Tag Archives: Osmanlı
Çanakkale Şehitlerine – Mehmet Akif Ersoy
Şu boğaz harbi nedir, varmıki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
şüheda gölgesi bir baksana dağlar taşlar
O rüku olmasa dünyada eğilmez başlar..
Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir Hilal uğruna yarab ne güneşler batıyor
Osmanlı Başarısının Sırrı
Avusturya Kralı I. Ferdinand, Osmanlı Devleti ile aralarında devam eden savaş halini sonlandırmak üzere Ogier Ghislain de Busbecq isimli diplomatı 1554 yılında elçi olarak İstanbul’a gönderir. Döneminin önemli bir seyyahı, dilbilimci ve eski eser meraklısı olarak tanınan Busbecq, bir heyet ile birlikte İstanbul’a gelir. Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın o sırada Doğu’ya düzenlediği bir sefer nedeniyle İstanbul’da olmaması ve Busbecq ile Amasya’da görüşeceğini bildirmesi üzerine, Busbecq ve yanındaki heyet Amasya’ya hareket ederler.
Amasya’da Sultanın huzuruna kabul edilen Busbecq, o kabulde yaşadıklarını ve 8 yıl boyunca yürüteceği elçilik görevi nedeniyle Türk topraklarında edindiği izlenimleri öğrencisi Nicholas Michault’a hitaben yazdığı mektuplarla bildirir. Dört uzun mektuptan oluşan Busbecq’in gözlemleri, genel olarak objektiflikten uzak, hatta çoğunlukla Türkleri aşağılayıcı ve alaya alan ifadelerle doludur. Fakat Busbecq kimi tespitleriyle de haklıya hakkını vermeyi ihmal etmemiştir. Ülkemizde “Türk Mektupları” ismiyle farklı yayınevleri tarafından neşredilen o mektuplardan birinde, Amasya’da Sultan’ın huzuruna kabulünde edindiği izlenimleri ve onun ifadesiyle “Türklerin hangi işe el atsalar başarmalarının sebebi”ni bakınız nasıl ifade ediyor:
Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış
I- Konunun Takdimi
Mevzuya girmeden önce üç hakikati hatırlatmak istiyorum:
Birincisi, her asır insanlarının, kendi zamanlarında meydana gelen fenalıkların sebeplerini geçmişlerine isnâd ederek suçsuzluklarını isbata kalkışmaları maalesef alışılmış bir durumdur. Halbuki tenkit edilenlerin bizim dedelerimiz olduğu, birgün bizim de dedeler makamına gelip tenkit edileceğimiz asla unutulmamalıdır.
Yavuz Sultan Selim’in pala bıyıklarının sünnetine uymadığı doğru mudur?
İslâm Hukukunda, Hz. Peygamberin “Bıyıkları kısaltınız, sakalları da bırakınız” manasını ifade eden hadisi sebebiyle, bıyıkların kısaltılması sünnettir. Ancak bunun tek istisnası, düşmana heybetli görünmek için, gazilerin bıyıklarını uzatmasının caiz görülmesidir. Nitekim Ebüssuud Efendi de bir fetvasında bu hakikati dile getirmiştir:
“Sûfiler bıyıkları dibinden kırkmak sünnetdir deyü i’tikad eyleseler, şer’an mezbûrlara nesne lâzım olur mı? El-Cevâb: İftiradan ictinâb etmek lâzımdır. Mesnûn olan kaş mikdârı kalınca almaktır. Ol dahi gazilerden gayrıyadır. Gâzîler uzatmak mendûbdur; adüvve (düşmana) heybetli görünmek içün”. İşte gerçek bir Gazi olan Yavuz’un pala bıyıklarının hikmeti ve şer’î dayanağı budur.
Prof.Dr. Ahmet Akgündüz – Bilinmeyen Osmanlı isimli eserinden alıntıdır.
Yavuz Sultan Selim’in Küpe Taktığı Doğru mudur?
