<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Taka &#187; bilim</title>
	<atom:link href="http://www.yoremizden.com/tag/bilim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yoremizden.com</link>
	<description>Karadeniz ve Trabzon kültürünü yaşatma ve sevdirme sitesi...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 10:21:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	
		<item>
		<title>İslâm Dininin ilme verdiği önem</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/islam-dininin-ilme-verdigi-onem/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/islam-dininin-ilme-verdigi-onem/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Apr 2009 10:59:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[islam dini]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Dininin ilme verdiği önem]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar AYAZOĞLU]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/islam-dininin-ilme-verdigi-onem/</guid>
		<description><![CDATA[Yüce dinimiz İslam, sevgili peygamberimize vahyin gelişinden beri ilme büyük önem vermiştir. İlk ayet peygamberimize insanı yaratan ve bilmediklerini kalemle yazmayı öğreten Rabbinin adıyla okumaya davet ederek indi. Hem Kuran’ı Kerim de Hz. Muhammed (s.a.v.) Müslümanları doğrudan doğruya düşünmeye ve ilim öğrenmeye teşvik ediyor. “Oku!”, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?1”, “Bilhem mediğiniz bir konuda]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_2912" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/3f3-small-150x150.jpg"><img class="size-full wp-image-2912" title="Yaşar AYAZOĞLU" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/3f3-small-150x150.jpg" alt="3f3 small 150x150 İslâm Dininin ilme verdiği önem" width="150" height="150" /></a><p class="wp-caption-text">Yaşar AYAZOĞLU</p></div>
<p>Yüce dinimiz İslam, sevgili peygamberimize vahyin gelişinden beri ilme büyük önem vermiştir. İlk ayet peygamberimize insanı yaratan ve bilmediklerini kalemle yazmayı öğreten Rabbinin adıyla okumaya davet ederek indi. Hem Kuran’ı Kerim de Hz. Muhammed (s.a.v.) Müslümanları doğrudan doğruya düşünmeye ve ilim öğrenmeye teşvik ediyor. “Oku!”, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?1”, “Bilhem mediğiniz bir konuda bir bilene sorun2” mealindeki ayetler ilim ve düşünceye teşvik eden yüzlerce ayetten sadece bir kaçıdır. <span id="more-2910"></span></p>
<p>Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) bilindiği gibi savaş esirlerini Müslüman çocuklarına öğretmenlik yapmaları karşılığında hürriyetlerine kavuşturduğu gibi birçok hadisinde de Müslümanları ilme ve düşünmeye teşvik etmiştir. “ilim öğrenmek kadın ve erkek her Müslüman’a farzdır.” “İlim Çin’de de olsa alınız.” “İlmin anahtarı sorudur.” Şeklindeki sözleri burada hatırlanması gerekenlerin sadece bir kaçıdır. Önemle hatırlanması gereken bir bilgide şudur ki: Hz. Peygamberimiz ilk Müslümanların sağlık problemlerini bilimsel olarak çözmek için henüz Müslüman olmamış yakınlarından teyzesinin kocası Haris’e adlı kişiyi İran’daki Cündişapur medresesine tıp ilmi öğrenmesi için göndermiştir.3 Böylece ilim Çin’de de olsa alınız sözlerinin ilk uygulayıcısı kendileri olmuştur.</p>
<p>Bizim bazı sözde aydınlarımızın iddia ettiği gibi İslam dini terakkiye(ilerlemeye), ilme asla mani değildir. Astronomi çalışmalarıyla tanınan 1473 Polonya doğumlu ünlü astronomi bilgini Kopernik gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü açıklamak için yıllarca bekledi. Çünkü kilisenin baskısından çekinmekteydi. Yine 1564 İtalya doğumlu ünlü astronomi bilgini Galile astronomi üzerine verdiği eserler dolayısıyla papazların hücumuna uğramıştır. 1616 da kurulan bir komisyon Galile’den dünyanın döndüğü iddiasından vazgeçmesini istemiştir. Galile mahkemeye sevk edildi ve kitapları yasaklandı. Engizisyon onu 70 yaşındayken müebbet hapse mahkûm etti. İslam tarihi boyunca bilim adamlarına karşı asla böyle bir olay olmamıştır. Bu iki batılı âlimin görüşlerinden çok daha seneler önce 1200lü yıllarda Hz. Mevlana meşhur eseri mesnevisinde dünyanın döndüğünü şu beyitlerle ifade ediyor:</p>
<p>Dolap gibi dönüp duran gökten kıyas tut</p>
<p>Onun dönmesi acep nedendir?</p>
<p>Ey gök! Ne vakte dek yerin etrafında dönüp duracaksın?</p>
<p>Bu gökyüzü de elinde olmaksızın dönüp durmakta.</p>
<p>Evet, bugüne kadar, bilim ve teknolojinin bu kadar gelişmişliğine rağmen Kuran’daki hiçbir ayetin anlamanın akla ve bilime ters düştüğü görülmemiştir. Aksine bilim ve medeniyet geliştikçe Kuran’da anlatılan hakikatlerin doğrulukları aklen ve ilmen daha apaçık bir şekilde ortaya çıkmaktadır ve çıkmaya da devam edecektir.</p>
<p>Sözlerimi yine bir ayet meali ile bitirmek istiyorum. Yüce Allah Kuran’ı Kerimde “her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.4” Buyurarak bilginin sonsuzluğu fikrini bizlere telkin etmektedir. Bize düşen ise İslamiyeti doğru anlamak, geçmişimizi iyi öğrenmek bunun içinde okumak, okumak, okumak.</p>
<p>Yaşar AYAZOĞLU</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/islam-dininin-ilme-verdigi-onem/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>20</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Bilimde Neden Geri Kalmıştır?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/osmanli-bilimde-neden-geri-kalmistir/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/osmanli-bilimde-neden-geri-kalmistir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Jan 2009 13:46:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamı]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı bilim adamları]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı neden bilimde geri kalmıştır]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıda Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıda ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Prof Dr Ahmet Akgündüz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2178</guid>
		<description><![CDATA[I- Unutulmaması Gereken Hususlar Maalesef, millet ve devlet olarak üç büyük düşmanımız devam ediyor: cehalet, ihtilaf ve fakirlik. Bugünkü araştırmamızın konusunu, cehaletimize sebep olan şeyler veya diğer bir ifadeyle ilme mani olan sebepler teşkil edecektir. Bu başlığı, değişik şekillerde incelemek ve değerlendirmek, mesela insanın şahsî hayatında ilme engel teşkil eden haller, sosyal hayatta ilme engel]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #ff0000;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-2179" title="bilim1" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/bilim1-300x213.jpg" alt="bilim1 300x213 Osmanlı Bilimde Neden Geri Kalmıştır?" width="300" height="213" />I- Unutulmaması Gereken  Hususlar</strong></span></p>
<p>Maalesef, millet ve devlet olarak üç büyük düşmanımız  devam ediyor: cehalet, ihtilaf ve fakirlik. Bugünkü araştırmamızın konusunu,  cehaletimize sebep olan şeyler veya diğer bir ifadeyle ilme mani olan sebepler  teşkil edecektir. Bu başlığı, değişik şekillerde incelemek ve değerlendirmek,  mesela insanın şahsî hayatında ilme engel teşkil eden haller, sosyal hayatta  ilme engel olan haller, siyasî hayatta ilme engel olan haller diye sıralamak  mümkündür. İnsanın sıhhati ile alakalı problemler, ilmî çalışmanın kıymetini  idrâk etmeyen eş ve çocuklarından doğan zorluklar, ilmin vesilelerini elde etmek  için maddi imkânlara sahip olmama gibi maniler, şahsî hayata ait engellerden  bazılarıdır. Okullarında tek tip insan yetiştirmeyi şerefle ilan edecek kadar  ilimden anlamayan devlet adamlarının tavırları, ilmî araştırmaya getirilen resmî  kayıtlar ve sınırlamalar, doktora tezinin başlığında İslam kelimesi geçtiğinden  dolayı tezleri reddeden kafalar, ilmin siyasî hayattaki engellerine bazı  misallerdir. Devlet ve milletin muhit olarak ilme önem vermemesi, devletin ve  fertlerin bir şarkıcıya gösterdikleri iltifatı ilim adamlarından esirgemeleri,  kız istemeye gidildiğinde, kız annesinin kızını isteyenlere böbürlene böbürlene  kızını anlatırken, acı olan ‘Affedersiniz, bir de öğretmen istedi’ diyecek kadar  ilimden bî haber olması da sosyal hayattaki bilimin engelleri arasında  sayılabilir. Bu engeller olduğu sürece de, bilimin engellenmesi devam edecektir  ve millet olarak da sonuçlarına katlanılacaktır.<span id="more-2178"></span></p>
<p>Şimdi bizim, bütün bu  engelleri sıralamaya ve izah etmeye yerimiz müsait değil. Ancak bir gerçeğin  altını çizdikten sonra, ilmin önündeki engellerin bazı önemli olanlarına atf-ı  nazar eyleyeceğiz.</p>
<p>Üzülerek ifade edelim ki, ilim için kara dönem  diyeceğimiz ve bazı ilim ve siyaset adamlarımızın da yanlış olarak ortaçağ  zihniyeti dediği zaman dilimi, müslümanlar ve gayr-i müslümler açısından tamamen  faklı dönemlere rastlamaktadır. Yani İslam aleminin bilim açısından ortaçağı  farklıdır; gayr-i müslimlerin ve özellikle de Avrupa’nın ortaçağı ayrıdır.</p>
<p>Tarih bize gösteriyor ki, gayr-i müslimler için ilk çağ ve ortaçağ,  bilim açısından kara bir dönemdir. İlme önem verilmediği gibi, ilim adamlarına  da ilimlerinden dolayı kıyılmış ve Galile gibi bilim öncüleri ‘dünya dönüyor’  dedikleri için idam dahi edilmişlerdir. Bazı sözde bilim adamlarının, ortaçağ  karanlığı tabiri ile, bu karanlık dönemi Türk Milletinin ve özellikle de İslam  aleminin tarihine de teşmil etmeleri ve tarihimizi bu açıdan Avrupa tarihine  kıyaslamaları tam bir bahtsızlıktır, tarihi bilmemektir.</p>
<p>Halbuki  müslümanlar ve biz müslüman Türk milleti için, ortaçağ karanlığı diye kötülenen  İslamın ilk 300 yılı yani en azından miladi 1000 yılına kadarki dönem, fevkalade  mümtâz ve şerefli bir dönemdir. İslamın ilme ve müslüman ilim adamlarının da  dünyaya bilim meşalelerini yaktığı asırlardır. İslamın ilk 500 yılı da yani  1400’lere ve hatta Osmanlı Devletinin 1550’lere kadar devam eden devresi, bazı  noksanlıklar bulunsa dahi, ilim açısından karanlık dönem değil, belki en  aydınlık dönemdir. Moğol karabasanını bir tarafa bırakırsanız, İslam âleminin bu  dönemde yetştirdiği bilim adamları, sadece İslam aleminde değil, bütün dünyada  bilimin öncüleri olmuşlardır. Maalesef İslam âleminin 1550’lerden XIX. asra  kadar olan zamanı, bilim açısından karanlık bir dönemdir ve hatta İslam alemi  için bu döneme ortaçağımızdır diyebiliriz. Yoksa Avrupa için ortaçağ sayılan  asırlar, biz müslümanlar için bilim açsısndan en aydınlık dönemdir  denilebilir[1]. Bu dönemde Avrupa Kopernik’leri yakarken ve Galile’leri idam  ederken, İslam âlemi İbn-i Sina’ları, Fahruddin Râzî’leri ve Bîrûnî’leri  yetiştirmiştir.</p>
<p><span style="font-size: 8pt; color: #ff0000;"><strong>II- Bilime  Engel Olan ve Bertaraf Edilmesi Gereken Bazı Haller</strong></span></p>
<p>Durumu  böylece tesbit ettikden sonra şimdi de bizim için bilime engel teşkil eden bazı  sebepleri özetleyelim:</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;">1) Bilim ve San’at  Hürriyetinin Olmayışı</span></strong></p>
<p>Bilim hürriyeti, bilimin gelişmesinin  birinci ve en önemli sebebidir. Bilim hürriyetinin olmadığı bir memlekette,  gerçek manada bilim adamı değil, ünvanlı dalkavuklar yetişir. İlim adamı bir bal  arısı gibidir. Daha önce yaşamış bilim adamlarının ortaya koydukları yanlış veya  doğru araştırmalar, siyasi görüşüne uysun uymasın, muasır bilim adamlarının  eserleri ve araştırmaları, bilim adamı için balının bal yapmak için öz topladığı  farklı çiçeklere benzer. Hakiki bir bal elde edebilmek için, bal arısının hangi  çiçeklere gidip hangisine gidemeyeceğini sınırlamaya kalkışmak, arıyı meşgul  etmek veya bal yapmaktan alıkoymaktan başka bir işe yaramaz. İlim adamı da her  kaynağa ve öz bulunabilecek olan her çiçeğe konabilmelidir. Çiçekler tahdir  edilemez. Ürettiği baldan rahatsız olanlar, balı durdurmak yerine, o balı yememe  hürriyetine de sahip olmalıdır. Aksi takdirde, şu kaynak sakıncalı; 70 yıl  önceki şu tesbite uygun olan görüşler bilim, diğerleri bilim değil şeklindeki  değerlendirmeler, bilim hürriyetine vurulan en büyük darbedir. Totaliter  rejimlerde ve maalesef 1950 öncesi ve ihtilal sonrası dönemlerdeki Türkiye’de,  aynen buna benzer bir hal yaşanmıştır. Mesela şu anda devletin imkânları ile  araştırma yürüttüğünü iddia eden TÜBA yani Türkiye Bilimler Akademisi, maalesef  böyle bir anlayışın içindedir. Bu sebepledir ki, ilim aleminde adı ve sanı  duyulmamaktadır. Son olarak çıkardığı Disiplin Yönetmeliği ile bilimi kendi  inhisarına alan YÖK de bunun acı misallerindendir.</p>
<p>Anayasamızın 27.  Maddesi, herkesin, bilim ve san’atı öğrenme, öğretme, açıklama, yayma ve her  türlü araştırmayı yapma hakkına sahip olduğunu ifade ederek bilim hürriyetini  düzenlemektedir. Ancak aynı maddenin ikinci fıkrasındaki kayıtların Türkiye’de  yanlış uygulanması, bu hürriyeti otomatik olarak ortadan kaldırmaktadır.  Maalesef biz, sadece jüri üyeleri hanımının başörtülü olduğunu görmelerinden  dolayı doçentlik ünvanı verilmeyen bilim adamları bilmekteyiz. Başörtüsünü  bilime aykırı gören kelaynakları ise, başka yerde değil, hala Türkiye’de bile  görmek, milletimiz ve bilim tarihi açısından en büyük kara bahtlılıktır. Bakınız  Amerikan Anayasası, bilim hürriyetini nasıl öz bir şekilde düzenlemekte ve hiç  bir kayıtla da sınırlamamaktadır:</p>
