<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Taka &#187; Ahlak</title>
	<atom:link href="http://www.yoremizden.com/tag/ahlak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yoremizden.com</link>
	<description>Karadeniz ve Trabzon kültürünü yaşatma ve sevdirme sitesi...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 10:21:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	
		<item>
		<title>İnsan İlişkilerinde En Güçlü Duygu: Güven</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/insan-iliskilerinde-en-guclu-duygu-guven/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/insan-iliskilerinde-en-guclu-duygu-guven/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Aug 2008 10:16:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Güven]]></category>
		<category><![CDATA[Harun Avcı]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Kariyer]]></category>
		<category><![CDATA[Sızıntı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=584</guid>
		<description><![CDATA[Kodak firmasının kurucusu Eastman, basit bir film makinesi ile 1935&#8242;li yıllarda Afrika&#8217;daki vahşi hayvanların fotograflarını çok yakından çeker ve daha sonra bunları evinde yakın dostlarına gösterir. Hayvanların bu kadar yakından filme alınmış olmasının heyecanıyla içlerinden birisi dayanamaz; &#8220;Aziz dostum, bu işi nasıl becerdin?&#8221; diye sorar. O da cevaben; &#8220;Yanıma güvendiğim bir avcı aldım. Makinenin 10]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/insan2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-585" title="insan" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/insan-150x150.jpg" alt="insan 150x150 İnsan İlişkilerinde En Güçlü Duygu: Güven" width="150" height="150" /></a>Kodak firmasının kurucusu Eastman, basit bir film makinesi ile 1935&#8242;li yıllarda Afrika&#8217;daki vahşi hayvanların fotograflarını çok yakından çeker ve daha sonra bunları evinde yakın dostlarına gösterir. Hayvanların bu kadar yakından filme alınmış olmasının heyecanıyla içlerinden birisi dayanamaz; &#8220;Aziz dostum, bu işi nasıl becerdin?&#8221; diye sorar. O da cevaben; &#8220;Yanıma güvendiğim bir avcı aldım. <span id="more-584"></span>Makinenin 10 metre kadar önüne hayalî bir çizgi çizdim. Avcıya, ben film çekerken herhangi bir hayvan bu çizgiyi geçme teşebbüsünde bulunursa derhal vur, dedim&#8221; der. İzleyiciler şaşırır ve hep bir ağızdan; &#8216;insan bu kadar tehlikeli bir işe nasıl teşebbüs edebilir, ya avcı vurmasaydı?&#8217; diye sorduklarında, &#8220;Dostlarım, hayatta başarılı olmak istiyorsanız, birlikte çalıştığınız insanlara güvenmeyi öğrenmelisiniz&#8221; der.<br />
Günlük hayatta temas içinde olduğumuz değişik kişiler vardır. Kimisiyle ticarî ilişki, kimisiyle birlikte çalışma, kimisiyle sadece selâmlaşıp geçme veya ayak üstü bir konuşma şeklinde sürer bu münasebetlerimiz. Bazı kimselerle ise dertlerimizi, sevinç, endişe ve hasretlerimizi paylaşırız. Hayat onlarla daha tatlı, daha mânâlı hâle gelir. İç dünyamızı açabildiğimiz bu insanlar doğrularımızı ve yanlışlarımızı, iyi ve kötü yönlerimizi dostça söylerler yüzümüze karşı. Hayâllerimizi, isteklerimizi, daha doğrusu kendimizi gerçekleştiririz onlar sayesinde. Ve onların yanında &#8220;gerçek ben&#8221; oluruz. Dostluğu, arkadaşlığı, kardeşliği, sırdaşlığı onlarla yaşarız. Gerçek dostluk ve arkadaşlıklar yılların geçmesiyle, insanların birbirini tanıması ve tartmasıyla, güven duygusuyla kurulur. Güveni sarsmadan bu güzel münasebetleri hayat boyu sürdürmek gerçekten zordur. Güven sarsılınca bütün ilişkiler bir anda yıkılır; yere düşen cam misali paramparça olur. Çünkü emniyet hissi insanları birbirine bağlayan, alâkalarını geliştiren bir yapıştırıcıdır. Eşler arasında, çocuklarla ebeveyn arasında, işverenle çalışanlar, yönetilenlerle yöneticiler arasında, devlet ile fertler arasında ve kurumlar arasında güven olmadığı zaman hiçbir iş iyi gitmez. Bu durumda insan potansiyelini kullanamaz, güzel duygularını sergileyemez, yapabileceklerini yapamaz, yenilikleri deneyemez, ilişkiler mekanikleşir, hayat robotlaşır, maddî-manevî kazanç yolları kapanır. Güven duygusu olmayan bir aile düşünün; anne-baba birbirine, çocuklar ebeveyne güvenmiyor, aynı çatı altında olmalarına rağmen kimse niyetini, yapacaklarını çeşitli endişelerle açıkça söyleyemiyor. Orada ailenin hangi ferdinin düşüncesi, sevinci, acısı veya derdi paylaşılır? Kim gerçek duygusunu açıklar ve kim dürüst olur? Bu ailede olsa olsa, utanca boğulmuş, kendine güveni olmayan, sevgiden mahrum çocuklar; birbirini yiyip bitiren, kendi menfaati için diğerini istismar eden, kızgın, bunalmış, yorgun eşler olur.</p>
<p>Duygu ve düşüncelerini, ideallerini, hayallerini, güçlü ve zayıf yanlarını açıkça ortaya koyabilme ve bundan zarar görmeme güvencesine sahip fertlerden oluşan bir ailede ise bunların tam tersi olur. Orada anlayış, sevgi, hoşgörü ve şefkat esintileri hâkimdir; acılar, sevinçler, endişeler hep birlikte paylaşılır; hayâl ve özlemler birlikte gerçekleştirilmeye çalışılır.</p>
<p>Emniyet duygusu nasıl sağlanır? İnsanlar kime güvenir? Malını, canını, namusunu gönül rahatlığı ile kime emanet edebilir? Niçin herkes emin insan değildir? Onlar ailede, toplumda ve iş dünyasında güvenin önemini mi bilmezler, yoksa güvenilir olmak işlerine mi gelmez? Ya da güvenilir olmanın nasıl gerçekleşeceğini mi bilmezler?</p>
<p>Güven duygusunun önemi hakkında şimdiye kadar çok şey söylenmiştir. Peygamberimiz (sas); &#8220;Hakiki mümin odur ki, insanlar malları ve canları hususunda emniyet içindedirler&#8221; diyerek emniyetin, güvenin önemini belirtirken; güven insanının altı vasfını da bildirmektedir. &#8220;Siz bana altı meselede söz verin, ben de size cenneti tekeffül edeyim: Konuşurken doğru konuşun, vadettiğinizi yerine getirin, emanette emin olun, iffetli olun, gözlerinizi harama karşı koruyun ve ellerinizi başkalarına zarar vermekten uzak tutun.&#8221; Bugünkü ölçülerle de tarttığımız zaman, bu vasıflara sahip insanların güvenilir insanlar olduğunu görebiliriz. İnsanın karekterinde mütevazılık sadakat, hoşgörü, hakkaniyet, cesaret, sabır, çalışkanlık, sadelik gibi üstün vasıflar varsa, bunlar insanda güven uyandırır. Ancak insanlarla iyi bir diyalog kurulabilmesi için, sadece böyle bir karektere sahip olmak yeterli değildir. Duygu ve düşüncelerimizi onlara rahatça açabilmemiz ve böylece hayatımızdaki zorlukları aşmamız için, insanlarla kolay diyalog ve münasebet kurabilme maharetine de sahip olmak gerekir. Karekteri zayıf olanlar ise, bu ustalığa sahip olsalar bile hayatta başarılı olamayacak, yapmacık hareketleri mutlaka açığa çıkacaktır.</p>
<p>Güven İçin Açık İletişim<br />
Ailede olduğu gibi aile dışı fertler arasında da güzel ilişkilerin kurulabilmesi için, kişilerin duygu ve düşüncelerini açabilme güvencesinin olması gerekir. Bir kimseye kendini tanıtma ve kendini açma ölçüsüyle o kişiyle olan yakınlık, samimiyet ve güven derecesi arasında yakın bir alâka vardır. Şüphesiz karşılaştığımız her kişiye duygu ve düşüncelerimizi açamayız. Bu durum tavsiye de edilmez. Kendini açmak ancak güven duyulan kişiye yapılır. Bir insanın karşısındakine güven duyabilmesi ise zaman içinde gerçekleşir. Kendini açan kişi karşısındakine güven verir ve karşılığında &#8220;sana güveniyorum&#8221; mesajını alır. Güven duyulan kişi kendini daha da açar, böylece daha derin ve yakın bir münasebet doğar. İnsan kendini kapadıkça, karşısındakini de kapanmaya zorlayan bir fâsid daire oluşturur. Kuşkusuz her zaman açık iletişim yapılamaz. Açık iletişimin riskleri de vardır, ama insan sürekli içe kapanık yaşayamaz, yaşasa bile gelişemez, büyük bir yalnızlığa düşer. Açık iletişim her zaman karşıdakinden beklenmemeli ve başkalarının açık iletişimde bulunmasına bağımlı olmamalıdır. Açık olmak için risk göze alınmalıdır. Çünkü hayattaki bütün başarılar, az çok riskli davranışlara dayanır. Açık olur, karşımızdakine güvenir ve değer verirsek o da bize açık olur, güven duyar ve değer verir. Kişinin gerçekleri öğrenmesi, kendini geliştirmesi ve düşündüklerini gerçekleştirmesi yönünde atılan adımlar açık olma riskini kabullenmeye bağlıdır. Açık iletişim lider ve yöneticiler için de çok önemlidir.</p>
<p>İyi lider, hiçbir küçük grubun, herşeyin cevabını bilemeyeceği düsturuna inanır. Yönetim dışında çalışanların da zengin bir bilgisi olduğunu, onların zekâ bakımından daha geri olmadığını, kendilerinin ise bir eğitim fırsatı yakaladıkları için o makamda olduklarını düşünür. Bu yüzden lider, tabandaki bilgi zenginliğiyle sürekli temas halinde olmak ister. Gâyesi sadece onlara birşeyler öğretmek değil, işlerini daha iyi yapmalarına nasıl yardımcı olabileceğini sormak ve gerçekte neler olup bittiğini öğrenmektir. Lider herşeyi kapalı kapılar ardında değil; açıkça ortaya koyup tartışarak; hedeflerini, endişelerini ve ihtiyaçlarını dile getirerek tabandan yukarıya doğru iletişim kurulmasını ve bilgi akmasını sağlar. Böylece insanlar yaptıkları işe değer verildiğini görür. Kim önemsenmek istemez ki? Kim kendisine özen gösterilmesini, söyledikleriyle ilgilenilmesini istemez ki? Tabana inmeyen, onlarla açık iletişim kurmayan lider, insanlara önemli olduklarını, onların fikirlerine değer verdiğini nasıl anlatabilir ve onların desteğini nasıl arkasında bulabilir? İnsanlar kendilerine değer veren, fikirleriyle ilgilenen lider ve yöneticiye güven duyar, onu hayal kırıklığına uğratmak istemezler.</p>
<p>Türkiye 2001 yılı Ocak ayında acı bir olay yaşadı. Daha önce faili meçhul cinayetlerin işlendiği, vatandaşın devlet adamından uzak durduğu, belki kendini yeterince güvende hissetmediği Diyarbakır&#8217;da, emniyet müdürü hunharca öldürüldü. Ertesi gün Valilik önünde cenaze töreni yapılacaktı. Çeşitli semtlerden gruplar halinde harekete geçen halk, sabahın erken saatlerinde on binlerce kişilik bir kalabalık halinde tören alanında toplandı. Onlar ölen emniyet müdürleri için ağlıyor, babalarını kaybetmiş gibi üzülüyorlardı. Ne değişmişti de halk bu devlet adamına sahip çıkıyordu? Ne idi onu &#8220;sevilen müdür&#8221; yapan? O ne yapmış da kazanmıştı insanları? Kendisi şunları söylüyor, ölümünden önce yapılan bir röportajın satır aralarında: &#8220;Vatandaşla bire bir temas kurduk. Sosyal ve sportif faaliyetlerde yanında olduk.&#8221; Ve devam ediyor, &#8220;Herkesi dinlerim. Herkesle konuşurum. Bakkal Atilla&#8217;nın yanına giderim, o müsait değilse, bakkal Ahmet&#8217;e uğrarım. Şuradaki bakkalın gösterdiği samimiyet, dünyanın en güzel samimiyetidir. Yani ben halkın yanındayım. Bana görev verilirken deniyor ki, git Diyarbakır&#8217;daki insanın malını, canını, ırzını koru. Görevimiz bu. Emniyet müdürü olmak bir şey değil. Hepimiz insanız. Biz keyfî muamele yapamayız. İnsanların sevgiye, saygıya ihtiyacı var. Diyarbakır eğer bana saygı duyuyorsa ve ben ona sevgi saygı duyuyorsam yapılacak bir şey yok. İnsanların da Diyarbakır&#8217;da aradığı şey bu.&#8221;</p>
