O’nunla Gülmek O Günde

0
441 kez
gul1Allah Rasulü s.a.v. arkadaşlarıyladır. Onlarla güler, onlarla ağlar. Onlarla çalışır. Taş taşır. Taşlaşmasın diye gönüllerimiz. O taşlarla hayat kurar. Bizimledir. Arkadaşlarımızla yoldaysak bizimledir. Bir ve berabersek bizimledir. Bizimle yapar gönülleri, her meclisimizde tuğla O’ndandır.
Bir sefer sırasında Peygamberimiz s.a.v. ve arkadaşları acıkmışlardı. Yemek hazırlığı için aralarında iş bölümü yaptılar. Peygamber s.a.v. Efendimize de yakacak toplama işi düşmüştü.

Arkadaşları Efendimizin yerine bu işi görmek istediler. Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurdu:

– Bu işi yapabileceğinizi biliyorum. Ama benim sizden bir farkım yok. Kendisini arkadaşlarından ayıranı Allah sevmez ve kulunu arkadaşları arasında ayrıcalıklı görmekten hoşlanmaz.

. . .

Allah Rasulü s.a.v. arkadaşları arasında sıkışık bir vaziyette oturuyordu. Omuzları birbirine değerdi, elleri değerdi. Gelip geçenler zaman zaman Allah Rasulü s.a.v.’e çarpardı.

Amcası Abbas r.a. Efendimiz s.a.v.’in rahatsız olmasını istemedi:

– Ey Allah’ın Rasulü, sizin için bir çardak yapalım. Gölgesinde oturun, rahatsız olmayın.

Allah Rasulü s.a.v. bu ayrıcalığı uygun bulmadı:

– Allah’ın ruhumu teslim alacağı vakte kadar bırak arkadaşlarım ökçelerime bassınlar, hırkamı çekiştirsinler.

O güneş ışıtır hâlâ

Sabahın ilk saatleri

Hendek kazılıyor.

El ele arkadaşlar. Şehirleri için, gelecekleri için. Bizim için.

O şehirde bir tohum atılıyor toprağa.

Zira o şehirdir şehirlerin anası, o tohumdadır bugünümüz, yarınımız.

El ele arkadaşlar. Rengi deseni farklı arkadaşlar.

Mevsim kış, hava soğuk, açlık tahammül noktasının sınırındadır.

Allah Rasulü s.a.v. orada, arkadaşlarıyladır.

O da vuruyor toprağa. O da aç, o da üşümüş.

Bir ara çok sert bir kayaya rastlıyorlar, kımıldatmak ne mümkün, kırmak ne mümkün! Allah Rasulü’ne koşuyorlar hemen.

Hendeğe iniyor ve kayaya vuruyor Efendimiz s.a.v.. Vuruyor vuruyor.

Cehalete vurur gibi, Lat ve Uzza’ya vurur gibi.

Kaya paramparça!

. . .

Bir ara çok acıkmış birisi, huzura geliyor.

Allah Rasulü s.a.v.’e taş bağladığı karnını gösteriyor.

Allah Rasulü de cübbesini açıyor. Görüyorlar ki O iki taş bağlamış karnına.

. . .

Sabahın ilk saatleri. Güneş doğuyor Medine’ye.

Güneş Medine’den doğuyor.

“… İlk gününden beri Allah’a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescitte bulunman daha uygundur. Orada arınmak isteyen insanlar vardır. Allah, arınmak isteyenleri sever.” (Tevbe, 108)

Bu mescit Kuba Mescidi’dir. Takva mescididir. Temelinde bir yolcunun alın teri vardır, emeği vardır.

O yolcu Allah Rasulü s.a.v.’dir.

Arkadaşlarıyla çalışır, kerpiç taşır.

Arkadaşları gelir, “Senin uğruna canımız feda olsun. Bırak biz taşıyalım.” derlerdi. O an onları kıramaz elindeki taşı verir, fakat en az onun kadar ağır bir başka taş alır taşımaya devam eder, bir yandan da onları şevke getirirdi:

“Taşıdığımız şu yük ey Rabbimiz, Hayber’in yükünden daha hayırlı, daha temiz. Ya Rab, hayır ancak ahiret hayrıdır. Sen Muhacirle Ensar’a acı!”

O’nun yolunda

Bedir Harbi’ne giderken müslümanların yanında iki at ve yetmiş deve vardı. Develere nöbetleşe biniyorlardı.

Rasul-i Ekrem s.a.v. de Hz. Ali ve Mersed ile (Allah onlardan razı olsun) birlikte sırayla biniyordu deveye.

Yürüme sırası Rasul-i Ekrem s.a.v.’e geldiğinde arkadaşları şöyle dediler:

– Ey Allahın Rasulü, sen bin. Biz yürürüz.

Efendimiz s.a.v. bu teklifi kabul etmedi:

– Yürümek hususunda hepimiz eşit güce sahibiz. Ecir ve mükafat konusunda da ben sizlerden daha müstağni ve ihtiyaçsız değilim.

“Ben Allah’ın Rasulüyüm. Siz yürüyün, ben binekte kalayım..” demedi, demezdi.

Canım kızım

Rasulullah s.a.v. kendini arkadaşlarından ayrı görmediği gibi aile ve akrabalarına da bir ayrıcalık vermezdi.

