Logo Background RSS

» Sevgi

  • Feragat, sevgidendir!
    By nurahasret on Ağustos 14th, 2009 | No Comments Comments

    feragatsevgidendir

    Düz mantığın bildik çıkarımlarına inat, hayat paradokslarla yüklüdür. O yüzdendir ki, ‘hayat kitabı’ Kur’ân, hak üzere yaratılmış kâinatta hak üzere bir hayat yaşayabilmemiz için birer ‘paradoks’ gibi gözüken gerçeklerle tanıştırır bizleri. Buyurur ki, “Kısasta hayat vardır.” Kısası bilakis hayatın yitimi olarak görüp de Kur’ân’a karşı ukalalığa girişen seküler aklın hüküm sürdüğü toplumlarda yaşanan bunca cinayet, caydırma ve önleme yolundaki o kadar çabaya rağmen giderek artan adam öldürmeler, bir delilidir bu hakikatin. Kısas, hayata hürmet sonucunu doğurur; kısas olmasın diyenler ise, nice masumun haksız yere öldürüldüğü bir zeminin şahidi olur.

    Aynı şekilde, Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler demeyiniz’ buyurur Kur’ân. Asıl olan ahiret yurdu ve aslolan âlemler Rabbinin rızası ise; asıl ‘ölü’ler, Allah yolunda öldürülenler değildir, bilakis onlar ‘fena’dan ‘beka’ devşirmişlerdir. Asıl ‘ölü’ler, bu dünyayı ahiret hesabına yaşamayıp âlemler Rabbinin rızasını gözetmeyerek insaniyetlerini heba edenlerdir; iki ayakları üstünde duruyor, yiyip içiyor oldukları halde dahi…

    Yine, Allah sadakaları kat kat arttırır (ribalandırır), ribayı, yani faizi ise mahveder” buyurur Kur’ân. Ahiret âleminde daha bir aşikâr görülecek bu gerçeğin sağlaması, bu dünyada dahi yapılmaktadır. Faize bir şekilde bulaşıp da huzur devşiren yoktur.

    Yine Kur’ân’ın öğrettiği bir paradoks, ‘sevgi’ye ilişkindir ve bize bir ‘sevgi sınavı’ öğretmektedir.

    Bugünün anlayışıyla, hele romanların, filmlerin, şarkıların aktarımıyla, bir katıksız bağlanma, bir tereddütsüz sahiplenme durumu olarak sunulur sevgi. Öyle ki, sevgiyi böyle birşey zannettiği için işi iyice abartan, bir ‘hastalıklı sevgi’yle sözümona sevdiğine ‘yâ bana yâr olacaksan, ya da hiç kimseye’ seçeneğini bırakan, bu yüzden sözümona sevdiğini ‘öldürmeye’ kıyabilen insanlar vardır. Gazetelerin üçüncü sayfalarının yarı kısmı, ‘sevmek bağlanmaktır,’ ‘sevmek sahiplenmektir’ sanan bu arızalı ruhların ortalığa buladıkları kanın ve dehşetin haberiyle dolu değil midir zaten?

    Halbuki Kur’ân-ı Hakîm, Süleyman aleyhisselamın henüz bir ‘peygamber’ değil, bilakis gençliğe doğru adım atmak üzere olan bir genç iken Allah’ın dilemesiyle sahip olduğu hikmetin bir nişanesi olarak dile getirdiği bir ‘sevgi sınavı’nın haberini bize verir. ‘Bir çocuk ve iki kadın’ diye özetleyebileceğimiz bir sevgi sınavını…

