<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Taka &#187; Ölüm</title>
	<atom:link href="http://www.yoremizden.com/tag/olum/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yoremizden.com</link>
	<description>Karadeniz ve Trabzon kültürünü yaşatma ve sevdirme sitesi...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Sep 2010 06:34:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Ölüm, sonsuzlukla düğünümüzdür!</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/olum-sonsuzlukla-dugunumuzdur/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/olum-sonsuzlukla-dugunumuzdur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 Aug 2009 08:43:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sinema Keyfi]]></category>
		<category><![CDATA[Bab' Aziz]]></category>
		<category><![CDATA[Bab'aziz]]></category>
		<category><![CDATA[Nacer Khemir Tonino Guerra]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[sonsuzlukla düğünümüzdür!]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.net/?p=223</guid>
		<description><![CDATA[“Hassan… Seni bekliyordum.” “Beni mi bekliyordun?” “Ölümüme şahit olman için.” “Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…” “Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bir bebeğe denseydi ki: ‘Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış, güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli bir güneşi olan… Ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-224" title="babaziz" src="http://www.yoremizden.net/wp-content/uploads/2009/08/babaziz-225x300.jpg" alt="babaziz" width="225" height="300" /></p>
<p><strong>“Hassan… Seni bekliyordum.”</strong></p>
<p>“Beni mi bekliyordun?”</p>
<p><strong>“Ölümüme şahit olman için.”</strong></p>
<p>“Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…”</p>
<p><strong>“Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bir bebeğe denseydi ki: <em>‘Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış, güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli bir güneşi olan… Ve sen bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun…’</em> Doğmamış çocuk bu mucizeler hakkında hiç bir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi.İşte bu yüzden korkarız.</strong></p>
<p>“Ölüm herşeyin sonu olduğu için içinde ışık barındırmaz”</p>
<p><strong>“Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur Hassan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma.”</strong></p>
<p>“Düğün gecen mi?”</p>
<p><strong>“Evet sonsuzlukla olan evliliğimin… zamanı geldi”</strong></p>
<p>Bab’Aziz filminden…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/olum-sonsuzlukla-dugunumuzdur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zamanı Öldüren Zamansız Ölür</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/zamani-olduren-zamansiz-olur/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/zamani-olduren-zamansiz-olur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2009 10:46:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce İklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat nazarında]]></category>
		<category><![CDATA[hayat veren]]></category>
		<category><![CDATA[heves]]></category>
		<category><![CDATA[inkar]]></category>
		<category><![CDATA[mukadder]]></category>
		<category><![CDATA[niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[pratik]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[şahsi]]></category>
		<category><![CDATA[Sedat Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Shakespeare]]></category>
		<category><![CDATA[tarz]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvur]]></category>
		<category><![CDATA[vaat]]></category>
		<category><![CDATA[Zamanı Öldüren Zamansız Ölür]]></category>
		<category><![CDATA[zamansız]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.net/?p=142</guid>
		<description><![CDATA[ŞAHİT olduğumuz her ölümde, mukadder ölümümüzü akla getiren birşeyler vardır. Ölünün yüzü bir ayna gibi yüzümüzü yansıtmaktadır: Orada sanki donup kalmış zamanın soğuk ve keskin çizgileri bizi kaçmaya, hayatın karmaşasına karışmaya ve gördüklerimizi unutmaya kışkırtır. Gerçi ölümden kaçamayacağımızı biliriz, ama bu bilgi, kışkırtmanın üzerimizdeki etkisini azaltmaz. Aksine tam da gerçekleşmesi imkansız olduğundan kendini şiddetle dayatmaktadır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-143" title="zaman" src="http://www.yoremizden.net/wp-content/uploads/2009/06/zaman-150x150.jpg" alt="zaman" width="150" height="150" /></p>
<p>ŞAHİT olduğumuz her ölümde, mukadder ölümümüzü akla getiren birşeyler vardır. Ölünün yüzü bir ayna gibi yüzümüzü yansıtmaktadır: Orada sanki donup kalmış zamanın soğuk ve keskin çizgileri bizi kaçmaya, hayatın karmaşasına karışmaya ve gördüklerimizi unutmaya kışkırtır. Gerçi ölümden kaçamayacağımızı biliriz, ama bu bilgi, kışkırtmanın üzerimizdeki etkisini azaltmaz. Aksine tam da gerçekleşmesi imkansız olduğundan kendini şiddetle dayatmaktadır. Bu yüzdendir ki, ölmüş bir insanın ardından söylediğimiz sözlere, çoğunlukla kendi hayatlarımıza dair duyduğumuz endişelerin, korkuların itirafı da gizlice yerleşiverir.</p>