Konuyu bir kaç açıdan ele almakta yarar vardır:
1- İslâm Hukukuna göre kulakların küpe takılmak üzere delinmesi ve küpe takılması, kadınlar için caiz görülmüş; ama erkekler için caiz görülmemiştir. Bazı hukukçular, erkek çocukların da kulaklarının delinebileceğini ve bu tür bir olayın Hz. Peygamber zamanında yapıldığı halde yasaklanmadığını ileri sürmektedirler. Her hal ü kârda ergen erkeklerin kulaklarını deldirmeleri ve küpe takmaları, çoğu hukukçulara göre haram ve bazılarına göre ise mekrûhdur; yani kısaca caiz değildir.
Osmanlı’da ve sarayda Ramazanlar
Biz o devirlerde hayatta olmadığımız için, hep içimizde bir özlemdir Osmanlı Medeniyeti… İnsanlığın hâlâ hasretini çektiği, temelinde insan hak ve özgürlüklerine saygı, hoşgörü, adâlet barındıran yüksek erdemlerle dolu bir medeniyettir Osmanlı. Hangimiz hayalî de olsa şair Nedim’in “Bir sefa bahşedelim gel şu dil-i nâşada/ Gidelim serv-i revanım yürü sa’d abad’a/ İşte üç çifte kayık iskele amade/ Gidelim serv-i revanım yürü sa’d abad’a” dizelerinde kendini zamanın işlemeli kıyafetleri içerisinde bir kayıkta bulmadı ki.
Özlenen Osmanlı
Osmanlıların Güvenilirliği:
Osmanlılar fethettikleri tüm topraklarda güvenilir karakterleriyle tanınmışlardır. Bu özellik, onların Kuran ahlakını örnek alıp yaşamalarının bir sonucudur. Allah Kuran’da iman edenler için “(Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyyen) riayet edenlerdir” (Mearic Suresi, 32) şeklinde bildirmektedir.
Derdi Olan Neylesin?
Celâdet ve adaletin timsâli Yavuz Sultan Selim (rahmetullahi aleyh), Mısır Seferi’nden sonra fethettiği beldede adâlet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz.
Prof. Dr. Ahmet Akgündüz – Bilinmeyen Osmanlı 1
Prof. Dr. Ahmet Akgündüz – Bilinmeyen Osmanlı 1
Rotterdam İslam Üniversitesi
El Birûnî Kimdir?
Ebu’r-Reyhan Muhammed b. El-Bîrûnî, milâdi 973 yılında Hârizm’in bir keÂnar mahallesinde doğdu. “Tahdîdü nihâyât’il-emâkin” isimli eserinin mukaddiÂmesinden kendisinin Türk olduğu anlaşılÂmaktadır. Çünkü orada şöyle bir ifade kulÂlanmıştır: “Ben ne Arabım, ne de Acem. Arab ve Acem dillerini ana dilimden sonÂra öğrendim. İlim dili olan Arabca yerine benim ana dilim ile ilim tesbit edilmiş olsa idi,
Malazgirt Meydan Savaşı ve Alparslan
Güzel işlere imza atmış bazı şahsiyetler, kendinden sonra gelenlerce hayırla yâd edildiği gibi, takipçilerini yanlışlara sürükleyen bazı kişiler de tarih boyunca beddualarla anılmıştır. Tarih sayfalarında her iki aksiyonun da temsilcilerine fazlasıyla rastlarız. İlk grupta yer alan tarihî şahsiyetlerden biri, Anadolu kapılarının Müslüman-Türklere açılmasına vesile olan Selçuklu hükümdarı Sultan Alparslan’dır (1033–1092).
İlk denizaltı
Su altında ilerleyebilen bir vasıta yapma fikri, ilk olarak Leonardo da Vinci (1412–1519) tarafından ortaya atılmıştır. 1620’de Hollandalı fizikçi Drebbel’in ve 1653’te Fransız fizikçi François de Son’un bu konuda yaptıkları çalışmalardan bir netice alınamamıştır.