<p>“Kongre, bilimin ve yararlı sanatların  gelişmesini, yazarlara ve kâşiflere emniyet içinde araştırma yapabilecek zaman  ve imkân temin ederek ve de onların bilimsel eserlerine ve sanat eserlerine  gerekli saygıyı göstererek teşvik etmekle görevlidir (Bölüm VII).”  [2].</p>
<p>Bu demek değildir ki, ilim adamı, Ceza Kanununun suç kabul ettiği  eylemleri işlediğinde, cezalandırılmasın veya yargılanmasın. Böyle bir şeyi  kimse iddia edemez.</p>
<p>Yürüttüğü idarî sistem ve savunduğu dünya görüşü,  bilime aykırı olan ve mantıktan mahrum bulunan devlet adamları, bilimin ışığını  yayan ve mantıksızlığını ortaya koyan bilim adamlarını istemezler. Türkiye’nin  yaşadığı sendrom da budur. “Hak namına, hakikat hesabına olan fikirlerin  çatışması ise, maksatta ve esasta ittifakla beraber, hakka giden vesilelerde  ihtilâf demektir ve yararlıdır. Hakikatin her köşesini ortaya çıkarıp hakka ve  hakikate hizmet etmek demektir.”.</p>
<p>Buna Cumhuriyet döneminden acı bir  misali vermek istiyorum: Sene 24 Aralık 1937 ve günlerden Cuma’dır. Millet  Meclisinde Mustafa Kemal’in Denizbank diye adlandırdığı Denizcilik Bankası Kanun  Tasarısı görüşülecektir. Tasarı üzerinde konuşanlardan biri de, meşhur Türk  Hukuk Tarihçisi Sadri Maksudî Arsal’dır. Arsal, hayâtı çevresindekilere benzese  de, ilmin haysiyetini de unutmayan ve fazla zulmetli olmayan bir münevverdir.  Verdiği önergede, Kanunun muhtevâsı üzerinde değil, içinde geçen bir kelime  üzerinde duracağından bahseder. DENİZBANK adının Türkçenin kâidelerine  uymadığını ve Türk Dilinde “Bank” diye bir keli­menin bulunmadığını söyler.  Bunun yerine Deniz Bankası adını teklif eder. Teklif oylanır ve kabul edilir. Bu  arada, bazı dostları, Sadri Bey’e yaklaşarak, neden böyle yaptığını, bu adı  Atatürk’ün vermesi sebebiyle, böyle bir teklifi yapmaması icabettiğini kendisine  anlatırlar. Aldıkları cevap manidardır: “Ne çıkar? Hakikat değişmez  ki..”</p>
<p>Gerçek münevvere yakışan bu cevap üzerine bazı zul­metli  münevverler devreye girerler. O akşam, Atatürk’ün meclisinde toplanırlar.  Atatürk’ün “Eh, ne var ne yok?” suali üzerine, “Meclisde müessif hâdiseler  olduğu ve Zât-ı Alilerinin dil politikasının baltalanmak istendiği” anlatılır.  Mesele anlatılınca da, Atatürk sorar; “Peki içinizden cevap veren olmadı mı?”  Sorusuna cevap alamayınca Atatürk kızar: “Öyle ise, şimdi Sadri Maksudi’ye cevap  vereceksiniz. Hem de Radyo’dan&#8230;&#8230;En başta sen,&#8230;.. sonra&#8230;” Ve sekiz tane  zulmetli münevver, Sadri Maksudi’nin aleyhinde konuşmak üzere emir alırlar. O  gece sabahın 2’sine kadar Rusya Tatar­larının Cumhurbaşkanı ve değerli tarihçi  ve hukukçu Ar­sal’ın aleyhine yayınlar yapılır. Bu yayınların muhtevâsı o kadar  düşüktür ki, bu yazımızda bazı iktibaslar yapmaya dahi kalemimiz gitmemektedir.  Gazeteler, hâdiseyi manşetten verir. Karikatürler çizilir. Sanki Yunan ordusu,  Türkiye’ye saldırmıştır. Bu yedi zulmetli münevverin başını Falih Rıfkı Atay  çekmektedir. Daha evvel Arsal’ın teklifini ittifakla kabul eden Meclis üyeleri,  bu sefer, tam tersini kabul ederek tasarıyı kanunlaştırmışlardır[3]. Sonradan  Mustafa Kemal, Sadri Maksudi’den özür dilemiştir. Ama ne fayda ki, ilmin başına  gelenler gelmiştir. İşte bilim hürriyetinin yanlış anlaşılmasına yakın tarihden  bir misal[4]. Bu hadiseyi anlatırken, günümüzdeki gazetelerin de daha acı  manşetler attığını düşünüyor ve zihnimden, Türkiye bilim hürriyetine ne zaman  kavuşacak diye sormadan edemiyorum.</p>
<p><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"><strong>2)  Ehliyetsiz İlim Adamlarının Çoğalması </strong></span></p>
<p>Bilimin en büyük  engellerinden biri de, bilimin ehil olmayan ellere düşmesidir. Bu engel  özellikle bizim tarihimizde çok acı sonuçlar doğurmuştur. Osmanlı Devletini  yıkan, torpil ile ve soya intisab ile ilmiye payelerinin verilmesi olduğu gibi,  Osmanlı medreselerini mahveden de beşik uleması tabir olunan insanlardır.  Maalesef beşik uleması uygulaması bugün de devam etmektedir. Sadece siyasilere  yakınlıkları sebebiyle, yüzlerce insana 1950 öncesi profluk ünvanları verildiği  gibi, hakkı konuşan ilim adamlarından yüzlercesi de yine 1950 öncesi ve 1960  ihtilallerinde yurt dışına sürülmüştür. Bu durum ilim rütbesinin kazanılarak  değil, belki siyasilere yakınlık ile elde edildiği hissini ortaya çıkarmış ve  gerçek ilim kabiliyeti olanlar, ilme rağbet etmemişlerdir. Şu anda yani 2000’e 1  kala 1998 Türkiyesinde YÖK’ün yeni yönetmeliği ve 12 Eylül döneminin 1402 sayılı  Kanunu da buna verilecek acı misallerdendir.</p>
<p>Hz. Peygamber, ehliyetsiz ve  ilmini kötüye kullanan ilim adamları için ulemâ-i sû’ yani ilmini kötüye  kullanan bilim adamları tabirini kullanmaktadır. “Âhir zamanda bir millet çıkar,  câhiller başlarına geçerek insanlara fetva verirler, hem kendileri yoldan  saparlar ve hem de insanları doğru yoldan sapıtırlar.” “Din (ve devletin) üç  büyük musibeti vardır: hevâ ve hevesine uyup kuralları çiğneyen hâkim, zâlim  devlet adamı ve câhil müctehid”. Bu emirleri buyuran Hz. Peygamber, sanki bizim  zamanımızı tasvir etmektedir[5].</p>
<p>Bir insanın kabiliyetli olduğu şeyi  terk edip ehil olmadığı şeye teşebbüs etmesi, Allah’ın şu kâinâtı yaratırken  koyduğu yaradılış kanunlarına büyük bir itaatsizliktir. Zira doğru olanı odur  ki, bir ilme veya sanata girenin kabiliyeti o ilmin içine yayılsın ve girsin, o  insan sözkonusu ilim va sanatta fâni olsun. İntisap ettiği ilim ve sanat  mesleğinin kurallarına saygı duysun ve bilimin ince kanunlarına riayet etsin;  elhasıl, fena fi&#8217;s-sanat ve’l-ilim yani ilimde ve san’atda fâni olsun.</p>
<p>Yaradılışın kuralı bu olmasına rağmen, kabiliyeti olmadığı halde, torpil  ve benzeri yollarla bir ilim mesleğine giren veya menfaat için girdirlen bir  insan, o ilim mesleğinin layık olan şeklini kendi kabiliyetine göre değiştirir,  kanunlarını çiğner. Asıl hangi san’ata meyilli ve kabiliyetli ise, kendisi için  tabi’î olmayan ilim mesleğini onunla çirkinleştirir. Çünkü yaradılışında olan  kabiliyet ile girdiği ilim mesleği arasında çatışma ve keşmekeş  vardır.</p>
<p>Bu unutulmaması gereken gerçeğin dürbünü ile özellikle  Türkiye’deki ilim alemine bakacak olursak, daha yakından anlarız ki, pek çok  ilim adamı aslında, ilim adamı olmaya layık değil, belki de ağalık, âmirlik ve  insanlara üstün görünme meyline ve kabiliyetine sahip. Aslında ilim adamı değil  de ağa, insanlara talimat veren makamların sahibi olmaya layık. İşte ilimle  alakası olmayan bu insanlar, ilim mesleğine girdiğinde, ilmin şanından olan  talebeleri teşvik, insanları bildikleriyle doğrulara irşat, ilme aykırı hareket  edenlere nasihat ve ilmin gereği olan yumuşak davranma vazifelerini ifa etmesi  gerekirken, kendi yaradılışında var olan despotluk ve başkalarına karşı üstün  olma duygularını kullanır ve ilmini zulmüne ve başkalarını küçük görmeye vesile  eder.</p>
<p>Bu sebepledir ki, Osmanlı Devletinin sonlarına doğru ve Cumhuriyet  döneminde çoğunlukla ilim rütbeleri ve ünvanlar ehil olmayanların eline geçti ve  bu yüzden, dünya bilim ve teknoloji sıralamasında, Türkiye, Yunanistan’ın dahi  gerisinde kaldı. Kendisi 6 senede doktorasını tamamlayabildiği için talebesini  de en az o kadar bekletmeyi gaye edinen proflar, üniversitede bilimsel araştırma  yapmak yerine sokak kabadayılğı yapan ve jandarmalığa soyunan rektörler, bu  dediklerimizin canlı şahididirler. Bunların ilmin izzetini korumaları ve gerçek  bilimi teşvik etmeleri de mümkün değildir. 1960’da da 12 Eylül sonrası da, bir  kısım sözde bilim adamlarının, ilmin izzetini kaybederek sokak kabadayılığına  soyunmaları, Türkiye’de ilmi engeleyen en büyük manilerden biridir. Bu  sebepledir ki, 1979 Nobel Fizik Ödülü sahibi Prof. Dr. Muhammed Abdüsselam,  “İslam ülkeleri, planlamacıların ve bürokratların cennetidir” demiş ve yeniliği  ortaya koyan gerçek bilim adamlarından mahrum olduğumuzu acı acı ifade  etmiştir[6].</p>
<p>Kendi alanında doğru dürüst bir kitap okumadan hatırla prof  olanların sayısı, Türkiye’deki ilim adamlarının önemli bir nisbetini teşkil  etmektedir. Hiç unutmuyorum. Ben asistanken, üniversitemde doçent olan 10’dan  fazla bilim adamı vardı. Bir türlü doçentlik dil sınavını veremiyorlardı.  Mastırımı bitirdim, doktoramı tamamladım. Onlarla birlikte ben de doçentlik dil  sınavına girdim. Ben kazandım. Doçent oldum. Onlar hala doçentlikde devam  ediyorlardı. Daha sonra bir kanun çıktı. Bir gecede 2000’e yakın prof doğdu ve  bunlardan 10 tanesi benimle birlikte bu serüveni yaşayanlardı. Şu anda önemli  bir kısmının rektör veya dekan olduğunu söylersem, meslektaşlarım incinmesin ve  milletim de ümidini kesmesin.</p>
<p>Yine unutmuyorum, Sulhi Dönmezer ve Fevzi  Fevzioğlu gibi ehil hukuk hocalarının dersi, bir masal gibi lezzetle  dinlenirken, mesleğinin rütbesine torpil ile gelmiş hocalar, kullandıkları bütün  zorbalık metodlarına rağmen, kendilerini talebelere dinletemiyorlardı. Bunları  benim gibi yaşayanlar Türkiye’de çokça vardır.</p>
<p>İşte bu hali gören gerçek  kabiliyetliler, ilimden uzaklaşmakta ve ilim makamları da ehil olmayan ağalara,  zorbalara ve hatta eşkıyalara kalmaktadır. Hz. Peygamber’in ulemâ-i sû’ dediği  bilim adamları herhalde bunlar olsa gerektir.</p>
<p>İşte bunu önlemek içindir  ki, Osmanlı Devleti, yükselme döneminde mülâzemet usûlünü koymuş, ilmî ehliyeti  esas almıştır. Şu anda Amerika’da da tatbik edilen sistem, Osmanlı Devleti’nin  ilk dönemlerde uyguladığı sistemdir.</p>
<p><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"><strong>3)  İlmin Siyasete Âlet Edilmesi Ve İlmin İzzetinin Korunamaması </strong></span></p>
<p>Bir memlekette, huzur, âsâyiş ve refahın te&#8217;mini için, hakka  ve hakikata âşık ilim adamlarıyla devlet adamları arasında ciddî bir münâsebet  ve muvâzene bulunması zaruridir. Bu münâsebet kesildiği veya herhangi bir  tarafın lehine yahut aleyhine bu muvâzene bozulduğu zaman, o memlekette maddî ve  manevî huzur ve refah beklenemez.</p>
<p>Memleket ve vatan bir vücuda benzer;  aklı ve ruhu ilim ve ma&#8217;rifettir; cesedi ve bedeni de siyâset ve idaredir. Bu  iki unsur arasında muvâzenenin te&#8217;min edildiği dönemlerde, dâima medeniyet,  terakki ve refah görülmüştür. Abbasî Devleti&#8217;nin ilk halifeleri, Endülüs  Emevilerinin başlanğıçtaki idarecileri ve ilk Osmanlı Padişahları, bu muvâzeneyi  temin eden en müşahhas misallerdir. Fâtih Sultan Mehmed&#8217;in vezirlik ve  kazaskerlik teklifini reddeden, diğer taraftan Fâtih&#8217;i tekyesine de kabul  etmeyen Molla Güranî; Fâtih sarayında ve kendisi de tekye ve medresesinde  kaldığı müddetçe, bu dengenin korunabileceğinin çok iyi idrâki içindedir. Bir  Osmanlı Kanunnâmesinde bu önemli muvazene düsturu şu şekilde ifade edilmektedir:  “Kadılar, şer&#8217;î hükümleri icra edeceklerdir. Ancak memleketin nizamı, korunması  ve vatandaşın idaresi ile alâkalı hususları hükkâm-ı seyf ve siyâset olan  vükelâ-yı devlete havale edeceklerdir”[7]. Bu sebebledir ki, eskiler, devlet  adamlarına erbâb-ı seyf, ilim adamlarına ise erbâb-ı kalem  demişlerdir.</p>
<p>Zikredilen bu muvâzeneyi sağlamada en önemli vazife, ilim  adamlarına düşmektedir. İlim adamları bilmelidirler ki, dünyada en yüksek rütbe  ve şeref, ilmin rütbesi ve şerefidir. Hakk&#8217;a ve hakikata âşık bir ilim adamı,  hakk&#8217;dan başkasına tâbi olmaz. Zira hakk&#8217;ı tanıyan, hakk&#8217;ın hatırını hiçbir  hatıra feda etmez. Hakk&#8217;ın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmemek  icabeder[8].</p>
<p>Önemle ifade edelim ki, hakk&#8217;ın hatırını ve ilmin şerefini,  cam parçaları hükmündeki dünyevî makam ve menfaatlere feda edenler, hem dünyada  istedikleri makam ve menfaatlere ulaşamamışlar ve hem de bugün “nesyen mensiyyâ”  yani nisyan derelerinde unutulup gitmişlerdir.</p>
<p>Onlar hakkında unutulmayan  tek şey, tarih boyu insanların kendilerini nefretle anmaları ve âhirette ise  yaptıklarının cezasının verilmesidir. Bizans İmparatoru&#8217;nun kendilerine her yıl  verdiği altın ve gümüşleri hatırlayarak, Hz. Muhammed&#8217;in hak peygamber olduğunu  bile bile, inkâr ve hakk&#8217;ı ketmetme yolunu tutan papazlar, acaba Kur&#8217;ân&#8217;ın şu  zemmi dışında ellerinde neyi muhafaza edebilmişlerdir?</p>
