<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Taka &#187; Osmanlı</title>
	<atom:link href="http://www.yoremizden.com/tag/osmanli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yoremizden.com</link>
	<description>Karadeniz ve Trabzon kültürünü yaşatma ve sevdirme sitesi...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 10:21:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	
		<item>
		<title>Çanakkale Şehitlerine &#8211; Mehmet Akif Ersoy</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/canakkale-sehitlerine-mehmet-akif-ersoy/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/canakkale-sehitlerine-mehmet-akif-ersoy/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Mar 2011 21:11:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale Şehitlerine]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale Şehitlerine - Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Üstad]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/canakkale-mehmet-akif-ersoy/</guid>
		<description><![CDATA[Şu boğaz harbi nedir, varmıki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, şüheda gölgesi bir baksana dağlar taşlar O rüku olmasa dünyada eğilmez başlar.. Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor Bir Hilal uğruna yarab ne güneşler batıyor Ey bu Topraklar için toprağa düşmüş ASKER Gökten ecdaad inerek öpse o pak alnınız eğer Ne büyüksünki kanın]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_5297" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/canakkale.jpg"><img class="size-medium wp-image-5297" title="Çanakkale Şehitliği" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/canakkale-300x224.jpg" alt="canakkale 300x224 Çanakkale Şehitlerine   Mehmet Akif Ersoy" width="300" height="224" /></a><p class="wp-caption-text">Çanakkale Şehitliği</p></div>
<p>Şu boğaz harbi nedir, varmıki dünyada eşi?<br />
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,<br />
şüheda gölgesi bir baksana dağlar taşlar<br />
O rüku olmasa dünyada eğilmez başlar..<br />
Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor<br />
Bir Hilal uğruna yarab ne güneşler batıyor<span id="more-91"></span><br />
Ey bu Topraklar için toprağa düşmüş ASKER<br />
Gökten ecdaad inerek öpse o pak alnınız eğer<br />
Ne büyüksünki kanın kurtarıyor Tevhid-i,<br />
Bedrin Arslanları ancak bukadar şanlı idi&#8230;</p>
<p>Öteden sahikalar parçalıyor afakı,<br />
beriden zelzeleler kaldırıyor amakı<br />
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin<br />
Sönüyor göğsünün üstünde o ARSLAN neferin<br />
Yerin altında cehennem gibi binlerce laam<br />
Atılan her laamın yaktığı yüzlerce adam<br />
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer<br />
O ne müthiş tipidir yarab savrulur enkazı beşer,<br />
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak,<br />
Boşanır sırtlara vadilere sağanak sağanak&#8230;</p>
<p>Kılıçarslan gibi iclalini ettin hayran,<br />
Senki islamı kuşatmış doğuyorken hüsran,<br />
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın,<br />
Senki ruhunla beraber gezerek amadın<br />
Senki aşara gömülsen taşacaksın heyhat<br />
Sana gelmez bu ufuklar seni almaz bu cihan<br />
Sana dar gelmeyecek Makberi kimler kazsın?<br />
Gömelim gel seni tarihe desem..sığmassın&#8230;<br />
Ey şehitoğlu şehid isteme benden Makber,<br />
Bak sana avucunu açmış duruyor Peygamber&#8230;</p>
<p>Öteden sahikalar parçalıyor afakı,<br />
beriden zelzeleler kaldırıyor amakı<br />
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin<br />
Sönüyor göğsünün üstünde o ARSLAN neferin<br />
Yerin altında cehennem gibi binlerce laam<br />
Atılan her laamın yaktığı yüzlerce adam<br />
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer<br />
O ne müthiş tipidir yarab savrulur enkazı beşer,<br />
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak,<br />
Boşanır sırtlara vadilere sağanak sağanak&#8230;</p>
<p><strong>Mehmet Akif Ersoy</strong></p>
<p><strong>Çanakkale </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/canakkale-sehitlerine-mehmet-akif-ersoy/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Başarısının Sırrı</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/osmanli-basarisinin-sirri/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/osmanli-basarisinin-sirri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Feb 2009 12:12:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinmeyen Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı neden çöktü]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlının Başarısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2573</guid>
		<description><![CDATA[Avusturya Kralı I. Ferdinand, Osmanlı Devleti ile aralarında devam eden savaş halini sonlandırmak üzere Ogier Ghislain de Busbecq isimli diplomatı 1554 yılında elçi olarak İstanbul’a gönderir. Döneminin önemli bir seyyahı, dilbilimci ve eski eser meraklısı olarak tanınan Busbecq, bir heyet ile birlikte İstanbul’a gelir. Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın o sırada Doğu’ya düzenlediği bir sefer]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><img class="alignleft size-medium wp-image-33" title="Osmanlı Logosu" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/arma1-281x300.jpg" alt="arma1 281x300 Osmanlı Başarısının Sırrı" width="281" height="300" />Avusturya Kralı I. Ferdinand, Osmanlı Devleti ile aralarında devam eden savaş halini sonlandırmak üzere Ogier Ghislain de Busbecq isimli diplomatı 1554 yılında elçi olarak İstanbul’a gönderir. Döneminin önemli bir seyyahı, dilbilimci ve eski eser meraklısı olarak tanınan Busbecq, bir heyet ile birlikte İstanbul’a gelir. Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın o sırada Doğu’ya düzenlediği bir sefer nedeniyle İstanbul’da olmaması ve Busbecq ile Amasya’da görüşeceğini bildirmesi üzerine, Busbecq ve yanındaki heyet Amasya’ya hareket ederler.</p>
<p>Amasya’da Sultanın huzuruna kabul edilen Busbecq, o kabulde yaşadıklarını ve 8 yıl boyunca yürüteceği elçilik görevi nedeniyle Türk topraklarında edindiği izlenimleri öğrencisi Nicholas Michault’a hitaben yazdığı mektuplarla bildirir. Dört uzun mektuptan oluşan Busbecq’in gözlemleri, genel olarak objektiflikten uzak, hatta çoğunlukla Türkleri aşağılayıcı ve alaya alan ifadelerle doludur. Fakat Busbecq kimi tespitleriyle de haklıya hakkını vermeyi ihmal etmemiştir. Ülkemizde “Türk Mektupları” ismiyle farklı yayınevleri tarafından neşredilen o mektuplardan birinde, Amasya’da Sultan’ın huzuruna kabulünde edindiği izlenimleri ve onun ifadesiyle “Türklerin hangi işe el atsalar başarmalarının sebebi”ni bakınız nasıl ifade ediyor:<span id="more-2573"></span></p>
<p>“Sultanın karargâhına aralarında yüksek rütbeli memurların da olduğu bir kalabalık doluşmuştu. Bütün hassa süvarileri oradaydı. Ayrıca sipahiler, gürebalar, ulûfeciler ve birçok yeniçeri vardı. Bu büyük toplulukta saygınlığını, rütbesini, meziyetlerine ve cesaretine borçlu olmayan bir tek adam yoktu. Türkiye’de hiç kimse diğerlerinden soyu sebebiyle ayrı tutulmaz. Herkese görevine, makamına göre saygı gösterilir. Böyle olduğu için merasimde kıdem kavgası çıkmaz. Her adam yaptığı işte gösterdiği hünere göre ona ayrılan yere geçer.</p>
<p>Herkesi memuriyetine bizzat Sultanın kendisi atar, vazifelerini belirler. Bunları yaparken ne zenginliğe ne de sınıf farkına dikkat eder. Adayın sahip olduğu nüfuzu veya şöhreti göz önünde bulundurmaz. Sadece her birinin meziyetlerini düşünür; huylarını, kişiliklerini derinlemesine inceler. Böylece herkes hak ettiğiyle ödüllendirilmiş olur, bir memuriyete ancak onu yapan atanır. Kısacası burada herkes aldığı görevde yapabileceklerine, marifetlerine bakılarak bir makama getirilir; soyuna, malına, mülküne göre değil…</p>
<p>Meziyetlerin doğum veya miras yoluyla soydan geçtiğini kabul etmezler. Onlara göre meziyetler kısmen Allah’ın bir lütfu, kısmen de aldıkları talim ve terbiyenin, gösterdikleri çabanın ve hissettikleri şevkin ürünüdür. Nasıl ki müzik gibi sanata, matematik ve geometriye olan kabiliyet babadan oğula geçmiyorsa, karakterin de irsî olmadığını, oğulun mutlaka babasına benzemesi gerekmediğini ve vasıfların insana Allah tarafından ihsan edildiğini düşünürler. Dolayısıyla Türkler arasında itibar, hizmet ve idarî mevkiler kabiliyet ve faziletin mükafatı oluyor. Kişi tembel ve sahtekâr ise hiçbir zaman yükselemiyor, küçümsenip hakir görülüyor.</p>
<p>İşte Türkler bu nedenle neye teşebbüs etseler başarılı oluyorlar ve hükmeden bir ırk olarak hakimiyetlerinin hudutlarını her gün genişletiyorlar. Bizim yönetimlerimiz çok daha farklı. Meziyetlere hiç önem vermeyiz. Her şey soya bağlıdır. Yüksek mevkilere çıkabilmenin tek yolu budur!..” *</p>
<p>Busbecq’in bu sözleri üzerinden beş asra yakın bir süre geçti; haliyle köprünün altından da çok sular… İnsan bir düne bir de bugüne bakınca şu soruyu kendine sormadan edemiyor: Peki ya şimdi?..</p>
<p>* Ogier Ghislain de Busbecq, Türk Mektupları, Ark Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 60-61.</p>
<p>Tarihin Nasibi</p>
<p>Bu tarihin de nasibi bu. Bilmeyen açıklamaya kalkar, bilen susar. Hiç matematik bilmeyenin matematikten bahsettiğini görmedim. Talihsiz bir bilgi dalı olsa gerek.</p>
<p>Ahmet Hamdi Tanpınar</p>
<p>Kendi Olamayan Toplumlar</p>
<p>“Kendi düşüncelerini ve kültürünü kendisi belirleyemeyen bir toplumun özgürlüğünden söz edilemez. Bugüne özgü algılarımızın, inançlarımızın bütüncül anlamda ifadesi olup olmadığını içtenlikle sorgulayabilmeliyiz. İnançlarımızın yetkinliğine, mükemmelliğine güvenmeliyiz. Olayları, oryantalist yorumlar doğrultusunda algılamak ahlâkî bir sefalete düşmek demektir, bir bilinç felaketi içerisinde yaşamak demektir.”</p>
<p>Atasoy Müftüoğlu, Düşsel Ufuklardan Gerçek Ufuklara, İnsan Yayınları, İstanbul, 2007, s. 139.</p>
<p>Türkiye’nin Geleceğini Okumanın Zorluğu</p>
<p>1938 yılında Hindistan’da doğan ve aynı zamanda Türk vatandaşı da olan Prof. Dr. Feroz Ahmad, günümüzün en saygın tarihçilerinden biri olarak kabul görmektedir. Çalışmalarını daha çok ‘geç dönem Osmanlı Devleti ve modern Türkiye tarihi’ üzerine yoğunlaştırmış olan bu önemli bilim adamı, uzun yıllar süren araştırmaları sonucu “İttihat ve Terakki”, “Modern Türkiye’nin Oluşumu”, “İttihatçılıktan Kemalizm’e”, “Bir Kimlik Peşinde Türkiye” isminde birbirinden kıymetli kitaplar yazarak, yakın tarihimizin biraz olsun aydınlanmasına yardımcı olmuştur. Araştırmalarında ve kitaplarında ödün vermediği tarafsızlığı ve çarpıcı tespitleriyle dikkat çeken bilim adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunu toplumsal, siyasal ve ekonomik yönleriyle ele aldığı “Modern Türkiye’nin Oluşumu” isimli kitabında, diğer ülkelere nazaran ülkemizin geleceği hakkında yorumda bulunmanın zorluğuna dair şu çarpıcı tespitte bulunmuştur:</p>
