Category Archives: Ünlem
Kabe – Beytullah Mucizeleri
Kabe – Beytullah Mescidü’l-Haram Mucizeleri
Erkeklerin kadın üzerindeki hakları nelerdir?
Erkegin hanimi üzerinde hakki çoktur. Kadin kocasi ile iyi geçinmelidir! Hadîs-i serîfte buyuruldu ki: (Kadinin cihâdi, kocasi ile iyi geçinmektir.) [Taberânî]
Bir kadin, kocasini güzel karsilar, güzel sözler söyleyerek hosnutlugunu kazanmaya çalisirdi. Peyamber aleyhisselâm, kadinin bu hareketinden dolayi kocasina buyurdu ki:
(Hanimina selâm söyle, yari sehid sevâbina kavustugunu haber ver!) [Sir'a]
[Asagida siyah harferle yazilanlarin hepsi hadîs-i serîftir]
Kadinlarin Cennete girmeleri erkeklere göre daha kolaydir.
(Kadin, bes vakit namazi kilar, orucunu tutar, kendini yabancilardan korur ve kocasina muti olursa, Cennete girer.) [Ibni Hibbân]
Erkegini râzi eden kadin için korku yoktur: (Kocasi râzi oldugu halde ölen kadin Cennete girer.) [Tirmizî]
Kadina zînet esyâsi mubâhtir. Zînet almak için kocasini müskül duruma düsürmemeli, yabancilara zînetlerini göstermemelidir! Böyle olunca zînetleri Cennete girmelerine ma’nî olmaz. (Cennette kadinlarin az oldugunu gördüm. Sebebini sordum. “Onlari altin ve zînet esyâsi mesgûl etti.” dediler.) [I. Ahmed]
Kocasina, elinden geldigi kadar güler yüzlü davranip, sevgi göstermeli, dili ile de onu incitmemelidir. (Kiyâmette Allahü teâlâ, kocasina dili ile eziyet eden kadinin dilini 70 arsin uzun yapip, boynuna dolar. Kocasina kötü gözle bakan kadini da basi kesik ve bedeni parçalanmis hâle çevirir.) [Sir'a]
(Senden ne gördüm) diyerek küfrân-i ni’mette bulunmamalidir! (Eger kocalarina karsi küfrân-i ni’mette bulunmasalar, namaz kilanlar hemen cennete girerdi.) [Sir'a]
(Cehennem halkinin ekseriyetini kadinlarin teskil ettigini gördüm. Sebebi de, çok la’net ederler ve kocalarina karis küfrân-i ni’mette bulunurlar.) [Buhârî]
Kocasina bir iyilik yapmissa, basina kakmamalidir. Yeme ve giyme gibi husûslarda kocasini üzmemeli, yapamiyacagi seyi ondan istememelidir! Kocasinin serefini korumali, her iste onun rizâsini kazanip gönlünü hos etmeye çalismalidir!
(Kocanin hanimi üzerindeki hakki, benim sizin üzerinizdeki hakkim gibidir. O hâlde kocasinin hakkini gözetmiyen, Allah’in hakkini gözetmemis olur.) [Sir'a]
Kadin, kocasini üzmemelidir. Birgün Hz. Fâtima, agliyarak babasinin huzûruna geldi. Resûlullah buyurdu ki:
- Yâ Fâtima, niçin agliyorsun?
- Kasitsiz söyledigim bir sözden Ali bana kizdi. Özür diledim. Fakat onu üzdügüm için agliyorum.
- Kizim, bilmez misin, Allahü teâlânin rizâsi kocanin rizâsina baglidir. Ne mutlu o kadina ki dâima kocasinin rizâsini arar, kocasi ondan râzi olur. Kadinlar için en üstün ibâdet, kocasina itâ’attir. Erkek, hanimindan râzi olunca, o kadin istedigi kapidan Cennete girmeye hak kazanir. Kocasini üzen kadin, onu râzi edinceye kadar, Allahü teâlânin la’netinde olur.) [R. Nâsihîn]
Kadinlara Nasîhat
Imâm-i Rabbânî hazretleri, sâliha bir hanima yazdigi mektûpta buyuruyor ki:
Kalb, göze tâbidir. Gözler harâmdan sakinmazsa, kalbi korumak güç olur. Kalb, harâma dalarsa, günâhlardan sakinmak güç olur. O hâlde, îmâni olanlarin, harâm islememesi, harâma bakmamasi lâzimdir. Erkeklerin homoseksüel olmasi harâm oldugu gibi, kadinin da homoseksüel olmasi, ya’nî herhangi bir kadina sehvet ile dokunmasi ve bakmasi harâmdir. Kadinlarin, kadinlara sehvet ile bakmasi ve dokunmasi, kocasindan baskasina, erkek ve kadin, kim olursa olsun, yabanciya süslenmeleri câiz degildir. Erkekle kadin, baska cinsten olduklari için, bir araya gelmeleri nisbeten güçtür. Kadinin kadina yaklasmasi ise daha kolaydir. Bunun için kadinin kadina bakmasi ve dokunmasi, erkegin kadina ve kadinin erkege bakmasindan daha kötü olabilir. Lezbiyenlige fransizca safizm deniyor.