<p>İşte güven sağlamanın sırrı budur. İnsanlarla iç içe olmak. Bire bir münasebet kurmak. Makamını ve rütbesini bir ayrıcalık; insanlardan uzak durma, onları hor görme, hiçe sayma, itip kakalama ve dikkate almama vesilesi yapmamak. Kendini insanlardan bir insan olarak görmek. Yaşı, cinsiyeti, ırkı ne olursa olsun.. herkese sevgi, saygı, şefkat ve samimiyetle muamele etmek. Hz. Ali ne güzel demiş: &#8220;İnsanlar içinde bir insan ol.&#8221;</p>
<p>İster devlet kademelerindeki yöneticiler, ister kâr etmeyi hedefleyen şirketin yöneticileri veya insanların gönlünü kazanmak isteyen bir hareketin mensupları olsun; bu sırra ters hareket ettikleri zaman güven ortadan kalkar, anarşi başlar, kârlılık azalıp ekonomik çöküntüye girilir, insanlar arasında tedirginlik yaygınlaşır ve herkes birbirine şüpheyle bakar. Böyle bir ortamda elbette insanca bir hayat olmaz ve hiçbir hedef gerçekleşemez. Ama bu sırrı yakaladığınızda insanlar yolunu bulmuş ırmak gibi, hiçbir zorlama olmadan hedefe doğru kendiliğinden akar gider. İşte gerçek başarı o zaman elde edilir.</p>
<p>Kendinizi ve İşi Paylaşmak Güveni Artırır<br />
İnsanlarla sıradan olan temasların güçlü tutulması, güveni artırıcı bir davranıştır. Belki bazı yöneticiler, personeliyle arkadaşlık kurmamayı bir prensip olarak benimseyebilirler. Bunlar sahip olunan gücün gösterişine, şatafatına ve prestijine takılıp kalırlar. Kendi kusurlarını gözden kaçırırlar. Unvan ve makamın sağladığı gücü elde tutmak isterler. Böylece çalıştıkları insanlardan daha da koparlar. Açık ve gerçekçi olanlar, yanında çalışanlardan aynı karşılığı görür. İnsanların eşit yaratıldığı inancına sahip olanlar, sıradan işlerde başkalarıyla daha rahat münasebet kurar ve kendi düşüncelerini, işini, görevlerini başkasıyla daha rahat paylaşır.</p>
<p>Kafanızdan geçen düşünce ve fikirleri bir bütünlük içinde açıklama mütevazılığını gösterebilirseniz, sizi daha iyi anlayacaklardır. Tıpkı bir işletmenin genel müdürünün her çalışana şirketin bütününü finansal konular dahil öğretmesi ve bütünün başarısı için mümkün olduğu kadar sorumluluk üstlenmeleri konusunda motive ederek çalışanları işverene dönüştürmeyi başarması gibi.</p>
<p>Kendinize ve Başkalarına Kulak Verin<br />
Dinlemesini bilen birçok meseleyi çok daha kolay çözebilir. Dinleme sabrı olan birisi bu maharetini kullanarak başkalarıyla daha rahat diyalog kurabilir. Dinleyerek daha fazla şey öğrenebilir, yeni fırsatlar yakalar, kavrama derinleşir, farklı bakış açıları açıklık kazanır, problemlere yeni çözüm yolları bulunur.</p>
<p>İnsan kendisini dinlerse, kendisini daha derinlemesine anlar. Kim olduğunu ve neler yaşadığını bilen, öbür insanları daha kolay anlar ve onların bakış açılarını daha kolay görür. Değişik ruh hallerimizi ve duygularımızı dinlemeyi öğrenirsek, kendimizin daha çok farkına varırız. Güçlü ve zayıf yanlarımızın farkına varırız. Bunlar insana daha geniş bir bakış açısı kazandırdığından, başkalarının bakış açılarını kavramamıza yardımcı olur. Dinlemek, bir kişiye önemli olduğunu anlatır; karşıdaki ile ilgilendiğini göstermenin yanı sıra, onun hayal kırıklıklarını vaktinden önce görebilmeyi ve onu önlemeyi sağlar. Etrafınızdakileri sadece bir çalışan, bir memur veya sıradan bir vatandaş değil, insan olarak görmek, onun arzu, istek ve beklentilerini dikkate alarak davranmak gerekir.</p>
<p>İnsanların duygularını sezmeye çalışın. Bu konuda kendinize güveninizi arttırın. İlişkilerin kırılganlığını ve insanlar açısından taşıdığı önemi anlayın. Bu münasebetleri kurmanın ne kadar güç olduğunu, ilişkilerin örselenmesinin ise ne kadar kolay olduğunu bilin. Kendinize ve başkalarına kulak verin.</p>
<p>Tahmin Edilebilir Olun<br />
Karmaşık bir dünyada tutarlı ve tahmin edilebilir olmak, birlikte olduğu insanların kendilerini güvende hissetmelerine yardımcı olur. Ayaklarının altındaki zeminin kaymayacağından emin olan yeni fikirlere açık olur, risk almaktan korkmaz. Sağlam ve tahmin edilebilir olmak, insanların güvenle bir arada çalışmalarını, risk almalarını ve kendilerini ortaya koymalarını sağlar. Birlikte çalıştığınız insanların sizin ne düşündüğünüzü, o düşünceyle nereye yöneldiğinizi anlamalarını sağlayın. Her gün yön değiştirmeyeceğiniz, boy gösteren her yeni şeye kapılmayacağınızı bilirlerse, bu onlara rahatlık hissi verir, güven duygusu sağlar. Kestirilebilirlik, her durumda aynı kişi olmakla ilgilidir; insanlar sizin nasıl bir cevap vereceğinizi tahmin edebilirler. Doğruyu söylemekten korkmayın! Hep aynı mesajı verin; insanlardan ne beklediğinizi kesin olarak belirtin. İnsanlar kendilerini güvenli hissederse, canla başla çalışırlar ve o zaman yapamayacakları bir şey yoktur.</p>
<p>Prof.Dr. Harun AVCI<br />
<span class="renk060686">SIZINTI Mayıs 2001 </span><span class="renk051081">Yıl :</span><span class="renk060686">23</span><span class="renk051081"> Sayı :</span><span class="renk060686">268</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/insan-iliskilerinde-en-guclu-duygu-guven/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cennetin Anahtarı Muhabbet</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/cennetin-anahtari-muhabbet/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/cennetin-anahtari-muhabbet/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Aug 2008 17:23:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=496</guid>
		<description><![CDATA[Dünya nüfusunun üçte biri müslüman; yani biz, yaklaşık iki milyar insan&#8230; Tek olan Allah&#8217;a iman ediyoruz. Bütün peygamberlere imanla birlikte Hz. Muhammed Mustafa s.a.v.&#8217;i son peygamber olarak kabul ediyoruz. Ne getirdiyse hepsine iman ediyoruz. Rasul-i Ekrem s.a.v.&#8217;in &#8220;İman etmedikçe cennete giremezsiniz.&#8221; dediğini hepimiz biliyoruz. Elhamdülillah iman ettik, cenneti ümit ediyoruz. Peki, Efendimiz s.a.v.&#8217;in bu mübarek]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/032408-2132-tasavvuftaa12.png"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-497" title="032408-2132-tasavvuftaa1" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/08/032408-2132-tasavvuftaa1-150x150.png" alt="032408 2132 tasavvuftaa1 150x150 Cennetin Anahtarı Muhabbet" width="150" height="150" /></a>Dünya nüfusunun üçte biri müslüman; yani biz, yaklaşık iki milyar insan&#8230;<br />
Tek olan Allah&#8217;a iman ediyoruz. Bütün peygamberlere imanla birlikte Hz. Muhammed Mustafa s.a.v.&#8217;i son peygamber olarak kabul ediyoruz. Ne getirdiyse hepsine iman ediyoruz. Rasul-i Ekrem s.a.v.&#8217;in &#8220;İman etmedikçe cennete giremezsiniz.&#8221; dediğini hepimiz biliyoruz. Elhamdülillah iman ettik, cenneti ümit ediyoruz. Peki, Efendimiz s.a.v.&#8217;in bu mübarek sözlerinin hemen peşinden ifade buyurmuş olduğu hakikate aynı hassasiyeti gösteriyor muyuz? İşte bunu iyi düşünmek lazım. Efendimiz s.a.v. &#8220;İman etmedikçe cennete giremezsiniz.&#8221; diye başlayıp, sözlerine şöyle devam etmişti:<br />
&#8220;Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız!&#8221;<span id="more-496"></span></p>
<p>İnanıyorsak Sevmemiz Lazım<br />
İnananlar olarak birbirimizi seviyor muyuz? Ya da soruyu şöyle soralım: Yeteri kadar seviyor muyuz?<br />
İşte bunu anlamak için yine Efendimiz s.a.v.&#8217;in yukarıdaki iki mübarek cümleden sonra söylediğini ne kadar uyguladığımıza bakmalıyız. Şöyle buyurmuştu:<br />
&#8220;Yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz bir şeyi size işaret edeyim mi? Aranızda selamlaşmayı yayın.&#8221; (Müslim, İman 22)<br />
Hepimiz cennete girmek ve oradaki nimetlerle birlikte, en büyük nimet olan Allah&#8217;ın cemalini seyretmek istiyoruz. Buna ulaşmak, iman etmekle mümkün. İman ettik diyoruz ama imanın hakikatine ulaşabilmiş miyiz? Bunu anlayabilmek için şöyle kendimizi bir yoklamalıyız. Kalbimize bakmalıyız. &#8220;Mümin kardeşlerimi seviyor muyum veya ne kadar seviyorum?&#8221; diye sormalıyız kendimize.<br />
İnsan en kolay kendini kandırır. Sorumuza cevap ararken temennilerimizi gerçek zannedip yanılmak yerine sabit ölçülerle hareket etmek gerekir. Efendimiz s.a.v.&#8217;in bu konuda koyduğu ölçü de şudur:<br />
&#8220;Sizden biriniz, kendisi için sevdiği bir şeyi mümin kardeşi için de sevmedikçe (tam manasıyla) iman etmiş olamaz.&#8221; (Buharî, İman 6)</p>
<p>Şimdi dürüstçe cevap verelim: Seviyor muyuz? Sevebiliyor muyuz?<br />
Gönlümüz ne durumda?<br />
Kardeşlerimizin derdiyle ne kadar dertleniyoruz?<br />
Hakikaten bir ve beraber miyiz? Bir araya gelebiliyor muyuz?<br />
Birlikte neyi paylaşıyoruz, güzellikler mi üretiyoruz, soğuk rüzgârlar mı esiyor aramızda?<br />
Kardeşlerimizin Hakk&#8217;a ve hayra yönelmesine, yol almasına, şevkine ve heyecanına katkıda bulunabiliyor muyuz?<br />
Müminler olarak aramızdaki bağlarla ilgili önemli eksiklerimiz olduğunu kabul etmeyen yoktur sanırız. Peki, çare nedir?</p>
<p>Selam, Bir Sihirli Kelime<br />
Hz. Peygamber s.a.v. Efendi-miz&#8217;in aramızdaki sevginin anahtarı olarak tavsiye buyurduğu uygulamayı hatırlayalım en başta: Selamı yaymak&#8230;<br />
Efendimiz s.a.v. ne buyurduysa ölçü odur. Selamı yaydığımızda Yüce Mevlâ aramıza sevgi koyacak, bir muhabbet ihsan edecek ki o muhabbet imanımızı olgunluğa erdirecek. Buna tereddütsüz iman etmemiz lazım. Kalpler Allah&#8217;ın kudret parmakları arasında. Selamı yayanların kalplerine sevgiyi ihsan edecek.<br />
Tanıdığımıza tanımadığımıza selam vereceğiz ve selamı yayacağız. Ama usandırmadan, zamanı zemini kollayarak, zarafetle, selamın ne olduğunu bilerek&#8230;<br />
Bu noktada selamın ne olduğunu, bizim için ne anlama geldiğini hatırlamakta yarar var.<br />
&#8220;es-Selamü aleyküm&#8221; veya &#8220;selamün aleyküm&#8221; &#8220;size selam olsun&#8221; demek.<br />
Selam veren kimse selam vermekle, 99 mübarek isminden biri de &#8220;es-Selam&#8221; olan Allah&#8217;ı zikretmiş olur. &#8220;es-Selam&#8221; ismi şerifi, her türlü beladan, musibetten, kötülükten koruyanın gerçek anlamda ve sadece Allah olduğunu ifade eder.<br />
Selam veren kişi selam verdiği kimseye güzel bir dua etmiş olur. Bu duada; &#8220;bir ismi de Selâm olan Allah size ve bütün işlerinize kefil olsun; her türlü hayrı size ihsan eylesin ve bütün kötülüklerden sizi selamette tutsun&#8221; anlamı saklıdır.<br />