<p>Sevdiğimiz insanların ölümünü “zamansız” olarak niteleriz. Ya genç yaşta aramızdan ayrıldıkları, ya da “yaşasalardı yapacakları çok şey vardı” inancındayızdır. Hayatın içinde taşıdığı o sonsuz gibi görünen çeşitlilikteki imkânları, “kaybedilen”in artık ebediyen yitirdiği fırsatları kuşatır. Ölen kişinin, eğer sağ olsaydı, başarabilecekleri sanki sınırsızdır: Hayat, ellerini zamansız bırakmasaydı kuracakları şahsî dünyaları kusursuz olurdu. Adımlarını bu kadar çabuk durdurmasaydı ölüm, katedecekleri mesafe ölçülemezdi. Erken kapanmasaydılar, gözlerinde parlak bir geleceğin ışıkları görülebilirdi. Olabileceği ve yapabileceği herşeyi beklenmedik gelişiyle kişinin elinde olmaktan çıkaran ölüm, aynı anda, bütün bu ihtimalleri çoğaltarak, hepsinin üstesinden gelebilecek bir güç ve yetenekle birlikte yaşayanların tasavvurlarında ölüye iade etmiş gibidir. Ona yakıştırdığımız rolü, yaşasaydı gerçekleştiremezdi kuşkusuz. Yine de, “onu bütün bunları yapmaktan alıkoyan tek şey” diye düşünürüz, “zamanın onun için tükenmiş olmasıdır.”</p>
<p>Bu basit iyi niyet ifadesinin altında, hayat tarzımızı belirleyen temel bir yanılgı gizlidir: Ölümün inkârı.</p>
<p>Yaşadığımız şehirler ölümü inkâr etmektedir. Oturduğumuz evler, kullandığımız eşyalar ölümü hatırlatmazlar. Ölümsüzlüğün sahte bir biçimidir dolaşımda olan. Ölümden sonraki ebedî hayatın habercisi olan ölümsüzlük isteği, şimdi yanlış bir hayatın ideolojisine hizmet ediyordur. Ölüm, plânlarımıza dahil etmediğimiz şeydir. Hiç ölmeyecek gibi yaşamakta ustalaşmışızdır. Daha çok şeye sahip olmak için daha çok çalışmamız gerektiğine sarsılmaz bir inancımız vardır. Vakti nakitle eşitleyen bu fazlasıyla dünyevî anlayışa uygun davrandığımız sürece, dolu dolu yaşadığımızdan en ufak bir şüphe duymayız. Pratik çıkarlarımızla uyuşmayan her faaliyeti zaman kaybı gibi görmeye eğilimliyizdir. Aksini savunmak aptallıkla suçlanmamıza yeter.</p>
<p>Yine de kendimizi aptallaştırmaktansa, aptallıkla suçlanmayı göze almalı ve zaman öldürmenin, basit bir can sıkıntısı karşısında oyalanma yöntemi olmaktan ya da ‘getirisiz’ faaliyetleri adlandırmadan çok, ölümü inkâr üzerine kurulmuş hayat tarzının işleyişi olduğunu söylemeliyiz. Histeri düzeyinde tüketime dayalı bu hayat tarzı, reklam diline özgü abartılı renkliliğine, çeşitliliğine ve canlılığına rağmen, hakikat nazarında, herşeyi zaman öldürmenin aracına dönüştürmüştür. Çalışırken harcadığımız zaman ölüdür, dinlenmeye ayırdığımız zaman da&#8230; Yemek yerken, seyahat ederken, film seyrederken, alışveriş yaparken zaman öldürürüz. Her an, ebedî hayatı kazanmamız için sunulmuş imkânlarla gelir, ama onları öldürme hevesimiz hiç azalmaz. Dakikalar, saatler, günler&#8230; Ömrümüz ölü zamanlar mezarlığına dönmüştür.</p>
<p>Başkalarının ölümünde keşfettiğimiz ‘zamansızlık’, düşüncesizce öldürdüğümüz zamanların hayaletsi dönüşüdür belki de. Bize kendi zamansız ölmümüzü haber veriyorlardır.</p>
<p>Geçmiş hep yanımızdadır. Ama varlığı, Shakespeare’in eserlerinde rastladığımız, o haksız ve hunhar cinayetlere kurban gitmiş kişilerin, yaşayanları tedirgin eden huzursuz ruhlarını andırır. Geçmişle her yüzleşmemizde içimize çöken pişmanlığın bir anlamı olmalıdır: Ölümle sınandığında, yanlış bir hayatın bütün o parlak vaatleri saçmalaşır.</p>
<p>Hayat Veren’in razı olacağı her niyet ve çabanın, iyi ve doğru yaşamanın yanısıra, öldürdüğümüz zamanları yeniden hayattar kılmanın imkanlarını da müjdelediğini anlamak hâlâ en hayatî meselemizdir.</p>
<p>Sedat Turan</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/zamani-olduren-zamansiz-olur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşkın Ölümü</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/askin-olumu/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/askin-olumu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Oct 2008 07:32:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[belagat]]></category>
		<category><![CDATA[cemal]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Eliot]]></category>
		<category><![CDATA[feragat]]></category>
		<category><![CDATA[hasene]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsn'ü Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü mücerred]]></category>
		<category><![CDATA[iffet]]></category>
		<category><![CDATA[ihsan]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[kafiyeperestlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[lafızperestlik]]></category>
		<category><![CDATA[mehasin]]></category>
		<category><![CDATA[nazm-ı maânî]]></category>
		<category><![CDATA[nizam]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Risale]]></category>