<p>“İnsanlara,  kadınlar, çocuklar, yük yük altın ve gümüşler bezendirildi, süslü gösterildi&#8230;  Halbuki bu dünyanın geçici mal ve metâ&#8217;ıdır. En güzel istikbal ise Allah  katındadır” mealindeki âyetle, ilmin şerefini ayaklar altına alan papazlara  tarîz yapılmaktadır[9]. Halbuki ilmin şerefini ve izzetini, hakk&#8217;ın da yüce  hatırını, dünyevî olan her menfaat ve makama tercih edenler, yaşadıkları dönemde  sıkıntı çekmiş olsalar ve hakir görülseler de, kıyâmete kadar şeref ve  itibarları devam ettiği gibi, uhrevî hayatta da “Allah, kendilerine ilim ihsan  edilenlerin derecelerini artırır” işaretiyle bunun mükâfatını görecekleri,  Kur&#8217;ân&#8217;da müjdelenmiştir. İşte İmam-ı A&#8217;zam ve İbn-i Ebî Leyla İkisi de  Abbasilerin ilk devirlerinde yetişmiş büyük İslâm hukukçuları. Acaba bir kamu  oyu yoklaması yapılsa, bir buçuk milyara varan müslümanlar içinde, İmam-ı  A&#8217;zam&#8217;ı tanımayanların nisbeti % 10&#8242;u geçer mi? Amma İbn-i Ebî Leylâ&#8217;yı  tanıyanların nisbeti % 10&#8242;u bulur mu? Bu farkı doğuran sebep, İmam-ı A&#8217;zam&#8217;ın  Hakk&#8217;ın hatırını hiç bir şeye feda etmemesi ve İbn-i Ebî Leylâ&#8217;nın ise, her ne  kadar büyük ve müstakîm bir âlim olsa bile, zamanın idarecilerinin hatırı için  bazı hakları feda etmiş olması ihtimalidir. Buna İmam Ahmed bin Hanbel&#8217;i, İmam  Rabbânî&#8217;yi ve eserleri bugün bile İslâm Hukukunun temel kaynakları arasında yer  alan İmam Serahsî&#8217;yi kıyaslayabilirsiniz. Yakın zamanda Hakk&#8217;ın hatırını hiç bir  hatıra feda etmeyen Bediüzzaman da, bu hakikatın canlı şahidlerindendir. Bütün  devlet, her çeşit imkânlarıyla, bütün ehl-i dalalet ve her nevi iftiralarıyla o  zatın izzet ve rütbesini yok etmek üzere, altmış senedir uğraştıkları halde,  bugün bütün âlem-i İslâm&#8217;da ve Türkiye&#8217;de, onun aleyhinde olanlar zelil ve O ise  gönüllerde sultan büyük azizdir.</p>
<p>İlmin izzetini koruma meselesini  zikredince, akla şu soru hemencecik geliveriyor: Günümüzde çokça görülen bir  hal, devlet adamları, ilmin izzetinden ve buna muhtaç olmalarından dolayı, ilim  adamlarının kapısını aşındırmaları icabederken, bugün ilim adamları, mansıb ve  makam kaparım ümidiyle, devlet adamlarının kapılarını aşındırmakta ve bu dünyevî  makam ve menfaat sebebiyle de her zaman ve her yerde hakk&#8217;ı söyleyememekte ve  müdâfaa edememektedir. Bu durumu nükteli bir şekilde izah eden şu hâdise çok  manidardır:</p>
<p>“İran&#8217;ın âdil Padişahlarından Nuşirevan&#8217;ın veziri, büyük ve  aklı âlim Büzürg-Mihr’e sormuş: Neden âlimler, devlet adamlarının kapısında  görünüyor da, devlet adamları âlimlerin kapısında görünmüyor? Halbuki ilim,  emâretin fevkindedir. Bu sorunun cevabında akıllı âlim şöyle demiş:</p>
<p>Âlimlerin ilminden ve devlet adamlarının da cehaletindendir. Yani devlet  adamları cehaletlerinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki, âlimlerin kapısına  gidip ilmi arasınlar. Âlimler ise, marifetlerinden mallarının kıymetlerini dahi  bildikleri için, devlet adamlarının kapılarından ayrılmıyorlar. Böylece akıllı  âlim, âlimlerin düştükleri zillet halini, nazik bir şekilde tevil ederek takdim  etmek istemiştir”[10].</p>
<p>Bir yaşanmış misali de Osmanlı Devletinden  verelim. Zaman, Kanunî Sultan Süleyman&#8217;ın asrıdır. İlmin izzeti ve hakk&#8217;ın  hatırının hiçbir hatıra feda edilmemesiyle alâkalı tarihimize altın harflerle  yazılan bir hâdise yaşanmaktadır. Hâdisenin kahramanları, zamanın Osmanlı  Şeyhülislâmı Ebüssuud ile Osmanlı Padişahı Muhteşem Kanunî Sultan Süleyman&#8217;dır.  Hâdiseye sebep olanlar ise, Ayasofya Vakıflarına bağlı dükkânların  kiracılarıdırlar. İslâm hukukunda, vakıf malların kira bedelleri, her sene  yeniden ayarlanır ve düşük olan kira bedelleri râyiç kira bedeli yani ecr-i  misil seviyesine yükseltilir. Meselâ, vakfa ait bir dükkânı 10.000 akçeye  kiralayan A, bir sene sonra, eğer dükkânın râyiç kira bedeli (ki buna ecr-i  misil denir) 11.000 akçeye yükselmişse, ya bu kirayı vermeyi kabul edecektir ya  da bu bedeli verene dükkân kiralanacaktır. İşte Ayasofya Vakıflarına ait  dükkânların kira bedelleri, kısmen de olsa yükselmiştir. Kiracılar ise, Padişaha  müracaat ederek, “vakıf dükkânların mevcut gelirinin giderlere fazlasıyla  yettiğini yani vakfın zengin olması hasebiyle kira bedelini arttırmaya ihtiyaç  bulunmadığını ve de kendileri de müslüman olduğu ve muhtaç bulundukları için,  vakfın malını az da olsa kendilerinin yemesinin zararı olmayacağını” arz  ederler. Padişah da, hem vakıf malların gelirinin fazlalığından dolayı ve hem de  kiracıların sızlanmalarını nazara alarak vakıf malların kira bedellerinin bu  senelik arttırılmaması için ferman vermiştir. Fermanı uygulayan kadılara tamim  edilmek üzere kiracılar Şeyhülislâm Ebussuud&#8217;a getirince, Ebussuud Fermanı  okumuş ve şu cevabı vermiştir:</p>
<p>“El-Cevab; Olmaz. Padişah&#8217;ın emri ile  nâmeşru&#8217; olan şey meşru&#8217; olmaz. Haram olan nesne helâl olmak yoktur.”</p>
<p>İnsan hak ve hürriyetlerine aykırı olarak İstanbul’un Belediye Başkanı  mahkûm edildi; nerede hukuk profuyum diyen zavallılar? Yine insan haklarına ve  açıkça Anayasaya rağmen, başörtüsü yasağı sürüyor; nerede hakkın hatırını  siyasete fedâ etmeyecek âlimler?</p>
<p>İşte ilmin gerilemesini başka şeylerde  değil, ilmin ve ilim adamının izzetini kaybetmesinde aramak gerekir.</p>
<p><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"><strong>4) İlmin Maddi Menfaat İçin  Yapılması</strong></span></p>
<p>Unutulmamalıdır ki, ilim para ve maddi menfaat için  yapılmaz. İlmin gayesi Allah rızası, insanlığa hizmet ve ilmin kendisinde  bulunan manevî lezzettir. Bazan öğrencilerime, maddi gayelerle tahsil  yapıyorsanız, hemen tahsili yarıda kesin, bunun yerine sokaklarda patates satın  şeklinde tavsiyelerim olmaktadır. Evet, İmam Şafi’î’nin tesbiti olan “İlim  talebelerinin rızkına ben kefilim” hakikatine katılıyorum. Zira ilim azizdir;  sahibini aslâ zillette bırakmaz. Ancak ilmin karşılığı dünyevî olamaz. İlim para  için asla yapılamaz. Bugün Türkiye’de üniversiteler bir şey üretemiyorsa, bunun  en önemli sebebi, üniversiteye girenlerin verilecek maaşı gözeterek veya başka  bir iş bulamamaktan dolayı öğretim üyesi olmaktır. Hele bir de intisab ettikten  sonra, albaylığa yükselir gibi pâyeler zamanın geçmesiyle alınıyorsa, böyle bir  müessesede ilim olmaz.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;">5) Türkiye’de İlmî  Araştırmalar İçin Gerekli Zemin Ve Vasıtaların  Olmayışı</span></strong></p>
<p>Üzülerek ifade edelim ki, “Kem âlet ile olmaz  kemâlât” sözü bizim için de geçerlidir. Bir Üniversite ki, kurulduğu günden  beri, kütüphanesi bir ortaokul kitaplığına ulaşamamışsa, ilim adamı internete  girmek için tüccar olması gerekiyorsa, orada ciddi bilimsel araştırmalar  yapılıyor demek çok yanlıştır.</p>
<p><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"><strong>6) İlmin ve  İlim Adamlarının Şekilcilik&#8217;den Kurtulamaması</strong></span></p>
<p>Osmanlı  Devletinde medreselerin yıkılmasına sebep, âlet durumundaki ilimlerin asıl gaye  hükmündeki ilimlere galebe çalmasıydır. Eski tabirle, ulûm-ı âliye asıl yüksek  ilimlere göre esas maksat yapılmış olmasıydı. Bu durum önemli ölçüde bugün de  devam etmektedir. Mananın ve ilmin elbisesi demek olan kavramlarda boğulan  zihinler, asıl maksada ulaşmakta yaya kalmaktadırlar.</p>
<p>Kısaca herşeyin bir  manii yani engeli olabilir; ancak bilim adamı adayları bilmelidirler ki, ilmin  manileri bir değil binlercedir. Ancak ilmin rütbesi de rütbelerin en  üstünüdür.</p>
<p>Aslında ilmin gerilemesine sebep olan daha fazla önemli  nedenler bulunmaktadır. Ancak bunları ayrıntılı olarak takdim etmeye yerimiz  müsait değildir.</p>
<p><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"><strong>Siteye Ekleme Tarihi: 03  Ekim  2002<br />
</strong></span><br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
<span style="color: #000080; font-size: xx-small;"><strong>[1] Bu konuda bkz. Özemre, Ahmed Yüksel, İslâmiyette  İlim, Bilgi, Bilim Ve İslam, İSAV, İstanbul 1992, sh. 41 vd.; Bu konuyu büyük  âlim Bediüzzaman şöyle özetlemektedir:</p>
<p>“Evet, mazi denilen mekteb-i  hissiyatla, istikbal denilen medrese-i efkâr bir tarzda değildir.</p>
<p>Evvelâ:  &#8220;Ebnâ-yı mazi&#8221;den muradım, İslâmların gayrısından onuncu asırdan evvel olan  kurûn-u vusta ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üç yüz seneye kadar mümtaz ve  serfiraz ve beş yüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemaldir. Beşinci asırdan on  ikinci asra kadar ben &#8220;mazi&#8221; ile tabir ederim, ondan sonra &#8220;müstakbel&#8221; derim.”,  Muhâkemât, Sözler Yayınevi, 1977, sh. 30-31.</p>
<p>[2] Amerikan Anayasası,  Bölüm VII.</p>
<p>[3] Ayda, Âdile, Sadri Maksudi Arsal, Ankara, 1991, sh. 199  vd. Bu eseri, KÜltür Bakanlığı neşretmiştir ve gerçekten de okunmaya değer bir  eserdir.</p>
<p>[4] Akgündüz, Ahmed, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, OSAV,  İstanbul 1997, sh. 106 vd.</p>
<p>[5] Ayrıntılı bilgi ve ulemâ-i sû’un vasıfları  için bkz. Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Ankara 1936, sh.  4794 vd..</p>
<p>[6] Ayrıntılı bilgi için bkz. Özemre, agm, sh. 44 vd.;  Bediüzzaman, Muhâkemât, 46-47.</p>
<p>[7] Tevkiî Kanunnâmesi, MTM,  II/541.</p>
<p>[8] Bediüzzaman, Münâzarat, 10.</p>
<p>[9] Kur’ân, Âl-i Ýmrân  Sûresi, 14. âyet.</p>
<p>[10] Lem’alar, 135.</strong></span></p>
<p><a href="http://www.osmanli.org.tr/dosyaara.php?bolum=7&amp;id=207"><strong><span style="color: #ff0000;">Prof. Dr. Ahmed Akgündüz<br />
<a name="top"><span style="color: #f02200;">Bizi Bilimde Geri Bırakan Sebepler Nelerdir?</span></a></span></strong></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/osmanli-bilimde-neden-geri-kalmistir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/osmanlida-egitim-sistemi-ve-maziye-bakis/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/osmanlida-egitim-sistemi-ve-maziye-bakis/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Jan 2009 12:53:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[medrese]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıda eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlıda medreseler]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlıda üniversiteler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ahmed Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[türklerde eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2165</guid>
		<description><![CDATA[I- Konunun Takdimi Mevzuya girmeden önce üç hakikati hatırlatmak istiyorum: Birincisi, her asır insanlarının, kendi zamanlarında meydana gelen fenalıkların sebeplerini geçmişlerine isnâd ederek suçsuzluklarını isbata kalkışmaları maalesef alışılmış bir durumdur. Halbuki tenkit edilenlerin bizim dedelerimiz olduğu, birgün bizim de dedeler makamına gelip tenkit edileceğimiz asla unutulmamalıdır. İkincisi, karanlık mazi tabiri maarif açısından müslüman ve gayr-i]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #ff0000;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-2166" title="ottoman" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/ottoman-161x300.jpg" alt="ottoman 161x300 Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış" width="161" height="300" />I- Konunun Takdimi</strong></span></p>
<p>Mevzuya girmeden önce üç hakikati hatırlatmak istiyorum:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Birincisi,</strong> </span>her asır insanlarının, kendi zamanlarında  meydana gelen fenalıkların sebeplerini geçmişlerine isnâd ederek suçsuzluklarını  isbata kalkışmaları maalesef alışılmış bir durumdur. Halbuki tenkit edilenlerin  bizim dedelerimiz olduğu, birgün bizim de dedeler makamına gelip tenkit  edileceğimiz asla unutulmamalıdır.<span id="more-2165"></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>İkincisi,</strong></span> karanlık mazi tabiri maarif açısından  müslüman ve gayr-i müslimlere göre farklı manalar ifade etmektedir. Başta Avrupa  olmak üzere bütün gayr-i müslim milletler için, eğitim açısından mazi deyince,  17. asırdan evvelki ilk ve ortaçağın tamamı akla gelmelidir. Günümüzde dahi  ortaçağ zihniyeti ve skolastik düşünce denince akla gelmesi icab eden, başta  Avrupa olmak üzere gayr-i müslimlerin bu devreye ait dünyasıdır. Avrupa&#8217;ya ait  olan ve hem eğitim ve hem de öğretim açısından insanlık tarihinin en karanlık  devreleri sıfatını hâiz bulunan bu devreleri, müslümanların ve hususan müslüman  Türkün tarihine de isnad etmek, hem tarihi bilmemek ve hem de tarihe iftira  etmek demek olur. Gerçekten bu dönemin Hristiyan dünyası, hem sosyal ve hem de  fen ilimleri açısından cehâlet sahrasında kurulmuş taassub çadırlarından oluşmuş  insan toplulukları manzarasını arzetmektedir. Hukuk ilmi açısından hiç bir  terakki yoktur; sadece Roma hukukunun katı kaideleri değiştirilemez ve hatta  yorumlanamaz mukaddes normlar olarak kabul edilmektedir. Fen ilimlerinde de  durum farklı değildir; Galile, müslüman âlimlerden aldığı feyzle dünya dönüyor  dedi diye Engizisyon mahkemelerinde idama mahkûm edilmiştir.</p>