Selam verdiği kişi &#8220;aleykümselam&#8221; diye karşılık verdiğinde ise onun da Allah&#8217;ı zikretmesine, kendisine dua etmesine ve bir zararının dokunmayacağını ilan etmesine vesile olur. Selam veren kişi, muhatabına kendisinden bir zarar gelmeyeceğini de bildirmiş olur.<br />
Selam bir güven telkini, bir emniyet iklimidir. Yani insanlara bizden endişe etmemelerini, bizim tarafımızdan onlara hiçbir zarar gelmeyeceğini selam vererek ifade etmiş oluyoruz. Hz. Ebu Bekir r.a. buyurmuştur ki; &#8220;Selam yeryüzünde Allah&#8217;ın emanı, yani ihsan ettiği güveni, emniyetidir.&#8221; O halde selamı yaymak, güveni ve huzuru yaymak demektir.</p>
<p>Selamı Bize Devredenler<br />
Sahabe-i Kiram bu anlayışa ve yaşayışa sahiptiler. Onlar Efendimizin muhabbet ikliminde selamı anladılar ve son nefeslerine kadar selamı yayarak yaşadılar. Birbirlerini sevdiler, birbirleri için mallarından, canlarından geçtiler. İmanın tadıyla yaşadılar, sonraki nesillere bu tadı yaşattılar. Yüce Mevlâ&#8217;nın rızasına ve Selam yurduna ulaştılar.<br />
Bu anlayış Sahabe-i Kiram&#8217;dan günümüze, gönülden gönüle, hayattan hayata geçerek geldi. Bu anlayışı temsil eden gönül erleri, selamı anlamak, selamı yaşamak ve selam yurduna selametle ulaşmak isteyenlere rehberlik etti; muhabbeti elde etmenin yollarını öğretti.</p>
<p>Kalbinde Ne Varsa Sen O&#8217;sun<br />
Derdi olan dermanını arar, yolunu şaşıran bir bilene sorar ya&#8230; İşte gönlünün derdine düşmüş birkaç kişi, zamanın maneviyat büyüğü Abdülhakim Hüseynî k.s.&#8217;ye hallerini arz etmişler. Demişler ki:<br />
- Efendim, uzun zamandır ziyaretinize gelip gidiyoruz. Yanınızdayken halimizde bir düzelme oluyor. Sizden ayrıldıktan sonra, memlekete döndüğümüzde bu hal bir süre daha devam ediyor. Daha sonra halimizi muhafaza edemiyoruz. Bize ne buyurursunuz?<br />
Hazret elini yumruk haline getirerek şöyle buyurur:<br />
- İnsanın kalbi bu yumruk kadardır. Bunun içinde Allah muhabbeti olması lazımdır.<br />
Sonra orada yanan ışığı göstererek sözlerine şöyle devam eder:<br />
- Şu anda ışık yanıyor, etraf aydınlık. Bu ışık sönerse etraf karanlık olacak. Aynı anda hem ışık, hem karanlık olmaz. Kalbin durumu da böyledir. Onun içinde Allah muhabbeti olması lazımdır. Allah muhabbeti yoksa başka şeyler vardır. Başka şeyler olunca kalbe Allah muhabbeti girmez. Allah muhabbetini elde etmek için de şu dört şeye devam etmek gerekir: Mürşidi ziyaret, mürşid sohbeti, rabıta, vird&#8230;</p>
<p>Eksilen Şeyler mi Var?<br />
Manevi ilim sahibi Allah dostları gönül doktorlarıdır. Nice hasta gönüller, onların ilaçlarıyla derman bulmuştur. Doktora ve ilaca güvenmek, tedavinin başıdır.<br />
&#8220;Eski muhabbetler kalmadı..&#8221; &#8220;Ah ne günlerdi o günler!&#8221; gibi ifadelerle muhabbetsizlikten yakınan birçok kardeşimiz var. Demek ki muhabbetin eksikliğini hissediyorlar. O zaman şöyle bir düşünelim:<br />
Allah, eskiden de, şimdi de, gelecekte de kullarına lütuflarda bulunur. Önceden muhabbeti veren Allah şimdi de verir. Halihazırda muhabbetli nice kardeşlerimiz var.<br />
Yüce Mevlâ, acizliğinin farkına varan, muhtaç olduğunu hisseden ve tevbe eden kuluna merhamet eder, kalbine muhabbetini koyar. O kul bu muhabbet ile bütün müminleri sever ve hayırlarda yarışır.<br />
Ama bu muhabbeti kalpte korumak, hatta çoğaltmak gerekir. Bu manevi bir sermayedir. Bu da ancak maneviyat rehberlerinin tavsiyelerine uymakla mümkündür.</p>
<p>Hayata Muhabbet Tadı<br />
Abdülhakim Hüseynî k.s. Hazretleri&#8217;nin yukarıdaki sohbetini esas alarak, hayatımızı manevi muhabbetle tatlandırmak, kardeşlik ruhunu diriltmek için önceliklerimizi şöyle sıralamamız mümkün:<br />
Allah&#8217;ın samimi bir kulu ve Efendimiz s.a.v.&#8217;in sadık bir ümmeti olan, O&#8217;nun sünnetini adım adım takip etmeye çalışan bir gönül eriyle dostluk kurmak. Onunla birlikte tevbe etmek, böylece bir milat, bir başlangıç yapmak&#8230;<br />
Şefkat nazarıyla kalbimizi ve yolumuzu aydınlatacak böyle bir Allah dostunu hayatımızdaki en büyük nimet olarak kabul etmek, Allah&#8217;ın en büyük ikramı olduğunu bilmek.<br />
Onu sık sık ziyaret ederek, gıyabında da gönül bağı demek olan manevi rabıta ile yakınlığımızı pekiştirmek.<br />
Tevbeyi hayat tarzı haline getirmek. Her günü, her hatırlayışı, her unutuşu tevbe vesilesi görmek, böylece gerçekten özür dileyebilen insan olmaya çalışmak.<br />
Etrafımızda bulunan insanları da bu muhabbet sofrasına davet etmek, onların da tevbe etmelerine vesile olmaya çalışmak.<br />
Bizim, her şeyimizin sahibi olan Yüce Allah&#8217;ı hep hatırlamak, her adımda O&#8217;nu hesaba katmak, O&#8217;nun hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmak için sürekli zikri hayatın merkezine yerleştirmek. Üstlendiğimiz günlük virdi aksatmamak.<br />
Bu hassasiyetle yaşayan kardeşlerimizle beraber bir sohbet ağı oluşturmak.<br />
Dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı, derneklerimizi, heyetlerimizi bu önceliklerin asla göz ardı edilmediği bir çerçevede tutmak&#8230;<br />
Gönül erleri, kalpleri manevi muhabbetle dirilten reçeteyi asırlardır böyle uygulamışlardır. Biz de bu hususları günlük yaşantımızın öncelikleri haline getirdiğimiz takdirde Allah&#8217;ın izniyle hayırlı geçmişimizin yolundan gitmiş oluruz. Selamı anlamış ve onu hakkıyla yayabilmiş olanların halini yaşarız.<br />
Selam yurdu olan cennette Selâm olanın cemaliyle şereflenebilme duasıyla&#8230;</p>
<p>Ne Diyorlar?</p>
<p>Hz. Ömer r.a.&#8217;ın Oğlu Abdullah:<br />
&#8220;Ömrüm boyunca oruç tutsam, hiç uyumadan geceyi ibadetle geçirsem, malımı parça parça Allah yolunda infak etsem ve bu hal üzere ölsem&#8230; Fakat gönlümde Allah&#8217;a itaat edenlere karşı bir sevgi, O&#8217;na isyan edenlere karşı da bir buğz olmasa, bütün bu yaptıklarımdan bir fayda göremem.&#8221;</p>
<p>Ebu Talib el-Mekkî k.s. (10. yy):<br />
&#8220;Kim Allah rızası için kardeş olmanın faziletini ve böyle bir sevginin derecesini iyice anlamışsa kardeşinin hallerine sabreder, ona teşekkür eder, yumuşak davranır, verdiği sıkıntılara tahammül eder. Tıpkı kıymetli bir şeyi isteyen kimsenin, onu elde etmek için en değerli şeylerini o uğurda harcaması gerektiği gibi&#8230;&#8221;</p>
<p>İmam-ı Rabbanî k.s. (17. yy):<br />
&#8220;Allah Tealâ bu yolun büyüklerine olan muhabbetinizi artırsın. Bu sevgiyi dünya ve ahiret saadetinin sermayesi bilin! Bu sevginizin artması için Allah Tealâ&#8217;ya<br />
dua edin! Bu sevgi, insanın İslâmiyet&#8217;e uymasını kolaylaştırır. Kalbin her an Allah Tealâ ile olması bu sevgi ile elde edilir. Eğer dünyanın bütün sıkıntılarını, karanlıklarını ve lekelerini kalbe doldursalar, bu sevgi varsa, hiç üzülmemelidir. Ümitli<br />
olmalıdır. Eğer kalbe dağlar gibi manevi haller ve nurlar yağdırsalar, fakat bu sevgi kıl kadar azalsa, bunları felaket bilmelidir ve istidraç olduğunu anlamalıdır.<br />
Buna sıkı yapışın, sonra işinize bakın! Kıymetli ömrü lüzumsuz şeylerle boş yere geçirmeyin.&#8221;</p>
<p>İmam Gazalî rh.a. (11. yy):<br />
&#8220;Dostluk güzel huyun meyvesidir. Ayrılık ise kötü huyun neticesidir. Allah için sevmek ve din uğrunda kardeş olmak, Allah&#8217;a yakınlığın en faziletlisi ve ibadetlerin en güzelidir.&#8221;</p>
<p>Mücahid b. Cübeyr k.s. (8. yy):<br />
&#8220;Allah için sevenler güler yüz ve tatlı sözle buluştukları zaman, günahları sonbahar yaprakları gibi dökülür.&#8221;</p>
<p>Efendimiz&#8217;in Dilinden</p>
<p>Mümin Kalbin Hali</p>
<p>&#8220;Üç şey var ki müslüman bir kimsenin kalbi onlarda hile yapmaz. Bunlar:<br />
Allah için amelde ihlâslı olmak.<br />
Önündeki lidere karşı sadık ve samimi davranmak.<br />
Cemaate sımsıkı sarılmak&#8230;<br />
Şüphesiz müminlerin (birbirlerine yaptıkları) duaları onları destekler.&#8221;</p>
<p>Allah&#8217;ın Dostları</p>
<p>&#8220;Kıyamet günü Arş-ı Azam&#8217;ın etrafında bir takım insanlar için kürsüler kurulacak. Onların yüzleri ayın ondördü gibi parlayacak. İnsanlar feryat ederken onlar sakin olurlar, insanlar korkarken onlar korkmazlar. Onlar Allah&#8217;ın korku ve kederleri olmayan gerçek dostlarıdır.&#8221; Bu sözleri üzerine kendisine &#8220;Onlar kimler ey Allah Rasulü?&#8221; diye sorulunca şöyle cevap verdiler: &#8220;Onlar Allah için birbirini sevenlerdir.&#8221;</p>
<p>Allah&#8217;ın Sevgisi</p>
<p>&#8220;Allah Tealâ buyuruyor ki: Benim için birbirini seven, birbirini ziyaret eden, birbirine bol bol ihsan eden ve yardımda bulunanlara sevgim hak oldu.&#8221;</p>
<p>İki El Gibi</p>
<p>&#8220;Birbirini Allah için seven iki kardeşin buluşması, biri diğerini yıkayan iki el gibidir. Ne zaman böyle iki mümin bir araya gese, Allah Tealâ birini diğerinden faydalandırır.&#8221;<br />
En Büyük Kötülük &#8220;Mümin kişiye kötülük olarak, din kardeşine hakarette bulunması yeter.&#8221;</p>
<p>Sohbetin Meyveleri</p>
<p>Şehabeddin Sühreverdî k.s. (12. yy):<br />
&#8220;Sohbet, insanın iç aleminin gözeneklerini açar. Sohbetle insan, hadiselerin hakikatini kavrar.<br />
Belanın ne olduğunu ona uğrayan bilir, denmiştir. İnsanın iç dünyasının kuvvet kazanması, ilminin sağlam olmasıyla mümkün olur. Sadakatinin kuvvet kazanması ise, onun bir takım bela ve musibetlerle karşılaşması ve hadiselerden imanla çıkmasıyla mümkün olur.<br />
Bütün bunlar sohbetle, dostlukla, dayanışma ve yardımlaşma ile meydana gelir. Bunlarla gönlün kuvvetleri güç kazanır, ruhlar huzur ve sükun bulur. Allah&#8217;a yönelmenin yolunu bulur ve O&#8217;na yönelir.<br />
Bunun örneği seslerde görülür. Sesler biraraya gelip birleşince daha gür olarak çıkar ve etraftaki engelleri aşar ve yayılır.&#8221;</p>
<p>Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî k.s. (19. yy):<br />
&#8220;Sohbetin üç faydası vardır. Birincisi, hayır ehli kişilerle sohbette bulunmak, Hak yolcusunu eski haline dönmekten ve tembellikten alıkoyar, onu kötülük işlemekten uzaklaştırır. Kötülüklerden uzaklaşmak onu kötülük işlemekten kurtarır. İtaate yakın olmak ise nefse hakim olmaya götürür. Böylece, sohbetin bereketi ve ruhaniyetin kuvveti, Hak yolcusunun işlerini kolaylaştırır.<br />
İkincisi, kalplerin anlaşılması sadece sohbetle mümkün olur. Sohbetin tadını alan ve sohbetle hallenen kimseye başkaları tesir edemez. Huy, farkına varmadan diğer huyun tesiri altında kalır. Kişi dostunun dini üzeredir, mümin müminin aynasıdır. Aynada görülenler, o aynaya bakanların da görüntüsüdür. Bunun için Şazelî ve Nakşibendîler sohbete çok önem verirler. Biliniz ki, iki kişi arasında sohbeti çeken şey, ortak hisler ve mensubiyettir. İnsanların bazıları kendilerini bazı insanlara yakın hissederler. Yani her topluluk kendisine bir sohbet halkası kurar.<br />