		<category><![CDATA[ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Galib]]></category>
		<category><![CDATA[tenasüp]]></category>
		<category><![CDATA[TV]]></category>
		<category><![CDATA[üslubperestlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=1806</guid>
		<description><![CDATA[Gitgide daha fazla insanın dünyasında aşkın öldüğü bir zamanda yaşıyoruz. Kimileri, şehvetle aşkı karıştırıyorlar. Karşıdakini bir ‘insan’ olmaktan ziyade, bir beden, hatta elde edilecek bir ‘av’ olarak görenler zuhur ediyor. Bu ise, aşkı öldürüyor. Çünkü aşk ruhların beraberliğidir; bedenlerin değil&#8230; Hayatım boyu, ‘duygusal’ biri olmayı beceremedim. Bir ‘çocukluk aşkım’ olmadı meselâ. İlkgençlik yıllarım boyunca da, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/10/dirilis1.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1807" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/dirilis-135x100.jpg" alt="" width="135" height="100" /></a></p>
<p>Gitgide daha fazla insanın dünyasında aşkın öldüğü bir zamanda yaşıyoruz.</p>
<p>Kimileri, şehvetle aşkı karıştırıyorlar. Karşıdakini bir ‘insan’ olmaktan ziyade,</p>
<p>bir beden, hatta elde edilecek bir ‘av’ olarak görenler zuhur ediyor.</p>
<p>Bu ise, aşkı öldürüyor. Çünkü aşk ruhların beraberliğidir;</p>
<p>bedenlerin değil&#8230;</p>
<p><span id="more-1806"></span></p>
<p>Hayatım boyu, ‘duygusal’ biri olmayı beceremedim. Bir ‘çocukluk aşkım’ olmadı meselâ. İlkgençlik yıllarım boyunca da, ne zaman kendimi ‘âşık oluyor gibi’ hissetsem, bunun bir ‘gibi’den ibaret olduğuna inandırdım kendimi. Aşk denilen şey öyle ‘-miş gibi hissederek’ gerçekleşen bir duyguysa çok temelsiz olmalıydı. Yok eğer aşk çok esaslı bir duyguysa, aşk, kendini ‘âşık oluyor gibi’ hissetmekten son derece farklı olmalıydı. Etrafıma baktığımda, ilkokul, ortaokul veya lisede âşık olduğu—yani, benim anlayışımca, âşık olduğunu düşündüğü—biriyle evlenmiş hiç kimse yoktu. Ama okul yıllarını ‘âşık oldum’ sarhoşluğuyla boşlayıp, hayatının ilerleyen yıllarında boşa kürek sallayan çoktu.</p>
<p>Bu gözlemlerimin eşliğinde, orta öğrenimim boyunca, ne zaman kendimi birine ‘âşık oluyor gibi’ hissetsem, bunun bendeki yansıması derslerime daha bir sıkı sarılmam oldu. Aşkın gerçekte hayatın daha sonraki dönemlerinde gerçekleşen, ciddi ve dolayısıyla ciddiye alınması gereken bir duygu olduğunu farketmiştim. Bu farkedişle, hayatımın o müstakbel yıllarına hazırlık namına, çevremdeki kızlar yerine, derslerimle ilgilenmiştim.</p>
<p>* * *</p>
<p>Gelin görün ki, insanın kendisini kalabalıklar içinde bir zombi gibi hissetmesine sebep olan bir durumdu bu. Sınıf içinde kızlarla oğlanlar sapır sapır âşık olup durur ve ders arası muhabbetler “duydun mu filan falana aşıkmış-filanı falana mektup verirken gördüm-falanla filan gene barışmışlar-sen kime âşıksın-hoop oğlum, o kıza ben göz koydum”lar ile geçip giderken, birileri ve birileriyle bir yerlerde gezmek yerine kendi köşesinde öylece işine bakıp dersine çalışıyor olmak, ya ‘ot gibi yaşamak,’ ya ‘ineklik,’ yahut ‘anormallik’ti.</p>
<p>Neyse ki, o beğenmediğimiz takvim yapraklarında yıllar önce okuduğum bir hikâyecik yetişiyordu imdadıma. Yanlışı çok sayıda insanın yapmasının doğrunun değerini eksiltmediğini kavrayacak yaşta ve doğru bildiğim noktada diretebilecek kavrayışta sayılırdım. Zombi gibi görülmek, ‘uzaylı garip yaratık’ muamelesine maruz kalmak kolay değildi gerçi; ama, okul içindeki modaya uyup, birilerine âşık olmaya çalışıp mektuplar yazmayı, çiçekler koparmayı denemedim.</p>
<p>Hayatımın ilerleyen yılları, ilkgençlik yıllarımda edindiğim bu düşünceyi şükür ki boşa çıkarmadı. Rabbim, aşkın bir hevesten öte bir duygu olduğunu, ‘-mış gibi olma’nın ötesinde insanı gelişip değiştiren, inceleştirip olgunlaştıran bir duygu olduğunu bilfiil gösterdi bana. Gün geldi, âşık da oldum; ama savrulmadım, dağılmadım, dağıtmadım. Gönül borcu duyduğum acılar yaşadım gerçi. Hissettiklerimin ‘-mış gibi’nin ötesinde olup olmadığını anlama çabası içinde sevgimi henüz açamadığım sevdiğimin, ben sevgimi ifade edemezken başkalarına yâr olması ihtimalinin sancısıyla yaşadım. Ama o sancılar, “Rabbim! Onun için hayırlısı ben isem, bizi birbirimize nasip et! Değilsem, hakkında hayırlısı kim ise, onu ona nasip et!” gibi dualar öğretti bana. Rabbimi, ‘kalbler kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl’ olarak tanımayı öğretti. “Hasbünallahi ve ni’mel-vekîl” diyerek, işi ve eşi için, Rabbü’l-âlemîni vekil tutmayı öğretti.</p>
<p>Aşk, bana bütün bunları ve çok daha fazlasını öğrettiği için, son derece değerli bir duygu olarak kaldı hep benim için. Değerli, gerçek, ciddi, ciddiye alınması gereken bir duyguydu aşk. Soylu bir duyguydu. İnsanın gerek kişilik olarak incelmesi, gerek Rabbini her işine vekîl tutmayı öğrenmesi için âşık olmasının lüzumuna da inanır olmuştum; ama ortalıkta görünen ‘aşk’ muhabbetleri bana benim anladığım aşktan söz etmiyordu. Ayağı yerden, duygusu gerçeklikten kesik bir melâl hali, bir sevda, bir hülya; hayır, aşk bu olamazdı. Aşk, önce ayağı yerden kesilmek, sonra da dümdüz yere çakılmak sûretinde yaşanması mukadder bir duygu olamazdı. Bir sevmede, bir bakmada, bir öpmede insanı batıran bir kör nokta olmamalıydı o.</p>