<p>“Bir toplumun geleceğini belirli bir doğruluk derecesiyle görmek imkansızdır. Çünkü bir toplumun geleceği önceden belirlenemez ve çeşitli dış etkenlere bağlıdır. Ancak geçmişin incelenmesi toplumun ilerleyebileceği yön hakkında bir fikir verir. Çağdaş Türkiye’nin geleceği hakkında tahminde bulunmak iki kat zordur, çünkü bu ülkenin siyasetini belirleyenler genellikle olaylara kendi sınırlarının ötesinde ve bu nedenle kendi denetimlerinin dışında karşılık vermek zorunda kalırlar.”</p>
<p>Feroz Ahmad, Modern Türkiye-nin Oluşumu, Sarmal Yayınları, İstanbul, 1995, s. 297.</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/osmanli-basarisinin-sirri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/osmanlida-egitim-sistemi-ve-maziye-bakis/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/osmanlida-egitim-sistemi-ve-maziye-bakis/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Jan 2009 12:53:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[medrese]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıda eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlıda medreseler]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlıda üniversiteler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ahmed Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[türklerde eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2165</guid>
		<description><![CDATA[I- Konunun Takdimi Mevzuya girmeden önce üç hakikati hatırlatmak istiyorum: Birincisi, her asır insanlarının, kendi zamanlarında meydana gelen fenalıkların sebeplerini geçmişlerine isnâd ederek suçsuzluklarını isbata kalkışmaları maalesef alışılmış bir durumdur. Halbuki tenkit edilenlerin bizim dedelerimiz olduğu, birgün bizim de dedeler makamına gelip tenkit edileceğimiz asla unutulmamalıdır. İkincisi, karanlık mazi tabiri maarif açısından müslüman ve gayr-i]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #ff0000;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-2166" title="ottoman" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/ottoman-161x300.jpg" alt="ottoman 161x300 Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış" width="161" height="300" />I- Konunun Takdimi</strong></span></p>
<p>Mevzuya girmeden önce üç hakikati hatırlatmak istiyorum:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Birincisi,</strong> </span>her asır insanlarının, kendi zamanlarında  meydana gelen fenalıkların sebeplerini geçmişlerine isnâd ederek suçsuzluklarını  isbata kalkışmaları maalesef alışılmış bir durumdur. Halbuki tenkit edilenlerin  bizim dedelerimiz olduğu, birgün bizim de dedeler makamına gelip tenkit  edileceğimiz asla unutulmamalıdır.<span id="more-2165"></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>İkincisi,</strong></span> karanlık mazi tabiri maarif açısından  müslüman ve gayr-i müslimlere göre farklı manalar ifade etmektedir. Başta Avrupa  olmak üzere bütün gayr-i müslim milletler için, eğitim açısından mazi deyince,  17. asırdan evvelki ilk ve ortaçağın tamamı akla gelmelidir. Günümüzde dahi  ortaçağ zihniyeti ve skolastik düşünce denince akla gelmesi icab eden, başta  Avrupa olmak üzere gayr-i müslimlerin bu devreye ait dünyasıdır. Avrupa&#8217;ya ait  olan ve hem eğitim ve hem de öğretim açısından insanlık tarihinin en karanlık  devreleri sıfatını hâiz bulunan bu devreleri, müslümanların ve hususan müslüman  Türkün tarihine de isnad etmek, hem tarihi bilmemek ve hem de tarihe iftira  etmek demek olur. Gerçekten bu dönemin Hristiyan dünyası, hem sosyal ve hem de  fen ilimleri açısından cehâlet sahrasında kurulmuş taassub çadırlarından oluşmuş  insan toplulukları manzarasını arzetmektedir. Hukuk ilmi açısından hiç bir  terakki yoktur; sadece Roma hukukunun katı kaideleri değiştirilemez ve hatta  yorumlanamaz mukaddes normlar olarak kabul edilmektedir. Fen ilimlerinde de  durum farklı değildir; Galile, müslüman âlimlerden aldığı feyzle dünya dönüyor  dedi diye Engizisyon mahkemelerinde idama mahkûm edilmiştir.</p>
<p>Halbuki  eğitim ve öğretim açısından karanlık olan mazi mefhumu, müslümanlar için  farklıdır. İslâm tarihi açısından asr-ı saâdetten ilk üçyüz senenin sonuna  kadar, günümüzde ileri eğitimin de ulaşamayacağı mükemmel ve bütün ilimlere açık  bir eğitim tarzı mevcuttur. İmam Matüridî gibi düşünce tarihinde zirveye  yükselmiş insanlar bu asrın meyvesi olduğu gibi, secde ve rükû’ halinde kıbleye  nasıl yönelme mümkündür? sualini dünyanın yuvarlaklığıyla açıklayan İmam Şafiî  gibi hukukçular da bu devrin meyveleridir. İslâm tarihinin ilk beşyüz yılı yani  milâdî XII. yüzyıla kadar olan devre de, ilk devre kadar mükemmel olmasa da, çok  önemli gelişmelere mazhardır. İlk müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar  devrinde yetişen Serahsi ve Halvanîlerin hukuk ilmine yaptığı hizmetler, Râzî ve  Birunîlerin müsbet ilimlere olan katkıları, bu devreye ait ölmez misallerdir.  Ebül-izz&#8217;in 60 küsur otomatik makina modelini anlatan eseri ile İbn-i Sina&#8217;nın  Batı okullarında asırlarca ders kitabı olarak okutulan El-Kanun adlı kitabı,  saymakla bitmeyecek yüzlerce misallerden sadece ikisidir. Avrupa&#8217;da henüz XVII.  yüzyılda H. Grotious tarafından bir kaç sayfalık makalelerle temeli atılan  Devletler Hukuku ile alakalı Karahanlılar zamanında beş ciltlik ve 3.000  sayfalık eser yazıldığını ve hâlâ gündemde olduğunu ifade edersem, &#8220;Her şey  zıddıyla bilinir&#8221; kaidesi gereği mesele daha iyi anlaşılacaktır  kanaatindeyim.</p>
<p>Tesbitlerimize ve araştırmalarımıza göre, Osmanlı  Devleti&#8217;nin ilk iki asrını da bu devreden saymak gerekir. Zira bir görüşe göre  dünyanın ilk üniversitesi ünvanına sahip olan Fâtih&#8217;in yaptırdığı Sahn-ı Seman  yani sekiz fakülteli Fâtih Külliyesinde okutulan ders kitaplarına, bugünün ileri  seviyeli kabul edilen fakülteleri dahi ulaşabilmiş değildir. Adududdin&#8217;in  yazdığı ve Seyyid şerif Cürcanî tarafından şerhi yapılan şerh-i Mevâkıf isimli  düşünce tarihi, felsefe ve kelam ansiklopedisi mahiyetindeki bir dev eser bu  üniversitenin ilgili bölümünde ders kitabı olarak okutulurken, bugünün benzeri  fakülte mezunları ve hatta doçentleri ve profları bu kitabın mevzularını  anlamaktan hâlâ âciz durumdadırlar. İbn-i Sina&#8217;nın El-Kanun adlı tıp kitabının  Dar&#8217;üt-Tıp adlı Tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulduğunu da unutmamak  icabetmektedir. Bazı iddiaların tersine, 17. yüzyılın başına kadar, devletin  dar&#8217;üş-şifalarında ve sarayda vazife gören tabipler ve ser-etıbbâların % 95&#8242;i  müslümanlardır ve medreselerden yetişmişlerdir.</p>
<p>İşte İslâm tarihinin  miladî XII. asra kadar olan devresi ile Osmanlı Devleti&#8217;nin ilk 150-200 yılını,  Avrupa&#8217;daki karanlık maziye kıyaslamak ve Ortaçağ zinhiyeti diye takdim etmek,  Ortaçağ zihniyetinin ta kendisidir. Bu devre, mazi değil, aydınlık istikbalin  köklerini teşkil eden mazideki istikbaldir.</p>
<p>Maalesef, miladî XII.  yüzyıldan sonra, Osmanlının ilk 150 yılını istisna bırakırsak, XX. asrın başına  kadar tesiri devam eden devre, İslam eğitim tarihi açısından karanlık bir  mazidir. Bu devrede fen ilimleri, medrese ilimleri diye ifade edilen dinî  ilimlerden ayrı gibi telakki edilmiş ve müsbet bazı gayretlere rağmen, bu  ayrılık devam edegelmiştir. Düşünce tarihinde bugünün fakültelerinde dahi  incelenemeyen mevzuları ihtiva eden şerh-i Mevâkıf&#8217;ın yerini, buna göre çok kısa  sayılan şerh-i Akâid ve benzeri eserler almıştır. İbn-i Sina&#8217;nın El-Kanun&#8217;u  yerini 200-300 sayfayı aşmayan hikmetdeki El-Hidâye<strong><span style="font-size: xx-small;">[1]</span><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"> </span></strong>kitabı almıştır. Fıkıhda  mezheblerarası mukayeseli bir eser olan El-Hidaye okunurken, bu da yerini küçük  bir fıkıh metni olan Mülteka&#8217;ya bırakmıştır. Halbuki vicdanın zıyası dinî  ilimlerdir. Aklın nuru fen ilimleridir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli  eder. İkisinden de nasibini almış olan talebe iki kanadı ile ilmin fezasında  pervaz edip yükselebilir. İkisi ayrılıp, sadece dinî ilimleri okuyanlarda  taassup, sadece fen ilimlerini okuyanlarda ise, manevî meselelerde hile ve şüphe  ortaya çıkar. Tanzimat gençliği ve şu andaki Türk gençliği bunun en bâriz  misalidir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Üçüncüsü,</strong></span> mazide olduğu gibi  şimdi de, bizim üç büyük düşmanımız vardır; cehâlet, zaruret ve ihtilaf. Bu üç  düşmana karşı, san‘at, ma‘rifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz. Ecnebiler,  fen ve sanayi silahıyla bizi manevî istibdadları altında geçmişte ezdiler ve  şimdi de ezmeye devam ediyorlar. Bizim de artık fen ve sanayi silahıyla i‘lây-ı  kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehâlet, fakirlik ve ihtilaf düşmanlarıyla  mücadele ve mücahede etmemizin zamanıdır. Bu hakikatların aksini hiç bir  müslüman söylememektedir.</p>
<p>Bu uzun mukaddimeden sonra, şimdi de eski ve  yeni eğitim sistemimizle alakalı bazı tesbitlerimizi takdim etmek  istiyoruz;</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>II &#8211; Eski Eğitim Sistemimiz ve Aksayan  Yönleri</strong></span></p>