Kızı Hz. Fatıma r.a.’ın un öğütmekten elleri, su taşımaktan göğsü yaralanmıştı. Eşi Ali r.a. Rasulullah s.a.v.’e gelerek Fatıma için bir yardımcı istedi. Rasulullah s.a.v. bu isteği şöyle karşıladı:

“Ben daha Suffe’dekilerin ihtiyaçlarını karşılayamamışken kızım için böyle bir şey nasıl düşünebilirim?”

Ve kızını sabah namazına kaldırırken şöyle derdi:

“Fatıma, canım benim. Ben Muhammed’in kızıyım diye sakın namazını terk etme…”

Bilirdi ki herkes Allah katında secdeleriyle sayılırdı.

Buna ne kızı ne de kendisi uzaktı.

Herkesle beraber

Amcası Abbas r.a. Bedir esirleri arasındaydı. Elleri bağlanmıştı. Diğer esirlerden daha iri olduğu için daha sıkı bağlanmıştı. Gece inlemeye başladı. Bu iniltiyi duyan Allah Rasulü s.a.v. uyuyamıyordu. Neden uyuyamadığını sordular:

– Abbas’ın iniltisi bana uyku uyutmuyor.

Arkadaşlarından bazıları giderek Abbas r.a.’ın ellerini çözdü. Artık ses kesilmişti. Allah Rasulü s.a.v. neden sesin gelmediğini sordu. Arkadaşları, “Onun bağını çözdük..” dediler. Bunu üzerine Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu:

– Bütün esirlerin bağını çözün.

En sonunda esirleri fidye karşılığı serbest bırakılmaya başlanmıştı. Ensar’dan bazı kişiler Allah Rasulü s.a.v. ile Hz. Abbas r.a.’ın akrabalık bağını öğrenince onun affedilmesini istediler. Allah Rasulü s.a.v. buyurdu:

– Hayır, böyle bir şey olamaz! Onun ödemek zorunda olduğu fidyenin tek bir dirhemi dahi bağışlanamaz!

Yol kim için, yolcu kime gider?

Yol arkadaşıydı en güzel yolcuya, en güzel yolda.

Mağara arkadaşıydı, iki kişinin ikincisiydi. O’na en ziyade sadık olandı.

O sıddıktır. O Ebu Bekir r.a.’dır.

. . .

Bir gün Allah Rasulü s.a.v. Enes r.a.’dan biraz su istedi. O da süt getirdi. Peygamber s.a.v. içti. Solunda Ebu Bekir r.a., önünde Ömer r.a. ve sağında da bir bedevî oturuyordu.

Ömer r.a. Peygamber s.a.v.’den süt kabını alarak Ebu Bekir r.a.’a uzatmak istedi. Lakin Allah Rasulü s.a.v. onu durdurarak sağındaki bedevîye vermesini söyledi.

. . .

Kureyşliler herkese üstün olduklarını göstermek için hac esnasında Arafat’a çıkmaz, Müzdelife’de kalırlardı. Peygamber s.a.v. bu hareketten hiç hoşlanmaz, peygamberliğinden önce de sonra da herkesle birlikte Arafat’a çıkar ve Arafat’ta da kendisine özel bir yer ayırtmaz, ‘kim daha önce varırsa istediği yere yerleşir’ derdi.

O, en fakir insanların evine gider, hatırlarını sorardı. Hiçbir resmiyete gerek duymadan en fakir ve en pejmürde insanlar arasında otururdu.

O arkadaşlarıyla bir arada oturduğu zaman meclise gelen bir yabancı onu ayırt edemezdi. Bir meclise gittiğinde de nereyi boş bulursa oraya otururdu. Başköşeye geçmez, meclisin hemen bir kıyısına oturuverirdi. Arkadaşlarından da böyle yapmalarını isterdi:

“Herhangi biriniz bir toplanma yerine vardığında bir baksın, şayet oturacak yer gösterirlerse oraya otursun, değilse gördüğü en uygun yere ilişiversin.”

Ne kilitli kapılar arkasına çekilir, ne perdeler arkasına dikilir, ne de önüne tabaklarla yemek taşınırdı. Toprak üzerine oturur, yemeğini de yerde yerdi.

. . .

Allah Rasulü s.a.v.’in ancak dört kişi tarafından taşınabilecek büyük bir kazanı vardı.

Öğle yemeği zamanı bu kazan getirilir, Suffeliler onun etrafına dizilerek Allah Rasulü s.a.v. ile birlikte yemeklerini yerlerdi.

Bazen o kadar kalabalık olurdu ki Allah Rasulü s.a.v. oturmaya yer bulamaz ve çömelirdi.

. . .

Çömelmiş arkadaşlarıyla yemek yiyor.

İster miyiz o kazanda pişen yemekten yemek, O’nunla yemek?

Diz çöküp yanına varır mıyız?

Zira O’nun yanına diz çökmeden varılmaz.

Kilitleri kırmadan, kulelerden inmeden varılmaz.

Yapayalnız varılmaz.

Arkadaşlarla, dostlarla varılır.

Ya bir kişi getirirsin, ya bir kişiyle varırsın.

Semerkand Dergisi
Elvida ÜNLÜ
120. Sayı / KAPAKTAKİLER

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here