Şeytanın hilesi varsa, Mü’minin de Tövbesi var

0
486 kez

tovbeHayat bir yol. İnsan bir yolcu. Kimi yeri dardır, kimi yeri geniş hayat yolunun… Yokuş da ağır, düzde temkin gerek. Her işin başı sağlık… İman ve sağlık olmadan, ne varlık olur, ne dirlik, ne de birlik…

Yürüme bilmeyen yolu bozar, söyleme bilmeyen sözü. İçimizde bir dost, bir düşman vardır. Nefstir adı. Ateş gibidir. Sobanın içine koyarsan ısıtır. Lâmbaya koyarsan ışıtır. Dilini bilen çözer, üstüne biner nefsinin. Binmesine izin vermez nefsinin kendisine. Nefse ibadet dedin mi, ayak sürer, akıl hocası şeytandır; ondan ders alır.

Ağır yük, serkeş eşeği nasıl yola getirirse, güzel işler, Allah için çalışmalar da ne kadar artarsa, nefs elinden o kadar rahat eder insan. Boş kalınca felâket başlar; araba sağa sola yalpalar. İyisi mi işi baştan sıkı tutup, yolunu yolcusunu iyi bilmeli, bellemeli insan. Tâ ki, büyük bir kayıpla karşılaşmasın hayat yolunda. Büyüklerin sözleri de büyük, dinlemeli, öğrenmeli…

Yarını bekleyen bu günü yaşayamaz. Nefsin ve şeytanın işi, acelede ve yarınlarda oyalamada gizli. Gözünü açmalı ki insan, sermayesini sinsi düşmanına kaptırmasın. Kabiliyetin okulu yoktur. Ama insan, tecrübe ile, akıl sahiplerinden istifade ile, bunu elde edebilir.

Ümitsizlik, en büyük hastalığı bu asrın. İçten kemirir kurt gibi insanı. Günahlarla beslenir, vehimle güçlenir. Allah’ı bilen, şeytana karşı durur. Aklı başında olan, bir elini tövbe ve istiğfara, bir elini duâ ve tevekküle verir. Huzuru bulur.

***

Direksiyon başındaki şoförün küçük bir hatâsı, bazan büyük bir felâkete sebep olabilir.

Mânevî dikkatsizlikler de, ruhî hayatımızın ölümüne ve hattâ ebedî hayatın kaybına bile yol açabilir.

Ömür dediğimiz ne ki, 60-70 senelik bir dünya hayatı. Bunu olağanüstü bir gayretle korumaya çalışırız. Oysa ki, ebedî olan ahiret hayatımızı korumak için ise, çok daha büyük bir gayret sarf etmemiz gerekmez mi?

Ancak bütün bu dikkat ve gayretlere rağmen, yine de şaşma ve yanılma kabiliyetinde olan insanın günah ve hatâdan tamamen kurtulması mümkün değildir. Bu takdirde yapılacak iş, derhal düştüğü yerden kalkmak ve hatâdan dönmektir. Çünkü şeytanın mühim bir hilesi, insana kusurunu itiraf ettirmemek, ona kusurunu kusur olarak göstermemektir. Tâ ki, istiğfar ve Allah’a sığınma yolunu kapasın. “Kusurunu itiraf ederek istiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden (Allah’a sığınan) ise, şeytanın şerrinden kurtulur.”

Şeytan, insana günah ve kusurunu itiraf ettirmemek veya küçük göstermek sûretiyle daha büyük günah ve kusurları işlemeye sevk eder.

Ondan sonra da, “artık hayra kabiliyeti kalmadığını, iyice bozulduğunu, yola gelse de bunun bir fayda temin edemeyeceğini” telkin ederek onu ümitsizlik girdabına yuvarlar. Şeytanın bu hilesine karşı, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde mü’min kullarına yardım edeceğini vaat etmekte ve Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemesini ikaz buyurmaktadır. (Zümer Sûresi, 53)

İşte, Cenâb-ı Hak, şeytanın telkinlerine kapılarak günaha düşmüş mü’min kullarının elinden sonsuz rahmetiyle tutup kaldırıyor ve onlara af kapılarını açıyor. Kendi kusur ve günahını Cenâb-ı Hakk’ın dergâhında itiraf ederek af dileyen insanı, Allah’ın rahmeti boş çevirir mi? Nitekim boş çevirmeyeceğini birçok âyet-i kerimeyle vaat etmektedir.

Onun affı sadece günahkârlara, zindandakilere ve belli bir kitleye de mahsus değildir. Hem her zaman geçerli, hem de bütün insanlığı kuşatacak kadar geniştir.

En büyük felâket, günahlarının ağırlığı altında ezilerek ümitsizliğe düşmek ve hakka dönme imkânını ebedî olarak kaybetmektir.

Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, mü’min kullarını rahmet ve fazlıyla ümitsizliğe düşmekten ve şeytana tâbî olmaktan kurtardığını açıkça ifade buyurmaktadır:

“Eğer Allah’ın nimet ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız müstesnâ, muhakkak şeytana uyup gitmiştiniz.” (Nisâ Sûresi, 83)

Yine Cenâb-ı Hak, mü’minleri “işledikleri günah sebebiyle Allah’ı anmaktan vazgeçmeyip, günahlarında ısrar etmeyen kimseler” olarak tarif etmektedir.

“Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler. Günahları ise, Allah’tan başka affedecek kim vardır? Ve onlar, yaptıkları günahta bile bile ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı, Rablerinden bir bağışlanma ve ağaçları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Güzel ameller yapanların mükâfatı ne güzeldir.” (Âl-i İmran Sûresi, 135-136).

İnsan, günahından sıkılıp Allah’tan af dileme hassasiyetini kaybettiği noktadan itibaren büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Yoksa, insan olarak hiçbirimiz günahsız değiliz. Bilerek veya bilmeyerek, küçüklü büyüklü pek çok günahın içine her zaman giriyoruz. Burada birinci derecede önem taşıyan şey, günahın farkına varabilmek, günahı günah olarak görebilmek ve bundan dolayı Allah’ın af ve rahmetine sığınmak ihtiyacını duyabilmektir.

Unutmamak gerekir ki, Allah’ın rahmetinden istifade edebilmek için O’nun rahmetine müracaat etmek gerekir. Meselâ Cenâb-ı Hak “şifâ verici” mânâsındaki Şâfi isminin de sahibidir; bu ismiyle hastalıklara şifâ verir. Fakat bir hastanın “Cenâb-ı Hak nasıl olsa Şâfi’dir, benim şifamı verir” diyerek hiçbir tedbire başvurmaması halinde, hastalığın tedavisi değil, daha da kötüleşmesi muhtemeldir. Ve böyle bir insanın, Allah’ın Şâfî isminden fazla ümitlenmeye hakkı yoktur.

Bunun gibi, Cenâb-ı Hak, Tevvâb, Afüvv, Gafur ve Rahîm gibi, affetmeyi, bağışlamayı, tövbeleri kabul etmeyi ve merhamet etmeyi ifade eden isimlerin de sahibidir. Fakat insanın bu isimlerden nasibini alabilmesi için, o isimlerin gerektirdiği şekilde hareket etmesi icap eder.

Cenâb-ı Hak nasıl olsa affeder diyerek günahların içine dalıp gitmek, insanın günahlar karşısındaki hassasiyetini kaybettirir. Ve insan, zamanla günahını günah olarak görmez hale gelir. İşte bu, günahın kalbi kaplaması hâlidir. (Burada kalp ile kastedilen şey, mânevî hayatımızın merkezidir; yoksa göğsümüzün ortasındaki et parçası değildir.) Günahını kabul etmeyen ve günahı karşısında Allah’ın af ve rahmetine sığınmak ihtiyacını hissetmeyen kimse ise, İlâhî rahmete liyâkatini kaybetmiş demektir.

İnsana günahlar karşısındaki hassasiyetini kaybettiren başlıca sebeplerden biri de, günah seline kendilerini kaptıran insanların artık o selden kurtulma ümitlerini kaybetmeleridir. İslâm âlimleri bu ümitsizliği, şeytanın en önemli hilelerinden biri olarak değerlendirir. Oysa ki bir insan, bir kısım büyük günahları da işlese, hemen iman dairesinden çıkıvermez. Onun nefsine mağlûp olması, imansızlığının değil, hislerine, nefsine ve şeytana bir anlık yenik düşmesinin bir neticesidir.

Bu yenilgiler üst üste tekrarlanır ve günah bir alışkanlık haline getirilirse, bu defa şeytan “Sen artık adam olmazsın; Allah senin tövbeni kabul etmez” şeklindeki telkinlerle insanı ümitsizliğe atmaya çalışır.

Halbuki Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça şöyle buyurmaktadır: “Ey kendilerinin aleyhinde, günahta haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O Gafûr ve Rahîm’dir.” (Zümer Sûresi, 53)

Bir hadis-i kudsîde de Allah’ın “Rahmetim gazabımı geçmiştir” (Müslim, Tövbe: 3) buyurduğu belirtilir.

Hz. Peygamber Efendimiz (asm), kullarının tövbe ve istiğfarı karşısında Cenâb-ı Hakk’ın duyduğu (kendisine has) kudsî lezzet ve memnuniyeti şu hadîslerinde dile getirirler: “Öyle bir kimse ki, çorak, boş ve tehlikeli bir arazide bulunuyor. Beraberinde devesi vardır. Devesinin üzerinde de yiyecek ve içeceği yüklenmiş. Derken uyur. Uyandığında bir de bakar ki, devesi gitmiş. Devesini aramaya koyulur. Bir türlü bulamaz. Açlıktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette iken kendi kendisine şöyle der: ‘Artık ben ilk bulunduğum yere gideyim de, ölünceye kadar orada uyuyayım.’ Gider, ölmek üzere başını kolunun üzerine koyar.