Üçüncüsü, Hak yolcusu kendi nefsiyle de imtihan edilmektedir. Kendi başına kaldığı zaman şeytanın bir takım hayal, kuruntu ve bâtıl itikatlarla onu kandırması çok kolay olur. Bu kandırma yolları bozuk düşünceler, tembellik, hile, kudret, din dışılık, istidraç türü şeyler de olabilir. Şeytan, bütün bunları kişinin önüne atarak, bunları ona doğruymuş gibi gösterebilir. Bunun içindir ki, Hak yolcusunun mutlaka bir mürşidi olmalıdır. Ancak o zaman bu düşük hallerden kurtulup doğruyu bulabilir.&#8221;</p>
<p>Abdülkadir Geylânî k.s. (11. yy):<br />
&#8220;Kişinin kardeşleriyle sohbeti, kardeşlerini kendine tercih etmek, cömertlik ve mertlik göstermek, onları bağışlamak ve hizmet şartıyla&#8230; Yani hiç kimse üzerinde hak iddia etmeden, hiç kimseden hak istemeden ve herkesin üzerinde hakkı olduğunu düşünerek onlarla bir arada bulunmak demektir.<br />
Dedikleri ve yaptıkları şeylerde onlara uygun tavır göstermek, kendi aleyhine de olsa daima onlarla birlikte bulunmak, sofi kardeşleriyle sohbet etmenin edeplerindendir.<br />
Onların lehinde mazeret gösterir, onları mazur görür. Onlara muhalefet etmeyi, onlardan uzaklaşmayı, onlarla mücadele etmeyi ve sert davranmayı terk eder. Ayıplarını görmezden gelir.<br />
Kardeşlerinin kalplerindeki sevgiyi kaybetmemeli ve onların istemedikleri şeyleri yapmaktan daima kaçınmalıdır.<br />
Kardeşlerden biri ona gücenecek olsa, dargınlığının sona ermesi için ona iyi davranmalı, dargınlığı bitmediği takdirde bu dargınlık sona erinceye kadar ona ihsanını artırmalı ve iyi davranışını devam ettirmelidir.&#8221;</p>
<h2><small>Mehmet IŞIK • Şubat  2008<br />
Semerkand Dergisi<br />
</small></h2>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/cennetin-anahtari-muhabbet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rabbim Görün Bana Bakayım Sana</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/rabbim-gorun-bana-bakayim-sana/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/rabbim-gorun-bana-bakayim-sana/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Jul 2008 13:46:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Ufku]]></category>
		<category><![CDATA[edep]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[hakk]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=363</guid>
		<description><![CDATA[A&#8217;raf Sûresi&#8217;nin 143. ayeti, Hz. Musa&#8217;nın (aleyhisselam), farklı bir buudda buluşma yerine gelip Rabb&#8217;inin kelamına muhatap olduktan sonra, Cenab-ı Hakk&#8217;tan taleb-i rüyetini (Cenab-ı Hakk&#8217;ı görmek istemesini) anlatmaktadır. Evet o, bu ayette Rabb-i Kerim&#8217;ine, &#8220;Rabbim, görün bana, bakayım Sana!&#8221; yani Rabb&#8217;im tecelli buyur, nurdan hicabını kaldır, vuslatına vâsıl olup göreyim Seni! demiştir. Kelamcılar arasında bu meselenin]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/ay2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-366" title="ay" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/ay2.jpg" alt="ay2 Rabbim Görün Bana Bakayım Sana" width="150" height="112" /></a>A&#8217;raf Sûresi&#8217;nin 143. ayeti, Hz. Musa&#8217;nın (aleyhisselam), farklı bir buudda buluşma yerine gelip Rabb&#8217;inin kelamına muhatap olduktan sonra, Cenab-ı Hakk&#8217;tan taleb-i rüyetini (Cenab-ı Hakk&#8217;ı görmek istemesini) anlatmaktadır.<span id="more-363"></span></p>
<p>Evet o, bu ayette Rabb-i Kerim&#8217;ine, &#8220;Rabbim, görün bana, bakayım Sana!&#8221; yani Rabb&#8217;im tecelli buyur, nurdan hicabını kaldır, vuslatına vâsıl olup göreyim Seni! demiştir. Kelamcılar arasında bu meselenin değişik yönleriyle bir hayli ve oldukça uzun boylu münakaşası yapılır. Meselenin bir yönünü, &#8220;Cenab-ı Hakk&#8217;ın görülüp görülmeyeceği&#8221;, diğer yönünü de, &#8220;Cenab-ı Hakk&#8217;ın görülmesi mümkünse, dünyada herkes bunu görebilir mi?&#8221; hususu teşkil eder. Şayet O&#8217;nun görülmesi dünyada mümkün değilse, Hz. Musa&#8217;nın isteği ne manaya gelir?<br />
Önce kısaca bir fikir vermek için dolaylı yoldan soruyla alakalı bazı hususları arz etmek istiyorum. Ehl-i Sünnet, Cenab-ı Hakk&#8217;ın rü&#8217;yetinin mümkün olduğunda icma halindedirler. Allah (celle celâluhu) görülür ama bu, bizim sair eşyayı görmemiz gibi değildir. Biz, gördüğümüz şeyleri güneşin ziyası altında, göz yardımıyla görürüz. Bunun için de gözün tümsekliği, yaratılış keyfiyeti, göz-ışık münasebeti gibi şartlar lazımdır. Allah mesafeden, ziya ile görünmekten münezzeh olduğu gibi, görünmek, bilinmek için ışığa ihtiyaç duymadan da münezzehtir. Allah, gözlerimizi bu dünyada Zât&#8217;ını görebilecek mahiyette yaratmamıştır. Allah görülür, ama nasıl? Kalble mi? Basarla mı? Basiretle mi? Ya da O, başka bir göz lütfeder de onunla mı görülür? Bunları bilemeyiz; bilemez ve keyfiyet mevzuunda hiçbir şey söyleyemeyiz.</p>
<p>Akaid kitaplarında &#8220;Cennette müminler, keyfiyetsiz, kemmiyetsiz, riyazî ve hendesi ölçüler içine girmeyecek şekilde Rabb-i Kerimlerini görürler.&#8221; deniliyor. Esasen O&#8217;nu görme mevzuu darb-ı meselle dahi anlatılamaz. Çünkü görülmek istenen Zât-ı Bâri&#8217;dir; şuunatı, tecellisi ve esmâsının cilveleri değil. Burada verâların verâsında, hicabı Nur olan Cenab-ı Hakk&#8217;ın Zât&#8217;ının görülmesi söz konusudur. Sahih, hatta mütevatir derecesine varan hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ahirette Cenab-ı Hakk&#8217;ın görüleceği hususunu teyit etmektedir: Cerir b. Abdullah&#8217;ın (radıyallahu anh) anlattığına göre, &#8220;Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir dolunay gecesi aya baktı ve: &#8220;Siz şu ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi de böyle perdesiz göreceksiniz ve O&#8217;nu görmede bir sıkışıklık da yaşamayacaksınız (herkes rahatça görecek)&#8230;&#8221; buyurdular. (Buhari, Tevhid, 24; Müslim, Mesâcid, 211)</p>
<p>Allah&#8217;ı görmek O&#8217;nu bilmek ile orantılıdır<br />
Ehl-i sünnet âlimleri, dünyada muktedir olamasalar da insanların ahirette Allah&#8217;ı görebileceğini söylerler. Onlara göre, &#8220;Gözler O&#8217;nu idrak edemez, fakat O, bütün gözerli idrak eder&#8221; mealindeki En&#8217;am Sûresi 103. ayetinin nefyettiği şey ihata meselesidir. Evet, Allah ihata edilmez. İhata, bir meseleyi olduğu gibi kavramadır. Kavrama ise, meseleyi kemmi ve keyfi ölçüler içine sokar. Sınırlı bir insanın ihata edebildiği şeyin de sınırlı olması icap eder. Bir insanın, Hâlık-ı kâinat gibi nâmütenahî (sınırsız) olması lazım ki O nâmütenâhiyi idrak edebilsin. Hâlbuki bu, katiyen mümkün değildir. Daha doğrusu Allah, imkân âlemi içinde böyle sınırsız bir varlık yaratmamıştır.</p>
<p>Öyleyse insan Allah&#8217;ı görür ama ihata ve idrak edip kavrayamaz. Zannediyorum bunu böyle anlamak en uygunudur ve ehl-i sünnet de böyle anlamıştır. Evet, cennette müminler, her hafta, Cenab-ı Hakk&#8217;ın cemâl-i bâkemâlini kendi mirât-ı ruhlarına göre müşahede edecekler. Herkes O&#8217;na karşı ne çapta bir ayna tevcih etmişse, O da o kadar tecelli ile onu şereflendirecektir. Yani herkes O&#8217;nu kendi mirât-ı ruhuna göre görecektir. Bunun manası, Allah cennette görülecek demek değil; görenler cennette bulunacak ve görecekler demektir.<br />
Mü&#8217;minler cennette Cenâb-ı Hakk&#8217;ı müşahede edeceklerdir. Elbette bu görme, Cenâb-ı Hakk&#8217;a bir mekan izafesi manâsına gelmez. Çünkü, mü&#8217;minler, cennette Cenâb-ı Hakk&#8217;ı göreceklerdir demek, Cenâb-ı Hakk, mekân itibariyle cennette olacak demek değildir. O, zaman ve mekân kayıtlarından mukaddestir, yücedir.</p>
<p>İşte bu görme, her mü&#8217;min için marifeti nispetinde olacaktır. Kim Cenâb-ı Hakk&#8217;ı ne kadar biliyorsa, marifet-i İlâhî&#8217;de ne kadar derinleşmişse, gözünden açılan perde de o nispette olacaktır. Onun içindir ki, bir nebi, bir veli ve sıradan diğer bir insanın orada müşahedeleri farklı farklı olacaktır. Bu sebeple Allah bilgisi çok önemlidir. Bu bilginin mutlaka marifet eksenli temrinlerle, ibadetlerle takviye edilmesi gerekir. 0 Mesihî rûhun bir başka yanı da, onda kozalite&#8217;nin, yani sebep-netice münasebetinin aşılmış olmasıdır. Tefekkür, marifete ayrı derinlik kazandırır ibadet onu insanın tabiatı hâline getirir. Kim dünyada ne kadar derinleşmişse cennetten de, Cemalullah&#8217;ı müşahededen de o derece zevk ve lezzet duyar.</p>
<p>F. Gülen , Zaman</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/rabbim-gorun-bana-bakayim-sana/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ağaçların Duası</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/agaclarin-duasi/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/agaclarin-duasi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Jul 2008 13:21:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Ufku]]></category>
		<category><![CDATA[edep]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[hakk]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=361</guid>
		<description><![CDATA[Ağaçlar konuşur mu? sorusuna ne cevap verirdiniz? Sizi bilemeyiz ama Amerikan Tarım Bakanlığı yaptığı araştırmalara dayanarak ağaçların da konuştuğunu ileri sürüyor. Ve bu konuşma, her hayat sahibinin sonu gelmeyen ihtiyaçları karşısında sonsuz bir kudrete yönelmesi ve ona kendi lisanıyla yalvarmasından farksız görünüyor&#8230; Tarım bakanlığı yetkilileri, çınar, meşe, ladin, çam, ve kayın ağaçları üzerinde yaptıkları incelemelerde,]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/hirkasozveayna2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-368" title="hirkasozveayna" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/hirkasozveayna2.jpg" alt="hirkasozveayna2 Ağaçların Duası" width="150" height="150" /></a>Ağaçlar konuşur mu? sorusuna ne cevap verirdiniz?<br />
Sizi bilemeyiz ama Amerikan Tarım Bakanlığı yaptığı araştırmalara dayanarak ağaçların da konuştuğunu ileri sürüyor. Ve bu konuşma, her hayat sahibinin sonu gelmeyen ihtiyaçları karşısında sonsuz bir kudrete yönelmesi ve ona kendi lisanıyla yalvarmasından farksız görünüyor&#8230;<span id="more-361"></span></p>
<p>Tarım bakanlığı yetkilileri, çınar, meşe, ladin, çam, ve kayın ağaçları üzerinde yaptıkları incelemelerde, bu seslerin 50 ile 500 kilohertz frekanslar arasında değiştiğini ve  özellikle yaz mevsiminin kavurucu sıcaklarında bunların bir yalvarışa dönüştüğünü ifade ediyor.</p>