<p>Başta Osmanlı Devleti olmak üzere eski eğitim  sistemimizle alakalı, bazı tesbitlerimizi aktarmak istiyoruz:</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">1)</span></strong> Eski eğitim sistemimiz hakkında kıymetli bir kısım  değerlendirmelerin varlığı yanında, özellikle resmî platformlarda yaygın olan  kanâatler, her sahada olduğu gibi, mevhûm bazı safsatalara dayanmaktadır. Bu  safsatayı netice veren dört yanlış kıyası burada özetlemek  istiyoruz:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>A)</strong></span> Eski eğitim sistemimiz,  biraz sonra nakledeceğimiz bazı aksaklıklarına rağmen, günümüzdeki eğitim  sisteminden farklı olarak manevî temellere dayanmaktadır. Modern eğitimcilerin  çoğu, maneviyatı maddiyata kıyas yapmakla ve tarih boyu maneviyatımıza ve  dinimize düşman olan Avrupalıların eğitimle ilgili görüşlerini eski ve yeni  eğitimimizde hüccet kabul etmekle, büyük bir hatalı kıyas içine düşmüş  oluyorlar. Halbuki herşeyi maddede görenlerin akılları gözlerindedir. Göz ise  maneviyatta kördür. Ayrıca, 600 sene Osmanlı Devleti&#8217;ni millî ve manevî  değerlerinden koparmak için mücadele etmiş olan Avrupalıların eski eğitim  sistemimize müsbet gözle bakmaları mümkün değildir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>B)</strong></span> İkinci önemli yanlış kıyas, bazı ilimlerde meşhur  olanların başka ilimlerde de mütehassıs olduğuna hükmetmektir. Eski eğitim  sistemimiz ve dolayısıyla tarihimiz hakkında konuşanların bir kısmının, tarihi  ve eski eğitim sistemimizi bilmedikleri, gün gibi aşikârdır. Mesela, eğitimin  Osmanlı döneminde yaygın olmadığı ve Cumhuriyet döneminde alabildiğine yurdun  her köşesine yayıldığı ısrarla iddia edilmekte ve can düşmanımız Avrupa ile  birlikte ısrarla dedelerimizin câhil olduğu maalesef anlatılmaktadır. Acaba  cahillikten kasıt nedir? Eğer okuma-yazma bilmeme kasdediliyorsa, bu tamamen  yanlıştır. Zira arşiv belgeleri bu iddiaları yalanlamaktadır. Osmanlı  dönemindeki okuma-yazma nisbeti, belki bugün için geçerli olmayabilir, 1970&#8242;li  yıllara kadar, Cumhuriyet dönemine oranla kat kat fazladır. Gelin bir müşahhas  misal verelim. 1316 yani 1898 tarihli Aydın Vilâyeti Salnâmesi&#8217;ne göre, İzmir&#8217;in  nüfusu 157.098&#8242;dir. Toplam ilkokul sayısı ise, 36.087 nüfusa sahip müslümanlar  için 13 adettir. Yani her 2.500 nüfusa bir ilkokul düşmektedir. Bu  değerlendirmeye göre, nüfusu 3.000.000&#8242;u geçen İzmir&#8217;in şu anda 1.200&#8242;e yakın  ilkokulu bulunması icabeder. Gerçek rakamın ne olduğunu doğrusu ben de merak  ediyorum<strong><span style="font-size: xx-small;">[2]</span></strong>. Gayr-i müslimlerin sayıları 55&#8242;i bulan  mektepleri buna dahil değildir. Bizim köyde Rüşdiye mektebi yani ortakokul var  imiş; halbuki Cumhuriyet döneminde ilkokul 1950&#8242;lerden sonra açılmış. Yani bizim  köy ortaokulu kaybettiği gibi ilkokulu da 30-35 sene sonra görebilmiş. Aradaki  farkı idrâklerinize havale ediyorum.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>C) </strong></span>Yeni fenleri ve ilimleri bilmeyen âlimlerin sözlerini, dinî ilimlerde  de kabul etmemek gibi, bir başka yanlış kıyas daha vardır. Halbuki her ilimde  söz sahibi, ancak o ilmin mütehassısıdır. Yeni ilim ve fenlerde maharet sahibi  olan bir kısım aydınlarımızın bir öncekinin tersine gurura kapılarak, kendisini  dinde de mütehassıs kabul etmesi de, eskiyi değerlendirirken bizi hatalara  sevkeden önemli yanlış kıyaslardandır. Hatta Cumhurbaşkanı oldu diye, kendisini  müfessirlerle eş tutan devlet adamlarımızı dahi bu millet görmüş ve fetvalarını  da 12 Eylül&#8217;den sonra epeyce dinlemiştir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>D)</strong></span> Bir diğer önemli yanlış kıyas da, selefi halefe  ve maziyi hâle kıyas edip haksız itirazlarda bulunma hastalığıdır. XVII. asra  kadar Avrupa temizliğin kaidelerini dahi bilmezken, Fâtih medreselerinde neden  organik kimya okutulmadı diyen ahmaklar vardır. Halbuki fikirlerin birleşmesiyle  şu anda bedihî hakikatler haline gelen çok şeyler, mazide en büyük âlimler için  dahi kapalı kalmış olabilir. Her devir, kendi şartları çerçevesinde  değerlendirilmelidir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>2)</strong></span> Eski eğitim  sistemimizin temel teşkilatını, medrese, mektep ve tekye üçlüsü teşkil ediyordu.  XII. asra kadar ve Osmanlı Devleti&#8217;nin ilk 150 yıllık döneminde, medrese, hem  müsbet ilimlerin ve hem de din ilimlerinin öğretildiği tek öğretim  müesseseleridir. İlkokullar demek olan sıbyan, mahalle veya ibtidâî mektebler;  medrese adıyla vatanın bütün sathına yayılan orta öğretim mektebleri; yine  medrese yahut külliye, sahn adıyla üniversite mahiyetindeki yüksek öğretim  kurumları, fevkalade nizamlı çalışmıştır. Müsbet ilimlerde Câbirler, Ali  Kuşçular ve İbn-i Sinalar; sosyal ilimlerde İmam Gazaliler, Fahreddin Raziler ve  Fenariler ve hukukda İmam-ı A‘zamlar, Serahsiler ve Ebussuûdlar bu ilim  yuvalarının yetiştirdiği mükemmel talebelerdir. Mektebler, hususan Tanzimat  hareketinden sonra ayrı adlar altında, müsbet ilimlerden uzaklaşan medreselerin  boşluğunu kapatmak üzere kurulmuşlardır. Tekyeler ise, asırlarca Anadolu&#8217;yu  maddî ve manevî tehlikelere karşı koruyan Avrupalıların tabiriyle yenilmez kara  ordusunu ve bizim tabirimizle maneviyât erlerini yetiştiren manevî eğitim  mekânlarıdır. Maalesef Osmanlı Devleti&#8217;nin son zamanlarına doğru, medrese ehli,  mekteblileri dış görünüşlerinden dolayı, iman zaafıyla suçluyor mektebliler ise,  onları yeni fenleri bilmediklerinden noksan ve câhil addediyorlardı. Bu  fikirlerdeki ayrılık ve metodlardaki farklılıklara yabancıların tahriki de  katılınca, İslam ahlâkının sarsılması ve muâsır medeniyetten geri kalınması gibi  çok müthiş neticeler ortaya çıktı.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>3)</strong></span> Osmanlı Devleti&#8217;nin sonlarına doğru eski eğitim sisteminin başarıya ulaşmasına  engel olan çok önemli maniler çıkmıştır. Bunlardan dördünü özellikle saymak  istiyoruz:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>A)</strong></span> Her alanda görülen  istibdad ve “benim bildiğim ve söylediğim doğrudur” anlayışı, hem mekteb ve hem  de medrese ehlini muvaffakıyet yolunda engellemiştir. İstibdadın mühim bir  çeşidi ve en tehlikelisi de, ehil olmayanların ilmiyeye intisabı ile ortaya  çıkan ilim istibdadıdır. Bugün de, kanun ve hukuk ne derse desin, benim  dediklerim hukukun kendisidir diyen müstebid ilim adamlarını ve hukukçuları  gazetelerden esefle takip ediyoruz.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>B)</strong></span> Batı&#8217;nın ıslahat adı altında içimize attığı ahlâksızlık tohumları, eğitim  sistemimizi, geçmişte olduğu gibi şimdi de engelleyen mühim manilerdendir.  Tanzimat gençliği, milletini ve devletini değil, midesini ve nefsinin süflî  arzularını düşünen bir gençlik haline getirilmiştir.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">C)</span></strong> Tembelliği ve dağınıklığı netice veren ümitsizlik ve  bıkkınlıktır. Yabancı düşmanların da tesiriyle, Türk gençliğinin damarlarına  kendine güvenmemezlik hissi öylesine aşılanmıştır ki, müslüman Türk gencinin hiç  bir zaman bir Avrupalı kadar olamayacağı kendine kabul  ettirilmiştir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>D)</strong></span> Kanaatimize göre en  mühimi de, İslam dininin bazı meseleleri ile müsbet ilimlerin meseleleri  arasında, bâtıl bir hayal ile var zannedilen veya öyle takdim edilmeye çalışılan  çelişki ve çatışmadır. Tamamen yanlış anlamalardan ve kasdî propagandalardan  doğan bu mani, bizi dünya, yabancıları da âhiret saâdetinden mahrum eylemiştir.  Halbuki köle efendisine, hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve  karşı olabilir? İslamiyet fenlerin seyyidi ve mürşidi; hakiki ilimlerin reisi ve  pederidir. Meselâ, İmam şafiî, namazdaki rükû‘ ve sücûd halinde kıbleye  yönelmeyi yer küresinin yuvarlaklığı ile izah ederken ve İmam Fahreddin Razî  meseleyi kesin delillerle isbat ederken ve bunun karşısında Avrupa papazları  dünyanın bir tepsi gibi olduğunu iddia ederken, mesele bugün tam tersine  çevrilerek anlatılmaktadır. Buna sebep bazı safdillerin yanlış  izahlarıdır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>4)</strong></span> Eski eğitim  sistemimizin, hususan Tanzimat&#8217;tan sonra aksayan bir diğer yönü de, din  hürriyeti adı altında bugün olduğu gibi, yabancılar tarafından açılan  okullardır. Bu durumu ve neticelerini Mısır Müftüsü Muhammed Abdüh şöyle  anlatmaktadır:</p>
<p>&#8220;Nerede müslüman bir bölge varsa, orada bir Amerikan  okulunun veya bir başka Avrupa dinî cemaatinin okulunun bulunduğunu görüyoruz.  Müslümanlar, çocuklarını, dünyevî refah açısından yararlı olur ümidiyle buralar  gönderiyorlar. Gençlik çağının heyecanlı dönemlerinde yabancı okullara giden  müslüman çocukları, bu okullarda tahsil hayatı boyunca İslama ve temel  esaslarına aykırı şeyler duyuyor veya yaşıyorlar. Kulakları, babalarının  inançlarına hakaret eden laflarla doluyor. Öğrenim çağı tamamlanmadan, kalpleri  her çeşit İslamî inançtan sıyrılıyor ve müslüman adı altında yeni bir nesil  ortaya çıkıyor. Bununla da kalmayıp kendilerini kirleten şeyleri, söz ve  fiilleriyle cemiyet içinde de yaymaya başlıyorlar&#8221;<strong><span style="font-size: xx-small;">[3]</span></strong>. Bunları duyunca, Robert Kolejini kuran Amerikalı papazın,  &#8220;Fâtih İstanbul&#8217;u burada inşa ettiği Rumelihisarı ile fethe başladı. Ben de bu  okul ile İstanbul&#8217;u yeniden Hıristiyan âlemine kazandıracağım&#8221; sözünü  hatırlıyorum.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">III &#8211; Yeni Eğitim Sistemimiz  Hakkında Bazı Tesbitler<br />
</span></strong><br />
Ben mazi ile irtibat sağlamaya  çalışarak yeni eğitim sistemi ile alakalı hayatî bazı tesbitlerimi de takdim  etmek istiyorum:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>1)</strong></span> Türk düşmanı olan  Fener Patriği Gregorius tarafından Rus Çarına gönderilen mektupta, Türklerin  ancak eğitim sistemine müdahele ile ve içlerinden kendi tarihlerine düşman bir  nesil yetiştirmekle mağlup edilebileceğini ifade ettiğini hepimiz biliyoruz. O  hâin diyor: &#8220;Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Türklerde evvela  itaat duygusunu kırmak, dinî hislerini gevşetmek icabeder. Maneviyatları  sarsıldığı gün, onları zaferlere götüren kuvvetleri de kesilmiş olacaktır.  Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden bünyelerinde bu tahribi  tamamlamaktır&#8221;<span style="font-size: xx-small;"><strong>[4]</strong></span>.</p>
<p>Bu tahribin dinden tecerrüd  eden Cumhuriyet dönemi eğitim sistemi ile nasıl yapıldığı ise, Cumhuriyetin  mimarı kabul edilen Mustafa Kemal tarafından aynen şöyle ifâdelendirilmektedir.  Hiç yorum yapmadan aynen naklediyoruz:</p>
<p>Ruşen Eşref Ünaydın anlatıyor:  &#8220;(Atatürk diyor):</p>