<p>* * *</p>
<p>Düşünceyle duygunun ayrıştığı bir çağda yaşıyordum oysa. Aşka böylesi bir yaklaşım, olabildiğine kuru, ruhsuz ve duygusuz geliyordu kimilerine. ‘Aşk uzmanları’ vardı ortalıkta; üç-beş süslü söz, beş-on uçuk benzetmeyle aşkı tarif edip geçiveriyorlardı. Onların dillerinden dökülenlere bakılırsa, sizinkine ‘aşk’ denmesi asla mümkün değildi. Ama, varsın öyle desinler, yaşadığınızı siz biliyordunuz. Yaşadıklarınızın ışığında, aşkın ayağı yerden kesilmek, gerçeklikle bağını koparıp bir noktaya odaklanmak anlamına gelmediğini biliyordunuz.</p>
<p>Ama, sizin darı olmadığınızı biliyor olmanız, tavukların da biliyor olması anlamına gelmiyordu. Başka pek çok şey kadar, ‘düşünce’yle ‘duygu’nun ayrışmaya maruz kaldığı bu çağda, ‘duygusal’ değilseniz ‘duygusuz’ oluyordunuz. Öyle bir çağdı ki bu, ‘duygulu’ olmayı ‘duygusallık’la karıştıranlar kadar, ‘düşünce’yi ‘duygusuzluk’ olarak anlayanlar da vardı.</p>
<p>* * *</p>
<p>Hayatımın en önemli keşiflerinden biri, işte böylesi bir iklimde gerçekleşti. Bu, duygusuzluk ile duygusallık arasındaki orta çizgiye tarif getiren bir keşifti ve üç sacayağı vardı: ‘hüsün,’ ‘cemal’ ve ‘hüsn-ü mücerred.’</p>
<p>Risale yolculuklarım esnasında, bu üç kavramdan ilk ikisi arasındaki nüansı farketmiştim öncelikle. Anladığım kadarıyla, ‘cemal’ daha ziyade dışa dönük bir güzelliğin ifadesi iken, ‘hüsn’ içe dönük bir güzelliğe işaretti. Her iki kelimeyi de ‘güzellik’ ile karşılayan Türkçe’nin bu noktadaki kısırlığına bedel, cemal zahire, hüsün ise bâtına bakan bir güzelliğe işaret ediyordu. Meselâ, yüzün güzelliği ‘cemal’de ifadesini bulurken, ruh güzelliği ‘hüsün’le ifade olunuyor; ve en önemlisi, ruhun hüsnü yüzün cemaline yansıdığında güzellik tamam oluyordu. Hüsünsüz cemal, tek başına, bir değer olmuyordu ve olamazdı bu yüzden. ‘İhsan,’ ‘mehasin,’ ‘hasene’ gibi Kur’ânî terminolojide de yeri olan, imana dair ve de ‘güzellik’ yüklü kavramların ‘hüsn’ün türevleri olması, bu bakımdan, bir tesadüf değildi. ‘Hüsn-ü mücerred’ kavramı ise, bu kelimeye ilave bir derinlik kazandırıyordu.</p>
<p>‘Hüsn-ü mücerred,’ en basit ifadeyle, ‘soyut güzellik’ti elbette. Ama bu kadarlık bir tarif, insanı bu güzelim kavramın içerdiği zenginlikten soyutlamaya yarıyordu sadece. Zihninden eserine aktardığı kavram haritasından hep hayır gördüğüm Risale müellifinden anladığım kadarıyla, hüsn-ü mücerred, nizamdan, düzenden, âhenkten, hakikatın tenasübünden hasıl olan birşeydi. Nizam, düzen, tenasüp ise tam olarak ancak akılla birlikte kavranabildiğine göre, ‘hüsn-ü mücerred’in zımnında, akılla kalbin, düşünceyle duygunun buluşması vardı. Hüsn-ü mücerred, bu açıdan bakılırsa, güzel ile doğruyu ayrıştırıp “Sanat güzeli, bilim doğruyu konu alır” gibi tasniflere girişen modern yaklaşımın bir reddiydi. Bize, ayrıştırılan bu unsurların beraberliğini haber veriyordu. Buna göre, bir yerde bir güzellik varsa, bir güzellik okunuyorsa, orada akla ve hakikate bakan bir yön, bir uyum, bir âhenk, bir tenasüb, bir yerli yerindelik vardı. Yine buradan hareketle, mühendislikle mimarinin, matematikle müziğin niye birbirine bakıp birbirini tamamladığını kavrayabilirdi insan. Tenasüb olmayınca güzellik gerçekleşmiyordu zira. Öyleyse, güzeli doğrudan, estetiği ilimden, duyguyu düşünceden ayrı düşünmenin gerçekte imkânı yoktu. Hakikatsiz bir ‘güzellik’ten söz edilemediği gibi, bir dizi hakikatin uyumsuz ve uygunsuz biçimde harmanlandığı bir ‘güzellik’ten de söz edilemezdi.</p>
<p>Bu keşif, daha sonraları, ‘belagat’a dair bir keşifle, biraz daha açılacaktı. Muhakemat gibi akıl yüklü bir eserin üç makalesinden biri olarak “Unsuru’l-Belagat”ı yazmış olan kılavuzum, belagatı da, düşünceyle duyguyu buluşturan bir çizgide tarif ediyordu. Bugün, belagat deyince, ‘süslü kelimeleri ardı ardına sıralamak’ geliyordu akla. Oysa hayır, bu değildi belagat. Belagat elbette güzel birşeydi, elbette kesin bir estetik içerik taşıyordu; ama ondaki bu güzellik, anlamsız söz oyunlarıyla filan edinilemezdi. Hayır; belagat, süslü kelimeler kullanmak, lafızperestlik, üslubperestlik, kafiyeperestlik yapmak değildi; ‘nazm-ı maânî’ idi, yani, anlamların tutarlı bir biçimde dizilmesi, fikirlerin okuyanı veya dinleyeni ‘bu da nereden çıktı?’ sorusuna sevketmeden, bir suyun pınardan süzülüp akarak denize kavuşması suretinde, pürüzsüzce akıp gitmesi idi. Ama işin bu kısmı zor geldiği için, acemiler, mânâya uysun uymasın sözlerin kafiyeli biçimde dizilmesine belagat demeye başlamışlardı.</p>
<p>* * *</p>
<p>Nitekim, şu zamanda da, ‘belagat’ deyince, ‘güzel söz’ deyince, hakikatin âhenkli bir biçimde, güzellikle sunulduğu sözler değil de, süslü kelime oyunları geliyordu akıllara. Güzellik deyince de, ‘hüsn’ün uzağında, yalnızca ‘cemal’i kastediliyordu.</p>