<p>Halbuki  eğitim ve öğretim açısından karanlık olan mazi mefhumu, müslümanlar için  farklıdır. İslâm tarihi açısından asr-ı saâdetten ilk üçyüz senenin sonuna  kadar, günümüzde ileri eğitimin de ulaşamayacağı mükemmel ve bütün ilimlere açık  bir eğitim tarzı mevcuttur. İmam Matüridî gibi düşünce tarihinde zirveye  yükselmiş insanlar bu asrın meyvesi olduğu gibi, secde ve rükû’ halinde kıbleye  nasıl yönelme mümkündür? sualini dünyanın yuvarlaklığıyla açıklayan İmam Şafiî  gibi hukukçular da bu devrin meyveleridir. İslâm tarihinin ilk beşyüz yılı yani  milâdî XII. yüzyıla kadar olan devre de, ilk devre kadar mükemmel olmasa da, çok  önemli gelişmelere mazhardır. İlk müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar  devrinde yetişen Serahsi ve Halvanîlerin hukuk ilmine yaptığı hizmetler, Râzî ve  Birunîlerin müsbet ilimlere olan katkıları, bu devreye ait ölmez misallerdir.  Ebül-izz&#8217;in 60 küsur otomatik makina modelini anlatan eseri ile İbn-i Sina&#8217;nın  Batı okullarında asırlarca ders kitabı olarak okutulan El-Kanun adlı kitabı,  saymakla bitmeyecek yüzlerce misallerden sadece ikisidir. Avrupa&#8217;da henüz XVII.  yüzyılda H. Grotious tarafından bir kaç sayfalık makalelerle temeli atılan  Devletler Hukuku ile alakalı Karahanlılar zamanında beş ciltlik ve 3.000  sayfalık eser yazıldığını ve hâlâ gündemde olduğunu ifade edersem, &#8220;Her şey  zıddıyla bilinir&#8221; kaidesi gereği mesele daha iyi anlaşılacaktır  kanaatindeyim.</p>
<p>Tesbitlerimize ve araştırmalarımıza göre, Osmanlı  Devleti&#8217;nin ilk iki asrını da bu devreden saymak gerekir. Zira bir görüşe göre  dünyanın ilk üniversitesi ünvanına sahip olan Fâtih&#8217;in yaptırdığı Sahn-ı Seman  yani sekiz fakülteli Fâtih Külliyesinde okutulan ders kitaplarına, bugünün ileri  seviyeli kabul edilen fakülteleri dahi ulaşabilmiş değildir. Adududdin&#8217;in  yazdığı ve Seyyid şerif Cürcanî tarafından şerhi yapılan şerh-i Mevâkıf isimli  düşünce tarihi, felsefe ve kelam ansiklopedisi mahiyetindeki bir dev eser bu  üniversitenin ilgili bölümünde ders kitabı olarak okutulurken, bugünün benzeri  fakülte mezunları ve hatta doçentleri ve profları bu kitabın mevzularını  anlamaktan hâlâ âciz durumdadırlar. İbn-i Sina&#8217;nın El-Kanun adlı tıp kitabının  Dar&#8217;üt-Tıp adlı Tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulduğunu da unutmamak  icabetmektedir. Bazı iddiaların tersine, 17. yüzyılın başına kadar, devletin  dar&#8217;üş-şifalarında ve sarayda vazife gören tabipler ve ser-etıbbâların % 95&#8242;i  müslümanlardır ve medreselerden yetişmişlerdir.</p>
<p>İşte İslâm tarihinin  miladî XII. asra kadar olan devresi ile Osmanlı Devleti&#8217;nin ilk 150-200 yılını,  Avrupa&#8217;daki karanlık maziye kıyaslamak ve Ortaçağ zinhiyeti diye takdim etmek,  Ortaçağ zihniyetinin ta kendisidir. Bu devre, mazi değil, aydınlık istikbalin  köklerini teşkil eden mazideki istikbaldir.</p>
<p>Maalesef, miladî XII.  yüzyıldan sonra, Osmanlının ilk 150 yılını istisna bırakırsak, XX. asrın başına  kadar tesiri devam eden devre, İslam eğitim tarihi açısından karanlık bir  mazidir. Bu devrede fen ilimleri, medrese ilimleri diye ifade edilen dinî  ilimlerden ayrı gibi telakki edilmiş ve müsbet bazı gayretlere rağmen, bu  ayrılık devam edegelmiştir. Düşünce tarihinde bugünün fakültelerinde dahi  incelenemeyen mevzuları ihtiva eden şerh-i Mevâkıf&#8217;ın yerini, buna göre çok kısa  sayılan şerh-i Akâid ve benzeri eserler almıştır. İbn-i Sina&#8217;nın El-Kanun&#8217;u  yerini 200-300 sayfayı aşmayan hikmetdeki El-Hidâye<strong><span style="font-size: xx-small;">[1]</span><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"> </span></strong>kitabı almıştır. Fıkıhda  mezheblerarası mukayeseli bir eser olan El-Hidaye okunurken, bu da yerini küçük  bir fıkıh metni olan Mülteka&#8217;ya bırakmıştır. Halbuki vicdanın zıyası dinî  ilimlerdir. Aklın nuru fen ilimleridir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli  eder. İkisinden de nasibini almış olan talebe iki kanadı ile ilmin fezasında  pervaz edip yükselebilir. İkisi ayrılıp, sadece dinî ilimleri okuyanlarda  taassup, sadece fen ilimlerini okuyanlarda ise, manevî meselelerde hile ve şüphe  ortaya çıkar. Tanzimat gençliği ve şu andaki Türk gençliği bunun en bâriz  misalidir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Üçüncüsü,</strong></span> mazide olduğu gibi  şimdi de, bizim üç büyük düşmanımız vardır; cehâlet, zaruret ve ihtilaf. Bu üç  düşmana karşı, san‘at, ma‘rifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz. Ecnebiler,  fen ve sanayi silahıyla bizi manevî istibdadları altında geçmişte ezdiler ve  şimdi de ezmeye devam ediyorlar. Bizim de artık fen ve sanayi silahıyla i‘lây-ı  kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehâlet, fakirlik ve ihtilaf düşmanlarıyla  mücadele ve mücahede etmemizin zamanıdır. Bu hakikatların aksini hiç bir  müslüman söylememektedir.</p>
<p>Bu uzun mukaddimeden sonra, şimdi de eski ve  yeni eğitim sistemimizle alakalı bazı tesbitlerimizi takdim etmek  istiyoruz;</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>II &#8211; Eski Eğitim Sistemimiz ve Aksayan  Yönleri</strong></span></p>
<p>Başta Osmanlı Devleti olmak üzere eski eğitim  sistemimizle alakalı, bazı tesbitlerimizi aktarmak istiyoruz:</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">1)</span></strong> Eski eğitim sistemimiz hakkında kıymetli bir kısım  değerlendirmelerin varlığı yanında, özellikle resmî platformlarda yaygın olan  kanâatler, her sahada olduğu gibi, mevhûm bazı safsatalara dayanmaktadır. Bu  safsatayı netice veren dört yanlış kıyası burada özetlemek  istiyoruz:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>A)</strong></span> Eski eğitim sistemimiz,  biraz sonra nakledeceğimiz bazı aksaklıklarına rağmen, günümüzdeki eğitim  sisteminden farklı olarak manevî temellere dayanmaktadır. Modern eğitimcilerin  çoğu, maneviyatı maddiyata kıyas yapmakla ve tarih boyu maneviyatımıza ve  dinimize düşman olan Avrupalıların eğitimle ilgili görüşlerini eski ve yeni  eğitimimizde hüccet kabul etmekle, büyük bir hatalı kıyas içine düşmüş  oluyorlar. Halbuki herşeyi maddede görenlerin akılları gözlerindedir. Göz ise  maneviyatta kördür. Ayrıca, 600 sene Osmanlı Devleti&#8217;ni millî ve manevî  değerlerinden koparmak için mücadele etmiş olan Avrupalıların eski eğitim  sistemimize müsbet gözle bakmaları mümkün değildir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>B)</strong></span> İkinci önemli yanlış kıyas, bazı ilimlerde meşhur  olanların başka ilimlerde de mütehassıs olduğuna hükmetmektir. Eski eğitim  sistemimiz ve dolayısıyla tarihimiz hakkında konuşanların bir kısmının, tarihi  ve eski eğitim sistemimizi bilmedikleri, gün gibi aşikârdır. Mesela, eğitimin  Osmanlı döneminde yaygın olmadığı ve Cumhuriyet döneminde alabildiğine yurdun  her köşesine yayıldığı ısrarla iddia edilmekte ve can düşmanımız Avrupa ile  birlikte ısrarla dedelerimizin câhil olduğu maalesef anlatılmaktadır. Acaba  cahillikten kasıt nedir? Eğer okuma-yazma bilmeme kasdediliyorsa, bu tamamen  yanlıştır. Zira arşiv belgeleri bu iddiaları yalanlamaktadır. Osmanlı  dönemindeki okuma-yazma nisbeti, belki bugün için geçerli olmayabilir, 1970&#8242;li  yıllara kadar, Cumhuriyet dönemine oranla kat kat fazladır. Gelin bir müşahhas  misal verelim. 1316 yani 1898 tarihli Aydın Vilâyeti Salnâmesi&#8217;ne göre, İzmir&#8217;in  nüfusu 157.098&#8242;dir. Toplam ilkokul sayısı ise, 36.087 nüfusa sahip müslümanlar  için 13 adettir. Yani her 2.500 nüfusa bir ilkokul düşmektedir. Bu  değerlendirmeye göre, nüfusu 3.000.000&#8242;u geçen İzmir&#8217;in şu anda 1.200&#8242;e yakın  ilkokulu bulunması icabeder. Gerçek rakamın ne olduğunu doğrusu ben de merak  ediyorum<strong><span style="font-size: xx-small;">[2]</span></strong>. Gayr-i müslimlerin sayıları 55&#8242;i bulan  mektepleri buna dahil değildir. Bizim köyde Rüşdiye mektebi yani ortakokul var  imiş; halbuki Cumhuriyet döneminde ilkokul 1950&#8242;lerden sonra açılmış. Yani bizim  köy ortaokulu kaybettiği gibi ilkokulu da 30-35 sene sonra görebilmiş. Aradaki  farkı idrâklerinize havale ediyorum.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>C) </strong></span>Yeni fenleri ve ilimleri bilmeyen âlimlerin sözlerini, dinî ilimlerde  de kabul etmemek gibi, bir başka yanlış kıyas daha vardır. Halbuki her ilimde  söz sahibi, ancak o ilmin mütehassısıdır. Yeni ilim ve fenlerde maharet sahibi  olan bir kısım aydınlarımızın bir öncekinin tersine gurura kapılarak, kendisini  dinde de mütehassıs kabul etmesi de, eskiyi değerlendirirken bizi hatalara  sevkeden önemli yanlış kıyaslardandır. Hatta Cumhurbaşkanı oldu diye, kendisini  müfessirlerle eş tutan devlet adamlarımızı dahi bu millet görmüş ve fetvalarını  da 12 Eylül&#8217;den sonra epeyce dinlemiştir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>D)</strong></span> Bir diğer önemli yanlış kıyas da, selefi halefe  ve maziyi hâle kıyas edip haksız itirazlarda bulunma hastalığıdır. XVII. asra  kadar Avrupa temizliğin kaidelerini dahi bilmezken, Fâtih medreselerinde neden  organik kimya okutulmadı diyen ahmaklar vardır. Halbuki fikirlerin birleşmesiyle  şu anda bedihî hakikatler haline gelen çok şeyler, mazide en büyük âlimler için  dahi kapalı kalmış olabilir. Her devir, kendi şartları çerçevesinde  değerlendirilmelidir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>2)</strong></span> Eski eğitim  sistemimizin temel teşkilatını, medrese, mektep ve tekye üçlüsü teşkil ediyordu.  XII. asra kadar ve Osmanlı Devleti&#8217;nin ilk 150 yıllık döneminde, medrese, hem  müsbet ilimlerin ve hem de din ilimlerinin öğretildiği tek öğretim  müesseseleridir. İlkokullar demek olan sıbyan, mahalle veya ibtidâî mektebler;  medrese adıyla vatanın bütün sathına yayılan orta öğretim mektebleri; yine  medrese yahut külliye, sahn adıyla üniversite mahiyetindeki yüksek öğretim  kurumları, fevkalade nizamlı çalışmıştır. Müsbet ilimlerde Câbirler, Ali  Kuşçular ve İbn-i Sinalar; sosyal ilimlerde İmam Gazaliler, Fahreddin Raziler ve  Fenariler ve hukukda İmam-ı A‘zamlar, Serahsiler ve Ebussuûdlar bu ilim  yuvalarının yetiştirdiği mükemmel talebelerdir. Mektebler, hususan Tanzimat  hareketinden sonra ayrı adlar altında, müsbet ilimlerden uzaklaşan medreselerin  boşluğunu kapatmak üzere kurulmuşlardır. Tekyeler ise, asırlarca Anadolu&#8217;yu  maddî ve manevî tehlikelere karşı koruyan Avrupalıların tabiriyle yenilmez kara  ordusunu ve bizim tabirimizle maneviyât erlerini yetiştiren manevî eğitim  mekânlarıdır. Maalesef Osmanlı Devleti&#8217;nin son zamanlarına doğru, medrese ehli,  mekteblileri dış görünüşlerinden dolayı, iman zaafıyla suçluyor mektebliler ise,  onları yeni fenleri bilmediklerinden noksan ve câhil addediyorlardı. Bu  fikirlerdeki ayrılık ve metodlardaki farklılıklara yabancıların tahriki de  katılınca, İslam ahlâkının sarsılması ve muâsır medeniyetten geri kalınması gibi  çok müthiş neticeler ortaya çıktı.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>3)</strong></span> Osmanlı Devleti&#8217;nin sonlarına doğru eski eğitim sisteminin başarıya ulaşmasına  engel olan çok önemli maniler çıkmıştır. Bunlardan dördünü özellikle saymak  istiyoruz:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>A)</strong></span> Her alanda görülen  istibdad ve “benim bildiğim ve söylediğim doğrudur” anlayışı, hem mekteb ve hem  de medrese ehlini muvaffakıyet yolunda engellemiştir. İstibdadın mühim bir  çeşidi ve en tehlikelisi de, ehil olmayanların ilmiyeye intisabı ile ortaya  çıkan ilim istibdadıdır. Bugün de, kanun ve hukuk ne derse desin, benim  dediklerim hukukun kendisidir diyen müstebid ilim adamlarını ve hukukçuları  gazetelerden esefle takip ediyoruz.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>B)</strong></span> Batı&#8217;nın ıslahat adı altında içimize attığı ahlâksızlık tohumları, eğitim  sistemimizi, geçmişte olduğu gibi şimdi de engelleyen mühim manilerdendir.  Tanzimat gençliği, milletini ve devletini değil, midesini ve nefsinin süflî  arzularını düşünen bir gençlik haline getirilmiştir.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">C)</span></strong> Tembelliği ve dağınıklığı netice veren ümitsizlik ve  bıkkınlıktır. Yabancı düşmanların da tesiriyle, Türk gençliğinin damarlarına  kendine güvenmemezlik hissi öylesine aşılanmıştır ki, müslüman Türk gencinin hiç  bir zaman bir Avrupalı kadar olamayacağı kendine kabul  ettirilmiştir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>D)</strong></span> Kanaatimize göre en  mühimi de, İslam dininin bazı meseleleri ile müsbet ilimlerin meseleleri  arasında, bâtıl bir hayal ile var zannedilen veya öyle takdim edilmeye çalışılan  çelişki ve çatışmadır. Tamamen yanlış anlamalardan ve kasdî propagandalardan  doğan bu mani, bizi dünya, yabancıları da âhiret saâdetinden mahrum eylemiştir.  Halbuki köle efendisine, hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve  karşı olabilir? İslamiyet fenlerin seyyidi ve mürşidi; hakiki ilimlerin reisi ve  pederidir. Meselâ, İmam şafiî, namazdaki rükû‘ ve sücûd halinde kıbleye  yönelmeyi yer küresinin yuvarlaklığı ile izah ederken ve İmam Fahreddin Razî  meseleyi kesin delillerle isbat ederken ve bunun karşısında Avrupa papazları  dünyanın bir tepsi gibi olduğunu iddia ederken, mesele bugün tam tersine  çevrilerek anlatılmaktadır. Buna sebep bazı safdillerin yanlış  izahlarıdır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>4)</strong></span> Eski eğitim  sistemimizin, hususan Tanzimat&#8217;tan sonra aksayan bir diğer yönü de, din  hürriyeti adı altında bugün olduğu gibi, yabancılar tarafından açılan  okullardır. Bu durumu ve neticelerini Mısır Müftüsü Muhammed Abdüh şöyle  anlatmaktadır:</p>