“Bir ara uyanır. Bakar ki, devesi yanı başında duruyor. Bütün azığı, yiyeceği ve içeceği de devenin üzerindedir. İşte Allah, mü’min kulunun tövbe ve istiğfarı ile, böyle bir durumda olan kimsenin sevincinden çok daha fazla sürûr ve lezzet alır.” (Şüphesiz ki, bu lezzet, bizim tattığımız lezzet ve sevinçlerle en küçük bir alâkası olmayan, Cenâb-ı Hakk’a mahsus, ifade etmekten âciz olduğumuz kudsî bir lezzettir. Bunu idrâk etmemiz mümkün olmadığı içindir ki, bizim idrâk edebileceğimiz cinsten bir hâdiseye benzetilerek bir hakikat anlatılmak istenmiştir.)

Bir başka hadis-i şerifte de “istiğfar eden bir kimsenin günde yetmiş defa dahi günahını tekrar etse, yine günahında ısrar etmiş sayılmayacağı” belirtilir. (Müsned 5:130; Darimî, vitr: 36.)

Şu halde, işlenen günahlardan ve nefse mağlûbiyetten dolayı ümitsizliğe düşen kimse, Allah’ın kendisine verdiği bunca fırsatı kendi ayağıyla geri tepiyor demektir.

Hz. Ali de (ra) buna işareten şöyle der: “Beraberinde kurtuluş reçetesi olduğu halde helâk olan kimsenin durumuna hayret ediyorum. O reçete de istiğfardır.”

Yine Hz. Ali Efendimize nispet edilen bir başka söz de şöyledir: “Cenâb-ı Hak herhangi bir kuluna istiğfarı ilham etmişse, ona azap etmemeyi murat etmiştir.” (İhyâ-i Ulûm, 3:162)

Bu konuda bir âyet meali:

“Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var.” (Furkan Sûresi, 77)

Evet günah ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın rahmetinin daha büyük olduğunu unutmayıp, ümitsizliğe düşmemeliyiz. Ve şu hadise kulak vermeliyiz:

Hz. Ebû Said’den (r.a.):

Allah Resûlü (asm) buyurdu:

Şeytan dedi ki:

“Yâ Rabbi! İzzetin hakkı için Senin kullarını son nefeslerini verinceye kadar aldatmaya devam edeceğim.”

Rab Teâlâ buyurdu ki:

“İzzetim ve Celâlim hakkı için kullarım Benden af dileyip günahlarının bağışlanmasını istedikçe, Ben de onları affedeceğim.” (Ebu Ya’lâ)
Son söz:

Sevgili Peygamberimizin (asm) müjdeli hadislerinden bir gül demeti takdim edelim:

Hz. Aişe’den (ra):

Allah Resulü (asm) buyurdu:

“Allah (cc), sizlerden birisi için hayır yoluna ya da sadaka olarak verdiği bir lokma veya bir hurmayı öyle büyütür ki, evlâdınızı ya da bir tayınızı büyüttüğünüz gibi büyütür. Ve bu bir lokma kıyamete kadar büyüye büyüye Uhud Dağı gibi olur.” (Dare Kutni)

Hz. İbni Mesud’dan (r.a.):

Allah Resulü (asm) buyurdu:

“Kıyamet günü ümmetimden bir adam hesaba çekilmek üzere huzura getirilir. Ancak kendisinin Cenneti hak edecek kadar bir sevabı bulunmaz. Allah (cc) buyurur ki:

“Onu Cennete sokun. Çünkü bu insan, aile fertlerine karşı çok merhametli idi.” (İbni Asakir)

Allah Resulü (asm) buyurdu:

Allah (c.c.) buyurur ki:

“Ey insanoğlu! Sen bana duâ ettiğin ve rahmetimden ümitlendiğin sürece, sendeki günahlara rağmen, seni bağışlar ve onlara hiç aldırış etmem.

“Ey Âdemoğlu! Günahların yerle gök arasını kaplayacak bir çokluğa ulaşsa bile, bunların ardından benden af dilersen, hiç aldırmadan seni bağışlarım.

“Ey Âdemoğlu! Bana, yer dolusu günahlarla gelsen dahi, sonra bana hiçbir şeyi ortak (şirk) koşmadan huzuruma çıksan, hiç şüphesiz seni, yer dolusu rahmet ve bağışlarla karşılarım.” (Tirmizî)

Selim Gündüzalp

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here