<p>Bu çağda, akılla kalb bölünmüş, doğru-güzel-iyi parçalanmış, doğru bilime, güzel sanata, iyi ahlâka verilmiş haldeydi. Bir şeyin doğruysa güzel ve iyi, iyiyse güzel ve doğru, güzelse doğru ve iyi olduğu gibi bir açıklamaya kulaklar kapalıydı artık. Bu parçalanmanın eşliğinde, ruhunu yitiriyor, bütünlüğünü kaybediyordu herşey. Ki, bu çağ, ruhun da inkâr edildiği bir çağ değil miydi zaten? Şefkat gibi, aşk gibi duyguları insan beynindeki kimyasal faaliyetlerle izaha yeltenenler, neyin nesiydi?</p>
<p>Böylesi bir çağda, Eliot gibi bir cesur yürek, hikmetin yerini bilginin, bilginin yerini malumatın, malumatın yerini ise verinin aldığı bir alçalıştan dert yanıyordu bir şiirinde. Herhangi bir gün herhangi bir kanalda ‘haberler’i izlediğinde, insan bu düşüşü, bu alçalışı görebiliyordu rahatlıkla. Kur’ân-ı Hakîm Nebe sûresinde bize ‘o büyük haber’den söz ederken, keza Hz. Peygamberin sözleri hadis literatüründe ‘haber’ kelimesiyle de ifade edilirken, bugün haber diye önümüze sunulanlar en iyi ihtimalle malumat, ama ondan da ziyade bir dedikodudan ibaret değil miydi?</p>
<p>Böylesi bir zeminde, inkâr edilen ruh’la birlikte, ruh güzelliğinin, iç güzelliğinin, derunî güzelliğin ifadesi olan ‘hüsn’ün unutulup güzelliğin ‘cemal’le sınırlı kalması kazara değildi. Hüsün unutulunca, cemal de, hüsünden bağımsız olarak anlaşılacaktı elbet. Nitekim, gazetelerde, TV kanallarında ‘güzel’ deyince, iffetsiz ve ismetsiz olmanın ötesinde, kırk türlü psikolojik rahatsızlığı rahatlıkla sergileyen insanların kastediliyor olması, bir tesadüf değildi.</p>
<p>Hüsnün unutulduğu bir zeminde ise, Şeyh Galib’in o müthiş Hüsn ü Aşk’ı ile belgelediği üzere gerçekte hüsne karşı duyulan aşk adlı o güzelim duygu, yalnızca dışa dönük bir biçimde anlaşılır olacaktı. Daha da vahimi, bu dışa dönüklüğün, gün gün yalnızca bedenlere, daha sonra da yalnızca bedenin bazı kısımlarına mahsus hale gelişiydi. İçinde karşısındaki insanı kendine esir etme, süründürme, çılgınlar gibi peşinde koşturma arzusu taşıyan bir insan, yüzü veya teni ne kadar güzel olursa olsun, ‘güzel insan’ olabilir mi; orası sorulmaz olmuştu artık. Yüzü güzelse, boyu posu yerindeyse, teni alımlıysa, ‘güzellik’ için bunlar yetip de artıyordu bile. Sonuçta, aşk ölüyor, ama insanlar içlerinde uyanan bir bedenî arzuyu, bir şehveti ‘aşk’ sanmaya başlıyordu. Böyle olmasa, birilerinin gömlek değiştirir gibi ‘sevgili’ değiştirmeleri ve buna rağmen ‘aşk’tan söz edebilmeleri mümkün olur muydu?</p>
<p>Oysa, aşk’a dair, yaşanmış ve yaşanası o kadar güzel hatırası vardı ki insanoğlunun. Meselâ, çağları aşıp gelen Leyla ile Mecnun öyküsü, aşk adlı duygunun kalitesini ve asaletini belgeleyen bir mühür gibiydi. Leyla’dan geçip Mevla’yı bulan Mecnun, aşk-ı mecazî’den aşk-ı hakikî’ye geçişin timsali iken, aşk-ı mecazî’ye de razı olduğumuz günler görmüştük. Bir Cyrano de Bergerac da, bir David Copperfield’de ‘aşk-ı hakikî’ teması, Mevlâ’yı bulma düşüncesi yoktu meselâ. Ama onlarda dahi, aşkın asaleti ve kalitesi vardı. Sevdiğine olan sevgisinden dolayı kendinden feragat edişin örnekleriydi bunlar. Ama, haydi bırakalım dünün İslâm klasiklerini, dünün Batı klasiklerine yer etmiş bu aşk tasvirine karşılık, şimdilerde “aşk eşittir ilk fırsatta cinsellik” anlamına gelen romanlar, filmler kaplamıştı ortalığı&#8230; Öyle ki, içlerinde, ‘aldatma’yı normal, evliliği ve sadakati ise ‘anormal’ ilan edebilenler vardı. Feragatin semtlerine asla uğramadığı, kendi benliklerine en ufak bir toz konmasına tahammül etmekten aciz, kendilerine toz konduğunu hissettiği anda avazı çıktığı kadar ortalığı velveleye vererek çekip giden insanlar, herkesin gözünün içine baka baka, ‘âşık olmak’tan söz ediyor ve sözümona habire ‘âşık oluyor’lardı. Bu sözün ne anlamda kullanıldığına birazcık dikkat ettiğinde, gerçek mânâda aşkın ölümüne pekâlâ hükmedebilirdi insan. “Filana âşığım” sözü, şimdilerde, “Filanın bedenine karşı şehvet duyuyorum” demeye geliyordu yalnızca.</p>
<p>* * *</p>
<p>Sözün kısası, elbette herkesin dünyasında değilse de, giderek daha fazla insanın dünyasında aşkın öldüğü bir zamanda yaşıyoruz. Gitgide daha fazla sayıda insan, kendini âşık hissetmekle aşkı, sevdayla aşkı, arzu duymakla aşkı, şehvetle aşkı karıştırıyor. Karşıdakini bir ‘insan’ olmaktan ziyade, bir beden, hatta elde edilecek bir ‘av’ olarak gören insanlar zuhur ediyor böylece. Böylesi bir duygulanım ise, en başta, aşkı öldürüyor.</p>
<p>Çünkü aşk, bir bedenin bir diğer bedene duyduğu ilgi değildir. İki insanın, Allah’ın kalblerine koyduğu bir sevgiyle insan olarak birbirlerini sevmesidir. İnsanı insan yapan ise, bedeni değil, ruhu, aklı ve kalbidir. Bir başkasına duyulan bedenî bir ilgi, insanı insan yapmaz; zira, böylesi bir ilgi, tek başına, ‘hayvanî bir ilgi’den ibarettir ve akıl ve kalbe değil, bedenî arzu ve hevese baktığı için zamanla dağılıp gitmektedir. Bir ‘kullan-at’ ikliminde sözümona ‘aşk’ yaşayan insanların zaman içinde birbirlerine olan ilgilerinin dağılması, araya aldatmacaların girmesi, bu ‘aldatma’lara göz yummaya mecbur kalınması, elbette tesadüf değildir.</p>