    Ortada tek bir çocuk vardır, ama iki kadın o çocuğun ‘annesi’ olduğu iddiasındadır. Aralarındaki mesele, aynı zamanda hükümdar olan Davud aleyhisselama kadar gelir ve Davud aleyhisselam çocuğun kadınlardan birine verilmesine hükmeder. Ama huzurunda bulunan oğlu Süleyman, hükmün yanlış olduğu kanaatindedir. Bunun üzerine, Davud aleyhisselam meseleyi çözmesini oğluna havale ettiğinde, Süleyman aleyhisselam herkesi dehşete düşüren bir ‘çözüm’e hükmeder. Çocuk ortadan ikiye bölünecek; yarısı bir kadına, yarısı ötekine verilecektir. Kadınlardan biri bu çözüme karşı sessiz kalır; diğeri ise, çocuğun ölümü anlamına geldiği aşikâr bu ‘çözüm’ gerçekleşmesin diye, kendi ‘annelik’ iddiasını geri çeker ve çocuğun öbür kadına verilmesini ister. Tam da burada, Süleyman aleyhisselama verilen hikmet mucizevî bir surette kendini gösterir. “Çocuk, feragat eden bu kadınındır. Çocuğun annesi odur ve ona verilmelidir” buyurur Süleyman aleyhisselam.

    Kıssada görüldüğü üzere, Süleyman aleyhisselamın çocuğun kime ait olduğunu anlamak için seçtiği ‘sevgi kriteri’ manidardır. Bir çocuğu herkesten fazla annesi sevebilir; ve bir anne, çocuğunu o kadar çok, o kadar içten ve o kadar gerçek bir sevgiyle sever ki, çocuğunun hayatını başka herşeye feda edebilir. İşte o kadın, çocuğun kendi çocuğu olduğundan emin olduğu halde, ve daha doğrusu çocuğun kendi çocuğu olduğundan emin olduğu için, Süleyman aleyhisselamın gerçekte asıl çözümü arkasında gizleyen zahirî ‘çözüm’üyle çocuğunun hayatından olmasın diye, çocuğuyla ilgili bütün iddialarından vazgeçmiş; davasında haklı olduğu halde, terk ve feragat yolunu seçmiştir. Bu yolu seçmesiyle de, çocuğun asıl annesinin kendisi olduğunu isbat etmiştir. Çünkü ancak gerçek bir anne ‘haksızlıkla suçlanmak’ pahasına çocuğunun hayatını kurtarmayı, çocuğunun hayatı pahasına ‘haklı çıkmaya’ tercih edebilir!

    Sevmeyi neredeyse ölümüne bağlanmak ve neredeyse boğarcasına sahiplenmek diye anlayan patolojik sevgi tariflerinin rağmına, Kur’ân hazinesinden Hz. Süleyman’ın eliyle bize sunulan bu sevgi ölçüsü, ‘ölümüne direnmek’ yerine içinde hayat olan bir tercihe yönelmeyi şiar edinmiş ruhumu ‘mertlik testine tâbi tutanlar’a karşı kalbimi serinletiyor. Terketmediği için sevdiğinin ölümüne sebebiyet vermeyi değil, sevdiğinin hayatiyeti için terk etmeyi göze alabilmenin erdemine aklımı da ikna ediyor üstelik.

    Yine bu hikmet iledir ki, Hz. Hasan’ın zor zamanda gerçekleştirdiği ve nicelerinin akıl sır erdiremediği feragati de, eseri Risale-i Nur için ‘Hz. Hasan’ın bir manevî veledi’ de diyen Bediüzzaman’ın sözümona ‘başarısız’ gözükmeye razı olarak sergilediği geri çekilme, terk ve feragatlari de tereddütsüz bir şekilde anlayabiliyorum.