<p>&#8220;Nerede müslüman bir bölge varsa, orada bir Amerikan  okulunun veya bir başka Avrupa dinî cemaatinin okulunun bulunduğunu görüyoruz.  Müslümanlar, çocuklarını, dünyevî refah açısından yararlı olur ümidiyle buralar  gönderiyorlar. Gençlik çağının heyecanlı dönemlerinde yabancı okullara giden  müslüman çocukları, bu okullarda tahsil hayatı boyunca İslama ve temel  esaslarına aykırı şeyler duyuyor veya yaşıyorlar. Kulakları, babalarının  inançlarına hakaret eden laflarla doluyor. Öğrenim çağı tamamlanmadan, kalpleri  her çeşit İslamî inançtan sıyrılıyor ve müslüman adı altında yeni bir nesil  ortaya çıkıyor. Bununla da kalmayıp kendilerini kirleten şeyleri, söz ve  fiilleriyle cemiyet içinde de yaymaya başlıyorlar&#8221;<strong><span style="font-size: xx-small;">[3]</span></strong>. Bunları duyunca, Robert Kolejini kuran Amerikalı papazın,  &#8220;Fâtih İstanbul&#8217;u burada inşa ettiği Rumelihisarı ile fethe başladı. Ben de bu  okul ile İstanbul&#8217;u yeniden Hıristiyan âlemine kazandıracağım&#8221; sözünü  hatırlıyorum.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">III &#8211; Yeni Eğitim Sistemimiz  Hakkında Bazı Tesbitler<br />
</span></strong><br />
Ben mazi ile irtibat sağlamaya  çalışarak yeni eğitim sistemi ile alakalı hayatî bazı tesbitlerimi de takdim  etmek istiyorum:</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>1)</strong></span> Türk düşmanı olan  Fener Patriği Gregorius tarafından Rus Çarına gönderilen mektupta, Türklerin  ancak eğitim sistemine müdahele ile ve içlerinden kendi tarihlerine düşman bir  nesil yetiştirmekle mağlup edilebileceğini ifade ettiğini hepimiz biliyoruz. O  hâin diyor: &#8220;Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Türklerde evvela  itaat duygusunu kırmak, dinî hislerini gevşetmek icabeder. Maneviyatları  sarsıldığı gün, onları zaferlere götüren kuvvetleri de kesilmiş olacaktır.  Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden bünyelerinde bu tahribi  tamamlamaktır&#8221;<span style="font-size: xx-small;"><strong>[4]</strong></span>.</p>
<p>Bu tahribin dinden tecerrüd  eden Cumhuriyet dönemi eğitim sistemi ile nasıl yapıldığı ise, Cumhuriyetin  mimarı kabul edilen Mustafa Kemal tarafından aynen şöyle ifâdelendirilmektedir.  Hiç yorum yapmadan aynen naklediyoruz:</p>
<p>Ruşen Eşref Ünaydın anlatıyor:  &#8220;(Atatürk diyor):</p>
<p>1910&#8242;larda Abdullah Cevdet maskarasının İçtihad&#8217;ında  bir yazı okumuştum. Milletlerin maddî ve manevî varlıklarından söz ediyordu.  Alman mütefekkiri Ludwig Büchner, manevî boşlukları doldurulmamış, beslenmemiş  milletlerin, hangi maddi düzeyde olursa olsun, birgün çökeceğini anlatıyor ve  ispatlıyordu. Tarihden, zaferlerden, büyük adamlardan mahrum milletler, maddî  imkânları geniş olsa da, ciddî bir sallantıya dayanamazlar, çöküp giderler  diyordu. Birdenbire düşündüm: &#8220;laikiz&#8221; dedik, dinle alakamızı devlet olarak  kestik. &#8220;Cumhuriyetiz&#8221; dedik, rejimimizi tehlikeye düşürmemek için saltanat  devrini kötüledik, kazanılmış büyük zaferleri bile bir kaç satırla geçiştirmeye  kalkıştık. Latin harflerini aldık, yeni nesilleri binlerce yıllık tarih  hazinesinden mahrum bıraktık&#8221;<strong><span style="font-size: xx-small;">[5]</span></strong>. İşte altmış yıldır  bu eğitim sisteminin meyvelerini topluyoruz. Son 20 yıl bir tarafa bırakılırsa,  Avrupa&#8217;nın dansını, içkisini ve balesini taklid edenlerden başka var mı? Japonya  son 40 yılda dünyanın süper ekonomik gücü haline geldi. Almanya II. Dünya  Harbi&#8217;nin tahribine rağmen bu hale ulaştı. Halbuki onlardan daha evvel eğitim  sistemimiz dinden ve maneviyattan koparılmıştı. Bırakınız onların seviyesine  gelmeyi, 1950 yılına kadar sadece üç çaya su bendi yapılmış; baraj değil. Eğitim  sistemimiz, ilîm adamı olması gerekirken, sokak gösterilerine katılıp kanunları  hiçe sayan anarşist proflar da yetiştirmiş. Bu eğitim sisteminin yetiştirdiği ve  şu anda Türkiye&#8217;nin İngiltere Büyükelçisi zata, bakınız, Leicster&#8217;daki Türk  master ve doktora talebelerine ne tavsiyelerde bulunuyor: &#8220;bırakınız ilmi ve  bilimi; gidin puba ve diskoteğe; alın birer İngiliz kızını kolunuza; öğrenin  İngilizceyi; dönün vatanınıza&#8221;. Bu tavsiyeleri, bu yaz (1990 yazı) dinleyen  arkadaşlardan ben de esefle dinledim.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>2)</strong></span> Bugünkü eğitim sistemimizde gençlere verilen  belli bir gaye ve ideal, maalesef mevcut değildir. Önemle ifade edelim ki, bir  veya bir kaç insanı sevmek yahut sevmemek, bir milletin eğitim sisteminin  gayesini teşkil edemez. Zira bir milletin millî ve manevî kahramanları,  okullarda öğretilse de öğretilmese de, zaten sevilir. Yunan eğitiminin bir  gayesi var; İngiliz eğitiminin bir gayesi var. Bize din ve tarih düşmanlığı  öğreten Avrupa, dinine mutaassıptır. Hatta bir adi Bulgara, bir İngiliz neferine  yahut serseri bir Fransıza: &#8220;Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın&#8221; denilse,  taassupları gereğince diyecektir: &#8220;Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve  milliyetime bu hakareti yapmıyacağım.&#8221; Tarihinden koparılmış, dininden tecrid  edilmiş ve sadece bir kaç insanın sevgisi yahut nefreti ile techiz edilmiş Türk  gençliğinin, eğitimden beklediği gaye nedir? Dinsiz millet yaşamayacağına ve  laik eğitim adıyla o İslamiyetten de uzaklaştığına göre, hangi gaye ile techiz  edilebilecekdir. Önemle ifade edelim ki, bizdeki, hususan Cumhuriyetin ilk  yıllarında laik eğitimden kasdedilen, dinden uzak bir eğitim değildir; belki  sadece İslam dininden uzak bir eğitimdir. Bu noktaya dikkat  edilmelidir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>3)</strong></span> Eğitimden gaye,  bilgili, milletine faydalı ve devletine saygılı insanlar yetiştirmektir.  Milletini düşünen bir devlet, bu gayeyi en iyi şekilde temin eden yolu arayıp  bulacaktır. Tesbitlere göre, mesela İmam-Hatip Okulları daha başarılı öğrenci  yetiştiriyorsa, gayeye daha iyi hizmet ettiği için sayıları arttırılıp imkânları  çoğaltılmalıdır. Makul ve mantıkî netice budur. Halbuki Türkiye&#8217;deki mevcut  eğitim sisteminde durum tam tersinedir. 160 milyona küçük bir ilkokul yaptıran  vatandaşımız her türlü tebriğe layık görülüyor ve TV&#8217;de boy gösteriyor iken,  1.5-2 milyara Gaziantep&#8217;de İmam-Hatip yaptıran bir vatandaş neredeyse  azarlanıyorsa, bu işte bir çarpıklık var demektir. Başarısız olsa da, bazı  şahısları sevip sevmemek, eğitimin nirengi noktasıdır. Bir zamanlar 10 yıl  İstanbul Valiliğinde bulunmuş bir zat, sicili ve görevinde çok başarılı olan bir  kaymakama, “içki içmeyen kaymakamları aramızda görmek istemiyoruz”  diyebilmektedir. Bu zihniyetle bizim çağı yakalamamız mümkün değildir. Rusya&#8217;da  ve hatta Bulgaristan&#8217;da bile modası geçen fikirler, günümüz Türkiye&#8217;sinde hâlâ  geçerli akçe ise, Türk eğitim sisteminin yeniden ciddi olarak sorgulanması  gerekmektedir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>4)</strong></span> Türk eğitim  sistemindeki yalan öğretime de mutlaka son verilmelidir. Bize hukuk fakültesinde  Osmanlı Devleti&#8217;nde insan hak ve hürriyetleri Tanzimat Fermanı ile gündeme geldi  diye öğretmişlerdi. Osmanlıda her şey padişahın ağzında denirdi. Araştırınca  gördük ki, İslam hukukunda insan hak ve hürriyetleri Kur’ân ve hadîsçe garanti  altına alınmış; dünyanın ilk tapu, gümrük, çevre hukuku gibi hukukî  düzenlemelerini ilk defa Osmanlılar yapmışlar. Biz, ortaöğretimde Osmanlı  Devleti&#8217;nde okullar yoktu diye öğrendik. Sonra arşivlerde gördük ki, mesela  İzmir&#8217;de Osmanlı dönemindeki okul sayısı şimdikinden daha fazlaymış veya en  azından eşitmiş. Biz Mustafa Kemal&#8217;in kendi gayretiyle ve Vahideddin&#8217;e rağmen  Anadolu&#8217;ya çıktığını öğrendik; sonra İngiliz arşivlerinde gördük ki, 40.000  Osmanlı altınını cebine koyup onu Anadolu&#8217;ya gönderen Sultan Vahideddin imiş.  Hulasa bu metot, Türk eğitim sisteminin en buyük yüz karasıdır.</p>
<p>Son  sözüm, mazisini bilmeyen geleceğini düşünemez. Dinsiz millet yaşayamaz. Dinden  tecrid edilen bir maarifden maddî ve manevî hayır beklenemez. Din ve tarih şuuru  verilemeyen bir eğitim sisteminden vatanına ve milletine faydalı münevverler  değil, zulmetli münevverler yetişebilir. Her müessesemiz gibi, eğitim sistemimiz  de belli bir gayeye tevcih edilmeli ve yalan öğretime son verilmelidir. Eğitim  sistemimiz, kendi yürüyüşünü terketmiş; başkasının yürüyüşünü de  öğrenememiştir.</p>
<table id="AutoNumber2" border="0" cellspacing="1" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td width="100%">
<p style="line-height: 150%;" align="center"><span style="color: #ff0000; font-size: xx-small;"><strong>İzmir&#8217;deki Mektepleri Gösteren Aydın Salnâmesinden Bazı  Sayfalar</strong></span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="100%">
<p align="center"><img src="images/liste.jpg" border="1" alt="liste Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış" width="372" height="299" title="Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış" /></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong><span style="font-size: xx-small;"><br />
[1] El-Hidâye kitabından kasdımız, Merğinânî&#8217;nin İslam  Hukukuna dair olan eseri değildir. Belki hikmete ve felsefeye dâir bir  eserdir.</span></strong></p>
<p><strong>[2] Salnâme-i Vilâyet-i Aydın, 1316, sh. 154 vd.,  199.</strong></p>
<p><strong>[3] BOA, YEE, Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor,  I/144-145.</strong></p>
<p><strong>[4] Kutay, Cemal, Tarih Konuşuyor Dergisi, c. 1, sy. 1, sh.  69-70.</strong></p>
<p><strong>[5] Milliyet, 16 Kasım 1974, İsmet Bozdağ.</strong></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #ff0000;"><strong>Osmanlıda Eğitim Sistemi ve Maziye Bakış<span style="font-size: 8pt; color: #ff0000;"><br />
Prof.  Dr. Ahmed Akgündüz</span></strong></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/osmanlida-egitim-sistemi-ve-maziye-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilimin Zorlandığı Sorular</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/bilimin-zorlandigi-sorular/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/bilimin-zorlandigi-sorular/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Nov 2008 12:19:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Lokman Hekim]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bilim ve fen]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[islam ve bilim]]></category>
		<category><![CDATA[kainat]]></category>
		<category><![CDATA[metafizik]]></category>
		<category><![CDATA[Olgun ATLI]]></category>
		<category><![CDATA[tıp ve islam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=1954</guid>
		<description><![CDATA[Kâinatın, içinde gömülü bulunduğu metafizik hakikati idrak etmede yaşadığımız en büyük zorluk, yaradılışa içeriden bakıyor olmamızdır. Bizler zaman, uzay ve maddeyle kayıt altına alınamayan metafizik gerçekleri idrak etmeye çalışıyoruz; çünkü bütün düşüncelerimiz fizikî tecrübelerimize dayanıyor. Ömrünü kutuplarda geçirmiş, suyu hep buz olarak algılayıp mânâlandırmış bir insana, yıllar sonra buharı gösterseniz ve ‘Bu da sudur!’ deseniz,]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/11/bilim1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1955" title="bilim" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/bilim-300x162.jpg" alt="bilim 300x162 Bilimin Zorlandığı Sorular" width="300" height="162" /></a>Kâinatın, içinde gömülü bulunduğu metafizik hakikati idrak etmede yaşadığımız en büyük zorluk, yaradılışa içeriden bakıyor olmamızdır. Bizler zaman, uzay ve maddeyle kayıt altına alınamayan metafizik gerçekleri idrak etmeye çalışıyoruz; çünkü bütün düşüncelerimiz fizikî tecrübelerimize dayanıyor. Ömrünü kutuplarda geçirmiş, suyu hep buz olarak algılayıp mânâlandırmış bir insana, yıllar sonra buharı gösterseniz ve ‘Bu da sudur!’ deseniz, onu ikna etmekte elbette zorlanırsınız. <span id="more-1954"></span></p>