<p>Oysa aşk, iki insanın beraberliğidir; dolayısıyla, öncelikle iki kalbin, iki aklın, iki ruhun beraberliği&#8230; Bu bakımdan, bedene endeksli bir aşk tarifi, gerçekte aşka yapılan en büyük kötülük hükmündedir, zira aşkı öldürmektedir.</p>
<p>Aşkın Ölümü / Metin Karabaşoğlu</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/askin-olumu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ölümü Öldür de Gel&#8230;</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/olumu-oldur-de-gel/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/olumu-oldur-de-gel/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Aug 2008 13:47:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Sevinçgül]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=891</guid>
		<description><![CDATA[EVET, ZOR&#8230; Kabul ediyorum&#8230; Kim dedi ki, kolay diye&#8230; Bana “Sözler” kitabındaki bir örnek öyküyü hatırlattın&#8230; Sana kısaca anlatmalıyım&#8230; Bir asker hayal et&#8230; Savaş meydanında&#8230; İki yanında iki derin yara var&#8230; Arkasında büyük bir aslan&#8230; Pençesini kaldırmış, her an vurabilir&#8230; Önünde bir idam sehpası, sevdiklerini asıp öldürüyorlar&#8230; Biliyor, sıra kendisine de gelecek&#8230; Bir yandan da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/olum2.png"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-916" title="olum" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/olum-150x150.png" alt="" width="150" height="150" /></a>EVET, ZOR&#8230; Kabul ediyorum&#8230; Kim dedi ki, kolay diye&#8230; Bana “Sözler” kitabındaki bir örnek öyküyü hatırlattın&#8230; Sana kısaca anlatmalıyım&#8230;</p>
<p>Bir asker hayal et&#8230; Savaş meydanında&#8230; İki yanında iki derin yara var&#8230; Arkasında büyük bir aslan&#8230; Pençesini kaldırmış, her an vurabilir&#8230; Önünde bir idam sehpası, sevdiklerini asıp öldürüyorlar&#8230; Biliyor, sıra kendisine de gelecek&#8230; Bir yandan da yolculuk etmek zorunda, uzun bir yola gidiyor ister istemez&#8230; O çaresiz adam, korku içinde beklerken bir nurani adam geliyor&#8230; Diyor:<span id="more-891"></span></p>
<p>“Ümidini kesme&#8230; Sana iki tılsım öğreteceğim, güzelce kullanırsan arkandaki aslan senin emrinde bir at olur, biner gidersin&#8230; O idam sehpası da hoş bir salıncağa döner&#8230; Biner, keyif edersin&#8230; Bir de, sana iki ilaç vereceğim&#8230; Kullanırsan yaraların güzel kokulu güllere döner&#8230; Sana bir de bilet&#8230; Onunla, bir yıllık yolu bir günde gidersin, tıpkı uçar gibi&#8230; İnanmıyorsan bir dene, anlarsın&#8230;” Asker, bir parça denedi&#8230; Hak verdi o hayırlı adama&#8230;</p>
<p>Sonra sol tarafından başka biri çıkageldi&#8230; Şeytan gibi aldatıcı, sinsi, ayyaş bir adam&#8230; Yanında içkiler, süslü suretler, çekici görüntüler, ayartıcı fanteziler&#8230; Ona dedi:</p>
<p>“Arkadaş! Bizimle gel&#8230; Yiyelim, içelim, şu hoş şarkıları dinleyelim, çılgınca dans edelim&#8230; Gülelim, eğlenelim, kam alalım dünyadan&#8230;”</p>
<p>Baktı, askerin dudakları kıpırdıyor&#8230;</p>
<p>“Ne okuyorsun?” dedi.</p>
<p>“Bir tılsım” dedi asker.</p>
<p>“Bırak şu anlaşılmaz işi, keyfimizi bozmayalım&#8230;”</p>
<p>“Elindeki ne?”</p>
<p>“Bir ilaç.”</p>
<p>“At gitsin&#8230; Neyin var&#8230; Eğlenme zamanıdır&#8230;”</p>
<p>“Elindeki kâğıt ne?”</p>
<p>“Bir bilet&#8230; Yolculuk sırasında yayan ve aç kalmamak için&#8230;”</p>
<p>“Yırt gitsin! Şu güzel günde yolculuk nemize gerek!”</p>
<p>Buna benzer aldatıcı sözlerle onu kandırmaya çalıştı&#8230; O da ona aldanıp gidecekti ki, sağ tarafından gök gürültüsü gibi bir ses geldi:</p>
<p>“Sakın aldanma! O aldatan sersem herife de ki: Önce arkamdaki aslanı öldür&#8230; Önümdeki idam sehpasını kaldır&#8230; Bana acı veren yaralarımı tedavi et&#8230; Zorunlu yolculuğumu bitir&#8230; O zaman de, gel keyif sürelim&#8230; Yoksa sus! Ben, o Hızır gibi hayırlı adamı dinlemek istiyorum&#8230;”</p>
<p>Nasıl, güzel mi öykü&#8230; Bizim hayatımız aslında&#8230; O asker sensin&#8230; Yani insan&#8230; Aslan ise, eceldir&#8230; Her an gelebilir&#8230; İdam sehpası ise, ayrılıktır, ölümdür&#8230; Geceler gündüzleri izlerken sevdiklerin de gider bir bir&#8230; Sıra sana da gelecek&#8230; İki yara ise, sendeki acizlik ve fakirlik&#8230; Elin ermez, gücün yetmez&#8230; Neyin varsa emanet, senin hiçbir şeyin yok&#8230; Verilmiş, alınacak&#8230; İstersin, ama yaratamazsın&#8230; Yolculuk ise, ruhlar âleminde başlar&#8230; Dünyadan, çocukluktan, ihtiyarlıktan geçer&#8230; Sonra kabir, berzah, haşir, sırat, ahiret&#8230; Zamanı durduramazsın&#8230; Gitmek zorundasın&#8230;</p>
