Bu haber  verme şekli II. Meşrutiyet devrinden sonra telefonların yaygınlaşmaya  başlaması ile tarihe karıştı.</p>
<p>Biz yine kulemizin tarihçesine  dönelim. İnşa edilen kule ahşap olduğundan kaderin garip bir cilvesi ile  1774’teki Cibali yangınında alevlere teslim oldu. Yangın sonrasında Ağa  kapısı yeniden inşa olunurken, yangın kulesi de yine ahşap olarak  yeniden dikildi. Bu seferki kulenin sonunu ise yangın değil, II. Mahmut  getirecekti. Sultan II. Mahmut, 1826’da yeniçeri ocağını kaldırırken,  tıpkı Mehter takımı gibi bu ocağa bağlı olan tulumbacı ocağının  faaliyetlerine de son verdi. Ocağın idarecisi konumundaki Yeniçeri  Ağasının mekânı olan Ağa kapısı da, “Şeyhülislamlık kapısı” haline  getirildi. Ahşap yangın kulesi de yıktırıldı.<br />
Ancak yangın kulesi  yıktırılsa da, tulumbacı ocağı lağvedilse de İstanbul’un yangınları  devam etti. Sultan, ocağı kaldırırken, eski sarayın bulunduğu Bayezid  meydanındaki araziyi de açtırmış ve burayı kurmuş olduğu Asakir’i  Mansure-i Muhammediye ordusunun idaresi için seraskerlik haline  getirmişti. İşte seraskerlik avlusunun uygun görülen bir yerinde  alelacele Kirkor Amira Balyan denetiminde yeni bir yangın kulesinin  yapımına başlandı. Ancak kule, hizmete açılmadan önce yeniçerilik  yandaşı olan bazı kişilerce kundaklandı. Aslında bu olay, ahşap kule  yerine kâgir bir kule yapımına da vesile oldu. Kısa bir süre sonra yeni  kule, Senekerim Balyan idaresinde tamamlandı. Yapının tarih kitabesi  ünlü şair Keçecizade İzzet Molla’nın elinden çıkarken, Sultan Mahmud’un  tuğrasının bulunduğu kitabeyi de devrin ünlü hattatı Yesarizade Mustafa  İzzet Efendi kaleme almıştı.</p>
<p>Başlangıçta kule, Senekerim Balyan  tarafından namlusu gökyüzüne doğru dikilmiş ağızdan dolma bir Osmanlı  topu şeklinde tasarlanmış, üst kısmına da yangın gözcüleri için bir köşk  inşa olunmuştu. Ancak 19. yüzyıl ortalarında bu köşkün üzerine üç kat  daha çıkıldı. Böylelikle aşağıdan yukarıya doğru ilk kat hem  nöbetçilerin yatakhane koğuşu hem de nöbetçi katı olarak kullanılırken,  ikinci kata “işaret katı”, üçüncü kata “sepet katı” ve son kata da  “sancak katı” denilmişti. Diğer katların bu şekilde isimlendirilmesinde  ise yangının çıktığı yeri tespit amacıyla kullanılan semboller ilham  kaynağı teşkil etmişti.</p>
<p>Yangının çıkışı ve çıktığı mevkinin belli  edilmesi için farklı yöntemler kullanılagelmişti. Yukarıda da ifade  olunduğu üzere bir dönem çıkardığı muhteşem gümbürtüden dolayı kös  vurulması yoluna gidilmişti. Kös, son derece büyük kazanlara genellikle  deve derisinin gerilmesi ile oluşan ve büyük tokmaklarla çalınan,  mehtere özgü bir enstrümandı. Bu alet, aynı zamanda padişahın mutlak  görkem ve ihtişamını da göstermekteydi. Nitekim sadece padişah  mehterlerinde kös bulunur, sadrazam ve diğer vezirler kendi  mehterlerinde kös vurduramazdı. Bu durum bize Osmanlıların yangını ne  denli önemsediklerini de gösteriyor.</p>
<p>Bir diğer yöntem ise bazı  Batılı seyyahların söz ettiği ancak Osmanlı kaynaklarında bahsi geçmeyen  top atma yöntemiydi. Bu yönteme göre şehir 7 bölgeye ayrılmıştı ve her  top atış sayısı bir bölgeyi temsil ediyordu. Mesela altı top, Beyoğlu,  Galata ve çevresini temsil etmekteydi. Nitekim 1864’te kurulan ve  faaliyet sahası olarak aynı bölgeyi kapsayan belediye dairesine de “6.  Daire” denilmekteydi.</p>
<p>Lakin en sıklıkla kullanılan yöntem işaret  çekme şeklindeydi. Buna göre Bayezid Kulesi’nde gündüz büyük sepetler,  gece ise yangının çıktığı bölgeye göre kırmızı, beyaz ya da yeşil  fenerler asılırdı. Mesela yangın suriçi, Eyüp ve Yeşilköy hattında ise  gündüz Bayezid kulesinin iki yanına çift sepet asılır, gece vakti ise  yine kulenin her iki yanına kırmızı fener asılırdı. Yangının çıkış yeri  Beyoğlu ve Boğazın Rumeli yakasında ise gündüz vakti kulenin bir yanına  tek, öbür yanına çift sepet konulur, gece vakti ise kulenin iki yanında  beyaz fener sallandırılırdı. Üsküdar ve Boğazın Anadolu yakasında çıkan  yangınlarda ise gündüz vakti kulenin iki yanına birer sepet, gece zamanı  ise her iki yanına yeşil fener asılırdı. Söz konusu işaretler, yangın  tamamen kontrol altına alınana kadar kulede kalırdı.</p>
