Osmanlı Bilimde Neden Geri Kalmıştır?

0
1.336 kez

bilim1I- Unutulmaması Gereken Hususlar

Maalesef, millet ve devlet olarak üç büyük düşmanımız devam ediyor: cehalet, ihtilaf ve fakirlik. Bugünkü araştırmamızın konusunu, cehaletimize sebep olan şeyler veya diğer bir ifadeyle ilme mani olan sebepler teşkil edecektir. Bu başlığı, değişik şekillerde incelemek ve değerlendirmek, mesela insanın şahsî hayatında ilme engel teşkil eden haller, sosyal hayatta ilme engel olan haller, siyasî hayatta ilme engel olan haller diye sıralamak mümkündür. İnsanın sıhhati ile alakalı problemler, ilmî çalışmanın kıymetini idrâk etmeyen eş ve çocuklarından doğan zorluklar, ilmin vesilelerini elde etmek için maddi imkânlara sahip olmama gibi maniler, şahsî hayata ait engellerden bazılarıdır. Okullarında tek tip insan yetiştirmeyi şerefle ilan edecek kadar ilimden anlamayan devlet adamlarının tavırları, ilmî araştırmaya getirilen resmî kayıtlar ve sınırlamalar, doktora tezinin başlığında İslam kelimesi geçtiğinden dolayı tezleri reddeden kafalar, ilmin siyasî hayattaki engellerine bazı misallerdir. Devlet ve milletin muhit olarak ilme önem vermemesi, devletin ve fertlerin bir şarkıcıya gösterdikleri iltifatı ilim adamlarından esirgemeleri, kız istemeye gidildiğinde, kız annesinin kızını isteyenlere böbürlene böbürlene kızını anlatırken, acı olan ‘Affedersiniz, bir de öğretmen istedi’ diyecek kadar ilimden bî haber olması da sosyal hayattaki bilimin engelleri arasında sayılabilir. Bu engeller olduğu sürece de, bilimin engellenmesi devam edecektir ve millet olarak da sonuçlarına katlanılacaktır.

Şimdi bizim, bütün bu engelleri sıralamaya ve izah etmeye yerimiz müsait değil. Ancak bir gerçeğin altını çizdikten sonra, ilmin önündeki engellerin bazı önemli olanlarına atf-ı nazar eyleyeceğiz.

Üzülerek ifade edelim ki, ilim için kara dönem diyeceğimiz ve bazı ilim ve siyaset adamlarımızın da yanlış olarak ortaçağ zihniyeti dediği zaman dilimi, müslümanlar ve gayr-i müslümler açısından tamamen faklı dönemlere rastlamaktadır. Yani İslam aleminin bilim açısından ortaçağı farklıdır; gayr-i müslimlerin ve özellikle de Avrupa’nın ortaçağı ayrıdır.

Tarih bize gösteriyor ki, gayr-i müslimler için ilk çağ ve ortaçağ, bilim açısından kara bir dönemdir. İlme önem verilmediği gibi, ilim adamlarına da ilimlerinden dolayı kıyılmış ve Galile gibi bilim öncüleri ‘dünya dönüyor’ dedikleri için idam dahi edilmişlerdir. Bazı sözde bilim adamlarının, ortaçağ karanlığı tabiri ile, bu karanlık dönemi Türk Milletinin ve özellikle de İslam aleminin tarihine de teşmil etmeleri ve tarihimizi bu açıdan Avrupa tarihine kıyaslamaları tam bir bahtsızlıktır, tarihi bilmemektir.

Halbuki müslümanlar ve biz müslüman Türk milleti için, ortaçağ karanlığı diye kötülenen İslamın ilk 300 yılı yani en azından miladi 1000 yılına kadarki dönem, fevkalade mümtâz ve şerefli bir dönemdir. İslamın ilme ve müslüman ilim adamlarının da dünyaya bilim meşalelerini yaktığı asırlardır. İslamın ilk 500 yılı da yani 1400’lere ve hatta Osmanlı Devletinin 1550’lere kadar devam eden devresi, bazı noksanlıklar bulunsa dahi, ilim açısından karanlık dönem değil, belki en aydınlık dönemdir. Moğol karabasanını bir tarafa bırakırsanız, İslam âleminin bu dönemde yetştirdiği bilim adamları, sadece İslam aleminde değil, bütün dünyada bilimin öncüleri olmuşlardır. Maalesef İslam âleminin 1550’lerden XIX. asra kadar olan zamanı, bilim açısından karanlık bir dönemdir ve hatta İslam alemi için bu döneme ortaçağımızdır diyebiliriz. Yoksa Avrupa için ortaçağ sayılan asırlar, biz müslümanlar için bilim açsısndan en aydınlık dönemdir denilebilir[1]. Bu dönemde Avrupa Kopernik’leri yakarken ve Galile’leri idam ederken, İslam âlemi İbn-i Sina’ları, Fahruddin Râzî’leri ve Bîrûnî’leri yetiştirmiştir.