<p>1910&#8242;larda Abdullah Cevdet maskarasının İçtihad&#8217;ında  bir yazı okumuştum. Milletlerin maddî ve manevî varlıklarından söz ediyordu.  Alman mütefekkiri Ludwig Büchner, manevî boşlukları doldurulmamış, beslenmemiş  milletlerin, hangi maddi düzeyde olursa olsun, birgün çökeceğini anlatıyor ve  ispatlıyordu. Tarihden, zaferlerden, büyük adamlardan mahrum milletler, maddî  imkânları geniş olsa da, ciddî bir sallantıya dayanamazlar, çöküp giderler  diyordu. Birdenbire düşündüm: &#8220;laikiz&#8221; dedik, dinle alakamızı devlet olarak  kestik. &#8220;Cumhuriyetiz&#8221; dedik, rejimimizi tehlikeye düşürmemek için saltanat  devrini kötüledik, kazanılmış büyük zaferleri bile bir kaç satırla geçiştirmeye  kalkıştık. Latin harflerini aldık, yeni nesilleri binlerce yıllık tarih  hazinesinden mahrum bıraktık&#8221;<strong><span style="font-size: xx-small;">[5]</span></strong>. İşte altmış yıldır  bu eğitim sisteminin meyvelerini topluyoruz. Son 20 yıl bir tarafa bırakılırsa,  Avrupa&#8217;nın dansını, içkisini ve balesini taklid edenlerden başka var mı? Japonya  son 40 yılda dünyanın süper ekonomik gücü haline geldi. Almanya II. Dünya  Harbi&#8217;nin tahribine rağmen bu hale ulaştı. Halbuki onlardan daha evvel eğitim  sistemimiz dinden ve maneviyattan koparılmıştı. Bırakınız onların seviyesine  gelmeyi, 1950 yılına kadar sadece üç çaya su bendi yapılmış; baraj değil. Eğitim  sistemimiz, ilîm adamı olması gerekirken, sokak gösterilerine katılıp kanunları  hiçe sayan anarşist proflar da yetiştirmiş. Bu eğitim sisteminin yetiştirdiği ve  şu anda Türkiye&#8217;nin İngiltere Büyükelçisi zata, bakınız, Leicster&#8217;daki Türk  master ve doktora talebelerine ne tavsiyelerde bulunuyor: &#8220;bırakınız ilmi ve  bilimi; gidin puba ve diskoteğe; alın birer İngiliz kızını kolunuza; öğrenin  İngilizceyi; dönün vatanınıza&#8221;. Bu tavsiyeleri, bu yaz (1990 yazı) dinleyen  arkadaşlardan ben de esefle dinledim.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>2)</strong></span> Bugünkü eğitim sistemimizde gençlere verilen  belli bir gaye ve ideal, maalesef mevcut değildir. Önemle ifade edelim ki, bir  veya bir kaç insanı sevmek yahut sevmemek, bir milletin eğitim sisteminin  gayesini teşkil edemez. Zira bir milletin millî ve manevî kahramanları,  okullarda öğretilse de öğretilmese de, zaten sevilir. Yunan eğitiminin bir  gayesi var; İngiliz eğitiminin bir gayesi var. Bize din ve tarih düşmanlığı  öğreten Avrupa, dinine mutaassıptır. Hatta bir adi Bulgara, bir İngiliz neferine  yahut serseri bir Fransıza: &#8220;Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın&#8221; denilse,  taassupları gereğince diyecektir: &#8220;Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve  milliyetime bu hakareti yapmıyacağım.&#8221; Tarihinden koparılmış, dininden tecrid  edilmiş ve sadece bir kaç insanın sevgisi yahut nefreti ile techiz edilmiş Türk  gençliğinin, eğitimden beklediği gaye nedir? Dinsiz millet yaşamayacağına ve  laik eğitim adıyla o İslamiyetten de uzaklaştığına göre, hangi gaye ile techiz  edilebilecekdir. Önemle ifade edelim ki, bizdeki, hususan Cumhuriyetin ilk  yıllarında laik eğitimden kasdedilen, dinden uzak bir eğitim değildir; belki  sadece İslam dininden uzak bir eğitimdir. Bu noktaya dikkat  edilmelidir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>3)</strong></span> Eğitimden gaye,  bilgili, milletine faydalı ve devletine saygılı insanlar yetiştirmektir.  Milletini düşünen bir devlet, bu gayeyi en iyi şekilde temin eden yolu arayıp  bulacaktır. Tesbitlere göre, mesela İmam-Hatip Okulları daha başarılı öğrenci  yetiştiriyorsa, gayeye daha iyi hizmet ettiği için sayıları arttırılıp imkânları  çoğaltılmalıdır. Makul ve mantıkî netice budur. Halbuki Türkiye&#8217;deki mevcut  eğitim sisteminde durum tam tersinedir. 160 milyona küçük bir ilkokul yaptıran  vatandaşımız her türlü tebriğe layık görülüyor ve TV&#8217;de boy gösteriyor iken,  1.5-2 milyara Gaziantep&#8217;de İmam-Hatip yaptıran bir vatandaş neredeyse  azarlanıyorsa, bu işte bir çarpıklık var demektir. Başarısız olsa da, bazı  şahısları sevip sevmemek, eğitimin nirengi noktasıdır. Bir zamanlar 10 yıl  İstanbul Valiliğinde bulunmuş bir zat, sicili ve görevinde çok başarılı olan bir  kaymakama, “içki içmeyen kaymakamları aramızda görmek istemiyoruz”  diyebilmektedir. Bu zihniyetle bizim çağı yakalamamız mümkün değildir. Rusya&#8217;da  ve hatta Bulgaristan&#8217;da bile modası geçen fikirler, günümüz Türkiye&#8217;sinde hâlâ  geçerli akçe ise, Türk eğitim sisteminin yeniden ciddi olarak sorgulanması  gerekmektedir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>4)</strong></span> Türk eğitim  sistemindeki yalan öğretime de mutlaka son verilmelidir. Bize hukuk fakültesinde  Osmanlı Devleti&#8217;nde insan hak ve hürriyetleri Tanzimat Fermanı ile gündeme geldi  diye öğretmişlerdi. Osmanlıda her şey padişahın ağzında denirdi. Araştırınca  gördük ki, İslam hukukunda insan hak ve hürriyetleri Kur’ân ve hadîsçe garanti  altına alınmış; dünyanın ilk tapu, gümrük, çevre hukuku gibi hukukî  düzenlemelerini ilk defa Osmanlılar yapmışlar. Biz, ortaöğretimde Osmanlı  Devleti&#8217;nde okullar yoktu diye öğrendik. Sonra arşivlerde gördük ki, mesela  İzmir&#8217;de Osmanlı dönemindeki okul sayısı şimdikinden daha fazlaymış veya en  azından eşitmiş. Biz Mustafa Kemal&#8217;in kendi gayretiyle ve Vahideddin&#8217;e rağmen  Anadolu&#8217;ya çıktığını öğrendik; sonra İngiliz arşivlerinde gördük ki, 40.000  Osmanlı altınını cebine koyup onu Anadolu&#8217;ya gönderen Sultan Vahideddin imiş.  Hulasa bu metot, Türk eğitim sisteminin en buyük yüz karasıdır.</p>
<p>Son  sözüm, mazisini bilmeyen geleceğini düşünemez. Dinsiz millet yaşayamaz. Dinden  tecrid edilen bir maarifden maddî ve manevî hayır beklenemez. Din ve tarih şuuru  verilemeyen bir eğitim sisteminden vatanına ve milletine faydalı münevverler  değil, zulmetli münevverler yetişebilir. Her müessesemiz gibi, eğitim sistemimiz  de belli bir gayeye tevcih edilmeli ve yalan öğretime son verilmelidir. Eğitim  sistemimiz, kendi yürüyüşünü terketmiş; başkasının yürüyüşünü de  öğrenememiştir.</p>
<table id="AutoNumber2" border="0" cellspacing="1" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td width="100%">
<p style="line-height: 150%;" align="center"><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"><strong>İzmir&#8217;deki Mektepleri Gösteren Aydın Salnâmesinden Bazı  Sayfalar</strong></span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="100%">
<p align="center"><img src="images/liste.jpg" border="1" alt="liste Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış" width="372" height="299" title="Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış" /></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong><span style="font-size: xx-small;"><br />
[1] El-Hidâye kitabından kasdımız, Merğinânî&#8217;nin İslam  Hukukuna dair olan eseri değildir. Belki hikmete ve felsefeye dâir bir  eserdir.</span></strong></p>
<p><strong>[2] Salnâme-i Vilâyet-i Aydın, 1316, sh. 154 vd.,  199.</strong></p>
<p><strong>[3] BOA, YEE, Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor,  I/144-145.</strong></p>
<p><strong>[4] Kutay, Cemal, Tarih Konuşuyor Dergisi, c. 1, sy. 1, sh.  69-70.</strong></p>
<p><strong>[5] Milliyet, 16 Kasım 1974, İsmet Bozdağ.</strong></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış<span style="font-size: 8pt; color: #ff0000;"><br />
Prof.  Dr. Ahmed Akgündüz</span></strong></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/osmanlida-egitim-sistemi-ve-maziye-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yavuz Sultan Selim&#8217;in pala bıyıklarının sünnetine uymadığı doğru mudur?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/yavuz-sultan-selimin-pala-biyiklarinin-sunnetine-uymadigi-dogru-mudur/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/yavuz-sultan-selimin-pala-biyiklarinin-sunnetine-uymadigi-dogru-mudur/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Nov 2008 16:19:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinmeyen Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[bıyık]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[pala bıyık]]></category>
		<category><![CDATA[Prof Dr Ahmet Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim Han]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=1840</guid>
		<description><![CDATA[İslâm Hukukunda, Hz. Peygamberin &#8220;Bıyıkları kısaltınız, sakalları da bırakı­nız&#8221; manasını ifade eden hadisi sebebiyle, bıyıkların kısaltılması sünnettir. Ancak bunun tek istisnası, düşmana heybetli görünmek için, gazilerin bıyıklarını uzatmasının caiz görülmesidir. Nitekim Ebüssuud Efendi de bir fetvasında bu hakikati dile getirmiştir: &#8220;Sûfiler bıyıkları dibinden kırkmak sünnetdir deyü i&#8217;tikad eyleseler, şer&#8217;an mezbûrlara nesne lâzım olur mı? El-Cevâb:]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İslâm Hukukunda, Hz. Peygamberin &#8220;Bıyıkları kısaltınız, sakalları da bırakı­nız&#8221; manasını ifade eden hadisi sebebiyle, bıyıkların kısaltılması sünnettir. Ancak bunun tek istisnası, düşmana heybetli görünmek için, gazilerin bıyıklarını uzatmasının caiz görülmesidir. Nitekim Ebüssuud Efendi de bir fetvasında bu hakikati dile getirmiştir:</p>
<p>&#8220;Sûfiler bıyıkları dibinden kırkmak sünnetdir deyü i&#8217;tikad eyleseler, şer&#8217;an mezbûrlara nesne lâzım olur mı? El-Cevâb: İftiradan ictinâb etmek lâzımdır. Mesnûn olan kaş mikdârı kalınca almaktır. Ol dahi gaziler­den gayrıyadır. Gâzîler uzatmak mendûbdur; adüvve (düşmana) heybetli görünmek içün&#8221;. İşte gerçek bir Gazi olan Yavuz&#8217;un pala bıyıklarının hikmeti ve şer&#8217;î dayanağı budur.</p>
<p>Prof.Dr. Ahmet Akgündüz &#8211; Bilinmeyen Osmanlı isimli eserinden alıntıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/yavuz-sultan-selimin-pala-biyiklarinin-sunnetine-uymadigi-dogru-mudur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yavuz Sultan Selim&#8217;in Küpe Taktığı Doğru mudur?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/yavuz-sultan-selimin-kupe-taktigi-dogru-mudur/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/yavuz-sultan-selimin-kupe-taktigi-dogru-mudur/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Nov 2008 16:10:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinmeyen Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Küpe]]></category>
		<category><![CDATA[küpe takmışmıdır]]></category>
		<category><![CDATA[küpe taktı mı]]></category>
		<category><![CDATA[Küpeli Esirler]]></category>
		<category><![CDATA[Küpeli Resim]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Prof Dr Ahmet Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim Han]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=1835</guid>
