Kalbin Kararması

0
612 kez
asili_kalpHer günahımız, her isyanımız ve bunlardan doğan her zulüm, kalbimizde siyah bir nokta oluşturuyor. Dua, zikir, tevbe ve sadakalarımızla bu siyah noktaları temizleyemez isek, işte o zaman ilâhi vasıflarla bezenmiş güzel fıtratımız varoluşumuzun derinliklerinde hapsoluyor.

Semerkand Dergisi
Ahmet ALEMDAR

Kalbimiz nur kaynağıdır; aynı zamanda kalbimiz bizleri nur hazinelerine götüren güçlü bir köprüdür. Bu nur kaynağı karartılabilir mi, kalbimiz kararabilir mi? Kalbin bizi güzellikler diyarına götürecek fonksiyonları belki dumura uğratılabilir ama kalbimiz ilâhi özünü daima derununda saklamaya devam eder. Kendimize veya tabiat dahil olmak üzere çevremize yaptığımız zulümlerle kalbimizin hareket alanını daraltıyoruz.

Her günahımız, her isyanımız ve bunlardan doğan her zulüm, kalbimizde siyah bir nokta oluşturuyor. Dua, zikir, tevbe ve sadakalarımızla bu siyah noktaları temizleyemez isek, işte o zaman ilâhi vasıflarla bezenmiş güzel fıtratımız varoluşumuzun derinliklerinde hapsoluyor. Peygamberimiz s.a.v.’in buyurduğu gibi, önemsemediğimiz siyah noktalardan günün birinde simsiyah bir kalp görüntüsü ortaya çıkabiliyor.  

Affetmenin zorluğu

Günümüzde belki de en çok sakınmamız gereken kavramdır zulüm. Günah kavramıyla iç içedir zulüm. Günahtan ne kadar korkuyorsak zulmetmekten de en azından o kadar korkmalıyız. Başkasına kötülük yapmaktan nasıl uzak durmaya çalışıyorsak aynı şekilde başkasının mutluluğunu da engellememeliyiz. İlişkilerimizde nötr kalmak selamet değil, hepimizin olumlu yönde ilerlemesi için çaba sarf etmektir zulmü engelleyecek olan.

Bakınız İmam Cafer-i Sadık Hazretleri, zulmet çağında yaşayan biz müslümanları aziz edecek, şerefli kılacak üç maddeyi şöyle sıralıyor: “Kendisine zulmedeni affetmek; kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak; kendisini aramayanları arayıp hallerini sormak.” Her üç maddenin ortak yönü, nefsimize ağır gelen ilişkiler olmasıdır. Ancak başka türlü kendimizi ve insanlığı nasıl zulmetten nura, aydınlığa çıkartacağız ki!

“Sana zulmedeni affet. Amelinle mağrur olmaktan sakındığın gibi, ilimle gururlanmaktan da sakın. Yakınının, fakirin ve komşunun hakkını gözet. Konuşmadan hoşlanmayanın yanında konuşma. Mazlum kardeşine yardım et. Zamanını iyi değerlendir.” diyor Harputlu Hacı Ömer Efendi k.s. Bu nasihatler, ibret almak isteyenler için kalbimizi kararmaktan kurtarabilecek ipuçlarıdır. Şimdiye kadar bize zulmedeni affedebildik mi? İlim olarak bildiklerimizi, kendimizi üstün kılmak için mi, yoksa Hakk’ı üstün tutmak için mi söyledik? Şeytana karşı ibadetimizle korunmaya hatta ibadetimizi bile gizlemeye çalışırken, zulmün rüzgârından bile korunabilmek için ilmimizi muhafaza edebiliyor ve varlığımızla bütünleştirebiliyor muyuz?

İlmimizle, ibadetimizle, iyiliklerimizle gururlanmak, dolaylı biçimde Allah’a karşı şirk koşmak anlamına gelebilir. Mağrur bir şekilde acizliğimizin idrakinde olmamak, bizlere lütuflarda bulunan Rabbimizi tanımamak demektir; bir başka ifadeyle O’nun eşsiz ve her şeye kadir azameti karşısında kendimize bir yer açmaya çalışmak demektir. Kimin verdiğini kimden kıskanıyoruz ki? Şirk’in zulümlerin en büyüklerinden olduğu aşağıdaki ayet-i kerimeyle vurgulanmaktadır.