II- Bilime Engel Olan ve Bertaraf Edilmesi Gereken Bazı Haller

Durumu böylece tesbit ettikden sonra şimdi de bizim için bilime engel teşkil eden bazı sebepleri özetleyelim:

1) Bilim ve San’at Hürriyetinin Olmayışı

Bilim hürriyeti, bilimin gelişmesinin birinci ve en önemli sebebidir. Bilim hürriyetinin olmadığı bir memlekette, gerçek manada bilim adamı değil, ünvanlı dalkavuklar yetişir. İlim adamı bir bal arısı gibidir. Daha önce yaşamış bilim adamlarının ortaya koydukları yanlış veya doğru araştırmalar, siyasi görüşüne uysun uymasın, muasır bilim adamlarının eserleri ve araştırmaları, bilim adamı için balının bal yapmak için öz topladığı farklı çiçeklere benzer. Hakiki bir bal elde edebilmek için, bal arısının hangi çiçeklere gidip hangisine gidemeyeceğini sınırlamaya kalkışmak, arıyı meşgul etmek veya bal yapmaktan alıkoymaktan başka bir işe yaramaz. İlim adamı da her kaynağa ve öz bulunabilecek olan her çiçeğe konabilmelidir. Çiçekler tahdir edilemez. Ürettiği baldan rahatsız olanlar, balı durdurmak yerine, o balı yememe hürriyetine de sahip olmalıdır. Aksi takdirde, şu kaynak sakıncalı; 70 yıl önceki şu tesbite uygun olan görüşler bilim, diğerleri bilim değil şeklindeki değerlendirmeler, bilim hürriyetine vurulan en büyük darbedir. Totaliter rejimlerde ve maalesef 1950 öncesi ve ihtilal sonrası dönemlerdeki Türkiye’de, aynen buna benzer bir hal yaşanmıştır. Mesela şu anda devletin imkânları ile araştırma yürüttüğünü iddia eden TÜBA yani Türkiye Bilimler Akademisi, maalesef böyle bir anlayışın içindedir. Bu sebepledir ki, ilim aleminde adı ve sanı duyulmamaktadır. Son olarak çıkardığı Disiplin Yönetmeliği ile bilimi kendi inhisarına alan YÖK de bunun acı misallerindendir.

Anayasamızın 27. Maddesi, herkesin, bilim ve san’atı öğrenme, öğretme, açıklama, yayma ve her türlü araştırmayı yapma hakkına sahip olduğunu ifade ederek bilim hürriyetini düzenlemektedir. Ancak aynı maddenin ikinci fıkrasındaki kayıtların Türkiye’de yanlış uygulanması, bu hürriyeti otomatik olarak ortadan kaldırmaktadır. Maalesef biz, sadece jüri üyeleri hanımının başörtülü olduğunu görmelerinden dolayı doçentlik ünvanı verilmeyen bilim adamları bilmekteyiz. Başörtüsünü bilime aykırı gören kelaynakları ise, başka yerde değil, hala Türkiye’de bile görmek, milletimiz ve bilim tarihi açısından en büyük kara bahtlılıktır. Bakınız Amerikan Anayasası, bilim hürriyetini nasıl öz bir şekilde düzenlemekte ve hiç bir kayıtla da sınırlamamaktadır:

“Kongre, bilimin ve yararlı sanatların gelişmesini, yazarlara ve kâşiflere emniyet içinde araştırma yapabilecek zaman ve imkân temin ederek ve de onların bilimsel eserlerine ve sanat eserlerine gerekli saygıyı göstererek teşvik etmekle görevlidir (Bölüm VII).” [2].

Bu demek değildir ki, ilim adamı, Ceza Kanununun suç kabul ettiği eylemleri işlediğinde, cezalandırılmasın veya yargılanmasın. Böyle bir şeyi kimse iddia edemez.