<p>İki tılsım ise, Allah’a iman, ahirete iman&#8230; İmanı olana ölüm güzel gelir&#8230; İnsanı cennete götüren, sevdiklerine kavuşturan bir binek olur&#8230; Ölümün hakikatini bilenler ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler&#8230; Zamanın geçmesi olgun mümini korkutmaz&#8230; Yalnız ayrılık görmez o&#8230; Sinema makinesi gibi dönen dünya yeni manzaralar gösterir ona&#8230; Güzellikler tazelenir&#8230; Keyif veren sahneler birbirini izler&#8230; Gidenler yok olmadılar, bilir&#8230; Yerine gelen var&#8230; Çünkü yapan, yaratan bakidir, kalımlıdır, yine yaratır&#8230;</p>
<p>Öbür ilaç ise&#8230; Biri, sabır ile Allaha tevekkül etmek&#8230; Elinden geleni yaptıktan sonra sonsuz merhamet sahibine güvenmek, dayanmak&#8230; Tıpkı annesine koşan bir bebek gibi, Allahın rahmet kucağına sığınmak&#8230; İkinci ilaç, verilen nimetlere şükürdür&#8230; Çalışmasının sonucuna kanaat ederek Allahtan istemek&#8230; Yalnız ona minnet duymak&#8230; Allaha karşı kendini sonsuz fakir hissetmek&#8230;</p>
<p>Kaldı bilet&#8230; O bilet ise, başta namazdır&#8230; Sonra öbür buyruklar&#8230; Bir de, büyük günahlardan uzak durmak&#8230; Kuran’ın dediklerini yapmak ebediyete giden yolda bize lazım&#8230; Işıktır, azıktır, binektir onlar&#8230;</p>
<p>Şimdi düşün! Beş vakit namazı kılmak pek kolay&#8230; Yedi günahı terk etmek gayet hafif&#8230; Ya sonuçları&#8230; Neticesi, meyvesi, faydası&#8230; Sana sonsuza kadar lazım&#8230;</p>
<p>Birileri seni günaha davet ederse, de onlara: “Benim sonsuza uzanan arzularım var, sen tatmin edebilir misin? Manevi yaralarıma deva bulabilir misin? Ölümü öldürebilir misin? Kabir kapısını kapatabilir misin? Uzun bir yola gitmek zorundayım, durdurabilir misin? Elinde bir çare varsa, söyle&#8230; Yoksa sus! Bak, Kuran kâinatı okuyor&#8230; Ben, onu dinlemek, o nur ile nurlanmak, bu dünyada huzur bulmak, öbür dünyada kurtuluşa ermek istiyorum&#8230;”</p>
<p><strong></strong><strong><a href="http://www.zaferdergisi.com/author/?yazar=33">Ömer Sevinçgül</a></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/olumu-oldur-de-gel/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kabirden Mektup</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/kabirden-mektup/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/kabirden-mektup/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Aug 2008 10:36:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kıssadan Hisse]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Cehennem]]></category>
		<category><![CDATA[Cenaze]]></category>
		<category><![CDATA[Cennet]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabirden Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Münker ve Nekir]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=871</guid>
		<description><![CDATA[Anacığım canım anacığım.. Artık öldü diye Gözlerimi Kapadınız ya işte ozaman ben bir noktaya bakıyor ve bedenimden alınan ruhumu takip ediyordum.Bir kısmınız bağrıştı Yüksek sesle ağladı Ozaman çok üzüldüm.Orada bulunanlardan bazıları benim için rahmet dilediler hayır dua ettiler onlar beni nekadar sevindirdi bi bilsen çünkü onların duasına meleklerde amin! diyordu. Bu arada gözlerimi kapattınız o [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">
<p><object type="application/x-shockwave-flash" data="http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-1031821623494332581&amp;q" wmode="transparent" width="425" height="350"><param name="movie" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-1031821623494332581&amp;q"></param></object></p>
<p><span id="more-871"></span></p>
<p>Anacığım canım anacığım..<br />
Artık öldü diye Gözlerimi Kapadınız ya işte ozaman ben bir noktaya bakıyor ve bedenimden alınan ruhumu takip ediyordum.Bir kısmınız bağrıştı Yüksek sesle ağladı<br />
Ozaman çok üzüldüm.Orada bulunanlardan bazıları benim için rahmet dilediler hayır dua ettiler onlar beni nekadar sevindirdi bi bilsen çünkü onların duasına meleklerde amin! diyordu.<br />
Bu arada gözlerimi kapattınız o sırada ben bedenimden alınan ruhuma bakıyordum<br />
Sonra çenemi bağladınız.Elbisemi çıkarmakta da zamının da davranmanız iyi oldu.ayak parmaklarımı birbirine bağlamakla da isabet ettiniz.<br />
Yalnız ölümümü dostlarıma duyurmakta biraz ihmalkar mı davrandınız?<br />
Cenaze namazımı kılan cemaatin daha kalabalık olmasını isterdim.çünkü onların çokluğu benim için şeffatti.cenazeme gelipte namazımı kılmadan gidenler..kılsalardı hem beni sevindirmiş olurlar hem kendileri karlı çıkarlardı.<br />
Anacığım Geçenlerde beni ziyarete gelmiştin selam verdin bana.bende sana selam verdim senin ziyaretime gelmeni hep hasretle bekliyorum.sık sık gel olurmu?<br />
Bide benim için mağfiret dilersen çok sevinirim.buna ihticanım var.kızma bana burada ben çok rahatsızım.ruhum hep ızdırap içinde ne semadayım ne arzda ikisi arasında kaldım.keşke dünyada iyi işler yapsaydım.o zaman illiyum da olacaktım yerimde belli olucaktı.<br />