<p>Önceleri kâinatın -klâsik fiziğin bakış açısıyla- tamamen deterministik kurallara göre yapılandırıldığı ve işletildiği kabul ediliyordu. Determinizm prensipleri, insanlara aynı sebeplerin aynı neticelere yol açacağını öğretmişti. Daha sonraları ortaya çıkan kuantum fiziği ve izafiyet gibi sahalarda yapılan çalışmalar, maddenin en küçük ölçeğe inildiğinde, zannedildiği gibi katı olmadığını ortaya koydu. Atomlar, protonlar, nötronlar, kuarklar, gulanlar ve bunlar arasındaki irtibatı sağlayan bağlar, bilgi-akıl paralelinde yapılan değerlendirmelerin değişmesine vesile oldu. İlmî sahalarda yapılan bu çalışmalar, insanı tekrar düşünmeye zorladı. Zaten fen ilimlerimde dün yoktur, bugün vardır. Bugün îzah edilen bazı gerçekler, yarın farklı bir temelde tekrar îzah edilebilir.</p>
<p>Varlığın bütününe ait bilgiler olmadan, o bütünün bir parçası hakkında isabetli yorumlar yapabilmek mümkün değildir. Saatin ne maksatla yapıldığını bilmeyen bir insan, saatin içindeki her parça için farklı yorumlar yapabilir. Ancak bu yorumların tam doğruluk nispeti, ihtimal hesaplarına giremeyecek kadar düşük olur. Koskoca bir kâinatta küçücük bir noktanın acizliği ortadadır. Bu sebeple, etrafımızda gördüğümüz müthiş yaratma faaliyeti ve fizikî dünyanın sınırlı yapısı, bizi fizik kanunlarını koyan ve işleten Kuvvet Sahibi’ni düşünmeye ve O’nun bize sunduğu mesajları anlamaya zorlamaktadır. Kâinatı bu perspektiften okuyabilmek, bize Varlığın Sahibi’ne ulaşma adına büyük mesafeler aldırabilir.</p>
<p>Oksijen ve hidrojen elle tutulabilseydi, acaba bunların bir araya gelerek oluşmasına vesile oldukları suya ulaşılabilinir miydi? Veya sodyum ve klorun; sodyum klorürü -bildiğimiz sofra tuzunu- meydana getirmek için bir araya gelebileceğini tahmin edebilir miydik? Bir sistem kendisinden daha karmaşık bir başka sistemin meydana getirilmesinde aktif olabilir. Ancak bir sistemin kendisinin temel hususiyetlerinden tamamen farklı, yepyeni bir sistem meydana getirdiği müşahade edilmemiştir. Akıl ve şuurdan mahrum olan, rengi, kokusu vb. özellikleri ile etrafımızda gördüğümüz farklılıkları ihtiva etmeyen karbon, hidrojen, oksijen ile diğer elementlerin insan gibi bir mucizeyi –haşa– kendi kendilerine inşa ettiğine hangi akıl sahibi inanabilir? Kâinatın maddî temelini oluşturan atomik ve atomaltı seviyedeki parçaların her birini ve bunlar arasındaki olağanüstü sıkı münasebetleri izahta, sadece fizikî açıklamalar yeterli değildir. Fizik, bir hâdisenin hangi şartlarda veya nasıl tezahür ettiğini açıklamaya çalışır; fakat bu âhenkli ve mîzanlı hâdiselerin kim tarafından, hangi maksatla yaratıldığını cevapla(ya)maz. Kâinatta her şey o kadar yerli yerindedir ki, perdenin arkasındaki Zât, dâima kendini hüşyar kalblere, zinde akıllara hissettirir.</p>
<p>Bundan yüzyıl önce maddenin katı, sıvı ve gaz şeklindeki formlarının aslında yoğunlaşmış enerji olduğunu söyleseydiniz, insanlar size herhalde gülerlerdi. Daha sonraları, Einstein’ın ortaya attığı izafiyet teorisi ile başlayan bir vetire, maddeye yeni bir bakış açısı getirilmesine vesile oldu. Max Planck’ın ‘ısınmış maddelerin, ayrı ve sâbitleşmiş enerjilerde ışıdığı’na dâir keşfi ile ‘kuanta’ olarak bilinen enerji paketleri gündeme geldi. Bu büyük keşif, bütün maddelerin aslında yoğunlaşmış enerji olduğunu söylemekteydi. Fizikî âlemin dar kalıplarında hâdiselere izah getirmeye çalışan herkesi zorlayan bu açıklamaların hayatımızda pratik uygulamalarını görmek mümkün. Transistörler, cep telefonları, televizyonlar, mikrodalga fırınlar ve daha birçok âlet, bu sezgilere ters düşen keşiflerin ışığında yapılmıştır. Bu gelişmeler, varlığı daha derinden okuma imkânını da bizlere sunmaktadır. Kuantum fiziği çevresindeki her bir gelişme, etrafımızdaki hâdiselere ve maddeye bakışımızı yeniden gözden geçirmemize vesile olmuştur. Şimdi etrafımızda cereyan eden bazı hâdiselere kısaca bakalım:<br />
Mıknatısların manyetik sahasına giren manyetik malzemelerin davranışlarına hepimiz âşinayızdır. Ama nasıl? Mıknatıstan yayılıp, metale yakına gelmesi emrini veren şey nedir? Peki, aynı kutuplu mıknatıslar karşı karşıya gelince, ortaya neden itme kuvveti çıkar?</p>
<p>Yerçekimi de bir muamma olarak karşımızda durmaktadır. Neden bir çekim vardır? Dünya’daki varlığın uzaya saçılıp gitmemesi için mi? Olabilir. Ancak yerçekiminin bir neticesi olan bu husus, “Yerçekimi neden var?” sorusunun cevabı değildir. Hem şuursuz bir varlık, diğer bir varlığı neden koruma ihtiyacı hissetsin ki?!</p>
<p>Elektrik, hayatımızda oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Yaptığı işleri görünce elektriğin ne olduğunu genellikle anladığımızı zannederiz. Hiç düşündük mü, elektrik nedir? Verilebilecek pek çok cevap bulunabilir. Ancak bu cevapların hiçbiri elektriğin bize neden hizmet ettiği gerçeğini izah etmez.</p>
<p>İnsan vücudu, yaklaşık 75 trilyon hücrenin ortak bir hayat için beraber hareket ettiği bir mu’cize makine gibi çalışır. Her bir hücre hayatın devamı için bağımsız olarak katkıda bulunmasına rağmen, insan vücudunda işlerin karışmaması, idrak sahiplerine çok şey ifade etmektedir. Duyduğumuz üzücü bir haber, gözlerimizden yaşların boşalmasına sebep olurken, korkunç bir hâdise tüylerimizi diken diken edebilir. Üzülen veya korkan hangi hücrelerimizdir?</p>
<p>Hücrelerin büyük çoğunluğu altı ayda bir yenilenmektedir. Eski hücre, yerini yenisine bırakırken, bilgisini de bırakmaktadır. Hücre zarı, hangi maddeleri alıp hangilerini almaması gerektiğine dâir ön bilgiye nasıl sahip olmaktadır? Hücre zarı kapı bekçiliği vazifesini kimden almaktadır? Böyle bir iş bölümünü kim yapmıştır?</p>
<p>Işık nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır? Göz-madde-ışık koordinasyonu nasıl sağlanır? Işığın foton veya dalga şeklinde meydana gelmesinde belirleyici faktör nedir? Işık neden aydınlatır? Işığı meydana getiren fotonlar, bu bilgiye nasıl sahip olmuşlardır?</p>
<p>Şüphesiz bu soruların ilmî açıklamaları şu veya bu şekilde yapılmaktadır. İlim bize hâdiselerin nasıl gerçekleştiğini îzah etmeye çalışmaktadır. Ama bu hâdiselerin neden gerçekleştiğini izah edememektedir. Arının, balı nasıl ürettiği elbette bilinmektedir. Ama çok faydalı bir gıda olan balın, insanın hizmetine verilmesi gerektiğini şuur sahibi olmayan arılar nereden bilmektedir? Bu listeye daha pek çok soru eklenebilir. Bilim dünyasının ortaya koyduğu her yeni keşif, maddeye hükmeden bir gücün, varlık üzerindeki büyük hâkimiyetini ortaya koymaktadır. Kâinattaki müthiş âhengi, varlıkların işleyişindeki harika nizamı anlamak için, fen ilimlerinin îzah getiremediği bir yaklaşıma da açık bulunmak gerekir. Varlık âleminde meydana gelen hâdiseleri, peşin hükümlerden uzak şekilde anlamaya çalışan nazarlar, bugün ‘kâinattaki âhenk ve nizamın her şeye gücü yeten bir Yaratıcı’yı işaret ettiği’ hakikatine doğru kaymaktadır.</p>
<p>Sızıntı Kasım 2008<br />
Olgun ATLI</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/bilimin-zorlandigi-sorular/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kanserin İstenmeyen Dönüşü</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/kanserin-istenmeyen-donusu/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/kanserin-istenmeyen-donusu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Sep 2008 09:15:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Lokman Hekim]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimadamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil]]></category>
		<category><![CDATA[hücreler]]></category>
		<category><![CDATA[Kanser]]></category>
		<category><![CDATA[kanserler]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer]]></category>
		<category><![CDATA[nüksedebilirler]]></category>
		<category><![CDATA[Trabzon]]></category>
		<category><![CDATA[tümör]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=1134</guid>
		<description><![CDATA[Kanser çağımızın en önemli hastalıklarından biridir. Tedavisi bir hayli zor olan bu hastalık gelişen tıp teknolojisi ve yeni tedavi yöntemleriyle durdurulabilir. Fakat kimi zaman tedavi edilen kanserler yeniden nüksedebilirler. Bilimadamları ve doktorlar yıllardır bu durumun nedenini araştırmaktadırlar. Aradıkları cevabı bir laboratuvar faresi sayesinde bulan doktorlar hücrelerin kanserli olmadan önce bir tümör tarafından bozularak vücuda dağıldığını]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/09/kanser-hucresi1.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1276" title="kanser-hucresi" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/kanser-hucresi-150x150.jpg" alt="kanser hucresi 150x150 Kanserin İstenmeyen Dönüşü" width="150" height="150" /></a>Kanser çağımızın en önemli hastalıklarından biridir.  Tedavisi bir hayli zor olan bu hastalık gelişen tıp teknolojisi ve yeni tedavi yöntemleriyle durdurulabilir.  Fakat kimi zaman tedavi edilen kanserler yeniden nüksedebilirler.  Bilimadamları ve doktorlar yıllardır bu durumun nedenini araştırmaktadırlar.  Aradıkları cevabı bir laboratuvar faresi sayesinde bulan doktorlar hücrelerin kanserli olmadan önce bir tümör tarafından bozularak vücuda dağıldığını bulmuşlardır. Bozulan hücreler uyarılmayı geciktirerek yıllarca pasif bir şekilde beklerler ve daha sonra tümöre dönüşerek kansere sebep olurlar.<span id="more-1134"></span><br />
Araştırmacılar hücrelerin kötü tümör tarafından bozularak vücudun herhangi bir bölgesinde kansere neden olduğunu bilmekteydiler(Bu süreç  metastaz olarak bilinir). Örneğin göğüs kanseri akciğere sıçrayarak akciğer kanserine sebep olur. Fakat geneltanı metastazın tümörün gelişmesinin sonlarına doğru gerçekleştiği yönündedir.  Bu teoriye göre yokedilen tümörler metastazın engellenmesini sağlar fakat bu çoğu zaman geçersizdir. Son zamanlarda araştırmacılar küçük kanserli hücrelerin gelişme başlarında yayılarak pasif bir şekilde durduklarını düşünmektedirler. Bu teoriyi bir nesil fare ile test eden araştırmacılar düşüncelerinin doğruluğunu ispatlamışlardır.</p>
<p>http://sciencenow.sciencemag.org/cgi/content/full/2008/828/1</p>
<p>http://news.bbc.co.uk/1/hi/health/7586444.stm</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/kanserin-istenmeyen-donusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Göz:Ruhun Penceresi</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/gozruhun-penceresi/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/gozruhun-penceresi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Aug 2008 06:39:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Lokman Hekim]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[göz]]></category>
		<category><![CDATA[göz kapakları]]></category>
		<category><![CDATA[kirpik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=981</guid>
		<description><![CDATA[Gözünüzün 600 bin sinirle beyne bağlı olduğunu biliyor musunuz? Ya da aynı anda 1.5 milyon mesaj alıp bunları düzenlediğini ve saatte 500 km&#8217;lik hızla beyne gönderdiğini… Örneğin siz bu sayfaya bakarken gözünüzden beyninize doğru saatte 500 km hızla bir elektrik akımı ilerlemektedir. Akım iletildiğinde siz de satırları okumaya başlarsınız. Peki hiç düşündünüz mü, tek bir]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/kirpik2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-982" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/kirpik-150x150.jpg" alt="kirpik 150x150 Göz:Ruhun Penceresi" width="150" height="150" title="Göz:Ruhun Penceresi" /></a>Gözünüzün 600 bin sinirle beyne bağlı olduğunu biliyor musunuz? Ya da aynı anda 1.5 milyon mesaj alıp bunları düzenlediğini ve saatte 500 km&#8217;lik hızla beyne gönderdiğini… Örneğin siz bu sayfaya bakarken gözünüzden beyninize doğru saatte 500 km hızla bir elektrik akımı ilerlemektedir. Akım iletildiğinde siz de satırları okumaya başlarsınız.<span id="more-981"></span></p>
<p>Peki hiç düşündünüz mü, tek bir noktaya bakarken birbirinden farklı yüzlerce detayı nasıl görebiliyorsunuz? İnsan günlük hayatın koşuşturmacası içinde bunları düşünmezken, göz bütün bu noktalardan gelen mesajları değerlendirmekte, birbirlerinden ayırt etmekte ve her birini beyne iletmektedir.</p>
<p>Gözlerimizin bize son derece kaliteli bir görüntü sundukları da unutulmaması gereken bir konudur. Örneğin elimizde dergi düşünelim ; bize oldukça yakın olduğu için bu görüntüyü çok net algılarız, ama aynı anda arka planda gördüğümüz manzara çok uzak olmasına rağmen bu görüntüyü de aynı netlikte görürüz. İşte gözlerimizin ulaştığı bu netliği hiçbir televizyon, hiçbir kamera sağlayamamakta, hiçbir teknoloji insana kendi gözünün görüş mükemmelliğini ve görüş hızını sunamamaktadır. İnsanın doğuştan sahip olduğu bu büyük nimet, her şeyi en ince detaylarıyla birlikte mükemmel bir şekilde yaratan Allah&#8217;ın (C.C) bir ikramıdır.</p>