    Hz. Süleyman’ın eliyle bize sunulan bu hikmet, öte taraftan, bu topraklarda “Ya sev, ya terk et!” söylemi üzerinden bir faşizm üretmeye çalışan milliyetçi, ulusalcı, cemaatçi her türden zavallıyı gördüğümde dudaklarımda acı bir gülümsemenin belirmesine sebebiyet veriyor. İçimden bir ses, “Seviyorsan, gerekirse terk edersin; terke zorlarken terk edemediğine göre, sevgi sınavından kalan sensin” diyor, terk etmeyi sevmenin zıddı bilen bu anlayışın sahiplerine…

    Nitekim, sevmenin gereğinde terk ve feragati de içerdiğini bilemediği için, düz mantığına sevmek ne pahasına olursa olsun sahiplenmektir diye bildiği için, içine girdiği yüreği de, kurduğu aile hayatını da, kurulan dostlukları da, mensubu ve belki önderi olduğu camiayı da, hatta içinde bulunduğu toplumu da felâkete sürükleyen ‘sözde sevgili’lerden geçilmiyor ortalık.

    ‘Üçüncü sayfa haberleri’ni bir örnek olarak hatırlatmıştım hani.

    Dilerseniz, ‘Ergenekon’ ve ‘ulusalcılar’ merkezli ‘birinci sayfa’ haberlerine de bu gözle bakabilirsiniz..

    Metin Karabaşoğlu – karakalem.net

  • Ya Vedud Nöbeti
    By nurahasret on Ağustos 12th, 2009 | No Comments Comments

    yavedud

    Üflendiği yerden dirilen Adem’in öğrendiği kelimelere dönüp baktığımızda kelimelerin birbiri ardına sıralandığına şahit oluyoruz. Özüne indiğimiz yerde Adem’i daha iyi anlıyoruz. Adem kolay olmayan kelimeleri öğrenirken rüzgarın ardına kapılıp gidiyor zikirleri ve her isimde bir kat daha inandığının boyasına boyanıveriyor. Zor olsa gerek, bu boyanın altında Adem olabilmek. Adem seviyor ademliğini, anlamını seviyor.
    Her kelimenin altından yeni bir Adem diriliyor.Kendi isimlerini, idrakinden aciz
    olduğumuz mukaddes bir muhabbetle seven Allah, onların tecellisine hizmet eden mahlukatını sever.Sever,sevdirir,sevindirir…

    (11:90) Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (müminleri) çok sever. (Hud 90)

    Adem, cennetten çıkarıldığı günden itibaren iniler. İnlediği yerde dilini duaya
    bulaştırır. Öğrendiği isimlerle, Öğretene anlatır öğrendiklerini. Her inileme onu
    bir adım daha yakınlaştırır Baki olana… Yalnız Biri ister, Biri çağırır, Biri talep
    eder, Biri görür, Biri bilir, Biri söyler…

    Adem oluyorum bir an da… Yasaklı meyve dokunuyor dilime, mahcupluğum yüzüme yansıyor, al al oluyor yanaklarım ve utanıyorum O’ndan. Korkuyorum,beni yakıp parça parça etmesinden değil bu korkum,şimdi anlıyorum Vedud olan Vedud luğunu alırsa kalbimden ne yaparım ben Sevmezse beni,sevindirmezse, sevdiğini bildirmezse, sevdirmezse bir et yığınından ne farkım kalır? Dua oluyor iç seslerim. Hud suresi 90.cı ayet dolaşıyor kalbime diri tutuyor beni, biliyorum ki yine O sevindiriyor beni…

    İşte bu sevgi, bu merhamet Vedud isminden gelmektedir. Allah her bir eserini
    sevmekle birlikte, bu sevgi ve merhametin odak noktası, en mükemmel eser olan insandır. Çünkü, bütün ilahi isimlerin aynası, tecelligahı odur. Bir kulun kalbi isimlerle ne kadar ters düz olursa,kalp inkilap eder (boyutuna bakıp aldanmayalım)  o kalp ki Alemlerin Rabbine açılmış bir penceredir.O pencereden bakan göz puslu bir kareyle muhatap olmaz.Her şeyi kulları için yaratan,sadece kulunu kendi için yaradandır bu Yaradan…