<p>Yangın,  öncelikle Kule Ağası’na haber edilirdi. Ağa’nın her daim kulede yatıp  kalkması ve bekâr olması kuraldı. Bu nedenle gözlemci biraz da bu yanına  gönderme yaparak “Ağa kalk bir çocuğun oldu” derdi. Ağa’da “kız mı,  oğlan mı” diye sorar ve böylelikle yangının sur içinde mi yoksa sur  dışında mı olduğunu öğrenmeye çalışırdı. Bayezid Kulesi bilhassa 1894  depreminde büyük hasar görmüşse de yeniden elden geçirilerek kısa sürede  hizmete açıldı. Geçen süre içinde ise köşklüler vazifelerini  Süleymaniye Camii şerefelerinden yapmaya devam ettiler. Kule, 1969’a  kadar yangın gözetleme amacına hizmet eder bir şekilde kullanıldı.</p>
<p><strong>İcadiye Yangın Kulesi</strong><br />
İcadiye  yangın kulesinin tarihi 19. yüzyıl ortalarına kadar çıkar. Kulenin,  tepesine konumlandığı Vaniköy semti, adını sultan 4. Mehmet zamanının  hünkâr şeyhi olan Vani Mehmed Efendi’den alır. Padişah tarafından Mehmed  Efendi’ye bağışlanan koru, 19. yüzyıla gelindiğinde Kenan Efendi adında  birinin idaresine geçmişti. İşte bu zat 1830’lu yıllarda, kulenin  bulunduğu saha yakınlarında bir köşk yaptırarak Sultan 2. Mahmud’a  hediye etmişti. Ancak çok kısa bir süre sonra bu köşkün yanması  neticesinde sultan, burada yeni bir köşk yapılmasını emretti. Sultanın  köşkü yeniden yaptırması sonrasında ortaya çıkan mükemmel ve “nev-icad”  yapıdan dolayı hem köşke, hem de bölgeye İcadiye adı verildiği rivayet  olunur. Havasının güzelliği ve suyunun lezzetinden dolayı bu köşke  bizzat sultan tarafından “Hekimgirmez” diye isim verilmişti. Köşk, Kırım  harbi döneminde Sultan Abdülmecid tarafından İstanbul’a müttefik  sıfatıyla gelen İngiliz askerlerine tahsis edildi. Ancak askerler  çekilirken köşkte bir yangın daha çıkmış ve harabe haline gelmişti. İşte  yanan bu köşk yakınlarındaki yüksekçe bir tepeye, küçük bir tabya  vazifesi görmesi amacıyla bir kule inşa edilmişti. Kulenin içine bir  miktar asker ile birkaç top konulmuştu. Kulenin aynı zamanda yangın  gözlemevi amacı ile de kullanıldığını ve hatta zamanla bu işe tahsis  edildiğini görürüz. Nitekim toplar da yangını haber vermek amacıyla  ateşleniyordu. Bu iş için başlangıçta iki, sonradan sayıları üçe  çıkarılan nöbetçiler vazifelendirilmişti. Söz konusu uygulama 2.  Meşrutiyet devrine kadar devam edecek, bu tarihte telefonun  yaygınlaşmasıyla toplar, kuleden indirilecektir.</p>
<p>Kule, ilerleyen  yıllarda muhtelif vesilelerle elden geçirildi. 1911’de İcadiye  Kulesi’ndeki yangın gözlemevi, artık gereksiz olduğu gerekçesiyle  kaldırıldı. Yangın nöbetçilerinin bulundukları kagir kule ise iki  odasıyla birlikte genişletilerek rasathaneye dönüştürüldü. 1 Temmuz  1911’den itibaren yapı Fatin Gökmen nezaretinde açılan Kandilli  Rasathanesi olarak hizmet vermeye başladı. İcadiye yangın kulesi bugün  başka bir doğal afetin gözlemlenmesi amacına hizmet ediyor.</p>
<p>Kaynakça:<br />
N. Celalettin Atasoy; <em>Kandilli’de Tarih</em>, İstanbul 1982<br />
Semavi Eyice; “<em>Galata Kulesi</em>”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, cilt: 3, İstanbul 1994, s. 359-362<br />
Cahit Kayra-Erol Üyepazarcı; <em>Mekanlar ve Zamanlar Kandilli-Vaniköy-Çengelköy</em>, İstanbul 1993<br />
Kemalettin Kuzucu; “Osmanlı Döneminde İcadiye Yangın Kulesi ve Çalışma sistemi”, <em>V. Uluslararası Üsküdar Sempozyumu</em>, 1. Cilt, İstanbul 2008, s. 665-680<br />
Reşat Ekrem Koçu; “Bayazıd Yangın Kulesi”, <em>İstanbul Ansiklopedisi</em>, cilt: 4, İstanbul 1960, s. 2264-2272<br />
A. Süheyl Ünver; “İstanbul’un İlk Yangın Kulesi”, <em>Hayat Tarih Mecmuası</em>, yıl: 7, cilt: 2, sayı: 9, 1 Ekim 1971, s. 36-40</div>
<div></div>
<div>Kaynak: Mostar Dergisi <small>Önder KAYA • 71. Sayı / DİĞER YAZILAR</small></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/istanbul%e2%80%99un-yangin-kuleleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