<p>Acaba ağaçlardan çıkan bu sesler, onların çaresizlik diliyle ettikleri bir tür dua mıdır?</p>
<p>Ve bu sesleniş, bütün mahlukatın yardımına aynı anda koşan, onları gören, duyan ve en gizli ihtiyaçlarını yerine getiren sonsuz bir kudrete yöneliş midir?</p>
<p>Bu konuda da KURAN&#8217;A kulak verelim:</p>
<p>&#8220;GÖKLERDE VE YERDE OLANLARIN HAMD VE SENASI O&#8217;NA MAHSUSTUR&#8230;<br />
(RUM SURESİ-AYET: 18)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/agaclarin-duasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dile Gül Koymak</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/dile-gul-koymak/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/dile-gul-koymak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Jul 2008 13:07:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[edep]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[irfan]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=358</guid>
		<description><![CDATA[Konuşmasından anlaşılır insan -Güzel konuşmasından Kalpten kalbe yol vardır derler.Bunu biraz daha değiştirerek söylersek: Dilden kalbe yol vardır Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar. Katı kalpli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Olur]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/gul2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-371" title="gul" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/gul-150x150.jpg" alt="gul 150x150 Dile Gül Koymak" width="150" height="150" /></a>Konuşmasından anlaşılır insan -Güzel konuşmasından<br />
Kalpten kalbe yol vardır derler.Bunu biraz daha değiştirerek söylersek:<br />
Dilden kalbe yol vardır<br />
Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar.<span id="more-358"></span><br />
Katı kalpli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır.<br />
Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz.</p>
<p>Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı</p>
<p>Söz ola ahulu aşı, Yağ ile bal ede bir söz.</p>
<p>diyor Yunus.<br />
Elbette öyledir. En karamsar anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde.Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler..<br />
Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor:Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla! İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalp eğer onarılırsa sen artık Halkın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi: Gerçek mümin, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir. .</p>
<p>İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir.<br />
Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör. İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak. Tercih senin&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/dile-gul-koymak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Efendimiz’in (SAV) Kullandiği 40 öğretme metodu</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/efendimizin-sav-kullandigi-40-ogretme-metodu/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/efendimizin-sav-kullandigi-40-ogretme-metodu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Jul 2008 11:26:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Dergâh]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Dua Ufku]]></category>
		<category><![CDATA[edep]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[irfan]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=330</guid>
		<description><![CDATA[Efendimiz (sas) hayatinin her karesinde anlatacagi bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmis ve ögretmede de ayni metodu kullanmistir. Efendimiz (sas) hayatinin her karesinde anlatacagi bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmis ve ögretmede de ayni metodu kullanmistir. Bütün insanliga rehber olan Efendimiz (sas)’in hayatina bakildiginda O’nun ögretim adina]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="title1">
<div class="largertext"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/testi2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-37" title="kırık testi" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/testi2.jpg" alt="testi2 Efendimiz’in (SAV) Kullandiği 40 öğretme metodu" width="91" height="150" /></a>Efendimiz (sas) hayatinin her karesinde anlatacagi bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmis ve ögretmede de ayni metodu kullanmistir.<span id="more-330"></span></div>
<div id="contentText">
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: Verdana;"><span style="font-size: small;"> Efendimiz (sas) hayatinin her karesinde anlatacagi bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmis ve ögretmede de ayni metodu kullanmistir. Bütün insanliga rehber olan Efendimiz (sas)’in hayatina bakildiginda O’nun ögretim adina kullandigi bazi metotlari ögrenmek, bütün insanlar için iyi bir örnek olusturacaktir. Burada Efendimiz’in kullandigi her bir metoda, onun hangi söz veya davranisinin dayanak oldugunu anlatmak yerine sadece metodu söyleyip geçmek istiyoruz:</span></span></p>
<p>1.  Efendimiz, söyledigi hakikatleri bizzat yasayarak hayatiyla göstermistir.</p>
<p>2. Dinî yükümlülükleri tedrîcî (yavas yavas, basamak basamak) bir  sistemle ögretmistir.</p>
<p>3. Ögretmede orta yolda durmaya ve insanlari  biktirmaktan uzak durmaya riayet etmistir.</p>
<p>4. Ögrenenler arasindaki  kisisel farkliliklari göz önünde bulundurmustur.</p>
<p>5. Karsilikli konusma  ve soru-cevap seklini kullanmistir.</p>
<p>6. Yanlis düsünceyi söküp atmak ve gerçek dogru bilgiyi net bir sekilde muhatabin kafasina yerlestirmek için aklî ölçüleri kullanmistir.</p>
<p>7. Muhataplarina soru yöneltmis, böylece  onlarin zeka ve bilgi seviyelerini ölçmüstür.</p>
<p>8. Mukayese ve  örneklendirme metodunu kullanmistir.</p>
<p>9. Benzetme ve halk arasinda yaygin  olarak kullanilan örnekleri kullanmistir.</p>
<p>10. Anlattigi hususu,  elinde herhangi bir sey ile yere ve topraga çizerek bizzat göstermistir.</p>
<p>11. Sözle beraber jest ve mimiklerini kullanmis ve el ile isaretlerde  bulunmustur.</p>
<p>12. Önemine binaen, halin mümkün kildigi bir nesneyi bizzat eline almis, eliyle kaldirmis ve arkasindan söyleyecegi hususu söylemistir.</p>
<p>13. Muhataplarindan bir soru gelmeden söze önce kendileri baslamistir.</p>
<p>14. Muhatabinin sorusuna eksik ve fazla olmadan cevap vermistir.</p>
<p>15. Muhatabinin sorusuna, onun ihtiyacina binaen sordugundan daha  fazlasiyla cevap vermistir.</p>
<p>16. Muhatabini, güzel bir hikmete binaen,  sordugu sorudan daha önemli bir hususa yönlendirdigi de olmustur.</p>
<p>17.  Soru soranin sordugu soruyu tekrarlamasini istemistir.</p>
<p>18. Muhatabin  aldigi cevabi tekrar etmesini istemistir. Böylece cevap unutulmayacaktir.</p>
<p>19. Bildigi bir husustan dolayi kisiyi imtihan etmistir ki bununla dogru cevap verecegi için kisiyi sena etmek, övmek istemistir.</p>
<p>20. Önünde  olan bir olaya karsi susma yolunu tercih etmistir.</p>
<p>21. Ögretme esnasinda  meydana gelebilecek imkan ve firsatlari degerlendirmistir.</p>
<p>22. Latife ve  saka yoluyla ögretmeyi tercih etmistir.</p>
<p>23. Ögrettigi hususu yeminle  tekit etmis perçinlemistir.</p>
<p>24. Ögretilen hususun önemine binaen sözü üç  kere tekrar etmistir.</p>
<p>25. Konunun önemini oturusunu ve durusunu  degistirerek ve sözü tekrar ederek göstermistir.</p>
<p>26. Cevabi geciktirerek  muhatabin sorusunu tekrar etmesini saglayarak onu uyarmistir.</p>
<p>27.  Muhatabi intibaha sevk etmek için, onu omuzundan veya elinden tutmustur.</p>
<p>28. Muhatabi tesvik için veya onu sikintiya sokacak bir durumdan dolayi,  bazi hususlarin gizli kalmasini yeglemistir.</p>
<p>29. Söyleyecegi hususun hafizalarda daha iyi yer etmesi veya ezberlenmesi için, sözü kisa ve öz bir sekilde ifade etmis, daha sonra ise ayrintilarina geçmistir.</p>
<p>30. Cevabin birkaç madde ile verilecegi durumlarda önce cevabin kaç maddeden olustugunu bildirmek için sayiyi söylemis daha sonra saymistir.</p>
<p>31. Va’z  etme, nasihat etme ve ögüt verme metodunu kullanmistir.</p>
<p>32. Insanlarin sevklerini kamçilama veya neticesi elem verici hususlardan siddetle uzaklastirma (Tergib ve terhib) metodunu kullanmistir.</p>
<p>33. Kissa ve geçmis ümmetlere  ve insanlara dair haberlerle ögretme metodunu uygulamistir.</p>
<p>34. Sorunun cevabinin muhatabi utandirma ihtimali olan hususlarda önce nazik bir hazirlik süreci hazirlamis ve soruyu öyle cevaplandirmistir.</p>
<p>35. Sorunun cevabinin muhatabi utandirma ihtimali olan hususlarda üstü kapali olarak kinaye yoluyla ve isaret ederek yetinmistir.</p>
<p>36. Kadinlara ögretmeyi ve  nasihat etmeyi de asla ihmal etmemistir.</p>
<p>37. Halin gerektirdigi durumlarda ögretme hususunda azarlayip paylamayi (ta’nif) ve kizmayi (gadab) da ihmal etmemistir. Ne var ki onun paylamasi ve kizmasi da merhamet yörüngesinde ve ümmetinin selameti için olmustur.</p>
<p>38. Talim ve tebligde, kitabeti  (yazma metodunu) da kullanmistir.</p>
<p>39. Yabanci dilleri (mesela Süryaniceyi) ögrenmesi için bazi sahabileri görevlendirmistir ki bu husus da günümüzde dünyanin dört bir tarafinda Islam’in güzelliklerini ögrenmek isteyenlere karsi yapilacak vazifenin çok önemli bir basamagini teskil etmektedir.</p>
<p>40. Bizzat kendi mübarek zatiyla talimde bulunmustur.</p>
<p>Evet, Efendimiz (sas) evrensel bir egitim-ögretim sistemi getirmis ve bütün kalbleri, bütün ruhlari, bütün akillari, bütün nefisleri ideal ufka yükseltecek bir mesaj sunmustur. Sadece O’nun getirdigi sistemdir ki hem ruhu, hem akli hem de nefsi, yükselebilecek en son noktaya ulastirmistir.<br />
Sayi:  168<br />
Bölüm: Efendimiz (sas)<br />
Muhabir: YUSUF ÖMEROGLU</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/efendimizin-sav-kullandigi-40-ogretme-metodu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sınırsız Şartlara Bağlı Mutluluklar</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/sinirsiz-sartlara-bagli-mutluluklar/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/sinirsiz-sartlara-bagli-mutluluklar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Jul 2008 17:53:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Genç Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Ulusoy]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=302</guid>