    Bazen düşünürüm kendi küçüklüğümü ve O’nun büyüklüğü arasındaki dengesizliği… Bu kadar küçük bir noktaya ihtiyacı olmadı halde, peşimde koştuğunu hayal ederim.
    Şımarıklıklarıma tahammül eden, avucumun arasındakileri O vermemiş gibi,hiç
    tükenmeyecekmiş gibi, sahiplendiğim dünyalıklarımın arasında unutuşlarımı hiçbir zaman yüzüme vurmayan, küsmeyen, kırılmayan yanlışa bir yanlış yazıp kulunun doğrusuna sayısız artılar koyan, usanmadan herkesin gittiği yerde sadece benimle kalan…
    Seviyor ve seviniyorum, dil ile dillendiriyorum Buruc suresi 14 ayeti…

    (85:14) O, çok bağışlayan ve çok sevendir.

    Gözümü kapatınca güzelliklere kör olmuyorum, duyuyorum hissediyorum.        O nun varlığını bilmek için O na O nun bak dediği pencereden bakmam gerektiğini anlıyorum.
    Sevmek razı olmak demek.Ki Efendimiz tutar ellerimden burada ve gidebileceğim tek yol onun ayak izleri… Sevmek Habibullah gibi… Seveni sevdiği ölçüde sevmek
    gerekirse, buna en güzel örnektir kendisi..Vedud isminin ete kemiğe bürünmüş hali…

    Sevmek, sevinmek, sevdirmek… Sevmeyi vermeseydi, vermeyi de sevmezdi ki… Bütün mesele burada sevmeseydi neden yaratırdı ki bizi?

    MİHRİCAN KESKİN

  • Cennet'te Dört Mevsim
    By nurahasret on Haziran 26th, 2009 | No Comments Comments

    cennet

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Omuzlarım, kaybedilmiş yılların ağırlığıyla çökmüş…

    Hayallerim yorgun…Soru işaretlerinin çengellerine asılmış beynimden şüpheler damlamakta…Sevgilerim yarım…

    En kuytu köşelere gizlenmiş,aransa da bulunamaz geçmiş…Hatıralar, azabın ayak sesleri…

    Gelecek, korkunun soğuk duvarlarına prangalanmış…‘’Belki de gelmeyecek!’’Ölümün kesin soluğudur saatler…

    Bedenim ayakta,ruhum yıkılmış..

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, delirtici fırtınalarla çalkalanan bir okyanus… Ki göğü kapkara bulutlarla kaplı…

    ‘’Güneş nerede?..’’

    Yıllarca sorduğum soru, geceler boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’Güneş nerede,ben neredeyim?..’’

    Kaç kapı yumrukladım,kaç adım harcadım çıkmaz sokaklarda!… Kaç nefes tükettim,kaç kez tükendim!..

    Kaç defa döndüm çılgınlığın yıkıcı hududundan,kimin kollarında!… Kimlerle haykırdım tedirgin ve gayesiz…

    Nice zevklerin zehrini yudumladım, çare diye…

    ‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?..’’

    Ve bir dönüm noktasında verdim hükmümü:’’Yaşam,bir arayış melodramıdır!…’’

    Aramadan yaşanmaz,bulamamak sonu olur her şeyin!…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    İçimde taşıyamayacağım kadar büyümüş bir boşluk…Tanıyamayacağım kadar değişmiş bir yeryüzü, dışımda…

    Dağlar bakışsız,sahralar kızgın!… Kuşlar konuşmasız denizler bezgin!…

    Tohumdan başka şeylerde yutuyor toprak!…

    Her yön gökyüzünce kuşatılmış… Ölümün işgaline uğramış hayatları insanların…

    İnsanlar, ölüme mahkum!…

    Ölüme mahkumum!…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, seraplara bile hasret kum yangını bir çöl… Ki ne bir rüzgâr eser, ne bir damla düşer…

    ‘’Yağmur nerede?…’’

    Seneler eskiten soru, gündüzler boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’Yağmur nerede ben neredeyim?…’’