<p>Gözün sahip olduğu muazzam özellikler burada saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Hassas bir yağlama sistemi de gözün sahip olduğu önemli bir özelliktir. Bu sistem, günde yaklaşık yüz bin defa dört ayrı yöne dönen gözün bu hareketler sonucu yıpranmasını engellemektedir.</p>
<p>Allah bir ayetinde insana verdiği bu nimetini şöyle hatırlatmaktadır:</p>
<p class="ayetler">&#8220;De ki: &#8220;Sizi inşa eden (yaratan), size kulak, gözler ve gönüller veren O&#8217;dur. Ne az şükrediyorsunuz?&#8221; (Mülk Suresi, 23)</p>
<p class="baslik">Gözlerimizin daimi koruyucuları: Göz kapakları</p>
<p>Peki dünya ile bağlantı kurmamıza vesile olan gözlerimizi koruyan göz kapaklarımız hakkında ne kadar bilgiye sahibiz? Göz kapaklarımızın birçok hayati görevinin olduğunu, örneğin konjonktiva ve korneayı her an belli bir nem oranında tuttuklarını biliyor muyuz? Gerektiğinde göz yuvasının üzerini sıkıca örten göz kapaklarımızın bizler için önemini ne kadar sıklıkla düşünüyoruz?</p>
<p>Göz kapağı kavisli göz üzerine kusursuzca kapanan bir mekanizmaya sahiptir. Bu mükemmel uyum sayesinde göz kapağının açılıp kapanması esnasında gözün ön yüzeyinde temas edilmeyen hiçbir nokta kalmaz. Eğer göz kapağı gözü bu kadar mükemmel bir şekilde sarmasaydı, kalan boşluklardaki yabancı maddelerin temizlenmesi mümkün olmayacaktı.</p>
<p>Ayrıca, bilindiği gibi, göz kapağının derisi vücudun diğer kısımlarına göre çok daha incedir. Göz kapağı derisinin alt tabakası yağsız ve gevşektir. Bu sayede kan bu bölgede kolay toplanır. Eğer göz kapağının derisi kalın ve yağlı bir yapıda olsaydı, hiç kuşku yok, gözlerin açılıp kapanması oldukça zor bir işlem olurdu.</p>
<p>Gözün açılıp kapanma esnasında göz kapağının içinde bulunan özel bir bezden salgılanan yağlı bir salgı kapakların birbirlerine yapışmalarını engeller. Bu sayede göz kapakları kayganlık elde eder ve bizler gün içinde binlerce kez gözlerimizi kırparken bu işlemin farkında bile olmayız. İşte bizim farkında bile olmadan yaptığımız bu hareket sayesinde gözlerimiz yoğun ışık temasından ve yabancı maddelerden korunmaktadır.</p>
<p>Peki ya gözlerimizi kırpmamız mümkün olmasaydı ne olurdu? Şüphesiz gözlerimizin içi toz dolar, bu da gözlerimizin mikrop kapmasına yol açardı. Ayrıca gözlerimiz tamamen temizlenemediğinden puslu, bulanık bir görüntü meydana gelirdi.</p>
<p>Göz kapağının uyurken kapalı durması da Allah’ın (C.C) insan üzerindeki çok büyük bir rahmetidir. Eğer göz kapağı uyurken kapanmasaydı, gözler göz kapağının altındaki kılcal kan damarlarıyla beslenemeyecek ve giderek yıpranacaktı.</p>
<p>Kornea adı verilen gözün önündeki şeffaf tabaka, vücutta kan damarlarının geçmediği tek bölgedir. Dış dünyayı bu sayede berrak bir şekilde görebiliriz. Bu dokunun düzenli beslenmesi de, göz kapağının uyku esnasında kornea tabakasını sarması ile birlikte mümkün olabilmektedir.</p>
<p>Peki, hiç düşündünüz mü, insan, göz kapağı olmadan uyuyabilir miydi? Kuşkusuz göz kapağı olmadan uyumak insan için son derece zor bir işlem olurdu. Uyuyabilmek için karanlık bir odaya ihtiyaç olacak, gündüzleri ise uyumak mümkün olmayacaktı. Öte yandan uyku esnasında açık kalan gözler, her türlü dış etkiye karşı savunmasız kalacaklardı.</p>
<p>Kirpikler: Estetik bir koruma</p>
<p>Göz kapağının sınırından çıkan kirpikler toz veya yabancı bir madde göze temas ettiğinde refleks olarak gözü korurlar.</p>
<p>Kirpikler düzgün, yumuşak ve yukarı doğru hafifçe kıvrıktırlar. Bu şekil, estetik olmanın yanı sıra son derece kullanışlıdır. Zeis adlı bezlerin salgıladıkları yağlı bir salgı ile kirpikler yağlanır, kavisli elastik bir yapı kazanırlar. Eğer bu detay var olmasaydı, kirpikler son derece sert olacak, her göz kırpmada yoğun rahatsızlık veren bir karışma ve takılma hissedilecekti.</p>
<p class="baslik">Bilim adamlarının taklit ettikleri gözyaşı</p>
<p>Günümüzde bilim adamları doğadaki malzemelerin ya da canlıların yapısını incelemekte ve bunları çalışmalarında örnek olarak kullanmaktadırlar. Doğada bulunan materyallerin sağlamlık, hafiflik, esneklik gibi özellikleri veya sahip oldukları kimyasal özellikler bilim adamlarını bu materyallerin yapısını örnek almaya yöneltmiştir. Yalnızca “sıradan bir tuzlu su” sanılan gözyaşı da bu malzemelerden biridir. Nitekim gözyaşı son derece özel bir sıvıdır. En önemli görevlerinden biri de gözü mikroplara karşı korumaktır. İçinde bulunan &#8220;lizozim&#8221; enzimi birçok bakteri türünü parçalayabilme ve mikrop öldürme özelliğine sahiptir. Lizozim sayesinde göz, enfeksiyonlardan korunur. Ne var ki bu madde, binaları mikroplardan temizlemek için kullanılan kuvvetli dezenfektanların içeriğindeki maddelerden bile daha etkilidir. Peki böylesine güçlü bir dezenfektan, göz gibi hassas bir organa nasıl hiçbir zarar vermemekte, aksine göze mükemmel bir koruma sağlamaktadır?</p>
<p>Bu da, Allah’ın (C.C) üstün yaratışındaki mükemmel bir ayrıntıdır. Açıkça fark edilebileceği gibi, gözyaşı gözün kimyasal yapısına en uygun şekilde yaratılmıştır. Yaratılışın her noktasında mevcut olan muhteşem uyum, gözyaşında da görülmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/gozruhun-penceresi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Genler ve Tesadüf</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/genler-ve-tesaduf/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/genler-ve-tesaduf/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Jul 2008 17:58:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[dr]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[prof]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=304</guid>
		<description><![CDATA[İNSAN yaklaşık 100 trilyon hücreden yaratılan muazzam bir varlık. Her hücremizde dört farklı nükleotidin (dAMP, dGMP, dCMP ve dTMP) farklı şekilde sıralanmasından meydana gelen ucuca sıralandığında yaklaşık 2 metre uzunluk oluşturan ve gözle görünmeyen, hücreye özenle yerleştirilmiş DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) denilen moleküller var. Buna göre bir insandaki toplam DNA moleküllerinin uzunluğu 200 trilyon metre]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.ntvmsnbc.com/news/123697.jpg"></a><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/gen2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-312" title="gen" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/gen-150x150.jpg" alt="gen 150x150 Genler ve Tesadüf" width="150" height="150" /></a></p>
<p>İNSAN yaklaşık 100 trilyon hücreden yaratılan muazzam bir varlık. Her hücremizde dört farklı nükleotidin (dAMP, dGMP, dCMP ve dTMP) farklı şekilde sıralanmasından meydana gelen ucuca sıralandığında yaklaşık 2 metre uzunluk oluşturan ve gözle görünmeyen, hücreye özenle yerleştirilmiş DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) denilen moleküller var. Buna göre bir insandaki toplam DNA moleküllerinin uzunluğu 200 trilyon metre veya 200 milyar kilometredir. Dünyanın çevresinin 40 bin kilometre olduğunu düşünürsek, dünyanın çevresini 5 milyon defa dönecek kadar DNA moleküllerinin bir insanda mevcut olduğunu görürüz.<span id="more-304"></span></p>
<p>Her bir hücrede bulunan bu moleküller üzerinde, insanın birçok karakterlerini ve vücudumuzdaki bütün organların şifrelerini taşıyan 30 bin civarında gen var. Her bir gen, DNA üzerinde bir protein (daha doğru ifade ile bir polipeptid zinciri) şifreleyen DNA üzerindeki belirli bölgeleri teşkil eder. İnsan ilk yaratılırken annenin yumurtalık hücresi ile babanın sperm hücresi birleşerek zigot denilen hücre yaratılmakta ve 30 bin genlik şifre ve program bu anda oluşturulmaktadır. Daha sonra hücre bölündükçe bu şifre hücreden hücreye aktarılmakta ve her hücre aynı programa tamamen sahip olmaktadır.</p>
<p>İnsandaki 100 trilyon hücrenin her birinde aynı 30 bin gen yapısı olmasına rağmen hepsi her hücrede aktif değildir. Örnek olarak göz hücrelerinde sadece gözden sorumlu genler aktif iken, diğerleri baskı altındadır ve bunların şifrelenmelerine izin verilmemektedir. Böylece her organ veya dokuya has genler aktiftir. Yani insanın yaratılışı esnasında vücudunun her yerinde her türlü organ çıkma ihtimali varken sadece en uygun organ yaratılmaktadır. Yine insan vücudu yaratıldıktan sonra her organ için gerekli olan genler aktifleştirilmekte, diğerleri baskılanmakta ve yanlış bir organizasyona izin verilmemektedir. Örnek olarak diz kapaklarımızda göz çıkma ihtimali yanında, sırtımızda kollarımız da çıkabilir. Nitekim sineklerde larva safhasında iken mutasyon, yani DNA baz sırasında değişiklik yapılmış ve dünyaya gelen sineklerin ayaklarının başlarından çıktığı görülmüştür. Halbuki yaratılan her insanda baş aynı yerde, gözler, kulaklar ve diğer azalar en uygun bölgelerde yaratılmaktadır.</p>
<p>Benzer şekilde her hücrede ihtiyaca göre gerekli genler açılır. Örnek olarak bir E.coli bakteri hücresinde dışarıda gıda olarak kullanılacak olan süt şekeri (laktoz) varsa, bu şekeri hücre içine taşıyacak ve sindirecek enzimleri şifreleyecek genler o anda açılır. Aksi takdirde bu genler baskı altındadır. Yani her hücrede ihtiyaç duyulduğu kadar madde yapılır, fazla veya eksik yapılmaz. Bu insan hücresi için de geçerlidir. Buna göre her hücrede ekonomi prensipleri tam olarak uygulanmaktadır.</p>
<p>Bu olay insan için geçerli olduğu gibi, bugün ilmin tesbit ettiği 1.600.000 (bir milyon altıyüz bin) hayvan ve bitki türü için de geçerlidir. Her canlı türü genetik kontrol altında kendisi için en mükemmel bir organizasyonda yaratılmaktadır. Bu durum, kâinatta tesadüfün olmadığına ve her şeyin sonsuz bir ilimle idare edildiğine büyük bir delildir.</p>
<p>Dr. Ömer Yavuz</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/genler-ve-tesaduf/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>El Birûnî Kimdir?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/el-biruni-kimdir/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/el-biruni-kimdir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jun 2008 18:20:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[bilgin]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamı]]></category>
		<category><![CDATA[icad]]></category>
		<category><![CDATA[kaşif]]></category>
		<category><![CDATA[keşif]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=144</guid>
		<description><![CDATA[Ebu’r-Reyhan Muhammed b. El-Bîrûnî, milâdi 973 yılında Hârizm’in bir keÂ­nar mahallesinde doğdu. “Tahdîdü nihâyât’il-emâkin” isimli eserinin mukaddiÂ­mesinden kendisinin Türk olduğu anlaşılÂ­maktadır. Çünkü orada şöyle bir ifade kulÂ­lanmıştır: “Ben ne Arabım, ne de Acem. Arab ve Acem dillerini ana dilimden sonÂ­ra öğrendim. İlim dili olan Arabca yerine benim ana dilim ile ilim tesbit edilmiş olsa idi,]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="KONURENK"> Ebu’r-Reyhan Muhammed b. El-Bîrûnî, milâdi 973 yılında Hârizm’in bir keÂ­nar mahallesinde doğdu. “Tahdîdü nihâyât’il-emâkin” isimli eserinin mukaddiÂ­mesinden kendisinin Türk olduğu anlaşılÂ­maktadır. Çünkü orada şöyle bir ifade kulÂ­lanmıştır: “Ben ne Arabım, ne de Acem. Arab ve Acem dillerini ana dilimden sonÂ­ra öğrendim. İlim dili olan Arabca yerine benim ana dilim ile ilim tesbit edilmiş olsa idi,</span><span id="more-144"></span><span class="KONURENK"> oluk üzerine çıkmış deveye veya tarla sürmek için çifte koşulmuş zürafâya şaşıldığı gibi şaşılır ve hayret edilirdi.” Çok zengin bir dil olduğundan, zaten Arabça, o devirde edebî ve ilmî dil olarak kullanıÂ­lıyordu. Ayrıca gençliğinde hatta çocukÂ­luğunda Türkçe bilmekte olan Bîrûnînin eserlerinde Türkçe kelimelere rastlanmaktaÂ­dır.</p>
<p>Müslümanlar o devirde ilim ve teknikÂ­te, bütün dünyada en ileri mevkide idiler. Batılıların onların seviyesine ulaşması için asırların geçmesi gerekti. Çünkü İslâm âlimleri ellerine geçen teknik vasıtaları inÂ­celiyor daha gelişmişlerini elde etmek için uğraşıyorlardı. İlmî görüşleri temel esaslara bağlayıp yeni buluşların peşinde koştuÂ­ruyorlardı. Meselâ Müslümanlar, Ptolomeus’un tamamen basit kadranını geliştiÂ­rerek yeni âletler imâl ettiler. Duvar ve açı kadranından başka, on sekiz çeşit taşınabiÂ­lir kadran vücuda getirdiler. El-Bîrûnî ise, yedi buçuk metre kuturlu bir kadrandan faydalanmıştı. Asırlarca dünya mihverinin nütasyonuna (eğikliğine) dairMüslümanların verdiği bilginin farkına varılmadı. İlk defa 1610 ’da dikkati üzerine çeken Güneş lekelerine dair, müslümanların müşahedeleÂ­ri de uzun zaman takdir edilemedi. Daha 1000 senesinde El-Bîrûnî tarafından taÂ­mamlanan “Kopernikvârı Dönüş’ün de farÂ­kına varılamadığından, bu bilgiler sadece astronomiye ait tefekkür sahasında kaldı. Bir zamanlar Sisamlı Aristo’nun ondan bir asır sonra da Babil’de Selenkos’un bittiği Rönesans Devrindeki bu dönüşü, Kopernik’ten 500 yıl Önce El-Bîrûnî kavÂ­ramıştı. Gündüz-gece değişikliğini yapan, Güneşin Dünya etrafında dönmesi değilÂ­di. Bilakis, kendi mihveri etrafında dönen, gezegenlerle beraber Güneş’in etrafını da dolaşan Dünya’nın kendisiydi. Dünya gezeÂ­genlerle birlikte yer değiştirmekte, GüneÂ­şin etrafında bir devri tamamlamaktaydı. Kopernik’in eserinin ortaya çıkışından çok evvel bu ateşli iddia, elde teleskop ve raÂ­sat âletleri yokken, çok az vasıtalara daÂ­yandırılmıştı.</p>