		<description><![CDATA[Mutsuzluk ve hayatından memnuniyetsizlik, insanın temel sorunu. Bu temel sorun ona dışarıdan dayatılmıyor. İnsanlar bu gezegen üzerindeki varlıklarını, gezegenle birlikte yaptıkları yolculuğun anlamsızlığını bir takım sınırsız şartlara bağlıyorlar. Kendi yaşamları için olmazsa olmaz kurallar koyuyorlar. Olmazsa olmaz şeklinde getirilen beklentiler, istekler, arzular, hedefler kişilerde düş kırıklıkları yaşanmasına yol açıyor. Bu da hayatın yaşanmaya değmez olduğu]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.gencdergisi.com/core/utilities/resize.aspx?file=/assets/news/mayiskucuk.jpg&amp;width=380"></a></p>
<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/kalp2.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-321" title="kalp" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/07/kalp-150x150.jpg" alt="kalp 150x150 Sınırsız Şartlara Bağlı Mutluluklar" width="150" height="150" /></a>Mutsuzluk ve hayatından memnuniyetsizlik, insanın temel sorunu. Bu temel sorun ona dışarıdan dayatılmıyor. İnsanlar bu gezegen üzerindeki varlıklarını, gezegenle birlikte yaptıkları yolculuğun anlamsızlığını bir takım sınırsız şartlara bağlıyorlar. Kendi yaşamları için olmazsa olmaz kurallar koyuyorlar. Olmazsa olmaz şeklinde getirilen beklentiler, istekler, arzular, hedefler kişilerde düş kırıklıkları yaşanmasına yol açıyor. Bu da hayatın yaşanmaya değmez olduğu fikrini uyandırıyor.<span id="more-302"></span>Sabah yatağından kalkan bir insanın o günkü hava şartları ile ilgili “Mutlu olmak için ılık bir hava olmalı. Gökyüzü açık olmalı, hava ne soğuk ne sıcak olmamalı, yollar karlarla kaplı olmamalı”şeklinde bir kuralı varsa, yağmurlu bir günde bu kişinin yaşamını düşünün. Aklından geçireceği ilk düşünce “Ne berbat bir gün” olacaktır. Sabahtan akşama kadar bu yağmurlu ve kapalı hava için yüzlerce kez söyleyeceği ‘berbat’ sözcüğü onun o günkü hayatının psikolojisini belirleyecektir.</p>
<p>Yaşadığı gün için berbat yakıştırmasını kullanan bir kişinin, kendi içsel dünyasında berbat bir gün yaşaması da oldukça muhtemeldir. Peki ‘berbat’ yakıştırmasının arkasındaki temel yanılgı nedir?</p>
<p>Kanaatimce, bu yanılgı, insanın iradesine bırakılmamış olayları kendi iradesi ile oluyormuş gibi düşünmesidir.</p>
<p>Oysa insan aklı kainatın işleyişinde mühendis kılınmamıştır. Mutlu ve memnun bir gün yaşamayı yağmursuz bir hava şartına bağlayan kişi, farkında olmadan da yapsa, yağmurun yağıp yağmamasının onun istek ve arzularına göre ayarlanmasını talep etmektedir.</p>
<p>İnsanın buna hakkı yoktur. Çünkü her ferdin keyfine göre hareket edilirse dünyanın nizam ve intizamı fesada gider. Bir ferdin istek ve arzularının hilafına, kainatın idare edilmesi için, kainatta binlerce hikmetin gözetilmesi icap eder. Cenab-ı Hak her an bu hikmetlere göre kainatı idare eder; yoksa, bir ferdin istek ve arzusuna göre değil.</p>
<p>İnsan, yaşamını ‘olmazsa olmaz’lar üzerine kuramaz. Buna hakkı yoktur. Kendisine sunulan ve iradesine bağlanmamış olayları, durumları tenkit etmeden, mevcut nizam ve intizama uyabilir. Çünkü yaratılan her şey sonsuz hikmetle yaratılmaktadır; insanın cüz’i aklına göre değil.</p>
<p>İkinci yanılsama ise ‘olmazsa olmaz’ denilen her şeye bir mutlakiyet verilmesidir. Aşık olduğu insana “Sensiz yaşayamam” diyen bir insan, şu gezegendeki varlığını kendisi gibi aciz ve fani bir başka insana bağlamış olur. Bu, büyük riskler taşıyan çok ağır bir yatırımdır. Oysa olmazsa olmaz denilen her şey geçici ve fanidir. Her şeye hayat ve ölüm verilmektedir. Yani, her bir şey, belli bir noktadan sonra zaten bu dünyadan göçüp gitmektedir. Dünya içindeki hiçbir şey, bu yüzden, olmazsa olmaz demeye layık değildir. Onların dayanak noktaları da kendileri değildir. Olmazsa hiçbir şeyin olmayacağı, varlığı başka bir varlığa bağlı olmayan tek bir varlık vardır. O da, bütün kainatı yaratan bir Yaratıcıdır. Bizim ve tüm kainatın varlığı O’nun varlığına bağlıdır. Sonsuz ihtiyaçların giderilmesi O’nun irade, kudret ve hikmetine bağlıdır. O’nun kudreti olmaz ise, hiçbir şey olmaz.</p>
<p>‘Olmazsa olmaz ‘ın alternatifi hiçbir istek ve arzu duymamak, bir şeyler hedeflememek, çalışmamak değildir. Kişi havanın açık ve güneşli olmasını talep edebilir. Veya yağmura ihtiyacı vardır, yağmurun yağmasını ister. Mesele, bu talebi olmazsa olmaz sınırına getirip getirmeme noktasında düğümlenmektedir. İnsan Rabbinden her şeyi isteyebilir. O’na dua eder, hatta istekleri için yalvarır. Fiili olarak durmadan çalışır. Ama neticeyi Rabbinin bir iradesi ve hikmeti olarak görür. Her şeyi, her hali nimet olarak görür. Olmazsa olmaz olan O’dur. Onsuz yapamayacağımız şey, O’nun rahmetidir. O’nun rahmetide her an vardır ve ebedî olarak da var olacaktır. O zaman, insan için her şey vardır.<br />
Mustafa ULUSOY</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/sinirsiz-sartlara-bagli-mutluluklar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oruç nedir? Niçin oruç tutuyoruz?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/oruc-nedir-nicin-oruc-tutuyoruz/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/oruc-nedir-nicin-oruc-tutuyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jun 2008 15:55:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=186</guid>
		<description><![CDATA[Orucun Arap dilindeki karşılığı “savm” kelimesi olup, bu kelime “bir şeyden uzak durmak, kişinin kendini tutması ve engellemesi” manalarına gelmektedir. Terim olarak ise, “tan yerinin ağarmasından güneşin batma vaktine kadar, bir gaye uğruna bilinçli bir şekilde yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durup nefsi dizginlemek” demektir. Pek çok hüküm gibi oruç da, İslâm’ın ilk yıllarında]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/oruc2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-187" style="float: left;" title="oruc" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/oruc2.jpg" alt="oruc2 Oruç nedir? Niçin oruç tutuyoruz?" width="148" height="175" /></a>Orucun Arap dilindeki karşılığı “savm” kelimesi olup, bu kelime “bir şeyden uzak durmak, kişinin kendini tutması ve engellemesi” manalarına gelmektedir. Terim olarak ise, “tan yerinin ağarmasından güneşin batma vaktine kadar, bir gaye uğruna bilinçli bir şekilde yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durup nefsi dizginlemek” demektir. <span id="more-186"></span><br />
Pek çok hüküm gibi oruç da, İslâm’ın ilk yıllarında değil de Medine döneminde farz kılınmıştır. Orucun farz kılınması tarih olarak hicretin ikinci yılının Şaban ayına rastlamıştır.</p>
<p>ORUCUN FARZ OLUŞU KUR’AN VE SÜNNET’LE SABİTTİR<br />
“Ey iman edenler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki korunursunuz.” (Bakara, 2/183) ayeti ile “O sayılı günler, Ramazan ayıdır. O Ramazan ayı ki insanlığa bir Rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim Ramazan ayının hilâlini görürse, o gün oruç tutsun. Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden ötürü Allah’ı tazim etmenizi ister. Şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir.” (Bakara 2/185) ayeti orucun İslam dininde farz olduğunu anlatmaktadır.</p>
<p>Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Peygamber Efendimiz’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik etmek, namazı kılmak, zekât vermek, Ramazan orucu tutmak, gücü yetenler için Beytullah’ı ziyaret etmek.” (Buharî, İman 1; Müslim, İman 20; Tirmizi, İman 3)</p>
<p>***</p>
<p>Orucun farz olduğunu bildiren diğer bir rivayet de şudur:</p>
<p>“Saçı başı dağınık bir adam Peygamber Efendimiz’e gelerek: “Ya Resûlallah! Bana Allah’ın üzerime oruç olarak neyi farz kıldığını haber verir misin?” dedi. Peygamber Efendimiz bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ramazan ayını (orucunu) farz kıldı.” Adam: “Benim üzerimde bundan başka bir borç var mıdır?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz: “Hayır, ancak kendiliğinden nafile olarak yaparsan bu müstesnâ” buyurdu. Adam, bundan sonra sorularına devam ederek: “Allah’ın bana farz kıldığı zekâttan haber ver” dedi. Peygamber Efendimiz ona İslâm’ın gösterdiği yolları ve esasları anlattı. Bundan sonra adam şöyle dedi: “Sana ikramda bulunan Allah’a yemin olsun ki, bu söylenenlerden ne fazla ne de eksik yaparım.” Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Eğer doğru söylüyorsa, bu adam kurtulmuştur, (yahut başka bir rivayette de) cennete gidecektir.” buyurdu. (Buharî, İman 3; Savm 1; Müslim, İman 8, 9; Ebu Davud, Salat 1; Nesâi, Salat 4)</p>
<p>***</p>
<p>Niçin oruç tutmalıyız?</p>
<p>Mümin, herhangi bir menfaat düşüncesi ile değil yalnız Allah’ın emri olduğu için ve onun rızasını kazanmak maksadıyla oruç tutmalıdır. Orucunu bedene, topluma kazandırdığı hususların bulunması ile beraber, insan orucu bunlar için değil sadece Allah emrettiği için tutmalıdır.</p>
<p>Hz. Ali (radıyallâhu anh) diyor ki:</p>
<p>- Karşılığında bir menfaat umarak yapılan ibadet, ticaretçinin ibadetidir.</p>
<p>- Korku sebebiyle yapılan ibadet kölenin ibadetidir.</p>
<p>- Allah’ın nimetlerine şükretmek maksadıyla yapılan ibadet, hür olan kimsenin ibadetidir. (Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-Mefâtih, 2/135)</p>
<p>Makbul olan ibadet, Hz. Ali’nin de belirttiği gibi Allah’ın nimetlerine karşı şükran borcunu yerine getirerek onun rızasını kazanmak maksadıyla yapılan ibadettir.</p>
<p>Allah, ancak böyle samimi bir düşünce ile yapılan ibadetleri kabul eder.</p>
<p>***</p>
<p>Önce iftar mı edelim, namaz mı kılalım?</p>
<p>Bazen şöyle sorular gelebiliyor: “Oruç tutulan akşamlarda öncelikle iftar yemeğini mi yemeli? Yoksa akşam namazını mı kılmalı?”</p>
<p>Akşam vaktinin girdiği kesin olarak biliniyorsa, önce hurma, su gibi birşey ile oruç açılır, sonra namaz kılınabilir.</p>
<p>Yemeği acele olarak yiyip, sonra namaz kılmak da uygundur. Ancak iftar sofrasında çeşitli yemekler olduğu için, akşam namazı gecikebilir. Namazı ilk vaktinde kılmak en güzelidir. Bu bakımdan orucu açtıktan, iftar ettikten sonra namazı kılmak iyi olur. Bununla beraber yemek hazırken namaz kılmanın mekruh olduğu şeklinde bir görüş de vardır. Bundan maksat namaz kılarken aklın yemekte olması dolayısıyla namazı hakkıyla eda edememek neticesini vereceğidir. Yemek yemek namazın vaktini fazlasıyla ertelemeyecekse bu yolu izlemek mümkündür. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi orucu Efendimiz’in tavsiyeleri doğrultusunda ezanla birlikte açtıktan sonra da namazı çok geciktirmemek için onu edâ etmek, daha sonra da iftarımızı yapmak en uygun görüş olmaktadır. Böylece oruç Efendimiz’in tavsiyesi doğrultusunda erken açılmış, namaz da erken kılınmış olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İFTÂR DUÂSI NASILDIR?</p>