Yürüttüğü idarî sistem ve savunduğu dünya görüşü, bilime aykırı olan ve mantıktan mahrum bulunan devlet adamları, bilimin ışığını yayan ve mantıksızlığını ortaya koyan bilim adamlarını istemezler. Türkiye’nin yaşadığı sendrom da budur. “Hak namına, hakikat hesabına olan fikirlerin çatışması ise, maksatta ve esasta ittifakla beraber, hakka giden vesilelerde ihtilâf demektir ve yararlıdır. Hakikatin her köşesini ortaya çıkarıp hakka ve hakikate hizmet etmek demektir.”.

Buna Cumhuriyet döneminden acı bir misali vermek istiyorum: Sene 24 Aralık 1937 ve günlerden Cuma’dır. Millet Meclisinde Mustafa Kemal’in Denizbank diye adlandırdığı Denizcilik Bankası Kanun Tasarısı görüşülecektir. Tasarı üzerinde konuşanlardan biri de, meşhur Türk Hukuk Tarihçisi Sadri Maksudî Arsal’dır. Arsal, hayâtı çevresindekilere benzese de, ilmin haysiyetini de unutmayan ve fazla zulmetli olmayan bir münevverdir. Verdiği önergede, Kanunun muhtevâsı üzerinde değil, içinde geçen bir kelime üzerinde duracağından bahseder. DENİZBANK adının Türkçenin kâidelerine uymadığını ve Türk Dilinde “Bank” diye bir keli­menin bulunmadığını söyler. Bunun yerine Deniz Bankası adını teklif eder. Teklif oylanır ve kabul edilir. Bu arada, bazı dostları, Sadri Bey’e yaklaşarak, neden böyle yaptığını, bu adı Atatürk’ün vermesi sebebiyle, böyle bir teklifi yapmaması icabettiğini kendisine anlatırlar. Aldıkları cevap manidardır: “Ne çıkar? Hakikat değişmez ki..”

Gerçek münevvere yakışan bu cevap üzerine bazı zul­metli münevverler devreye girerler. O akşam, Atatürk’ün meclisinde toplanırlar. Atatürk’ün “Eh, ne var ne yok?” suali üzerine, “Meclisde müessif hâdiseler olduğu ve Zât-ı Alilerinin dil politikasının baltalanmak istendiği” anlatılır. Mesele anlatılınca da, Atatürk sorar; “Peki içinizden cevap veren olmadı mı?” Sorusuna cevap alamayınca Atatürk kızar: “Öyle ise, şimdi Sadri Maksudi’ye cevap vereceksiniz. Hem de Radyo’dan……En başta sen,….. sonra…” Ve sekiz tane zulmetli münevver, Sadri Maksudi’nin aleyhinde konuşmak üzere emir alırlar. O gece sabahın 2’sine kadar Rusya Tatar­larının Cumhurbaşkanı ve değerli tarihçi ve hukukçu Ar­sal’ın aleyhine yayınlar yapılır. Bu yayınların muhtevâsı o kadar düşüktür ki, bu yazımızda bazı iktibaslar yapmaya dahi kalemimiz gitmemektedir. Gazeteler, hâdiseyi manşetten verir. Karikatürler çizilir. Sanki Yunan ordusu, Türkiye’ye saldırmıştır. Bu yedi zulmetli münevverin başını Falih Rıfkı Atay çekmektedir. Daha evvel Arsal’ın teklifini ittifakla kabul eden Meclis üyeleri, bu sefer, tam tersini kabul ederek tasarıyı kanunlaştırmışlardır[3]. Sonradan Mustafa Kemal, Sadri Maksudi’den özür dilemiştir. Ama ne fayda ki, ilmin başına gelenler gelmiştir. İşte bilim hürriyetinin yanlış anlaşılmasına yakın tarihden bir misal[4]. Bu hadiseyi anlatırken, günümüzdeki gazetelerin de daha acı manşetler attığını düşünüyor ve zihnimden, Türkiye bilim hürriyetine ne zaman kavuşacak diye sormadan edemiyorum.