		<description><![CDATA[Konuyu bir kaç açıdan ele almakta yarar vardır: 1- İslâm Hukukuna göre kulakların küpe takılmak üzere delinmesi ve küpe takılması, kadınlar için caiz görülmüş; ama erkekler için caiz görülmemiştir. Bazı hukukçular, erkek çocukların da kulaklarının delinebileceğini ve bu tür bir olayın Hz. Peygamber zamanında yapıldığı halde yasaklanmadığını ileri sürmektedirler. Her hal ü kârda ergen erkeklerin]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/11/yavuz1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1828" title="yavuz" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/yavuz-245x300.jpg" alt="yavuz 245x300 Yavuz Sultan Selimin Küpe Taktığı Doğru mudur?" width="245" height="300" /></a><strong>Konuyu bir kaç açıdan ele almakta yarar vardır:</strong><br />
1- İslâm Hukukuna göre kulakların küpe takılmak üzere delinmesi ve küpe takılması, kadınlar için caiz görülmüş; ama erkekler için caiz görülmemiştir. Bazı hukukçular, erkek çocukların da kulaklarının delinebileceğini ve bu tür bir olayın Hz. Peygamber zamanında yapıldığı halde yasaklanmadığını ileri sürmektedirler. Her hal ü kârda ergen erkeklerin kulaklarını deldirmeleri ve küpe takmaları, çoğu hukukçulara göre haram ve bazılarına göre ise mekrûhdur; yani kısaca caiz değildir.<span id="more-1835"></span><br />
İşte bu şer&#8217;i hükmü bilen Yavuz Sultân Selim&#8217;in kulağını deldirip küpe taktığına ihtimal dahi vermiyoruz. Zira Yavuz, Mısır Seferi dönüşünde oğlu Süleyman&#8217;ın süslü elbiselerini görünce, &#8216;Bre Süleyman, sen böyle giyinirsen, anan ne giysin?&#8217; dediğini biliyor ve onun şahsî hayatında sade ve süsten uzak olduğunu kaynaklardan öğreniyoruz. Yavuz, süs ve ihtişamdan hoşlanmayan bir Padişahtır. Doğru olan resimlerinde, pala bıyıklar vardır; ancak küpe yoktur.</p>
<p>2- Şu anda Topkapı Sarayı&#8217;nın Portreler Bölümünde 17/66 numara ile 70 x 65 cm ebadında bulunan küpeli Yavuz Portresi ile Macar bir ressama ait olduğu söylenen küpeli resme gelince; Evvela, Yavuz&#8217;un minyatürlerde ve elimizde bulunan resimlerinde, bunun gibi küpeli olan üçüncü bir resmi bulunmamaktadır. Kaldı ki, bu resimler arasında resmî nakkaşlar tarafından yapılanları vardır. İkincisi, Yavuz&#8217;a isnad olunan, ama tamamen hayalî ve uydurma olan Avrupalı ve İranlı ressamlara ait resimler çokça bulunmaktadır. Tarih kaynakları bu noktanın altını çizmektedirler. Bu küpeli resmin de, uydurma resimlerden biri olması kuvvetle muhtemeldir. Zira Sultânın kulağında küpe, boynunda incili madalyon, sarığında tac bulunmaktadır. Osmanlı Padişahlarının kıyafetleri ile bağdaşmayan bu süsler, tablonun yakın tarihlerde yapıldığını göstermektedir. Zaten 1926 yılında Dolmabahçe Sarayından getirilmiştir. Dolma Bahçe Sarayına ne zaman konulduğu da bilinmemektedir. Üçüncüsü, bazı araştırmacılara göre, bu küpeli resim Şah İsmail&#8217;e aittir. Zira başında Şii Mezhebinin alâmeti olan kızıl börk ve bunun üzerinde İran Şahlarına mahsus taç vardır. Ayrıca küpe de Şi&#8217;a mezhebinde caiz görülmektedir.</p>
<p>Küpeli resmin Yavuz&#8217;a ait olmadığı ortadadır. Ait olsa bile, son zamanların bazı ahlaksız insanlarının bunu, gay&#8217;liğe yorumlamaları, en az bu resmin Yavuz&#8217;a isnad edilmesi kadar yanlıştır. Doğru olsa bile böyle yorumlanmasının mantıksızlığını, iç oğlanı meselesinde uzun uzadıya açıklamış bulunuyoruz. Kaldı ki, bazı kölelerin, kölelik alâmeti olarak kulaklarına küpe taktıkları bilinmektedir. Tek kulağında olduğu hiç mevzubahis dahi edilmemiştir. Bazı yazarlar, Yavuz&#8217;un bu küpesini Allah&#8217;a kul olma özelliği olarak taktığını ve bununla Cihan hâkimi olmasına rağmen âciz bir kul olduğunu gös­termek istediğini anlatmaya çalışmışlardır. Bize göre bu yorumlar kısmen zayıf yorum­lardır. Zira küpeli resim hadisesi doğru görünmemektedir. Fakat kölelerin küpe taktık­ları doğrudur. Bu arada, küpenin bir Türk töresi olduğunu ifade eden yazarlar olduğu gibi, Yavuz&#8217;un Şah İsmail&#8217;in askerlerine şirin gözükmek için taktığını iddia edenler de bulunmaktadır.</p>
<p>Prof.Dr. Ahmet Akgündüz &#8211; Bilinmeyen Osmanlı isimli eserinden alıntıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/yavuz-sultan-selimin-kupe-taktigi-dogru-mudur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da ve sarayda Ramazanlar</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/osmanlida-ve-sarayda-ramazanlar/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/osmanlida-ve-sarayda-ramazanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Sep 2008 08:36:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinmeyen Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıda Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[Özlenen Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=1037</guid>
		<description><![CDATA[Biz o devirlerde hayatta olmadığımız için, hep içimizde bir özlemdir Osmanlı Medeniyeti&#8230; İnsanlığın hâlâ hasretini çektiği, temelinde insan hak ve özgürlüklerine saygı, hoşgörü, adâlet barındıran yüksek erdemlerle dolu bir medeniyettir Osmanlı. Hangimiz hayalî de olsa şair Nedim&#8217;in &#8220;Bir sefa bahşedelim gel şu dil-i nâşada/ Gidelim serv-i revanım yürü sa&#8217;d abad&#8217;a/ İşte üç çifte kayık iskele]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/09/osmanli.jpg"></a><span style="color: #0000ee; text-decoration: underline;"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/09/osmanli1.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1295" title="osmanli" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/osmanli-150x112.jpg" alt="osmanli 150x112 Osmanlı’da ve sarayda Ramazanlar" width="150" height="112" /></a></span>Biz o devirlerde hayatta olmadığımız için, hep içimizde bir özlemdir Osmanlı Medeniyeti&#8230; İnsanlığın hâlâ hasretini çektiği, temelinde insan hak ve özgürlüklerine saygı, hoşgörü, adâlet barındıran yüksek erdemlerle dolu bir medeniyettir Osmanlı. Hangimiz hayalî de olsa şair Nedim&#8217;in &#8220;Bir sefa bahşedelim gel şu dil-i nâşada/ Gidelim serv-i revanım yürü sa&#8217;d abad&#8217;a/ İşte üç çifte kayık iskele amade/ Gidelim serv-i revanım yürü sa&#8217;d abad&#8217;a&#8221; dizelerinde kendini zamanın işlemeli kıyafetleri içerisinde bir kayıkta bulmadı ki. <span id="more-1037"></span>Osmanlı İmparatorluğu her şeyiyle ayrı bir araştırma konusu, ancak biz sadece Osmanlı&#8217;da Ramazan kültürünü araştırıp inceledik ve sizinle paylaşalım istedik. Hep birlikte Osmanlı&#8217;daki Ramazanlara bir yolculuk yaparken, kimimiz kendini sarayda incili kaftanlar içerisinde padişahın onur konuğu olarak iftar sofrasındaki yerini almış olarak hayâl edebilir. Kimimizde, kendisini gösterişli kıyafetler içerisinde haremde ud çalarken hayâl edebilir.</p>
<p>Osmanlılar zamanında Ramazan ayının gelmesiyle hânelere ve gönüllere bir şenlik doğardı. Hanımlar bütün hünerlerini ortaya döker, birbirinden leziz ve Ramazana özel lezzetlerle sofraları donatırlardı. Anne ve babalar Ramazanın tatlı telaşı içindeyken, çocuklar da unutulmazdı. Ailenin yaşlı fertleri çocuklara masallar anlatır, bilmeceler sorar, onları hem eğitir, hem de eğlendirirlerdi. Evlenme çağındaki kızlar ise; büyüklere hürmette kusur etmemek, sofra adabı, oturuş ve kalkışlarıyla büyükler tarafından bir değerlendirmeye tâbi tutulurlardı. Ramazan boyunca devletin önde gelenleri ve varlıklı kişilerin konaklarında büyük iftar sofraları kurulurdu. İftarların en görkemlilerinin yaşandığı sarayda sofraya büyük siniler dizilir, saraylılar sofranın çevresine sıralanıp iftar açarlardı. Sofranın muazzam görüntüsü nefis yemek kokularıyla birleşince, insanda bir imrenme duygusu meydana getirirdi. Top atılır atılmaz da duâlar yapılır ve yemeklere hücum edilirdi. İftariyeliklerle başlayan iftar yemeğine hep birlikte kılınan akşam namazıyla ara verilirdi. Namazdan sonra iftar sofralarında değişmez ilk yemek; et veya tavuk suyuyla hazırlanan düğün, mercimek, yoğurt, pirinç çorbalarıydı. Ramazanın vazgeçilmez yemeği pastırmalı yumurta ise sahanlar içinde yanında mutlaka Ramazan pidesiyle sunulurdu. Daha sonraki yemekler etinden sebzesine, pilavından böreğine ev sahibinin gücüne göre yapılan lezzetlerdi. Kuru meyvelerden yapılan hoşaflar, 60-70 kat yufkadan oluşan baklava, kazandibi, kabak tatlısı, keşkül ve Ramazana has bir tatlı olarak bilinen gül kokulu güllaç ise iftar sofralarının vazgeçilmez tatlılarıydı.</p>
<p>Baklava Testi: O dönemlerdeki standartlara göre mükemmel bir baklava en az yüz ince yapraktan olurdu. Mükemmel bir baklavanın test edilme şekli de ilginçti. Şöyle ki; bir İngiliz altını, yarım metre yükseklikten baklavanın üzerine bırakıldığı zaman söz konusu İngiliz altını dibe kadar yani tepsinin tabanına kadar ulaşabiliyorsa, o baklava sınıfı geçti demektir. Böylesi bir baklavayı yapan baklava ustası, bu becerisinden dolayı ödüllendirilirdi. Başarısız baklava da geri mutfağa teslim edilirdi. Bu başarısızlık, baklava ustası veya aşçı için büyük bir utançtı.</p>
<p>Diş Kirası: Eski Ramazanlarda hassasiyetle üzerinde durulan, ancak şimdilerde unutulan geleneklerden biri de ‘Diş Kirası&#8217;dır. Osmanlı döneminde zengin köşk ve konaklarda iftar davetleri verilir, fakir halk için de sofralar hazırlanırdı. Çat kapı gelen Allah misafiri içeriye alınırdı. Fakir fukaraya da kadife kese içerisinde gümüş akçe veya altın paralar verilirdi. Bu hediye verme geleneği &#8220;Diş Kirası&#8221; olarak adlandırılırdı.</p>
<p>Ramazan geceleri ve eğlenceleri: Mahalle kıraathanesine çıkmak ya da komşulara gitmekten öteye geçmeyen gece hayatı, Ramazanda bambaşka bir biçime bürünürdü. Mahyalarla süslenmiş ışıltılı İstanbul&#8217;da gezmek ayrı bir keyifti. İftardan sonra erkekler dışarı çıkar, özellikle yaz aylarına rastlayan Ramazanlarda eski İstanbul&#8217;da Fatih, Şehzâdebaşı, Lâleli, Beyazıt, Sultanahmet, Ayasofya, Eyüp, Sultanselim Cami meydanlarındaki açık hava kahvelerine gidilir, teravih namazına kadar çubuk, nargile, kahve v.b. içilip sohbet edilirdi.</p>
<p>Namazdan sonra eğlence yerlerine gitmek adettendi. Özellikle Şehzadebaşı&#8217;ndaki Direkler Arası en canlı eğlence merkezlerindendi. Tavuk Pazarı&#8217;ndaki semai kahveleri, Şehzadebaşı&#8217;nda sergilenen kukla, Karagöz, ortaoyunu gösterileri, bazı ünlü meddahların devam ettiği kahveler en çok ilgi gören eğlence mekânlarıydı. Kavuklusuyla, Pişekârıyla, davul ve zurnanın coşkulu sesiyle, lavanta kokularıyla orta oyunu, bir başka âlemdi. Orta oyununda olaydan çok nükteye yer verildiği için, oyuncular aralarında tespit ettikleri konuyu çoğu zaman taklit ve nükte üstüne nükte yaparak hareketlendirir ve renklendirirlerdi. Eğlence; gazeller, semailer, koşmalar, divanlar, manilerle devam ederdi. Kadınlar da evlerde toplanır, çeşitli eğlenceler düzenleyip maniler okuyarak sahur vaktine kadar hem eğlenip, hem de sahur yemeği hazırlarlardı. Sabaha karşı davulcuların okuduğu maniler, sahuru haber verirdi.</p>