İmana zulüm karıştırmak

Alkame b. Kays Hazretleri, Tefsir ilminde ilerlemiş bir âlimdir. En’âm suresi seksen ikinci ayet-i kerimenin tefsiri hakkında İbn-i Mes’ud’dan şöyle rivayet etmiştir: “İman edip de imanlarını bir zulüm ile karıştırmayan kimseler yok mu? İşte korkudan emin olmak onlara mahsustur, hidayete erenler de onlardır.” Bu ayet nazil olunca Ashab-ı Kiram, “Hangimiz zulüm etmiş bulunuyoruz?” diye Rasulullah s.a.v.’e sordular. Rasul-i Ekrem Efendimiz s.a.v., “Bu sizin hakkınızda değil.” buyurdu ve sonra, “Hani Lokman da oğluna nasihat ederek demişti ki: Oğlum, Allah’a şirk koşma! Şüphe yok ki bu şirk pek büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13) mealindeki ayetini okudular. Böylece En’âm suresindeki ilgili ayette geçen zulüm kavramının, O’na şirk yani ortak koşmakla eş anlamlı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Aynı zamanda ayetteki “Şirk büyük bir zulümdür” ifadesiyle, şirke düşen insanların hikmet ve akıl yönünden ne kadar zavallı olduklarına ve ahmaklık içinde bulunduklarına da işaret edilmektedir. (Sabunî, Safvetu’t-Tefâsîr, II/491)

Yerli yerinde olmayınca

İnsan davranışlarının mahiyetini, insan-eşya ilişkilerini ve insanların birbirleriyle münasebetlerini açıklayabilmek için zulüm kavramını bütün türevleriyle anlamaya çalışmalıyız. Arapça’da zulüm, bir şeyi kendisine ait olan yerin dışına koymak, gerek eksiltmek, gerek çoğaltmak ve gerekse zaman ve yer bakımından saptırmak olarak tarif edilmiştir. (Râğıb el-Isfahanî, el-Müfredat, s. 470)

Zulüm üç kısımdır. Birincisi Allah Tealâ’ya asi olmak, ikincisi zulmeden kimselere yardım etmek, üçüncüsü kendi emri altında bulunanlara eza cefa etmek, onların ibadetlerine engel olmak. Peygamber Efendimiz s.a.v de zulmü üç başlık altında bizlere öğretmektedir: “Zulüm üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affetmez. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affeder. Bir zulüm vardır ki, Allah onun mutlaka hesabını sorar. Allah’ın affetmediği zulüm şirktir. Çünkü Allah, ‘Şirk büyük bir zulümdür’ (Lokman, 13) buyurmuştur. Allah’ın affedeceği zulüm, kulların kendi nefslerine karşı işlediği zulümdür. Rableri ile kendi aralarındaki işlerde yaptıkları hatalardır. Allah’ın hiç bırakmayıp, mutlaka hesabını soracağı zulüm ise, kulların birbirlerine karşı hayâsızlıklarıdır. Allah bunların hesabını sorar ve zalimleri cezalandırır.” (İbn Kesir, I/ 508) buyurduğu bilinmektedir.

Sevmediklerimize de adalet

Zulüm kavramı çerçevesinde dikkat etmemiz gereken önemli noktalardan biri de, halka daraldıkça değil halka genişledikçe zulmün artacağıdır. Yani zulüm konusunda, bizden din, fikir ve meşrep olarak uzakta kalan kişilere yakınımızda olan kişilerden daha fazla dikkat etmemiz gerekir. Sevmediklerimize de zulüm ve kötülük yapamayız. Ancak bu dikkatle çağımızın zulümlerine karşı direnç sağlayabilir ve nurun aydınlığını kalplere yayabiliriz. Alaaddin Haskefî k.s. Hazretleri’nin bu noktadaki uyarısı hayatımız boyunca bizlere yol göstermelidir: “Zımmîye yani gayri müslim vatandaşa zulmetmek, müslümana zulüm etmekten daha kötüdür. Hayvana zulüm ve işkence etmek, zımmîye zulmetmekten daha kötüdür.”

Zulüm kavramının inceliklerini zihnimizde netleştirmeliyiz. Hak etmediğimizi başkalarından istiyor muyuz? İstihdam edildiğimiz alanları ve elde ettiğimiz kazançlarımızı hak ettiğimizi düşünüyor muyuz; varsa eksiklerimizin telafisi için uğraşıyor muyuz? Akrabalarımızı veya tanıdıklarımızı hak etmedikleri halde, maddi veya manevi anlamda belirli makamlara getiriyor muyuz?