2) Ehliyetsiz İlim Adamlarının Çoğalması

Bilimin en büyük engellerinden biri de, bilimin ehil olmayan ellere düşmesidir. Bu engel özellikle bizim tarihimizde çok acı sonuçlar doğurmuştur. Osmanlı Devletini yıkan, torpil ile ve soya intisab ile ilmiye payelerinin verilmesi olduğu gibi, Osmanlı medreselerini mahveden de beşik uleması tabir olunan insanlardır. Maalesef beşik uleması uygulaması bugün de devam etmektedir. Sadece siyasilere yakınlıkları sebebiyle, yüzlerce insana 1950 öncesi profluk ünvanları verildiği gibi, hakkı konuşan ilim adamlarından yüzlercesi de yine 1950 öncesi ve 1960 ihtilallerinde yurt dışına sürülmüştür. Bu durum ilim rütbesinin kazanılarak değil, belki siyasilere yakınlık ile elde edildiği hissini ortaya çıkarmış ve gerçek ilim kabiliyeti olanlar, ilme rağbet etmemişlerdir. Şu anda yani 2000’e 1 kala 1998 Türkiyesinde YÖK’ün yeni yönetmeliği ve 12 Eylül döneminin 1402 sayılı Kanunu da buna verilecek acı misallerdendir.

Hz. Peygamber, ehliyetsiz ve ilmini kötüye kullanan ilim adamları için ulemâ-i sû’ yani ilmini kötüye kullanan bilim adamları tabirini kullanmaktadır. “Âhir zamanda bir millet çıkar, câhiller başlarına geçerek insanlara fetva verirler, hem kendileri yoldan saparlar ve hem de insanları doğru yoldan sapıtırlar.” “Din (ve devletin) üç büyük musibeti vardır: hevâ ve hevesine uyup kuralları çiğneyen hâkim, zâlim devlet adamı ve câhil müctehid”. Bu emirleri buyuran Hz. Peygamber, sanki bizim zamanımızı tasvir etmektedir[5].

Bir insanın kabiliyetli olduğu şeyi terk edip ehil olmadığı şeye teşebbüs etmesi, Allah’ın şu kâinâtı yaratırken koyduğu yaradılış kanunlarına büyük bir itaatsizliktir. Zira doğru olanı odur ki, bir ilme veya sanata girenin kabiliyeti o ilmin içine yayılsın ve girsin, o insan sözkonusu ilim va sanatta fâni olsun. İntisap ettiği ilim ve sanat mesleğinin kurallarına saygı duysun ve bilimin ince kanunlarına riayet etsin; elhasıl, fena fi’s-sanat ve’l-ilim yani ilimde ve san’atda fâni olsun.

Yaradılışın kuralı bu olmasına rağmen, kabiliyeti olmadığı halde, torpil ve benzeri yollarla bir ilim mesleğine giren veya menfaat için girdirlen bir insan, o ilim mesleğinin layık olan şeklini kendi kabiliyetine göre değiştirir, kanunlarını çiğner. Asıl hangi san’ata meyilli ve kabiliyetli ise, kendisi için tabi’î olmayan ilim mesleğini onunla çirkinleştirir. Çünkü yaradılışında olan kabiliyet ile girdiği ilim mesleği arasında çatışma ve keşmekeş vardır.

Bu unutulmaması gereken gerçeğin dürbünü ile özellikle Türkiye’deki ilim alemine bakacak olursak, daha yakından anlarız ki, pek çok ilim adamı aslında, ilim adamı olmaya layık değil, belki de ağalık, âmirlik ve insanlara üstün görünme meyline ve kabiliyetine sahip. Aslında ilim adamı değil de ağa, insanlara talimat veren makamların sahibi olmaya layık. İşte ilimle alakası olmayan bu insanlar, ilim mesleğine girdiğinde, ilmin şanından olan talebeleri teşvik, insanları bildikleriyle doğrulara irşat, ilme aykırı hareket edenlere nasihat ve ilmin gereği olan yumuşak davranma vazifelerini ifa etmesi gerekirken, kendi yaradılışında var olan despotluk ve başkalarına karşı üstün olma duygularını kullanır ve ilmini zulmüne ve başkalarını küçük görmeye vesile eder.