<p>İftârda dua etmek Efendimiz’in sünnetlerindendir. Birkaç iftâr duâsı vardır. Meşhur olanlarından bazıları şunlardır:</p>
<p>“Zehebe&#8217;z-zameu vebtelleti&#8217;l-urûku ve sebete&#8217;l-ecru inşâallâhu teâlâ”</p>
<p>Manası: Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah mükâfat gerçekleşti.</p>
<p>Bir başka iftâr duâsı da şöyledir:</p>
<p>“Eftara indekümü&#8217;s-sâimûne ve ekele taâmekümü&#8217;l-ebrâru ve sallet aleykümü&#8217;l-melâiketü.”</p>
<p>Manası: Yanınızda oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyi insanlar yesin ve melekler size dua etsin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>ORUÇ TUTMAK KİMLERE FARZDIR?</p>
<p>İslâm, emir ve yasakların yapılmasını istediği kimselerde bir takım şartlar arar. Bu anlamda diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruç ibadetinde de belli başlı özelliklere sahip olan kimseler mükellef tutulmuştur. Bunları şu şekilde sıralamamız mümkündür:</p>
<p>1. Müslüman olmak:</p>
<p>Oruç ibadetinin bir kimseye farz olması için, o kişinin Müslümanlığı kabul etmiş olması gerekir. Müslüman olmayan kimseler, böyle bir ibadeti yapmaya zorlanamaz.</p>
<p>2. Ergenlik çağında ve akıllı olmak:</p>
<p>İbadetlerin farz olması için bulunması gerekli olan şarlardan biri de o kimsenin ergenlik çağında ve aynı zamanda akıllı olmasıdır. Zira henüz belli bir yaşa (ergenlik) gelmemiş kimseler İslâm’da mükellef kabul edilmemişlerdir. Bu anlamda çocuklar ve ergenlik yaşına ulaştığı halde akıldan mahrum olanlar, bu ibadetten muaf tutulmuşlardır. Bu hususu Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şu beyanlarıyla bildirmişlerdir: “Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır: Buluğ çağına erinceye kadar çocuktan, aklı yerine gelinceye kadar deliden, uyanıncaya kadar uyuyandan.” (Buhârî, Hudûd 22)</p>
<p>3. Oruç tutmaya güç yetmek ve yolcu olmamak:</p>
<p>Orucun farz olması için, mükellefin beden itibariyle sağlıklı olması, hasta olmaması ve mukim olması gerekir. Bedenen oruç tutmaya muktedir olmayanların, hastaların ve seferde olan kimselerin oruç tutmaları farz değildir. Ancak bu kimseler yine de oruç tutacak olsalar, tutmuş oldukları oruç geçerlidir. Şayet kendilerine verilen bu ruhsatı kullanır da tutmazlarsa, o zaman da tutmadıkları gün sayısı kadar daha sonra tutarlar. Bu hususla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulur:</p>
<p>“Oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir. Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de, kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 2/184)</p>
<p>Aynı zamanda hayız, hâmile ve emzikli kadınlar da, oruçtan muaf tutulmuş olup, bunlar, mazeretleri sona erince, tutamadıkları gün sayısınca oruçlarını kaza ederler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>ORUÇ TUTMANIN FARZ OLMADIĞI DURUMLAR</p>
<p>Yolculuk: İslâm, insanlara üstesinden gelemeyecekleri mükellefiyetleri yüklemez. Emirler takat ölçüsündedir. Yolculuk ise, zaman zaman meşakkat ve sıkıntıların olduğu bir durumdur. Böyle bir durumdaki Müslüman yolculuğun vereceği meşakkat karşısında oruç tutmada zorlanabilir. Bundan dolayıdır ki Cenab-ı Hakk, Bakara suresinin 184. âyetinde bu durumdaki kimselere oruç tutmama noktasında ruhsat vermiştir. Seferde iken oruç tutmayan daha sonra kaza eder. Ancak dileyen kimseler, yolcu oldukları halde bu orucu tutabilirler.</p>
<p>Hastalık: Yüce Yaratıcı, oruç tutamayacak kadar hasta olan kimselere de ruhsat vermiş, oruç mükellefiyetinden onları istisna etmiştir. Bunlar iyileştikten sonra tutamadıkları orucu kaza ederler. Burada hastalığı tam olarak tarif etmek gerekir. Hastalık, insanın hayatî fonksiyonlarının muntazam şekilde seyir etmemesi veya etraftan gelen uyarılara cevap verilmeme hali olarak tarif edilebilir. Hastalık, oldukça ciddi ve tedavi gerektiren bir durum olabileceği gibi basit bir rahatsızlık da olabilir. Bu ayırımı yapmayı yani oruç tutup tutmaması gereken kimseleri ayırmayı İslâm, Tabib-i Müslim-i Hâzık’a, (müslüman mütehassıs hekime) bırakmıştır. Tabiatıyle rastgele bir kimseye danışarak oruç tutmamak Allah katında o şahsa manevî mesuliyet yükler.</p>
<p>Gebelik ve çocuk emzirmek: Gebe olan ya da çocuğunu emzirme durumunda olan kadınlar, gerek kendilerine, gerekse çocuklarına bir zarar gelmemesi için, oruç tutmama noktasındaki ruhsata dahildirler ve daha sonra müsait olduklarında kaza ederler. (Bkz: İbn Mâce, Sıyâm 3)</p>
<p>Yaşlılık: İslâm, oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimselere ruhsat tanımış, tutamadıkları her gün için bir fakir doyurmak suretiyle bu onları bu ibadetten muaf tutmuştur.</p>
<p>Aşırı açlık ve susuzluk: Oruçlu olan bir kimse, aşırı açlık ve susuzlukla karşı karşıya kalsa, orucun, onun beden ve ruh sağlığını ciddi boyutta etkileyeceğinden endişe etse yahut doktor bu hususta kendisine tutmaması noktasında rapor vermiş olsa, bu kimse de oruçtan muaf tutulmuş olup, sağlığına kavuştuğunda, tutamadığı günler kadar tutmak suretiyle bu ibadeti yerine getirmiş olur.</p>
<p>İkrah: Yani zorla oruç tutturulmamak halidir. Birisi oruç tutana, “Orucunu bozmazsan seni öldürürüm veya bir uzvunu keserim” diye tehdit etmişse, dediğini yapmaya gücü yetiyorsa, oruçlunun orucunu bozması mübah olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER NELER?</p>
<p>* Unutarak yemek içmek ve cinsî münasebette bulunmak. Unutarak yapılan bu işler orucu bozmaz. Ancak oruçlu olduğunu hatırladığı anda, bu işleri yapmayı bırakması gerekir.</p>
<p>* Birinin unutarak yiyip içtiği görülürse, eğer yiyip içen adam, güçsüz, zayıf ve ihtiyar birisi ise hatırlatmamak daha iyidir. Zira bu, Allah’ın, o kimseye, güçsüzlüğüne merhameten orucunu unutturmak suretiyle ikram ettiği bir rızıktır. Unutarak yiyip içen kimse güçlü, kuvvetli biri ise hemen hatırlatılmalıdır.</p>
<p>* Uyurken ihtilâm olmak.</p>
<p>* Hanımını öpmek, elle tutmak, okşamak.. Bu durumda meni gelmedikçe oruç bozulmaz.</p>
<p>* Kadına el sürmeden sadece bakmak veya şehevî konuları düşünmek sebebiyle tahrik olup meninin gelmesi.</p>
<p>* Geceden cünüp olan kimsenin, yıkanmayı sahurdan sonraya, oruçlu vaktine bırakması.</p>
<p>* Ağza gelen balgamı yutmak.</p>
<p>* Kafasından burnun içine gelen akıntıyı çekip yutmak.</p>
<p>* Denize, yahut başka bir suya dalınca, kulağa su kaçması.</p>
<p>* İstek dışı olarak boğaza sigara dumanı gibi keyif verici bir duman girmesi.</p>
<p>* Boğazına toz veya sinek kaçmak. Gözyaşı veya yüz teri ağza girecek olsa, eğer bir-iki damla kadarsa orucu bozmaz. Ancak tuzluluğu bütün ağız içinde hissedilecek kadar çok olup oruç hatırda iken yutulursa orucu bozar.</p>
<p>* Sahurdan dişleri arasında kalmış nohut tanesinden küçük bir şeyi yutmak.. Nohut tanesinden büyük olursa orucu bozar.</p>
<p>* Hariçten susam veya buğday tanesi kadar bir şeyi ağzına alıp yavaş yavaş ve tadı boğazına varmayacak şekilde çiğneyip yok etmek.</p>
<p>* Kendiliğinden gelen kusuntu, yine kendiliğinden geriye gitse, ağız dolusu bile olsa orucu bozmaz. Kusma isteğiyle ağza getirilen az miktardaki kusmuk ise kendiliğinden içeri gitse orucu bozmaz. Fakat miktarı ağız dolusu ise orucu bozar.</p>
<p>* Kan aldırmak.</p>
<p>* Göze sürme çekmek.</p>
<p>* Derideki gözeneklerden içeri giren şeyler orucu bozmaz. Buna binaen, vücuda sürülen yağ veya yıkanılıp soğukluğu içeri nüfuz eden su, orucu bozmaz. Çünkü bunlar yoluyla içeri girerler.</p>
<p>* Baş veya karındaki bir yaraya konulan ilâç, vücuttan içeri girmedikçe oruç bozulmaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>AŞI VE İĞNELER ORUCU BOZAR MI?</p>
<p>İnsan vücudunda gıdalanmaya esas olan kanal ve yollar iki kısımdır:</p>
<p>a. Burun, kulak, ön ve arka yollar gibi tabiî ve aslî kanallar. Bunların herhangi bir yerinden vücudun iç kısmına geçecek olan maddeler ittifakla orucu bozarlar. İç kısma ulaşmayanlar ise, orucu bozmazlar.</p>
<p>b. İkinci kısım yollar ise, sonradan meydana gelen ârızî kanal ve yollardır. Vücuddaki bir kesik, yara, v.s. gibi. Bu yollardan içeri geçiş kesinlik kazandığı takdirde orucun bozulacağında yine ittifak vardır. Ancak iç kısma geçiş şüpheli durumlarda ise İmam Ebu Yusuf ve Muhammed’e (İmameyn) göre oruç bozulmaz, İmam-ı A’zam Hazretlerine göre ise oruç bozulur.</p>
<p>Görüldüğü gibi İmam-ı A’zam ile iki talebesi arasındaki ihtilâf esasta değil, keyfiyet üzerindedir. Yani içe nüfuz katiyet kazandığı zaman, onlara göre de oruç bozulmuş olmaktadır.</p>
<p>Bu genel kaideler ışığında iğne ve aşıları incelediğimizde şu durum ortaya çıkmaktadır: Çiçek aşısı gibi deri üzerinden yapılan aşı ve ilâçlamalar orucu bozmaz. Çünkü deri vücudun dış kısmını teşkil eder. Bunun dışında kalan iğne ve aşılar, genel olarak damardan, kaba etten ve deri altından yapılmaktadır. Her üç halde de ilâç verilmeksizin vücudun derinliğine batırılan iğnenin bir tarafı dışta kaldığı için, yalnız batırmakla oruç bozulmaz. Ancak içeri ilâç, su gibi maddeler enjekte edilirse oruç bozulur. Çünkü bu maddeler vücud içinde kararlaşıp yerleşir. Damardan verilen ilâçlar ise, doğrudan doğruya kana intikal eder. Oradan organlara dağılır. Kaba et ve deri altındaki ilâçlar da yine içeriye nüfuz etmiş sayılır. Bu itibarla vücuda ilâç zerketmek için yapılan aşı ve iğneler, orucu bozarlar. Ancak kefaret icap etmez. Yalnızca kaza kâfi gelir.</p>
<p>Önemli hastalığı olanlar, zaten oruçlarını bozabilirler. Bunlara oruçlu halde yapılan iğne ile oruçları bozulur. Sağlık durumları düzeldiğinde oruçlarını kazâ ederler. Bu gibi kimselerin mümkünse iğneyi geciktirerek iftardan sonra yaptırmaları daha iyidir.</p>
<p>* Vücuda dışardan kan almak, ilâç almak gibidir. Orucu bozar. Fakat kan vermek orucu bozmaz.</p>
<p>* Abdestte ağza su verip geri boşalttıktan sonra, arta kalan yaşlığın tükürük ile beraber yutulması orucu bozmaz.</p>
<p>* Dişlerin arasından çıkan kan, az olup tükürük içinde kaybolmakta ise bu kanın yutulması oruca zarar vermez. Ancak kan tükürüğe galebe çalacak çoğunlukta ise bunu yutmakla oruç bozulur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>ORUCU BOZUP YALNIZ KAZÂYI GEREKTİREN DURUMLAR</p>
<p>* Yenilip içilmesi normal, alışılmış olmayan ve insan tabiatının meyletmediği şeylerin yenilip içilmesi orucu bozar ve sadece kazayı gerektirir. Taş, toprak, çiğ pirinç, çiğ hamur, un gibi insanların normalde yemediği şeyleri yemek orucu bozar ve sadece kazayı gerektirir.</p>
<p>* Henüz içi olmamış yeşil cevizi yemek. Veya bademi, fındığı ve kuru fıstığı kabuğuyla birlikte çiğnemeden yutmak.</p>
<p>* Arka yola fitil koymak, ilâç akıtmak.</p>
<p>* Burna ilâç çekmek.</p>
<p>* Kulağın içine yağ damlatmak.</p>