    Kaç kibrit ışığına koştum,şimşek diye!…

    ‘’Gökgürültüsüdür’’diyerek kaç kısık ses kolladım…

    Kaç defa bulutlandı gözlerim, bomboş gökyüzüne bakarken…

    Nice kristal hayal kırdım kupkuru çeşmelerde!…

    Kendimi kumlara gömmekte aradım çareyi…

    ‘’ Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Dudaklarımda bir yıldız ıssızlığı… Yürüdüğüm yolların tozu üzerimde… Ve durmadan, kat kat artan bir heyecanla kıpırtılı…

    Başımda,bir dünya dönüşü sarhoşluğu…Yitirdiğim fırsatların pişmanlığı,kalbimde..Ve durmadan,kat kat artan bir hasretle sarsıntılı…

    Bedenim genç, ruhum yaşlı…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, bilmediği bir beldenin tutkunu… Ki döneceği bir yurdu yoktur zaten…

    ‘’ O ülke nerede?…’’

    Yıllardır yıldıran soru, ömür boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’ O ülke nerede,ben neredeyim?…’’

    Kaç diyar dolaştım,’’ burasıdır’’ümidiyle…Kaç şehirden çıktım kolum kanadım kırık!..

    Kaç kentten kovuldum!..

    Nice mamureler yaktım kızgınlığımla!

    ‘’ O ülke yok’’:Kendimi kandırmakta aradım çareyi…

    ‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Fakat sormayın nasıl vardığımı!…Çünkü bilmiyorum…Bildiğim sadece yürüdüğümdür…

    Ben şimdi o ülkenin kapısı önündeyim!…

    O ülkenin her mevsimi bahardır!…Her bahar bir cennet hayatıdır,yaşanır…

    Bütün mevsim çiçekler açar, Kuşlar öter her dem…

    Güneş batmaz,nehirler kurumaz o beldede…Yapraklarsa sararmaz!..

    Ruh ölmez o ülkede!…

    Dört mevsim,cennettir!…

    O ülke ki kapısı ‘’ Fatiha’’dır…

    O ülke ki Kur’an’dır!…

    Sedat Turan

    Zafer Dergisi 1991 Ağustos

  • Cenab-ı Hakkın Hangi İsmine Aynasınız?
    By nurahasret on Eylül 26th, 2008 | 1 Comment1 Yorum Comments

    Cenab-ı Hak, insanı güzel isimlerine ayna yapmıştır. Bize düşen görev o aynayı Hakk’ın yolunda silmek, pak etmektir. Çünkü ayrıa kirli ise karşısındaki en güzel sureti bile puslu gösterir.

    Acaba hiç düşündük mü evlilik hayatımızda O’nun (cc) hangi ismine ayna oluyoruz?

    Evet, eşinizi sevin, hem de çok sevin ki, “Vedud” ismi, tecelli etsin üzerinizde.

    Onun acılarını yüreğinizde hissedin, dertlerini dert bilin.
    Ne kadar şefkatli ve merhametli olursanız  Cenab-ı Hakk’ın “Rahman” ve “Rahim” isimlerine o kadar çok ayna olursunuz. (daha fazla…)

  • Prof. Dr. Nevzat Tarhan – Aile içi iletişim
    By Emrehan on Ağustos 6th, 2008 | No Comments Comments


    Prof. Dr. Nevzat Tarhan – Aile içi iletişim
    Rotterdam İslam Üniversitesi

  • Verdiğin acılar için sana Şükürler olsun Allah’ım
    By nurahasret on Ağustos 5th, 2008 | 1 Comment1 Yorum Comments

    ‘Gün gelecek Allah’a bana yaşattığı bu sıkıntılar için şükredeceğimi biliyorum’ demişti bir arkadaşım. Belki de hayatının en zor günlerini yaşıyordu. Zorlukların insana ne kadar büyük dersler verdiğini uzun uzun konuşmuştuk. Bir acının öğrettiğini bin kahkahanın öğretemeyeceği üzerine birçok örnekler vermiştik o konuşmamızda. (daha fazla…)

  • Aile çok önemli bir kurum, peki ama kimler asla evlenmemeli?
    By Emrehan on Ağustos 4th, 2008 | 2 Comments2 Yorum Comments

    Evlilik kişiye sorumluluklar yükleyen önemli bir müessese. Evliliğe niyet eden kişinin birçok şeyden fedakârlık yapması gerekiyor. ‘Ben sorumsuzca bildiğim gibi yaşarım’ diyerek evlenenler, eşlerine bir ömür boyu ızdırap çektiriyor.