Bu sebepledir ki, Osmanlı Devletinin sonlarına doğru ve Cumhuriyet döneminde çoğunlukla ilim rütbeleri ve ünvanlar ehil olmayanların eline geçti ve bu yüzden, dünya bilim ve teknoloji sıralamasında, Türkiye, Yunanistan’ın dahi gerisinde kaldı. Kendisi 6 senede doktorasını tamamlayabildiği için talebesini de en az o kadar bekletmeyi gaye edinen proflar, üniversitede bilimsel araştırma yapmak yerine sokak kabadayılğı yapan ve jandarmalığa soyunan rektörler, bu dediklerimizin canlı şahididirler. Bunların ilmin izzetini korumaları ve gerçek bilimi teşvik etmeleri de mümkün değildir. 1960’da da 12 Eylül sonrası da, bir kısım sözde bilim adamlarının, ilmin izzetini kaybederek sokak kabadayılığına soyunmaları, Türkiye’de ilmi engeleyen en büyük manilerden biridir. Bu sebepledir ki, 1979 Nobel Fizik Ödülü sahibi Prof. Dr. Muhammed Abdüsselam, “İslam ülkeleri, planlamacıların ve bürokratların cennetidir” demiş ve yeniliği ortaya koyan gerçek bilim adamlarından mahrum olduğumuzu acı acı ifade etmiştir[6].

Kendi alanında doğru dürüst bir kitap okumadan hatırla prof olanların sayısı, Türkiye’deki ilim adamlarının önemli bir nisbetini teşkil etmektedir. Hiç unutmuyorum. Ben asistanken, üniversitemde doçent olan 10’dan fazla bilim adamı vardı. Bir türlü doçentlik dil sınavını veremiyorlardı. Mastırımı bitirdim, doktoramı tamamladım. Onlarla birlikte ben de doçentlik dil sınavına girdim. Ben kazandım. Doçent oldum. Onlar hala doçentlikde devam ediyorlardı. Daha sonra bir kanun çıktı. Bir gecede 2000’e yakın prof doğdu ve bunlardan 10 tanesi benimle birlikte bu serüveni yaşayanlardı. Şu anda önemli bir kısmının rektör veya dekan olduğunu söylersem, meslektaşlarım incinmesin ve milletim de ümidini kesmesin.

Yine unutmuyorum, Sulhi Dönmezer ve Fevzi Fevzioğlu gibi ehil hukuk hocalarının dersi, bir masal gibi lezzetle dinlenirken, mesleğinin rütbesine torpil ile gelmiş hocalar, kullandıkları bütün zorbalık metodlarına rağmen, kendilerini talebelere dinletemiyorlardı. Bunları benim gibi yaşayanlar Türkiye’de çokça vardır.

İşte bu hali gören gerçek kabiliyetliler, ilimden uzaklaşmakta ve ilim makamları da ehil olmayan ağalara, zorbalara ve hatta eşkıyalara kalmaktadır. Hz. Peygamber’in ulemâ-i sû’ dediği bilim adamları herhalde bunlar olsa gerektir.

İşte bunu önlemek içindir ki, Osmanlı Devleti, yükselme döneminde mülâzemet usûlünü koymuş, ilmî ehliyeti esas almıştır. Şu anda Amerika’da da tatbik edilen sistem, Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerde uyguladığı sistemdir.

3) İlmin Siyasete Âlet Edilmesi Ve İlmin İzzetinin Korunamaması

Bir memlekette, huzur, âsâyiş ve refahın te’mini için, hakka ve hakikata âşık ilim adamlarıyla devlet adamları arasında ciddî bir münâsebet ve muvâzene bulunması zaruridir. Bu münâsebet kesildiği veya herhangi bir tarafın lehine yahut aleyhine bu muvâzene bozulduğu zaman, o memlekette maddî ve manevî huzur ve refah beklenemez.

Memleket ve vatan bir vücuda benzer; aklı ve ruhu ilim ve ma’rifettir; cesedi ve bedeni de siyâset ve idaredir. Bu iki unsur arasında muvâzenenin te’min edildiği dönemlerde, dâima medeniyet, terakki ve refah görülmüştür. Abbasî Devleti’nin ilk halifeleri, Endülüs Emevilerinin başlanğıçtaki idarecileri ve ilk Osmanlı Padişahları, bu muvâzeneyi temin eden en müşahhas misallerdir. Fâtih Sultan Mehmed’in vezirlik ve kazaskerlik teklifini reddeden, diğer taraftan Fâtih’i tekyesine de kabul etmeyen Molla Güranî; Fâtih sarayında ve kendisi de tekye ve medresesinde kaldığı müddetçe, bu dengenin korunabileceğinin çok iyi idrâki içindedir. Bir Osmanlı Kanunnâmesinde bu önemli muvazene düsturu şu şekilde ifade edilmektedir: “Kadılar, şer’î hükümleri icra edeceklerdir. Ancak memleketin nizamı, korunması ve vatandaşın idaresi ile alâkalı hususları hükkâm-ı seyf ve siyâset olan vükelâ-yı devlete havale edeceklerdir”[7]. Bu sebebledir ki, eskiler, devlet adamlarına erbâb-ı seyf, ilim adamlarına ise erbâb-ı kalem demişlerdir.