<p>Ramazan davulcuları ve Ramazan mânileri: Sahur&#8217;un habercisi Ramazan davulcularının nesilden nesile söyleyerek taşıdığı &#8220;Ramazan Manileri&#8221; eski Ramazanların önemli özelliklerindendi. Konusu çoğunlukla Ramazanla ilgili olan bu deyişler, sahur vaktini haber vermek için söylenirdi. Ramazanın on beşinden sonra maniler için çalgılı kahvelerde yarışmalar da düzenlenirdi. Yarışmaya katılacak olanlar yüksek bir yere oturur ve yarışma başlardı. Manicilerden biri &#8220;ayak&#8221; atar, yanındaki hemen o ayağa uygun cinaslı bir beyti hemen okumak zorunda kalırdı. Bunu gerçekleştiremediği an saf dışı olurdu.</p>
<p>Ramazan davulcuları ve manilerimizde bugün ayakta kalmaya çalışan kültürel değerlerimiz arasında. Her ne kadar bundan rahatsızlık duyan bir azınlık olsa da, kültürümüzü yaşamalı ve yaşatmalıyız. On bir ay boyunca, İstanbul&#8217;un mâlum semtlerinin eğlence mekânlarından yükselen müzik seslerinden bu halk rahatsız olmuyorsa, sadece bir ay boyunca yükselecek davul ve mâni seslerine de kimsenin bir mani olmaması gerekir.</p>
<p>&#8220;Ne uyursun, ne uyursun/ Bu uykudan ne bulursun/ Al abdesti, kıl namazı/ Cenneti âlâyı bulursun.&#8221;</p>
<p>Ramazan ve kandillerde meyhaneler kapatılırdı: Balat ve Fener gibi çoğunlukla gayrimüslimlerin yaşadıkları semtlerde, çoğunu Rumların işlettikleri meyhaneler kandillerde ve Ramazanlarda kapanır, hatta kepenklerine bunu hatırlatan bir kâğıt da yapıştırılırdı.</p>
<p>Sarayda Ramazanlar: Abdülhamit&#8217;in kızı Ayşe Sultan&#8217;ın, 1960&#8242;ta yayınlanan &#8220;Babam Abdülhamit&#8221; isimli kitabında şöyle anlatılıyor: &#8220;Sarayda Ramazanlar çok güzel olurdu. Bir hafta evvel hazırlık başlardı. Temizlik yapılır, kiler-i hümayundan bütün dairelere büyük sürahiler içinde türlü şuruplar, birçok iftariyelikler gelirdi. Ramazanın ilk gecesi bütün dairelerin sofalarına altın yaldızlı kafesler kurulur, harem ağalarıyla bir imam, iki güzel sesli müezzin gelirdi. İlahiler okunarak namaz kılınırdı. Gece kapılar açılır, sahur tablaları girer, top atılıncaya kadar herkes ayakta kalırdı. Öğle üzeri de her daireye bir hoca gelir, vaaz verirdi. Akşam topla beraber zemzem-i şerifle oruç bozulur, iftar takımları hazırlanır, buzlu limonatalar, şuruplar içilirdi&#8230; Sarayın harem dairesi, Ramazanda adeta cami haline girer, herkes ibadetle vakit geçirirdi&#8230;&#8221;</p>
<p>Büyüklerden hep duyarız. Ramazan ayı geldiğinde, &#8221; Ahh hani eski Ramazanlar&#8221; diye iç geçirirler. Ama her sene bu eskiye özlem tekrar edilir. Yani dün dedelerimiz aynı şeyi söylüyorlardı, bugün de babalarımız eski Ramazanları özlüyorlar. Belki yarın bizler de aynı şeyleri tekrar edeceğiz. Her şeye rağmen, her Ramazanın kendine has güzellikleri vardır. Bunları fark edip bu heyecanı canlı tuttuktan sonra, her Ramazan güzeldir. Bu güzelliği veren de, bu ay içindeki rahmet, bereket ve mağfiret gibi Rahmanî hediyelerdir.</p>
<p>Mehtap YILDIRIM<br />
<a href="http://www.yeniasya.com.tr/2006/10/12/aile/default.htm" target="_blank">Yeni Asya Gazetesi</a><br />
12.10.2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/osmanlida-ve-sarayda-ramazanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Özlenen Osmanlı</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/ozlenen-osmanli/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/ozlenen-osmanli/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Aug 2008 14:58:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinmeyen Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Biz Osmanlıyız]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Özlenen Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=917</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlıların Güvenilirliği: Osmanlılar fethettikleri tüm topraklarda güvenilir karakterleriyle tanınmışlardır. Bu özellik, onların Kuran ahlakını örnek alıp yaşamalarının bir sonucudur. Allah Kuran&#8217;da iman edenler için &#8220;(Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyyen) riayet edenlerdir&#8221; (Mearic Suresi, 32) şeklinde bildirmektedir. Osmanlı’nın İslam ahlakından kaynaklanan güvenilir karakteri sadece kendi halklarının değil, bu döneme şahit olan]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/osmanli2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-921" title="osmanli" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/osmanli-150x117.jpg" alt="osmanli 150x117 Özlenen Osmanlı" width="150" height="117" /></a><strong>Osmanlıların Güvenilirliği:<br />
</strong>Osmanlılar fethettikleri tüm topraklarda güvenilir karakterleriyle tanınmışlardır. Bu özellik, onların Kuran ahlakını örnek alıp yaşamalarının bir sonucudur. Allah Kuran&#8217;da iman edenler için <strong>&#8220;(Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyyen) riayet edenlerdir&#8221;</strong> (Mearic Suresi, 32) şeklinde bildirmektedir.<span id="more-917"></span></p>
<p>Osmanlı’nın İslam ahlakından kaynaklanan güvenilir karakteri sadece kendi halklarının değil, bu döneme şahit olan tüm gayrimüslimlerin de dile getirdikleri apaçık bir gerçektir. Jean Antoine Guer&#8217;in 1747 yılında Paris&#8217;te yayınlanan Moeurs et Usages des Turcs (Türkler&#8217;in Gelenek ve Alışkanlıkları) isimli eserinde, Osmanlı topraklarındaki insanların emniyetinin teminat altında olduğuna dikkat çekilmiştir:</p>
<p><em>&#8220;Gerek İstanbul&#8217;da, gerek Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bütün şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkan bırakmayacak surette ispat etmektedir ki, Türkler hiçbir zaman görülmemiş bir derecede medenidirler&#8230;&#8221;</em> (James Porter, Observations sur la religion, les loix, le gouvernement et les moeurs des Turcs, cilt 2, Londra, 1769, s. 51.)</p>
<p>18. yüzyılda İngiltere&#8217;nin İstanbul sefiri olarak görev yapmış James Porter ise Osmanlı dönemindeki emniyet ve güven ortamını şu sözleriyle ifade eder:</p>
<p><em>“Osmanlı’da yol kesme, ev soyma, dolandırıcılık ve yankesicilik gibi hadiseler adeta meçhul gibidir. Harp halinde olsun, sulh halinde olsun, yollar da evler kadar emindir. Bilhassa anayolları takip ederek bütün Osmanlı mülkünü en mutlak bir emniyet içinde baştan başa dolaşabilmek her zaman mümkündür. Dâimi bir seyr-u seferle yolcu adedinin çokluğuna rağmen vukuâtın fevkalâde azlığına hayret etmemek kâbil değildir. Nice yıllar içinde ancak nadir hadiselere tesadüf edilebilir.”</em> (Jean Antoine Guer, Moeurs et Usages des Turcs, cilt 2, Paris, 1747, s. 188)</p>
<p><strong>Osmanlı’da Doğruluk ve Dürüstlük</strong></p>
<p>Tarihte Osmanlılar ile anlaşma yapan tüm milletler, Osmanlıların üstün dürüstlük ve doğruluk anlayışına şahit olmuş ve hayranlıklarını dile getirmişlerdir. Çeşitli vesilelerle Osmanlı topraklarında bulunmuş olan yabancıların ortak bir görüşü vardır. Müslüman bir Türk ile iş yaptıklarında mukaveleye gerek olmadığını, sözün yeterli olduğunu ifade ederler. Elbette ki bu anlayış Kuran-ı Kerim ile Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetlerinden kaynaklanmaktadır. Kuran ahlakına sahip olan Müslümanlar, Bakara Suresi&#8217;nde <strong>&#8220;&#8230; ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler&#8230;&#8221;</strong> şeklinde tarif edilir. Ayetin devamında ise <strong>&#8220;İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır.&#8221;</strong> (Bakara Suresi, 177) şeklinde buyrulur.</p>
<p>Bir Türk tüccarın dürüstlük konusundaki titizliği başka bir kaynakta şöyle dile getirilir:</p>
<p><em>&#8220;Yabancı bir kumaş tacirinin Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak istedikten sonra, mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görüp bu hareketinin sebebini sorması üzerine, Osmanlı esnafı &#8220;Onu sana veremem, kusurludur&#8221; cevabını vermiştir; yabancı tacirin &#8220;Ziyanı yok, önemli değil&#8221; demesine rağmen Osmanlı esnafı o kumaş topunu vermemekte direterek, &#8220;Benim malımın kusurlu olduğunu söyledim biliyorsunuz. Fakat siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız orada benim bunları size söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım. Neticede Osmanlı&#8217;nın gururu, şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekar sanacaklardır. Onun için bu sakat topu asla size veremem&#8230;&#8221; diyerek kumaşı vermeyişinin sebebini izah etmiştir.&#8221;</em> (Samiha Ayverdi, Küplüce&#8217;deki Köşk, Hülbe Yay., İstanbul, 1989, s. 189.)</p>
<p>18. yy&#8217;da Osmanlı topraklarında yaşayan Fransız generallerinden Comte de Bonneval, Osmanlıların dürüstlüğüne hayran kaldığını şöyle belirtmiştir:</p>
<p><em>&#8220;Haksızlık, tekelcilik, hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında adeta yok gibidir. Kısacası ister vicdani bir akideden, ister ceza korkusundan mütevellit olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türkler&#8217;in doğruluğuna hayran kalır.&#8221;</em> (Comte de Bonneval, Anecdotes Venitiennes et Turques ou nouveaux memoires du Comte de Bonneval, cilt 1, Francfort, 1740, s. 215.)</p>
<p>İsveç’in İstanbul sefirliğini yapmış olan Mouradgea d&#8217;Ohsson ise Osmanlı dönemindeki üstün ahde vefa anlayışını şu sözlerle dile getirmiştir :</p>
<p><em>“Onların (Osmanlıların) medh-ü senâ edilecek meziyetlerinden biri de, verdikleri söze sadık olmalarıdır. Onlar, başkalarını aldatmaktan ve emniyeti suistimal ile bir kısım insanların saflığından istifadeye kalkışmak ve istismar etmekten büyük bir vicdan azabı duyarlar. Kendi aralarındaki bütün muamelelerine yerleşmiş bulunan bu kemali, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun, bütün yabancılara karşı da aynı şekilde gösterirler. Bu noktada müslimle gayrimüslim arasında hiçbir fark gözetmezler. Çünkü onlar, her türlü gayrimeşrû kazançları İslâmiyet bakımından haram sayarlar ve meşrû olarak kazanılmamış bir servetin ne bu dünyada, ne de ahirette hiçbir hayrı olamayacağına kat’î surette iman ederler.”</em></p>
<p>Osmanlıların İslam ahlakından kaynaklanan güvenilir karakterleri sadece kendi halklarının değil, bu döneme şahit olan tüm gayrimüslimlerin de dile getirdikleri apaçık bir gerçektir. Nitekim 19. yüzyılda İstanbul&#8217;da birkaç sene kalan tarihçi A. Ubicini, La Turquie Actuelle (Güncel Türkiye) isimli kitabında o devri objektif bir şekilde tasvir etmiştir. Ubicini, Osmanlı topraklarının emin yerler ve Osmanlıların da son derece güvenilir insanlar olduklarını şöyle anlatmıştır:</p>