<p>* Boğaza huni ile bir şey akıtmak.</p>
<p>* Karında veya başta bulunan herhangi bir yaraya sürülen ilâcın vücuttan içeri nüfuz etmesi.</p>
<p>* Boğaza kaçan yağmur, kar veya doluyu istemeyerek yutmak.</p>
<p>* Abdest alırken boğazına veya burna su çekerken genzine hata ile suyun kaçması.</p>
<p>* İsteyerek boğazına veya burnuna duman çekmek. Sigara, anber gibi lezzet ve keyif verici bir duman olursa kefaret de gerekir.</p>
<p>* Ramazan günü zor kullanmak suretiyle yapılan cinsel ilişkiden dolayı, bu işe zorlanan kimseye sadece kaza gerekir, kefaret gerekmez. Zor kullanmak, can almak, bir organı kesmek veya bunlardan birine sebebiyet verecek şekilde dövmekle yapılan zorlamadır. Üzüntü ve acı verecek derecede olan dövmek veya sadece hapsetmek suretiyle yapılan bir zorlamadan dolayı Ramazan orucunu bozmak kaza ile birlikte kefareti de gerektirir.</p>
<p>* Dişleri arasında kalan nohut tanesi kadar olan bir şeyi yemek.</p>
<p>* Kendi isteğiyle dışarı kusmak. Bu kusma ağız dolusundan az da olsa orucu bozar.</p>
<p>* Ağız dolusu kendiliğinden gelen veya isteyerek getirilen kusmuğu mideye çevirmek.</p>
<p>* Sahur vakti geçtiği halde, geçmedi zannıyla sahur yemek.</p>
<p>* Güneş battı, iftar oldu zannıyla oruç bozmak.</p>
<p>* Ramazan orucundan başka bir orucu bozmak. İsterse kasden olsun..</p>
<p>* Hanımını öpmek, okşamak, sarılma, v.s. sebebiyle erkekten ve kadından meninin gelmesi. Şehvetle sadece mezinin gelmesi ile oruç bozulmaz.</p>
<p>* Ramazan orucunu tutmaya niyet etmeden gündüz yiyip içmek de sadece kazâyı gerektirir. Kefaret icab etmez. Çünkü kefaret oruç tutmamanın değil, tutulan orucu bozmanın cezasıdır. Fakat böyle bir şey günahtır. Tevbe etmek gerekir.</p>
<p>* El ile meni getirmek (istimna’ &#8211; mastürbasyon).</p>
<p>* Kan yutmak. Çoğunluğunu tükürük teşkil eden ağızdaki az kanı yutmak orucu bozmaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Resulullah aleyhissalatu vesselam, iftar ettiği zaman şu duayı okurdu: “Allahümme leke sumtü ve ala rızkıke eftartü. (Ey Allahım senin rızan için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açıyorum.)” Ebu Davud, Savm 22</p>
<p>***</p>
<p>“Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir; diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir. Oruçlunun ağzından çıkan koku (halüf), Allah indinde misk kokusundan daha hoştur.’’ Buhari, Savm 2</p>
<p>***</p>
<p>“Oruç perdedir. Biriniz birgün oruç tutacak olursa kötü söz sarfetmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa “ben oruçluyum!’’ desin (ve ona bulaşmasın).’’ Buhari, Savm 2</p>
<p>***</p>
<p>“Kim Allah Teala yolunda bir gün oruç tutsa, Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek kılar.” Tirmizi, Cihâd 3</p>
<p>***</p>
<p>Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resülü dedim, bana öyle bir amel emret ki (yaptığım takdirde) Allah beni mükâfaatlandırsın.’’ “Sana dedi, orucu tavsiye ederim, zira onun bir eşi yoktur.’’ Nesâi, Sıyam 43</p>
<p>***</p>
<p>“Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez.” Buhari, Savm 4</p>
<p>***</p>
<p>“Kim bir oruçluya iftar ettirirse, kendisine onun sevabı kadar sevap yazılır. Üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmaz.’’ Tirmizi, Savm 82</p>
<p>***</p>
<p>“Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.” Buhari, Savm 5</p>
<p>Zaman ailem<br />
ALİ BUDAK, ALİ DEMİREL<br />
Sayı: 249<br />
Bölüm: Mübarek Günler</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/oruc-nedir-nicin-oruc-tutuyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gelin, kayınvalideye nasıl davranmalı?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/gelin-kayinvalideye-nasil-davranmali/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/gelin-kayinvalideye-nasil-davranmali/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jun 2008 14:18:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=154</guid>
		<description><![CDATA[Hayat çizelgesi üstlenilen rollerle ve ibret levhalarıyla doludur. Gelinken çektirirseniz, kayınvalide iken bu kez kendiniz çekebilirsiniz. O yüzden mantıklı olup ne çekmek, ne de çektirmek gerekiyor. “Kapı mı çaldı? Kim geldi?” “Kim olacak tabii ki, annen.” “Ne dedin anlamadım?” “Anlamayacak ne var bunda? Yine annen geldi dedim.” “Yavaş ol annem duyacak.” *** “Şey, çocuklar geçiyordum]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/gelin-kayinvalide2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-155" style="float: left;" title="gelin-kayinvalide" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/06/gelin-kayinvalide2.jpg" alt="gelin kayinvalide2 Gelin, kayınvalideye nasıl davranmalı?" width="148" height="175" /></a>Hayat çizelgesi üstlenilen rollerle ve ibret levhalarıyla doludur. Gelinken çektirirseniz, kayınvalide iken bu kez kendiniz çekebilirsiniz. O yüzden mantıklı olup ne çekmek, ne de çektirmek gerekiyor.<br />
“Kapı mı çaldı? Kim geldi?”</p>
<p>“Kim olacak tabii ki, annen.” <span id="more-154"></span></p>
<p>“Ne dedin anlamadım?”</p>
<p>“Anlamayacak ne var bunda? Yine annen geldi dedim.”</p>
<p>“Yavaş ol annem duyacak.”</p>
<p>***</p>
<p>“Şey, çocuklar geçiyordum ayaküstü ne yapıyorsunuz diye sorayım dedim. İnşallah rahatsız etmedim.”</p>
<p>“Aaaa! Ne rahatsızlığı anneciğim. Zaten biz de seni özlemiştik. Ne iyi ettin de geldin.”</p>
<p>“Güzel gelinim, rahatsız mısın, niye sesin çıkmıyor?”</p>
<p>***</p>
<p>“Sanırım kızım rahatsız ben kalkayım. Zaten baban da beni merak eder. Haydi hoşça kalın.”</p>
<p>“Ama anneciğim öyle hemen kalkılır mı? Akşam yemeğine kalsaydın. Değil mi hayatım?”</p>
<p>***</p>
<p>“Yok! Yok! Başka zaman. Fırsat bulursanız siz gelin…”</p>
<p>Her ne kadar kayınvalidelerin zulmü dillere destan olmuşsa da maalesef böyle gelinlere de rastlanıyor. Kendisine karışmasa bile kayınvalidesinin varlığından rahatsız olan gelinlerin sayısı hiç de küçümsenecek gibi değil.</p>
<p>Kayınvalideleri tarafından ezilen kimi kadınların kızları, şuuraltlarında tepkisel olarak sanki kendi kayınvalidelerinden annelerinin intikamını alıyorlar. “Annem ezildi ben ezilmeyeceğim” diye kendilerini koruma psikolojisine giriyorlar.</p>
<p>Halbuki, karşılıklı hoşgörü, anlayış ve saygıyla davranılmalıdır. Bugünün gelininin yarının kayınvalidesi olacağı göz önünde tutulmalıdır. Kayınvalidesine kötü davranan gelini, yarınlarda kötü bir gelinin beklediği, “Ne ekersen onu biçersin.”sözü unutulmamalıdır.</p>
<p>Eskiler “Dört atanın hakkı birdir.” diyerek eşin ana-babasının insanın kendi anası, babası gibi hukukunun olduğuna dikkat çekmişlerdir.</p>
<p>Zaten Peygamberimiz (sas), “İçinde akrabalarla irtibatı kesen birisinin olduğu bir topluluğa rahmet inmez.” (Buhari, Edeb)</p>
<p>“İki kişi vardır ki, kıyamet günü Allah onlara rahmet nazarıyla bakmaz; akrabalarıyla ilgiyi kesen kimse ve kötü komşu.” (Deylemi Müsnedü’l-Firdevs) buyurmaktadır.</p>
<p>Üstelik bu akraba, anne hükmünde olan kayınvalide olursa iş daha da değişir. Güzel sözün bile sadaka olduğu dinimiz elbette kayınvalideye iyi davranılmasını ister.</p>
<p>Peygamberimiz, “Kadınların en hayırlısı, kendisine baktığı zaman kocasını sevindiren, bir şey yapmasını istediğinde itaat eden, nefsi ve malı hususunda kocasının hoşlanmadığı tutum ve davranışlardan kaçınan kadındır.” (Müsned, 2:251) buyuruyor.</p>
<p>Sanırım hiçbir erkek eşinin annesine kötü davranmasından hoşlanmaz. Zaten hayırlı bir kadın da eşini üzmemek için eşinin annesine saygılı davranır. Onu memnun eder.</p>
<p>Bazen gelinler “Biz ne kadar iyi davransak da kayınvalidemiz kötü, bizi sevmiyor.” diyorlar. İyilik yapana iyilik yapmak kolaydır. Fazilet, kötülüğe iyilikle karşılık vermektedir. Peygamberimiz:</p>
<p>“Akrabalarına iyilik eden kişi, sadece onların iyiliklerine karşılık veren değildir. Akrabalarına asıl iyilik eden kişi, akrabaları kendisiyle ilişkilerini kopardıklarında, onlara iyilik yapmaya devam edendir.” (Buhari, Edeb: 15) buyuruyor.</p>
<p>Bilmem bu sözün üzerine başka söze gerek var mı?</p>
<p><strong>Zaman / Ailem<br />
GÜLAY ATASOY<br />
Sayı: 241<br />
Bölüm: Evlilik </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/gelin-kayinvalideye-nasil-davranmali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Methedilmeyi bekleme ve makam-mevki zararlı bir istek mi?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/methedilmeyi-bekleme-ve-makam-mevki-zararli-bir-istek-mi/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/methedilmeyi-bekleme-ve-makam-mevki-zararli-bir-istek-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jun 2008 13:44:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Dergâh]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[ilim]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[irfan]]></category>
		<category><![CDATA[Kabristan]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Üstad]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=148</guid>
		<description><![CDATA[Çok tehlikeli olan şeytanî tuzaklardan biri “hubbu câh”tır. Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, pâye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubbu câh”; makam sevgisi, pâye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize girmiştir ve yaygınca kullanılmaktadır. İnsanlara görünme, methedilmeyi bekleme ve halk nazarında]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok tehlikeli olan şeytanî tuzaklardan biri “hubbu câh”tır. Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, pâye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubbu câh”; makam sevgisi, pâye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize girmiştir ve yaygınca kullanılmaktadır. İnsanlara görünme, <span id="more-148"></span>methedilmeyi bekleme ve halk nazarında saygın bir kişi olmayı istemek insanın en zayıf damarı olarak gösterilmiştir.<br />
Hubbu câh çok tehlikelidir; öyle ki, bazı zayıf karakterli kimseler ondan dolayı pek çok hileye başvurur, haksızlıklar irtikap eder ve zulme girerler. Önce makam-mansıp sahibi olmak, sonra da yerlerini ve itibarlarını korumak için olmadık sebeplere tutunur, bir sürü cürümlere bulaşır ve pek çok günah işlerler. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurmuştur: “Şöhret ve makam sevgisinin insana verdiği zarar, koyun sürüsüne saldıran bir kurdun o sürüye verdiği zarardan daha çoktur!”<br />
<strong>Zaman / Ailem<br />
Sayı: 195<br />
Bölüm: Bir Teklif </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/methedilmeyi-bekleme-ve-makam-mevki-zararli-bir-istek-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