Zikredilen bu muvâzeneyi sağlamada en önemli vazife, ilim adamlarına düşmektedir. İlim adamları bilmelidirler ki, dünyada en yüksek rütbe ve şeref, ilmin rütbesi ve şerefidir. Hakk’a ve hakikata âşık bir ilim adamı, hakk’dan başkasına tâbi olmaz. Zira hakk’ı tanıyan, hakk’ın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Hakk’ın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmemek icabeder[8].

Önemle ifade edelim ki, hakk’ın hatırını ve ilmin şerefini, cam parçaları hükmündeki dünyevî makam ve menfaatlere feda edenler, hem dünyada istedikleri makam ve menfaatlere ulaşamamışlar ve hem de bugün “nesyen mensiyyâ” yani nisyan derelerinde unutulup gitmişlerdir.

Onlar hakkında unutulmayan tek şey, tarih boyu insanların kendilerini nefretle anmaları ve âhirette ise yaptıklarının cezasının verilmesidir. Bizans İmparatoru’nun kendilerine her yıl verdiği altın ve gümüşleri hatırlayarak, Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu bile bile, inkâr ve hakk’ı ketmetme yolunu tutan papazlar, acaba Kur’ân’ın şu zemmi dışında ellerinde neyi muhafaza edebilmişlerdir?

“İnsanlara, kadınlar, çocuklar, yük yük altın ve gümüşler bezendirildi, süslü gösterildi… Halbuki bu dünyanın geçici mal ve metâ’ıdır. En güzel istikbal ise Allah katındadır” mealindeki âyetle, ilmin şerefini ayaklar altına alan papazlara tarîz yapılmaktadır[9]. Halbuki ilmin şerefini ve izzetini, hakk’ın da yüce hatırını, dünyevî olan her menfaat ve makama tercih edenler, yaşadıkları dönemde sıkıntı çekmiş olsalar ve hakir görülseler de, kıyâmete kadar şeref ve itibarları devam ettiği gibi, uhrevî hayatta da “Allah, kendilerine ilim ihsan edilenlerin derecelerini artırır” işaretiyle bunun mükâfatını görecekleri, Kur’ân’da müjdelenmiştir. İşte İmam-ı A’zam ve İbn-i Ebî Leyla İkisi de Abbasilerin ilk devirlerinde yetişmiş büyük İslâm hukukçuları. Acaba bir kamu oyu yoklaması yapılsa, bir buçuk milyara varan müslümanlar içinde, İmam-ı A’zam’ı tanımayanların nisbeti % 10’u geçer mi? Amma İbn-i Ebî Leylâ’yı tanıyanların nisbeti % 10’u bulur mu? Bu farkı doğuran sebep, İmam-ı A’zam’ın Hakk’ın hatırını hiç bir şeye feda etmemesi ve İbn-i Ebî Leylâ’nın ise, her ne kadar büyük ve müstakîm bir âlim olsa bile, zamanın idarecilerinin hatırı için bazı hakları feda etmiş olması ihtimalidir. Buna İmam Ahmed bin Hanbel’i, İmam Rabbânî’yi ve eserleri bugün bile İslâm Hukukunun temel kaynakları arasında yer alan İmam Serahsî’yi kıyaslayabilirsiniz. Yakın zamanda Hakk’ın hatırını hiç bir hatıra feda etmeyen Bediüzzaman da, bu hakikatın canlı şahidlerindendir. Bütün devlet, her çeşit imkânlarıyla, bütün ehl-i dalalet ve her nevi iftiralarıyla o zatın izzet ve rütbesini yok etmek üzere, altmış senedir uğraştıkları halde, bugün bütün âlem-i İslâm’da ve Türkiye’de, onun aleyhinde olanlar zelil ve O ise gönüllerde sultan büyük azizdir.