<p><em>“Bu muazzam payitahtta (İstanbul&#8217;da) dükkancı herkesçe malum namaz saatlerinde dükkanını açık bırakıp gittiği ve gece evlerin kapıları alelade bir mandalla kapatıldığı halde, senede yalnız 4 hırsızlık vakası bile olmaz&#8230;”</em> (M. d&#8217;Ohsson, Tableau General de I&#8217;Empire Ottoman, cilt 4, s. 467.)</p>
<p><strong>Osmanlı’da Tevazu</strong></p>
<p>A. Brayer, 19. yüzyılda Paris&#8217;te yayınlanan Neuf annees a Constantinople (Konstantinopolis&#8217;te Dokuz Yıl) isimli eserinde, Osmanlı Türklerinin tevazusu üzerinde durmuş; bunun kaynağının Kuran olduğunu şöyle belirtmiştir:<br />
<em>&#8220;Müslüman Türkler arasında kibir ve gurur adeta bilinmez. Kuran&#8217;ın en şiddetle yasakladığı temayüllerin biri de budur&#8230; Bir taraftan da sürekli olarak alçak gönüllülük telkin edilir&#8230; İşte bundan dolayı Müslüman Türk&#8217;ün yürüyüşünde vakar ve ihtişam olmakla beraber, katiyen kibir ve azamet yoktur. Daima yavaş sesle konuşur; el ve kol hareketlerinde hiçbir zaman zorla hükmeden bir eda sezilmez; hizmetinde tatlılık ve kolaylık vardır.&#8221;</em> (A. Brayer, Neuf Annees a Constantinople, cilt 1, Paris, 1836, s. 198-199.)</p>
<p>A. Brayer’in de şahit olduğu üzere Osmanlıların tevazusunun kaynağı İslam ahlakı olmuştur. Bir ayette iman edenlerin tevazulu karakterleri şu şekilde tarif edilir:</p>
<p><strong>“O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman &#8220;Selam&#8221; derler.”</strong> (Furkan Suresi, 63)</p>
<p>Osmanlıların Batılıları kendine hayran bırakan üstün tevazusu Kuran’da bildirilen güzel ahlaka uymalarından kaynaklanmaktadır. Yüce Allah Kuran&#8217;da bu konuyu müminlere, Hz. Lokman&#8217;ın oğluna verdiği bir öğüdü aktararak hatırlatmıştır:</p>
<p><strong>&#8220;İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.&#8221; &#8220;Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt.&#8221;</strong> (Lokman Suresi, 18-19)</p>
<p><strong>Osmanlı’nın Vakarı</strong></p>
<p>Yabancı yazarlar, araştırmacılar ve gezginler Osmanlıların vakarından oldukça etkilenmişlerdir. Ağırbaşlılığın, her kesimden ve her yaştan Osmanlı’nın ortak vasfı olduğu çeşitli eserlerde şöyle ifade edilmiştir:</p>
<p><em>&#8220;Osmanlı Türkleri&#8217;nin milli seciyesini teşkil eden vakarın, ağırbaşlılığın tasviri kolay değildir. Dünyada huzur ve sükuna bundan daha müptela millet yoktur&#8230; Biraz fevkalade bir şey ve mesela bir ecnebi kıyafeti, garip bir şey, tuhaf bir hayvan görecek olursa biraz durur, soğukkanlılıkla bakar, gülümser ve daha fazla oyalanmaya lüzum görmeyerek yoluna devam eder. Sokakta toplanmak, birini kovalamak, sevinç veyahut hayret taşkınlıklarına kapılmak gibi haller hiçbir Müslüman Türk şehrinde halk arasında bile hiçbir zaman görülmeyen hareketlerdir.&#8221;</em> (M. d&#8217;Ohsson, Tableau General de I&#8217;Empire Ottoman, s. 356.)</p>
<p><em>&#8220;Türk çocukları başka memleketlerdekilere benzemezler. Ne gürültü ederler, ne de ağlayıp dururlar. Şarkta geçirdiğim üç seneye yakın zaman zarfında hiçbir Türk çocuğunun bağırıp çağırdığını işitmedim. Mektebe gittiklerini gördüğüm yavruların tavırları sakin, yürüyüşleri tıpkı yaşlı başlı Osmanlılar gibi vakurdu.&#8221;</em> (A. Ubicini, La Turquie Actuelle, Paris, 1855, s. 283.)</p>
<p><strong>Osmanlı’da İyilikseverlik</strong></p>
<p>İyilikseverlik, hayırseverlik gibi faziletler Osmanlı ahlakının ayrılmaz parçaları olmuştur. Osmanlı’nın insaniyeti, misafirperverliği, hayrat ve hasenatı asırlar boyunca dillere destan olmuştur. Osmanlılar hiçbir karşılık beklemeden yaptıkları yardımlar nedeniyle, dost-düşman tüm dünya milletlerinin saygı ve takdirini kazanmıştır.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak yabancı eserlerde şu övgü dolu ifadelere rastlarız:</p>
<p><em>&#8220;Hiçbir istisnası olmamak şartıyla bütün Türkler hayır severler; ne din farkına, ne de ihtiyaç sahiplerinin geçmiş fiil ve hareketlerine bakmaksızın bütün muhtaçlara yardım ederler. Çünkü onların nazarında herhangi bir şaki (eşkıya) hayat değiştirip mükemmel bir veli olabilir. İşte bundan dolayı Türk hayrat ve hasenatından hiçbir kimse mahrum edilmez.&#8221; </em> (Comte de Bonneval, Anecdotes venitiennes et Turques ou nouveaux memoires du Comte de Bonneval, s. 213.)</p>
<p><em>&#8220;&#8230; Türkler arasında fukaraya pek az tesadüf edilir&#8230; Kimisi daha hayattayken servetiyle fukaraya bakar, kimisi ölürken hastaneler tesisi yahut köprülerle kervansaraylar veyahut yol boylarında çeşmeler inşası için muazzam sermayeler bırakır; hatta birçokları da bu hayrat ve hasenatı daha sağlıklarında yaparlar; bazıları ölürken köleleriyle cariyelerini azat ederler; keseleriyle hayrat yapamayanlar ana yolların tamirinde çalışarak, yol boylarındaki su haznelerini doldurarak, sellerde suların civarında durup yolculara tehlike işareti vererek kollarıyla hayır işlerler, bütün bunlara mukabil katiyen para almazlar ve hatta eğer teklif edilecek olursa para için değil, fisebilillah çalıştıklarını söyleyerek reddederler.&#8221;</em> (M. Thevenot, Relation d&#8217;un Voyage Fait au Levant, Paris, 1665, s. 95-97.)</p>
<p><strong>Osmanlıların Temizlik Anlayışı</strong></p>
<p>Avrupa milletleri sağlığa zarar veren şeylerden kaçınmayı ve temizliği Osmanlılardan öğrenmişlerdir. Avrupa&#8217;da salgın hastalıkların kol gezdiği ve Avrupalıların temizliğin ne olduğunu bilmedikleri çağlarda, Osmanlıların temizliği ve sıhhati tarihi belgelerle sabittir:</p>
<p><em>&#8220;Türk evlerinde temizlik azami derecededir: Döşeme tahtaları halılar ve Mısır hasırlarıyla kaplıdır; pabuçlarla kunduraların merdiven önünde bırakılması adet olmak itibarıyla, odalarda, sofalarda çamurlara ve ayak izlerine pek nadir tesadüf edildiği halde, bütün evlerde her hafta muntazam tahta silinir.&#8221;</em> (T. Thornton, Etat Actuel de la Turquie, cilt 2, s. 343.)</p>
<p>Fransız Doğu gezgini Jean Thevenot,1655-1656 yıllarında İstanbul’da kalmış ve Osmanlı insanının nasıl yaşadığını kendi sefernâmesinde kaydetmiştir. Onlardan bazıları şöyledir:</p>
<p><em>“Türkler sıhhatli yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiçbiri onlarda yoktur. İsimlerini dahi bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türkler’in bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de sık sık yıkanmaları ve yiyip içmedeki itidalleridir. Onlar, gayet az yerler. Yedikleri de, karmakarışık değildir. Yemeklerden evvel ve sonra elleri yıkamak, Türkler arasında vazgeçilmeyecek derecede umumi bir âdet hükmünü almıştır.”</em></p>
<p>Yine aynı yazara göre:</p>
<p><em>“Türkiye’de sofradan kalkılır kalkılmaz mutlaka ellerle ağızlar yıkanır. Önünüze sıcak suyla sabun getirilir. Büyüklerin konaklarında ya gül suyu ya da güzel kokulu başka bir su da ikram edilir. Bunlarla da mendilinizin bir ucunu ıslatırsınız.”</em> (M. Thevenot, Relation d&#8217;un voyage fait au Levant, s. 58, 70.)</p>
<p><strong>Sahip Olduğumuz Mirası Gelecek Kuşaklara Taşımak</strong></p>
<p>Osmanlı’nın bıraktığı mirasa sahip olan Türk insanı, güzel ve örnek bir ahlak sahibidir. Efendi mizaçlı, haysiyetine ve şerefine düşkün, kanaatkar, devletine sadakatli ve insancıldır. En güzel yiyeceği konuklarına sunacak kadar misafirperver, fedakar ve sevgi doludur. Özellikle Anadolu halkının çoğunluğu bu şekilde üstün bir karaktere sahiptir. Anadolu&#8217;da var olan dindarlık, sevgi, dostluk, fedakarlık anlayışı, güzel olan herşeye muhabbet, misafirperverlik, örf ve ananelerin insancıllığı, özetle her türlü insani, ahlaki, manevi güzellik bütün dünya insanlığı için en ideal hayat anlayışı ve yaşam şeklidir. Bütün dünyanın bu anlayışa, bu insani moral değerlere şiddetle ihtiyacı vardır.</p>
<p>Bu nedenle amaç; sevgi, merhamet, fedakarlık gibi Anadolu&#8217;da var olan güzel ahlak özelliklerini tüm insanlığa öğretmek olmalıdır. Türk Milleti, imanı ve güzel ahlakı ile bütün dünyayı iyiliğe, imana, maneviyata, güzelliğe ve samimi sevgiye yöneltecektir.</p>
<p><strong>“Onlar ki yeryüzünde kendilerini yerleştirir iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, marufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah&#8217;a aittir.”</strong> (Hac Suresi, 41)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/ozlenen-osmanli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Derdi Olan Neylesin?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/derdi-olan-neylesin/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/derdi-olan-neylesin/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Aug 2008 14:10:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kıssadan Hisse]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Padişah]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim Han]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=895</guid>
		<description><![CDATA[Celâdet ve adaletin timsâli Yavuz Sultan Selim (rahmetullahi aleyh), Mısır Seferi’nden sonra fethettiği beldede adâlet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-905" href="http://www.yoremizden.com/derdi-olan-neylesin/yavuzsultanselim/"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-905" title="yavuz sultan selim" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/yavuzsultanselim-150x150.jpg" alt="yavuzsultanselim 150x150 Derdi Olan Neylesin?" width="150" height="150" /></a>Celâdet ve adaletin timsâli Yavuz Sultan Selim (rahmetullahi aleyh), Mısır Seferi’nden sonra fethettiği beldede adâlet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz.<span id="more-895"></span></p>
<p>Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, sultanın yastığının yanına iliştiriverir. Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır. Sultan, gece istirahatına çekildiğinde yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır. Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta,<br />
‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır.</p>
<p>Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır?!.. Bu defa kadın, ‘Korkuyorsa neylesin?’ yazılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve ertesi günü sabırsızlıkla bekler. Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; sultanın kaleminden çıkan, ‘Hiç korkmasın, söylesin!’ yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, kabul görmese de, derdinden bir nebze olsun kurtulacaktır.</p>
<p>Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; hâlinden, duruşundan kadının kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder: ‘Söyle!’ der kadına. Edeble el-pençe duran kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, kadın, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez; Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder.</p>