    Her genç, belirli bir yaşa geldikten sonra evlenmek ister. Düşler görülür, hayaller kurulur. Mutluluk kapıda hazır sanılarak beklenir. Beyaz atlı prens ve prenses için dualar edilir. Talih kuşunun konması için gözler yukarılara çevrilir. (daha fazla…)

  • Cennetin Anahtarı Muhabbet
    By Emrehan on Ağustos 1st, 2008 | No Comments Comments

    Dünya nüfusunun üçte biri müslüman; yani biz, yaklaşık iki milyar insan…
    Tek olan Allah’a iman ediyoruz. Bütün peygamberlere imanla birlikte Hz. Muhammed Mustafa s.a.v.’i son peygamber olarak kabul ediyoruz. Ne getirdiyse hepsine iman ediyoruz. Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “İman etmedikçe cennete giremezsiniz.” dediğini hepimiz biliyoruz. Elhamdülillah iman ettik, cenneti ümit ediyoruz. Peki, Efendimiz s.a.v.’in bu mübarek sözlerinin hemen peşinden ifade buyurmuş olduğu hakikate aynı hassasiyeti gösteriyor muyuz? İşte bunu iyi düşünmek lazım. Efendimiz s.a.v. “İman etmedikçe cennete giremezsiniz.” diye başlayıp, sözlerine şöyle devam etmişti:
    “Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız!” (daha fazla…)

  • Dile Gül Koymak
    By nurahasret on Temmuz 25th, 2008 | No Comments Comments

    Konuşmasından anlaşılır insan -Güzel konuşmasından
    Kalpten kalbe yol vardır derler.Bunu biraz daha değiştirerek söylersek:
    Dilden kalbe yol vardır
    Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar. (daha fazla…)

  • Ruh ve Beyin
    By nurahasret on Temmuz 24th, 2008 | No Comments Comments

    Ruhun bedenden ayrılması son noktadır. Ruh bedenden ayrılınca organların bütünü yerindedir. Yani organlarda bir noksanlık ve değişim yok. Fakat göz görmez, ağız konuşmaz. Kulak işitmez. Niçin? Çünkü ruh bedenden ayrılmıştır.
    Anlıyoruz ki, ruh aynı manada candır, hayattır. Ruh ayrıldı, nereye gitti? Canlı organizma yaratmak Allah’a ait olduğuna göre. Hayat Allah’ın sıfatıdır.
    Hayatı veren O’dur.
    (daha fazla…)

  • Efendimiz’in (SAV) Kullandiği 40 öğretme metodu
    By Emrehan on Temmuz 24th, 2008 | No Comments Comments

    Efendimiz (sas) hayatinin her karesinde anlatacagi bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmis ve ögretmede de ayni metodu kullanmistir. (daha fazla…)
  • Kafdağı’nı Yüklenen Toz Kanatlı Kelebek: Necip Fazıl
    By Emrehan on Haziran 20th, 2008 | No Comments Comments

    Bir şair için en kötü şey, sadece birkaç şiiriyle bayraklaşması, bunun dışında onunla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadan belli kabuller çerçevesinde değerlendirilmesidir. Birkaç şiiriyle bayraklaşan bir şair, artık kendini kitlelere istediği şekilde tanıtamaz ve şiir burcunda yeterince dalgalanamaz. Kamuoyu bunun böyle olmadığını kabul etse de, bir şair için çok tehlikeli olan bu bakış açısından şairlerimizin kurtulması kolay olmasa gerek. Bu çerçevenin dışına çıkıldığında şairler çok daha rahat değerlendirilebilir ve onların şiiri, sanatı, eserleri üzerinde daha objektif kriterlerle fikir yürütülebilir. (daha fazla…)