Sanki cennetteymiş gibi bir kabir hayatı sürücektim.yinede durumuma şükrediyorum en azından geçte olsa beni kurtaracak imanım var.zira kafirlerin inkarcıların durumu çok daha kötü.<br />
Onların ruhu yedi kat yerin dibindeki siccinde siyah kuşların ağzında yada kursaklarında azab olunmakta..burada birbiri ile görüşmek mümkün ancak bunu iyi amel sahipleri yapabiliyor.sizin dünyanızdaki olmuş yada olacak şeyleri tartışıyorlar.ama herkes dilediği ile görüşemiyor ancak amelde birbirinim dengi ve derecesinde olanlar görüşebiliyor.ben hiç kimseyle göüşemiyorum anne.bir nevi tutuklu gibiyim telaşım okadar çok ki fırsat bulamıyorum yada buraya günahlarımla geldiğim için izin verilmiyor.<br />
Ne olurdu buraya iyi amelerle gelseydim o zaman babamıda görürdürm.onu ne kadar çok görmek istiyorum fakat onun güzel amelleri kendisini kurtarmış ki benim bulunduğum azap yerinde yok.<br />
Canım anacığım Üzerimi toprakla örtüp döndükten sonra ruhum bedenime girdi .ozaman beni kabre koyanların ayak seslerini duydum hemen sonra iki melek geldi.birinin adı nünker diğerinin adı nekir miş.öle heybetlilerdi ki korkumdan ne yapacağımı ne söyliyeceğimi şaşırdım.çünkü herşey ortadaydı.cehennemdeki yerim daha önce gösterilmişti zaten.kıyametin kopmasını hiç istemiyordum.ama ameli iyi olanlar varya onlar çok sevinçli nünker ve nekirden hiç korkmuyorlar biran önce kıyamet kopsada cennete ulaşsak diye bekliyorlar.<br />
Dedim ya anne korkmuştum birde bana Rabbin kim? Nebin kim? Dinin ne? Kitabın nedir? Kıblen neresidir? Amelin nedir? İmanın nedir? Gibi sorular sordular<br />
Ben iyice şaşırdım cevap veremedim.çok bağırdım anne beni duydunmu?<br />
Halbuki soruların cevabı çok basitti iyi amel sahipleri rabbim Allah dinim İslam peygamberim hz Muhammed s.a.v dediler<br />
Çünkü Allahın kanunu böyle herkes işlediğinin karşılığını görür.sevgili anneciğim az önce belirttim ya şimdi ben büyük bir azap içindeyim kabrim beni sıkıyor hep sıkıntıdayım yakınlarımla görüşemiyorum sizlerden haber alamıyorum.hele her gün sabah akşam cehennemde çekeceğim azabın bana tekrar tekrar gösterlilmesi varya o daha çok ıztırap veriyor.fakat yinede ümidimi kaybetmedim.zira bu azapla kurtulabilirsem mahşerde temiz olurum hiç olmasa .eğer bu azapla da temizlenemezsem ve yine mahşerde temizlenemezsem çok korkuyorum anne ancak cehennem ateşi ile temizlenicem.<br />
Kabirde veya mahşerde temizlenemeyenler cennete giremiyorlar buranın kanunu bu.temiz olmayanlar yani günahlarından arınmadan kimse cennete giremez.orası temizlerin yeri.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/kabirden-mektup/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Methedilmeyi bekleme ve makam-mevki zararlı bir istek mi?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/methedilmeyi-bekleme-ve-makam-mevki-zararli-bir-istek-mi/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/methedilmeyi-bekleme-ve-makam-mevki-zararli-bir-istek-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jun 2008 13:44:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Dergâh]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[irfan]]></category>
		<category><![CDATA[Kabristan]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Üstad]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=148</guid>
		<description><![CDATA[Çok tehlikeli olan şeytanî tuzaklardan biri “hubbu câh”tır. Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, pâye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubbu câh”; makam sevgisi, pâye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize girmiştir ve yaygınca kullanılmaktadır. İnsanlara görünme, methedilmeyi bekleme ve halk nazarında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok tehlikeli olan şeytanî tuzaklardan biri “hubbu câh”tır. Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, pâye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubbu câh”; makam sevgisi, pâye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize girmiştir ve yaygınca kullanılmaktadır. İnsanlara görünme, <span id="more-148"></span>methedilmeyi bekleme ve halk nazarında saygın bir kişi olmayı istemek insanın en zayıf damarı olarak gösterilmiştir.<br />
Hubbu câh çok tehlikelidir; öyle ki, bazı zayıf karakterli kimseler ondan dolayı pek çok hileye başvurur, haksızlıklar irtikap eder ve zulme girerler. Önce makam-mansıp sahibi olmak, sonra da yerlerini ve itibarlarını korumak için olmadık sebeplere tutunur, bir sürü cürümlere bulaşır ve pek çok günah işlerler. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurmuştur: “Şöhret ve makam sevgisinin insana verdiği zarar, koyun sürüsüne saldıran bir kurdun o sürüye verdiği zarardan daha çoktur!”<br />
<strong>Zaman / Ailem<br />
Sayı: 195<br />
Bölüm: Bir Teklif </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/methedilmeyi-bekleme-ve-makam-mevki-zararli-bir-istek-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