İlmin izzetini koruma meselesini zikredince, akla şu soru hemencecik geliveriyor: Günümüzde çokça görülen bir hal, devlet adamları, ilmin izzetinden ve buna muhtaç olmalarından dolayı, ilim adamlarının kapısını aşındırmaları icabederken, bugün ilim adamları, mansıb ve makam kaparım ümidiyle, devlet adamlarının kapılarını aşındırmakta ve bu dünyevî makam ve menfaat sebebiyle de her zaman ve her yerde hakk’ı söyleyememekte ve müdâfaa edememektedir. Bu durumu nükteli bir şekilde izah eden şu hâdise çok manidardır:

“İran’ın âdil Padişahlarından Nuşirevan’ın veziri, büyük ve aklı âlim Büzürg-Mihr’e sormuş: Neden âlimler, devlet adamlarının kapısında görünüyor da, devlet adamları âlimlerin kapısında görünmüyor? Halbuki ilim, emâretin fevkindedir. Bu sorunun cevabında akıllı âlim şöyle demiş:

Âlimlerin ilminden ve devlet adamlarının da cehaletindendir. Yani devlet adamları cehaletlerinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki, âlimlerin kapısına gidip ilmi arasınlar. Âlimler ise, marifetlerinden mallarının kıymetlerini dahi bildikleri için, devlet adamlarının kapılarından ayrılmıyorlar. Böylece akıllı âlim, âlimlerin düştükleri zillet halini, nazik bir şekilde tevil ederek takdim etmek istemiştir”[10].

Bir yaşanmış misali de Osmanlı Devletinden verelim. Zaman, Kanunî Sultan Süleyman’ın asrıdır. İlmin izzeti ve hakk’ın hatırının hiçbir hatıra feda edilmemesiyle alâkalı tarihimize altın harflerle yazılan bir hâdise yaşanmaktadır. Hâdisenin kahramanları, zamanın Osmanlı Şeyhülislâmı Ebüssuud ile Osmanlı Padişahı Muhteşem Kanunî Sultan Süleyman’dır. Hâdiseye sebep olanlar ise, Ayasofya Vakıflarına bağlı dükkânların kiracılarıdırlar. İslâm hukukunda, vakıf malların kira bedelleri, her sene yeniden ayarlanır ve düşük olan kira bedelleri râyiç kira bedeli yani ecr-i misil seviyesine yükseltilir. Meselâ, vakfa ait bir dükkânı 10.000 akçeye kiralayan A, bir sene sonra, eğer dükkânın râyiç kira bedeli (ki buna ecr-i misil denir) 11.000 akçeye yükselmişse, ya bu kirayı vermeyi kabul edecektir ya da bu bedeli verene dükkân kiralanacaktır. İşte Ayasofya Vakıflarına ait dükkânların kira bedelleri, kısmen de olsa yükselmiştir. Kiracılar ise, Padişaha müracaat ederek, “vakıf dükkânların mevcut gelirinin giderlere fazlasıyla yettiğini yani vakfın zengin olması hasebiyle kira bedelini arttırmaya ihtiyaç bulunmadığını ve de kendileri de müslüman olduğu ve muhtaç bulundukları için, vakfın malını az da olsa kendilerinin yemesinin zararı olmayacağını” arz ederler. Padişah da, hem vakıf malların gelirinin fazlalığından dolayı ve hem de kiracıların sızlanmalarını nazara alarak vakıf malların kira bedellerinin bu senelik arttırılmaması için ferman vermiştir. Fermanı uygulayan kadılara tamim edilmek üzere kiracılar Şeyhülislâm Ebussuud’a getirince, Ebussuud Fermanı okumuş ve şu cevabı vermiştir:

“El-Cevab; Olmaz. Padişah’ın emri ile nâmeşru’ olan şey meşru’ olmaz. Haram olan nesne helâl olmak yoktur.”

İnsan hak ve hürriyetlerine aykırı olarak İstanbul’un Belediye Başkanı mahkûm edildi; nerede hukuk profuyum diyen zavallılar? Yine insan haklarına ve açıkça Anayasaya rağmen, başörtüsü yasağı sürüyor; nerede hakkın hatırını siyasete fedâ etmeyecek âlimler?

İşte ilmin gerilemesini başka şeylerde değil, ilmin ve ilim adamının izzetini kaybetmesinde aramak gerekir.