Oysa hak edenlerin yönetime getirilmeleri ve bu kişilerin yönetimde ve muhakemelerde Allah’ın indirdikleri ile hüküm vermeleri adaletin ta kendisidir. Kur’an-ı Kerim, bundan uzaklaşıldığı takdirde adaletin gerçekleşmeyeceğini ifade etmekte ve adaleti gerçekleştirmeyenlerin kâfir, zalim ve fasık olduklarını ilan etmektedir. (Mâide, 44, 45, 47)

Zulmün en geniş anlamlarından birisi, Abdülkadir Yemenî Hazretleri’nin yaptığı tanımdır: “Bir şeyi layık olduğu yerden başka bir yerde kullanmak zulümdür.” Bir başka ifadeyle, bir kişiyi, eşyayı veya hadiseyi, şer’î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmek zulümdür. Herhangi bir şey ne için yaratılmışsa orada kullanılmalıdır. Bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaya hakkımız var mıdır?

Bir insanın eğitimi hangi yönde ve seviyede ise o noktada istihdam edilmelidir. Hak etmediği halde birisini işbaşına getirdiğimizde insanlığa karşı en büyük zulmü işlemiş olmaktayız. Çünkü böylece başkasının hakkına tecavüz ediyoruz ki bu durum adaletin sınırını aşmak demektir. Bizler ufak menfaatlerimiz, nefsî tercihlerimiz dolayısıyla kendi kendimize zulmediyoruz: “Allah Tealâ kullarına zulmetmez, haksızlık etmez. Onlar kendilerini azaba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulüm ve işkence ediyorlar.” (Nahl, 33)

Âdî kavimler

Zulüm ferdî planda olabildiği gibi, toplum planında da meydana gelebilir. Allah Tealâ’nın indirdiği hükümlere aykırı hareket eden bir toplum, kendi milletine ve diğer toplumlara zulmü esas almış demektir. İnsanlara kaba kuvvetle zulmeden zorbalara boyun eğmek büyük bir zillettir. Nitekim Âd Kavmi’nin, zorbaların peşinden gittiği için lanetlendiğini unutmayalım. Kur’an-ı Kerim’de: “İşte Âd Kavmi!.. Onlar Allah’ın ayetlerini inkâr ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece liderleri olan her zorbanın emrine uyup gittiler. Onlar bu dünyada da, kıyamet gününde de lanet cezasına tabi tutuldular” (Hûd, 59-60) buyrulmuştur.

Elbette müminler, “âdî”ler (Âd kavmine mensup olanlar) gibi, zorbaların peşine takılıp gidemezler. Hz. Ali r.a., “Zulmün iki temel unsuru vardır. Birisi zalim, diğeri de mazlumdur. Zalim zulmettiği için, mazlum da zulme rıza gösterdiği için hesaba çekilir.” diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir. Dolayısıyla zalimlere karşı elleriyle, dilleriyle veya hiç olmazsa kalpleriyle mücadele vermeyen kimselere de zalim demek mümkündür.

Zalimlere, zihnen ve kalben meyletmek dahi büyük bir tehlikedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Bir de zulmedenlere meyletmeyin. Sonra size ateş dokunur. Zaten sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra zalimlere meylettiğiniz için Allah’tan da yardım göremezsiniz.” (Hûd, 113) buyrulmuştur. Zalimlere kalben meyletmek ve zulümleri karşısında sessiz kalmak veya onlarla işbirliği yapmak, onlar gibi olmak demektir.

Peygamber Efendimiz s.a.v., İslâm dininde zulmün yerinin olmadığını belirtmiştir. Hicretin onuncu yılında Yemen’e vali ve muallim olarak gönderilen Muaz b. Cebel’e, “Mazlumun duasından sakının. Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.” (Buharî, Cihad, 180) diyerek, zulmün ne kadar kötü ve zararlı bir şey olduğuna işaret etmiştir. Aynı zamanda veda hutbesinde de ashabına sık sık zulümden sakınmayı emretmiştir. Zulmün her çeşidi, hem bu dünyada kişiliğimizi ve kalbimizi karartacak, hem de ahirette bizi karanlıklar içerisinde bırakacaktır: “Zulümden sakınınız. Zira zulüm, kıyamet günü sahibini saran karanlıklar olacaktır.” (Buharî, Mezâlim, 8; Tirmizî, Birr, 83)

Sonuç olarak diyebiliriz ki, zulüm yaratılış düzeninde bozukluk ve sapmalara sebep olmaktadır. İnsanın dışındaki bütün varlıklar nasıl yaratılış düzenini bozmamakta iseler, insan olarak yaratılma şerefine eren bizler de insanın ve kâinatın yaratılış gayesinin dışına çıkmamalı ve böylece varlıklar arasında en büyük zalimlerden olmaktan kurtulmalıyız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here