<p>Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der:</p>
<p>‘Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/derdi-olan-neylesin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Ahmet Akgündüz &#8211; Bilinmeyen Osmanlı 1</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/prof-dr-ahmet-akgunduz-bilinmeyen-osmanli-1/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/prof-dr-ahmet-akgunduz-bilinmeyen-osmanli-1/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Aug 2008 17:51:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinmeyen Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[islamic university of rotterdam]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Prof Dr Ahmet Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Rotterdam İslam Üniversitesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=579</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Ahmet Akgündüz &#8211; Bilinmeyen Osmanlı 1 Rotterdam İslam Üniversitesi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><object classid="clsid:6bf52a52-394a-11d3-b153-00c04f79faa6" width="280" height="250" codebase="http://activex.microsoft.com/activex/controls/mplayer/en/nsmp2inf.cab#Version=5,1,52,701"><param name="autostart" value="false" /><param name="url" value="http://www.iurtv.nl/tr/58/58kbpsProf.%20Dr.%20Ahmet%20Akgunduz%20-%20Bilinmeyen%20Osmanli%201.wmv" /><embed type="application/x-mplayer2" width="280" height="250" src="http://www.iurtv.nl/tr/58/58kbpsProf.%20Dr.%20Ahmet%20Akgunduz%20-%20Bilinmeyen%20Osmanli%201.wmv" autostart="false"></embed></object><br />
<strong>Prof. Dr. Ahmet Akgündüz &#8211; Bilinmeyen Osmanlı 1<br />
Rotterdam İslam Üniversitesi</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/prof-dr-ahmet-akgunduz-bilinmeyen-osmanli-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
<enclosure url="http://www.iurtv.nl/tr/58/58kbpsProf.%20Dr.%20Ahmet%20Akgunduz%20-%20Bilinmeyen%20Osmanli%201.wmv" length="25297811" type="video/x-ms-wmv" />
		</item>
		<item>
		<title>El Birûnî Kimdir?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/el-biruni-kimdir/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/el-biruni-kimdir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jun 2008 18:20:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[bilgin]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamı]]></category>
		<category><![CDATA[icad]]></category>
		<category><![CDATA[kaşif]]></category>
		<category><![CDATA[keşif]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=144</guid>
		<description><![CDATA[Ebu’r-Reyhan Muhammed b. El-Bîrûnî, milâdi 973 yılında Hârizm’in bir keÂ­nar mahallesinde doğdu. “Tahdîdü nihâyât’il-emâkin” isimli eserinin mukaddiÂ­mesinden kendisinin Türk olduğu anlaşılÂ­maktadır. Çünkü orada şöyle bir ifade kulÂ­lanmıştır: “Ben ne Arabım, ne de Acem. Arab ve Acem dillerini ana dilimden sonÂ­ra öğrendim. İlim dili olan Arabca yerine benim ana dilim ile ilim tesbit edilmiş olsa idi,]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="KONURENK"> Ebu’r-Reyhan Muhammed b. El-Bîrûnî, milâdi 973 yılında Hârizm’in bir keÂ­nar mahallesinde doğdu. “Tahdîdü nihâyât’il-emâkin” isimli eserinin mukaddiÂ­mesinden kendisinin Türk olduğu anlaşılÂ­maktadır. Çünkü orada şöyle bir ifade kulÂ­lanmıştır: “Ben ne Arabım, ne de Acem. Arab ve Acem dillerini ana dilimden sonÂ­ra öğrendim. İlim dili olan Arabca yerine benim ana dilim ile ilim tesbit edilmiş olsa idi,</span><span id="more-144"></span><span class="KONURENK"> oluk üzerine çıkmış deveye veya tarla sürmek için çifte koşulmuş zürafâya şaşıldığı gibi şaşılır ve hayret edilirdi.” Çok zengin bir dil olduğundan, zaten Arabça, o devirde edebî ve ilmî dil olarak kullanıÂ­lıyordu. Ayrıca gençliğinde hatta çocukÂ­luğunda Türkçe bilmekte olan Bîrûnînin eserlerinde Türkçe kelimelere rastlanmaktaÂ­dır.</p>
<p>Müslümanlar o devirde ilim ve teknikÂ­te, bütün dünyada en ileri mevkide idiler. Batılıların onların seviyesine ulaşması için asırların geçmesi gerekti. Çünkü İslâm âlimleri ellerine geçen teknik vasıtaları inÂ­celiyor daha gelişmişlerini elde etmek için uğraşıyorlardı. İlmî görüşleri temel esaslara bağlayıp yeni buluşların peşinde koştuÂ­ruyorlardı. Meselâ Müslümanlar, Ptolomeus’un tamamen basit kadranını geliştiÂ­rerek yeni âletler imâl ettiler. Duvar ve açı kadranından başka, on sekiz çeşit taşınabiÂ­lir kadran vücuda getirdiler. El-Bîrûnî ise, yedi buçuk metre kuturlu bir kadrandan faydalanmıştı. Asırlarca dünya mihverinin nütasyonuna (eğikliğine) dairMüslümanların verdiği bilginin farkına varılmadı. İlk defa 1610 ’da dikkati üzerine çeken Güneş lekelerine dair, müslümanların müşahedeleÂ­ri de uzun zaman takdir edilemedi. Daha 1000 senesinde El-Bîrûnî tarafından taÂ­mamlanan “Kopernikvârı Dönüş’ün de farÂ­kına varılamadığından, bu bilgiler sadece astronomiye ait tefekkür sahasında kaldı. Bir zamanlar Sisamlı Aristo’nun ondan bir asır sonra da Babil’de Selenkos’un bittiği Rönesans Devrindeki bu dönüşü, Kopernik’ten 500 yıl Önce El-Bîrûnî kavÂ­ramıştı. Gündüz-gece değişikliğini yapan, Güneşin Dünya etrafında dönmesi değilÂ­di. Bilakis, kendi mihveri etrafında dönen, gezegenlerle beraber Güneş’in etrafını da dolaşan Dünya’nın kendisiydi. Dünya gezeÂ­genlerle birlikte yer değiştirmekte, GüneÂ­şin etrafında bir devri tamamlamaktaydı. Kopernik’in eserinin ortaya çıkışından çok evvel bu ateşli iddia, elde teleskop ve raÂ­sat âletleri yokken, çok az vasıtalara daÂ­yandırılmıştı.</p>
<p>El-Bîrûnî’nin mineraloji (madenler ilÂ­mi) ile ilgili eserleri, bu sahada şu gün için bile kullanılabilecek durumdadır. Mineraloji, hem tıp hem de kıymetli taşlar bakımınÂ­dan yapılan araştırmalarla ilerlemiştir.’</p>
<p>El-Bîrûnî 1000 yılında yani 27 yaşında iken meşhur eseri “El’âsâr’ul-Bâkıyetû an’il-Kurun’il-Hâliye”yi tamamladı.</p>
<p>1017 yılında, Türk İmparatoru Gazneli Mahmud’un daveti üzerine Gazne’ye gitti. Hayatının büyük bir kısmını Gazne medresesinde çalışmakla geçirmiştir. Çok geniş ilmî araştırmalar yapmış, inanç ve anÂ­layış olarak Hind ve İran’ı ayrı ayrı kitapÂ­larda incelemiştir. “Kitâbû’t Tahkikî mâ li’1-Hind” isimli eserinde, Hindlilerin örf ve âdetleri ile felsefî düşüncelerinden, rakamÂ­larından, astronomilerinden bahsetmiştir. Bu eser, 1887 yılında “Al’ Birunis’s India” ismiyle İngilizceye çevrilmiştir</p>
<p>El-Bîrûnî bir astronomi ansiklopedisi olan meşhur eseri “El’Kanun’ul-Mesudiyyü fi’l-Heyeti ve’n-Nücûm”u Gazneli Mahmud’un ölümünden sonra yerine geçen oğÂ­lu Sultan Mesud b. Mahmud b. Sebûk Tekin adına yazmıştır. Bu kitabın kendisiÂ­ne sunulmasından çok duygulanan SulÂ­tan Mesud, El-Bîrûni’ye bir fil yükü saf güÂ­müş gönderince, bütün ilim adamlarının dikÂ­katini çekecek şu cevabı vermiştir: “Bu armağan beni baştan çıkarır, ilimden uzakÂ­laştırır, ilim sahibi olan kimse ise, gümüşün hemen harcanıp bittiğini, oysa ilmin kalıcı olduğunu bilir.İlmin devamlı zenginliğiÂ­ni,gümüşün kısa ömürlü bayağı parıltısına hiçbir zaman değişmem.”</p>
<p>El-Bîrûnî 1025 yılında Mâverâünnehir ile Sind’in tul (boylam) dairelerindeki hataları düzeltti.</p>
<p>El-Bîrûnî, “Târih’ül-Hind” adlı eserinÂ­de Hind dini, ilmi, felsefesi, edebiyatı, coğrafyası ve âdetleri hakkında geniş bilÂ­gi verdikten başka astronomiden de bahsetÂ­miştir. Bu eserinde Dünya’nın günlük haÂ­reketinin heliosantrik (Güneşi merkez saÂ­yan) ve jeosantrik (arz küresini merkez saÂ­yan) sistemin her ikisiyle de izah edilebiÂ­leceğini kabul etmiştir.</p>
<p>1030 yılında Sultan Mesud’a ithaf etÂ­tiği “Astronomi ve Yıldızlar Hakkında KaÂ­nun” isimli eserini, matematik ve astronoÂ­minin esas meselelerini aydınlatmak için yazmıştır. Bir çeşit ansiklopedi olan bu eserde birçok yeni buluşlar mevcud olup, trigonometriye ait geniş bir bölüm bulunÂ­maktadır. Bu eserde Gazne ve İskenderiye’ nin enlem ve boylamları ile Dünyanın büÂ­yüklüğü hakkında malûmat bulunmaktadır.</p>
<p>El-Bîrûnî ‘‘Makaletün fî istihrâci kadr’il-ardı bi rasadi inhıtat’il ufkı an kulel’il-cibâl” (Dağ başlarından yapılan ufuk alçalması rasadı yardımı ile Dünyanın boyutlarının belirtilmesi hakkında bir makale) sinde, Dünya yarıçapının hesabını ilmi bir usulle izah eder. Diğer taraftan “Hind” adlı eserinde Dünyanın yarı çapını R = 6324,66 km. olarak vermektedir. Bu değer ise, gerçek yarıçap değerine çok yakındır. Çünkü günümüzdeki ölçmelere göre ekvatorda R = 6377,397 km. kutuplarda ise, R = 6356,0759 km.dir. El-Bîrûnî İsÂ­lâm dünyasının en ünlü şehir ve kasabalaÂ­rından 600 tanesinin enlem ve boylamlarıÂ­nı gösteren bir tablo da yaptı.</p>
<p>İlim dünyası El-Bîrûnî ile çok yakınÂ­dan alâkalanmaktadır. UNESCO tarafından 16 dilde yayınlanan “Görüş” dergisi 1974 Haziran sayısını sırf El-Bîrûnî’ye tahsis etÂ­miş ve kapak baş sayfasında şunları yazÂ­mıştır; “Bin yıl önce orta Asya’da yaşayan evrensel bir deha: El-Bîrûnî&#8230; Astronom, taÂ­rihçi, botanist, farmakolog, jeolog, şâir, filozof, matematikçi, coğrafyacı ve hümaÂ­nist&#8230;</p>
<p>Carra de Vaux, astronomiyi tetkik ederken en mühim mevkii El-Bîrûnî’ye veriyor. Astronomiye dair pek çok eserler veren, bir çok usturlaplar (yıldızların DünyaÂ­ya göre yükseklik derecesini bulmakta kulÂ­lanılan âletler) vücuda getiren El-Bîrûnî den, bu Fransız müsteşrik’i şöyle bahsetÂ­mektedir: “Hareketli olan arz mıdır, yokÂ­sa güneş midir? El-Bîrûnî’nin, o akıcı ve yuÂ­muşak zekâsının elastikiyetini, bütün ayÂ­dınlığı ile bu mesele karşısında görüyoruz. Arzın güneş etrafında dönmesi nazariyesi Copernic’ten iki bin yıl evvel Bâbilli Selencus ve Sisamlı Aristaroue gibi şahıslar taraÂ­fından da ileri sürülmüştür. El-Bîrûnî pek iyi bilip tetkik ettiği bu iki faraziyenin taraftarÂ­larını ve aleyhtarlarını olduğu gibi ortaya koydu. El-Bîrûnî ilmî gerçeği tesbit ederÂ­ken, itiraz olarak ileri sürülen fikirlere de cevap verdi. Meselâ:</p>
<p>-  Peki, dünya dönüyorsa, onun bu döÂ­nüşünden dolayı ağaçların, taşların yerinÂ­den fırlamaları lâzımdır.</p>
<p>- Bu hâl, onun doğruluğunu çürütemez. Çünkü herşey, Arzın merkezine düÂ­şüyor. Demek ki, o merkezde çekicilik var. İşte bu cazibe (yer çekimi) dünya üzerinÂ­deki şeylerin dışarı fırlamasına mâni olur.” (Carra de Vaux, Les penseurs de L’İslâme C. II S. 215 &#8211; 217)</span></p>
<p><span class="renk6"> SIZINTI DERGİSİ<br />
Dünyayı Aydınlatanlar: El Birûnî              <span class="renk11"><br />
Safvet SENİH</span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/el-biruni-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