4) İlmin Maddi Menfaat İçin Yapılması

Unutulmamalıdır ki, ilim para ve maddi menfaat için yapılmaz. İlmin gayesi Allah rızası, insanlığa hizmet ve ilmin kendisinde bulunan manevî lezzettir. Bazan öğrencilerime, maddi gayelerle tahsil yapıyorsanız, hemen tahsili yarıda kesin, bunun yerine sokaklarda patates satın şeklinde tavsiyelerim olmaktadır. Evet, İmam Şafi’î’nin tesbiti olan “İlim talebelerinin rızkına ben kefilim” hakikatine katılıyorum. Zira ilim azizdir; sahibini aslâ zillette bırakmaz. Ancak ilmin karşılığı dünyevî olamaz. İlim para için asla yapılamaz. Bugün Türkiye’de üniversiteler bir şey üretemiyorsa, bunun en önemli sebebi, üniversiteye girenlerin verilecek maaşı gözeterek veya başka bir iş bulamamaktan dolayı öğretim üyesi olmaktır. Hele bir de intisab ettikten sonra, albaylığa yükselir gibi pâyeler zamanın geçmesiyle alınıyorsa, böyle bir müessesede ilim olmaz.

5) Türkiye’de İlmî Araştırmalar İçin Gerekli Zemin Ve Vasıtaların Olmayışı

Üzülerek ifade edelim ki, “Kem âlet ile olmaz kemâlât” sözü bizim için de geçerlidir. Bir Üniversite ki, kurulduğu günden beri, kütüphanesi bir ortaokul kitaplığına ulaşamamışsa, ilim adamı internete girmek için tüccar olması gerekiyorsa, orada ciddi bilimsel araştırmalar yapılıyor demek çok yanlıştır.

6) İlmin ve İlim Adamlarının Şekilcilik’den Kurtulamaması

Osmanlı Devletinde medreselerin yıkılmasına sebep, âlet durumundaki ilimlerin asıl gaye hükmündeki ilimlere galebe çalmasıydır. Eski tabirle, ulûm-ı âliye asıl yüksek ilimlere göre esas maksat yapılmış olmasıydı. Bu durum önemli ölçüde bugün de devam etmektedir. Mananın ve ilmin elbisesi demek olan kavramlarda boğulan zihinler, asıl maksada ulaşmakta yaya kalmaktadırlar.

Kısaca herşeyin bir manii yani engeli olabilir; ancak bilim adamı adayları bilmelidirler ki, ilmin manileri bir değil binlercedir. Ancak ilmin rütbesi de rütbelerin en üstünüdür.

Aslında ilmin gerilemesine sebep olan daha fazla önemli nedenler bulunmaktadır. Ancak bunları ayrıntılı olarak takdim etmeye yerimiz müsait değildir.

Siteye Ekleme Tarihi: 03 Ekim 2002

——————————————————————————–
[1] Bu konuda bkz. Özemre, Ahmed Yüksel, İslâmiyette İlim, Bilgi, Bilim Ve İslam, İSAV, İstanbul 1992, sh. 41 vd.; Bu konuyu büyük âlim Bediüzzaman şöyle özetlemektedir:

“Evet, mazi denilen mekteb-i hissiyatla, istikbal denilen medrese-i efkâr bir tarzda değildir.

Evvelâ: “Ebnâ-yı mazi”den muradım, İslâmların gayrısından onuncu asırdan evvel olan kurûn-u vusta ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üç yüz seneye kadar mümtaz ve serfiraz ve beş yüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemaldir. Beşinci asırdan on ikinci asra kadar ben “mazi” ile tabir ederim, ondan sonra “müstakbel” derim.”, Muhâkemât, Sözler Yayınevi, 1977, sh. 30-31.

[2] Amerikan Anayasası, Bölüm VII.

[3] Ayda, Âdile, Sadri Maksudi Arsal, Ankara, 1991, sh. 199 vd. Bu eseri, KÜltür Bakanlığı neşretmiştir ve gerçekten de okunmaya değer bir eserdir.

[4] Akgündüz, Ahmed, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, OSAV, İstanbul 1997, sh. 106 vd.

[5] Ayrıntılı bilgi ve ulemâ-i sû’un vasıfları için bkz. Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Ankara 1936, sh. 4794 vd..

[6] Ayrıntılı bilgi için bkz. Özemre, agm, sh. 44 vd.; Bediüzzaman, Muhâkemât, 46-47.

[7] Tevkiî Kanunnâmesi, MTM, II/541.

[8] Bediüzzaman, Münâzarat, 10.

[9] Kur’ân, Âl-i Ýmrân Sûresi, 14. âyet.

[10] Lem’alar, 135.

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
Bizi Bilimde Geri Bırakan Sebepler Nelerdir?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here