<p>El-Bîrûnî’nin mineraloji (madenler ilÂ­mi) ile ilgili eserleri, bu sahada şu gün için bile kullanılabilecek durumdadır. Mineraloji, hem tıp hem de kıymetli taşlar bakımınÂ­dan yapılan araştırmalarla ilerlemiştir.’</p>
<p>El-Bîrûnî 1000 yılında yani 27 yaşında iken meşhur eseri “El’âsâr’ul-Bâkıyetû an’il-Kurun’il-Hâliye”yi tamamladı.</p>
<p>1017 yılında, Türk İmparatoru Gazneli Mahmud’un daveti üzerine Gazne’ye gitti. Hayatının büyük bir kısmını Gazne medresesinde çalışmakla geçirmiştir. Çok geniş ilmî araştırmalar yapmış, inanç ve anÂ­layış olarak Hind ve İran’ı ayrı ayrı kitapÂ­larda incelemiştir. “Kitâbû’t Tahkikî mâ li’1-Hind” isimli eserinde, Hindlilerin örf ve âdetleri ile felsefî düşüncelerinden, rakamÂ­larından, astronomilerinden bahsetmiştir. Bu eser, 1887 yılında “Al’ Birunis’s India” ismiyle İngilizceye çevrilmiştir</p>
<p>El-Bîrûnî bir astronomi ansiklopedisi olan meşhur eseri “El’Kanun’ul-Mesudiyyü fi’l-Heyeti ve’n-Nücûm”u Gazneli Mahmud’un ölümünden sonra yerine geçen oğÂ­lu Sultan Mesud b. Mahmud b. Sebûk Tekin adına yazmıştır. Bu kitabın kendisiÂ­ne sunulmasından çok duygulanan SulÂ­tan Mesud, El-Bîrûni’ye bir fil yükü saf güÂ­müş gönderince, bütün ilim adamlarının dikÂ­katini çekecek şu cevabı vermiştir: “Bu armağan beni baştan çıkarır, ilimden uzakÂ­laştırır, ilim sahibi olan kimse ise, gümüşün hemen harcanıp bittiğini, oysa ilmin kalıcı olduğunu bilir.İlmin devamlı zenginliğiÂ­ni,gümüşün kısa ömürlü bayağı parıltısına hiçbir zaman değişmem.”</p>
<p>El-Bîrûnî 1025 yılında Mâverâünnehir ile Sind’in tul (boylam) dairelerindeki hataları düzeltti.</p>
<p>El-Bîrûnî, “Târih’ül-Hind” adlı eserinÂ­de Hind dini, ilmi, felsefesi, edebiyatı, coğrafyası ve âdetleri hakkında geniş bilÂ­gi verdikten başka astronomiden de bahsetÂ­miştir. Bu eserinde Dünya’nın günlük haÂ­reketinin heliosantrik (Güneşi merkez saÂ­yan) ve jeosantrik (arz küresini merkez saÂ­yan) sistemin her ikisiyle de izah edilebiÂ­leceğini kabul etmiştir.</p>
<p>1030 yılında Sultan Mesud’a ithaf etÂ­tiği “Astronomi ve Yıldızlar Hakkında KaÂ­nun” isimli eserini, matematik ve astronoÂ­minin esas meselelerini aydınlatmak için yazmıştır. Bir çeşit ansiklopedi olan bu eserde birçok yeni buluşlar mevcud olup, trigonometriye ait geniş bir bölüm bulunÂ­maktadır. Bu eserde Gazne ve İskenderiye’ nin enlem ve boylamları ile Dünyanın büÂ­yüklüğü hakkında malûmat bulunmaktadır.</p>
<p>El-Bîrûnî ‘‘Makaletün fî istihrâci kadr’il-ardı bi rasadi inhıtat’il ufkı an kulel’il-cibâl” (Dağ başlarından yapılan ufuk alçalması rasadı yardımı ile Dünyanın boyutlarının belirtilmesi hakkında bir makale) sinde, Dünya yarıçapının hesabını ilmi bir usulle izah eder. Diğer taraftan “Hind” adlı eserinde Dünyanın yarı çapını R = 6324,66 km. olarak vermektedir. Bu değer ise, gerçek yarıçap değerine çok yakındır. Çünkü günümüzdeki ölçmelere göre ekvatorda R = 6377,397 km. kutuplarda ise, R = 6356,0759 km.dir. El-Bîrûnî İsÂ­lâm dünyasının en ünlü şehir ve kasabalaÂ­rından 600 tanesinin enlem ve boylamlarıÂ­nı gösteren bir tablo da yaptı.</p>
<p>İlim dünyası El-Bîrûnî ile çok yakınÂ­dan alâkalanmaktadır. UNESCO tarafından 16 dilde yayınlanan “Görüş” dergisi 1974 Haziran sayısını sırf El-Bîrûnî’ye tahsis etÂ­miş ve kapak baş sayfasında şunları yazÂ­mıştır; “Bin yıl önce orta Asya’da yaşayan evrensel bir deha: El-Bîrûnî&#8230; Astronom, taÂ­rihçi, botanist, farmakolog, jeolog, şâir, filozof, matematikçi, coğrafyacı ve hümaÂ­nist&#8230;</p>
<p>Carra de Vaux, astronomiyi tetkik ederken en mühim mevkii El-Bîrûnî’ye veriyor. Astronomiye dair pek çok eserler veren, bir çok usturlaplar (yıldızların DünyaÂ­ya göre yükseklik derecesini bulmakta kulÂ­lanılan âletler) vücuda getiren El-Bîrûnî den, bu Fransız müsteşrik’i şöyle bahsetÂ­mektedir: “Hareketli olan arz mıdır, yokÂ­sa güneş midir? El-Bîrûnî’nin, o akıcı ve yuÂ­muşak zekâsının elastikiyetini, bütün ayÂ­dınlığı ile bu mesele karşısında görüyoruz. Arzın güneş etrafında dönmesi nazariyesi Copernic’ten iki bin yıl evvel Bâbilli Selencus ve Sisamlı Aristaroue gibi şahıslar taraÂ­fından da ileri sürülmüştür. El-Bîrûnî pek iyi bilip tetkik ettiği bu iki faraziyenin taraftarÂ­larını ve aleyhtarlarını olduğu gibi ortaya koydu. El-Bîrûnî ilmî gerçeği tesbit ederÂ­ken, itiraz olarak ileri sürülen fikirlere de cevap verdi. Meselâ:</p>
<p>-  Peki, dünya dönüyorsa, onun bu döÂ­nüşünden dolayı ağaçların, taşların yerinÂ­den fırlamaları lâzımdır.</p>
<p>- Bu hâl, onun doğruluğunu çürütemez. Çünkü herşey, Arzın merkezine düÂ­şüyor. Demek ki, o merkezde çekicilik var. İşte bu cazibe (yer çekimi) dünya üzerinÂ­deki şeylerin dışarı fırlamasına mâni olur.” (Carra de Vaux, Les penseurs de L’İslâme C. II S. 215 &#8211; 217)</span></p>
<p><span class="renk6"> SIZINTI DERGİSİ<br />
Dünyayı Aydınlatanlar: El Birûnî              <span class="renk11"><br />
Safvet SENİH</span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/el-biruni-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dr. Muhammed Bozdağ Kimdir?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/dr-muhammed-bozdag-kimdir/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/dr-muhammed-bozdag-kimdir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Apr 2008 12:41:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[dr]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[irfan]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[muhammed bozdağ biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[muhammed bozdağ kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[muhammed bozdağ kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[muhammed bozdağ özgeçmiş]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/dr-muhammed-bozdag-kimdir/</guid>
		<description><![CDATA[Dr. Muhammed BOZDAĞ Trabzon-Akçaabat’ta 1967 yılında doğdu. Kastamonu-İnebolu Lisesini birincilikle bitirdi. Şeref Öğrencilerinden olduğu ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nden 1990 yılında mezun oldu. Yüksek Lisans Tezini “TBMM’nin Verimliliği” üzerine tamamladı. Halen doktora çalışmalarını sürdürüyor. 1992 yılından bu yana TBMM’de Yasama Uzmanı olarak çalışıyor. Kendisi muhtelif zamanlarda ABD, Almanya, Bosna Hersek ve Hırvatistan’da çeşitli incelemelere katılmıştır. Lise]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><a title="Muhammed Bozdağ" href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/muhammedbozdag2.jpg"><img src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/muhammedbozdag2.jpg" alt="muhammedbozdag2 Dr. Muhammed Bozdağ Kimdir?"  title="Dr. Muhammed Bozdağ Kimdir?" /></a><br />
<strong>Dr. Muhammed BOZDAĞ</strong></p>
<p>Trabzon-Akçaabat’ta 1967 yılında doğdu. Kastamonu-İnebolu Lisesini birincilikle bitirdi. Şeref Öğrencilerinden olduğu ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nden 1990 yılında mezun oldu. Yüksek Lisans Tezini “TBMM’nin Verimliliği” üzerine tamamladı. Halen doktora çalışmalarını sürdürüyor. 1992 yılından bu yana TBMM’de Yasama Uzmanı olarak çalışıyor. Kendisi muhtelif zamanlarda ABD, Almanya, Bosna Hersek ve Hırvatistan’da çeşitli incelemelere katılmıştır.<span id="more-61"></span></p>
<p>Lise döneminde Tercüman Çocuk dergisiyle başlattığı yazarlığını, değişik dergilerde yayınlanan çalışmalarıyla sürdürdü. Bir dönem, köşe yazarlığı yaptı. “Düşünce Mühendisliği, Yüksek Yetenek, Tele-terapi, Yüksek Ahlâk, Kişisel Değişim, İstemenin Esrarı” gibi isimler verdiği radyo konuşmaları hazırladı. Bu konuşmalardan bazıları halen bazı radyolarda seri olarak yayınlanıyor.</p>
<p>Kurucuları arasında yer aldığı Kültürlerarası Araştırma ve Dostluk Vakfı’nın, 1999-2001 yıllarında başkanlığını yaptı.<br />
1995-2002 yılları arasında “Hızlı ve Etkin Öğrenme,” “Güzel ve Etkili İletişim” seminerleri verdi. “Düşün ve Başar” ve “Ruhsal Zekâ” isimli diğer iki kitabı çok satanlar listesinde yer almaktadır.</p>
<p>Dr. Nilgün Hanım’la evli ve iki çocuk babası olan Bozdağ, özgün üslûbuyla yeni yazılar ve konuşmalar üretmeye devam etmektedir. Ayrıca “yetenek.com” isimli web sitesi aracılığıyla da okuyucularıyla buluşmaktadır.</p>
<p>Yazarla İletişim:
</p>
<p style="margin: 0px 20px; text-indent: 30px">Web : <a href="http://www.yetenek.com/">http://www.yetenek.com</a></p>
<p style="margin: 0px 20px; text-indent: 30px">E-Posta :<script type="text/javascript"></script> <a href="mailto:mbozdag@yetenek.com">mbozdag@yetenek.com</a><script type="text/javascript"><!--
  document.write( \\'<span style="\\\" mce_style="\\\"'display: none;\\\'>\\' );
// --></script></p>
<p>Mektup : Muhammed Bozdağ, PK 892 Ulus/ANKARA</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/dr-muhammed-bozdag-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Ahmet Akgüzdüz Kimdir?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/prof-dr-ahmet-akguzduz-kimdir/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/prof-dr-ahmet-akguzduz-kimdir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Apr 2008 12:17:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet akgündüz biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet akgündüz kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet akgündüz özgeçmiş]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[dr]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[irfan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[prof]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/prof-dr-ahmet-akguzduz-kimdir/</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Ahmed Akgündüz akgunduz@osmanli.org.tr 1955 yılında Diyarbakır’ın Çüngüş kazasına bağlı Malkaya köyü’nde doğdu. İlkokulu köyde tamamlayan Akgündüz, Gaziantep İmam-Hatip Lisesi’ni ve Gaziantep Lisesi fen bölümünü bitirdi. 1980 yılında Erzurum Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nden; 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne Hukuk Tarihi Araştırma Görevlisi olarak giren Akgündüz, 1983 senesinde]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><a title="Prof. Dr. Ahmet Akgündüz" href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/p_1250_o2.jpg"><img src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/p_1250_o2.jpg" alt="p 1250 o2 Prof. Dr. Ahmet Akgüzdüz Kimdir?"  title="Prof. Dr. Ahmet Akgüzdüz Kimdir?" /></a><br />
<strong>Prof. Dr. Ahmed Akgündüz<br />
</strong><a href="mailto:akgunduz@osmanli.org.tr"><strong>akgunduz@osmanli.org.tr</strong></a></p>
<p>1955 yılında Diyarbakır’ın Çüngüş kazasına bağlı Malkaya köyü’nde doğdu. İlkokulu köyde tamamlayan Akgündüz, Gaziantep İmam-Hatip Lisesi’ni ve Gaziantep Lisesi fen bölümünü bitirdi. <span id="more-56"></span>1980 yılında Erzurum Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nden; 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne Hukuk Tarihi Araştırma Görevlisi olarak giren Akgündüz, 1983 senesinde Mastırını ve 1986 senesinde de “İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi” adlı teziyle doktorasını tamamladı. 1987 senesinin Kasım ayında Hukuk doçenti olan Akgündüz, aynı yıl Konya selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne “Hukuk Tarihi ve İslam Hukuku Doçenti” olarak tayin edildi. 1986-1991 yılları arasında Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Uzman Müşavir ve Devlet Arşivleri Danışma Kurulu üyeliği sıfatlarıyla araştırmalarda bulunan Akgündüz, 1993 Eylül’ünde Dumlupınar Üniversitesi’ne Hukuk Profesörü olarak atandı. Ekim 1993’ de aynı üniversiteye bağlı Bilecik İktisadi ve İdari bilimler Fakültesi’ne Dekan olarak tayin olunan Akgündüz, aynı zamanda Osmanlı Araştırmaları Vakfı Mütevelli Heyet Başkanıdır. 1997-1998 ders yılında Princeton Üniversitesi’nde misafir Profesör olarak araştırmalarda bulundu. Arapça, İngilizce ve Farsça bilmektedir. Evli ve iki çocukludur. Eserlerinden Bazıları Şunlardır: Osmalı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri / 12 cilt. Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyatı. İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi Şer’iyye Sicilleri / 2 cilt Heyet ile birlikte Belgeler Gerçekleri Konuşuyor / 5 cilt Eski Anayasa hukukumuz ve İslam Anayasası İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi Arşiv Belgeleri Işığında Sayıştay Tarihi Arşiv Belgeleri Işığında Somuncu Baba Arşiv Belgeleri Işığında eshab-ı Kehf ve Tarsus Tarihi Arşiv Belgeleri Işığında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri Osmanlı’da Harem Tabular Yıkılıyor / 2 cilt</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/prof-dr-ahmet-akguzduz-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