  • Eşinize değer veriyor musunuz?
    By Emrehan on Haziran 14th, 2008 | No Comments Comments

    Kadın sıkıntıyla eşine yaklaştı ve sordu:
    - Şu konuyu konuşabilir miyiz?
    - Hangi konuyu?
    - Çocuğumuzun okuldaki başarısızlığını?
    - Ne bekliyordun bu çocuktan adam mı olur?
    - Neden olmasın? Biraz ilgilenip destek olsak?
    - Peki ne yapalım?
    - Bir öğretmen tutsak, kursa göndersek!
    - Boşuna uğraşma, senin oğlundan adam olmaz.
    - Benim işim gücüm var, onunla uğraşamam. Onun için beni meşgul etme, gazete okuyorum! (daha fazla…)

  • Evlilik insanı Allah’a yaklaştırmalı
    By Emrehan on Haziran 14th, 2008 | No Comments Comments

    Evlilik, insanı günahtan koruyan bir kalkandır. Evlilik, el ele verip doğruya koşmaktır. Evliliğe bu açıdan baktığınızda, izdivacın insanı Allah’a yaklaştırması gerektiği görülebilir.
    Delikanlı okulunu bitirdi ve işini kurdu. Artık evlenip çoluk çocuğa karışmak istiyor. Bunun için de düşünüyor ve soruyor: “Acaba kiminle ve nasıl biriyle evlensem?” (daha fazla…)

  • Siz boşanıp ayrıldınız peki, ya çocuklar?
    By Emrehan on Haziran 14th, 2008 | No Comments Comments

    Modernizmin dayattığı ilişkiler ağı iç huzuru sarsıyor. “Kriz” yaşayan ebeveynlere soruyoruz: Boşanma kararını almadan önce yapılabilecek her şeyi yaptınız mı? Bunun çocuğunuzu nasıl etkileyeceğini düşündünüz mü?
    Boşanma, çeşitli nedenlerden dolayı, eşlerin aralarında var olan nikâh akdini bozmaları, (daha fazla…)

  • Mutlu evliliğin formülü
    By Emrehan on Haziran 14th, 2008 | 1 Comment1 Yorum Comments

    Günümüzde aile içi huzursuzlukların ve boşanmaların giderek arttığı bir gerçektir. Evlilik neden yıkılabilir? Ekonomik sıkıntılardan mı? Eşlerin birbiriyle karşılıklı oturup konuşmamalarından, anlaşamamalarından mı? Kıskançlıktan mı? Yoksa sadakatsizlikten mi? Ya da eğitimsizlik, kişilik çatışması, psikiyatrik bir rahatsızlık mı söz konusu? (daha fazla…)

  • Methedilmeyi bekleme ve makam-mevki zararlı bir istek mi?
    By Emrehan on Haziran 14th, 2008 | No Comments Comments

    Çok tehlikeli olan şeytanî tuzaklardan biri “hubbu câh”tır. Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, pâye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubbu câh”; makam sevgisi, pâye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize girmiştir ve yaygınca kullanılmaktadır. İnsanlara görünme, (daha fazla…)

  • İslam’da bekâr kalmak var mı?
    By Emrehan on Haziran 14th, 2008 | No Comments Comments

    Güzel dinimiz İslam’da bekârlığa yer yoktur. Eğer bir insan sosyal ve ekonomik şartlarını yerine getirmişse, dinen kabul edilecek sağlık vb. gibi meşru bir mazereti de yoksa evlenmemezlik yapamaz. Kişi eğer fakirse, onun evlenmesine yardım etmek de zengin olan Müslümanların üzerine görevdir. (daha fazla…)

Advertisement