Erkegin erkek için ve kadinin kadin için avret yeri, diz ile göbek arasidir. Bir kadin, baska bir kadinin, göbek ile diz arasina bakamaz. Zarûretsiz bakarsa, harâm islemis olur. Kadinin yabanci erkek için avret yeri, el ve yüzünden baska, bütün bedenidir. Baskasinin avret yerine, lüzûm yokken, sehvetsiz de bakmak harâmdir. Hadîs-i serîfte (Erkek, erkegin ve kadin da kadinin avret yerine bakmasin) buyuruldu. (Esi’at-ül-leme’ât)
Hz. Ümm-i Seleme vâlidemiz anlatiyor:
Resûlullahin yaninda iken, iki gözü de görmiyen Ibn-i Ümm-i Mektûm hazretleri, izin isteyip içeri girdi. Resûlullah bize, (Içeri girin) buyurdu. (O a’mâ degil mi, bizi görmez) dedim. (O sizi görmüyorsa, siz onu görüyorsunuz) buyurdu. (Tirmizî, Ebû Dâvüd)
Ahmed Bin Ali El-Acmi – Rahman Suresi ve Meali
KURAN’I KERİM TÜRKÇE MEALİ
(ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR)
55-RAHMAN:
1 – Rahmân (çok merhametli olan Allah)
2 – Kurân’ı öğretti.
3 – İnsanı yarattı.
4 – Ona beyanı öğretti.
5 – Güneş de ay da bir hesab iledir.
6 – Bitkiler ve ağaçlar secde etmektedirler.
7 – Göğü yükseltti ve mizanı koydu.
8 – Sakın tartıda taşkınlık etmeyin.
9 -Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın.
10 – (Allah) yeri mahlukat için (aşağıya) koydu.
11 – Orada meyvalar ve salkımlı hurma ağaçları vardır.
Ya Vedud Nöbeti
Üflendiği yerden dirilen Adem’in öğrendiği kelimelere dönüp baktığımızda kelimelerin birbiri ardına sıralandığına şahit oluyoruz. Özüne indiğimiz yerde Adem’i daha iyi anlıyoruz. Adem kolay olmayan kelimeleri öğrenirken rüzgarın ardına kapılıp gidiyor zikirleri ve her isimde bir kat daha inandığının boyasına boyanıveriyor. Zor olsa gerek, bu boyanın altında Adem olabilmek. Adem seviyor ademliğini, anlamını seviyor.
Her kelimenin altından yeni bir Adem diriliyor.Kendi isimlerini, idrakinden aciz
olduğumuz mukaddes bir muhabbetle seven Allah, onların tecellisine hizmet eden mahlukatını sever.Sever,sevdirir,sevindirir…
(11:90) Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (müminleri) çok sever. (Hud 90)
Adem, cennetten çıkarıldığı günden itibaren iniler. İnlediği yerde dilini duaya
bulaştırır. Öğrendiği isimlerle, Öğretene anlatır öğrendiklerini. Her inileme onu
bir adım daha yakınlaştırır Baki olana… Yalnız Biri ister, Biri çağırır, Biri talep
eder, Biri görür, Biri bilir, Biri söyler…
Adem oluyorum bir an da… Yasaklı meyve dokunuyor dilime, mahcupluğum yüzüme yansıyor, al al oluyor yanaklarım ve utanıyorum O’ndan. Korkuyorum,beni yakıp parça parça etmesinden değil bu korkum,şimdi anlıyorum Vedud olan Vedud luğunu alırsa kalbimden ne yaparım ben Sevmezse beni,sevindirmezse, sevdiğini bildirmezse, sevdirmezse bir et yığınından ne farkım kalır? Dua oluyor iç seslerim. Hud suresi 90.cı ayet dolaşıyor kalbime diri tutuyor beni, biliyorum ki yine O sevindiriyor beni…
İşte bu sevgi, bu merhamet Vedud isminden gelmektedir. Allah her bir eserini
sevmekle birlikte, bu sevgi ve merhametin odak noktası, en mükemmel eser olan insandır. Çünkü, bütün ilahi isimlerin aynası, tecelligahı odur. Bir kulun kalbi isimlerle ne kadar ters düz olursa,kalp inkilap eder (boyutuna bakıp aldanmayalım) o kalp ki Alemlerin Rabbine açılmış bir penceredir.O pencereden bakan göz puslu bir kareyle muhatap olmaz.Her şeyi kulları için yaratan,sadece kulunu kendi için yaradandır bu Yaradan…
Bazen düşünürüm kendi küçüklüğümü ve O’nun büyüklüğü arasındaki dengesizliği… Bu kadar küçük bir noktaya ihtiyacı olmadı halde, peşimde koştuğunu hayal ederim.
Şımarıklıklarıma tahammül eden, avucumun arasındakileri O vermemiş gibi,hiç
tükenmeyecekmiş gibi, sahiplendiğim dünyalıklarımın arasında unutuşlarımı hiçbir zaman yüzüme vurmayan, küsmeyen, kırılmayan yanlışa bir yanlış yazıp kulunun doğrusuna sayısız artılar koyan, usanmadan herkesin gittiği yerde sadece benimle kalan…
Seviyor ve seviniyorum, dil ile dillendiriyorum Buruc suresi 14 ayeti…
(85:14) O, çok bağışlayan ve çok sevendir.
Gözümü kapatınca güzelliklere kör olmuyorum, duyuyorum hissediyorum. O nun varlığını bilmek için O na O nun bak dediği pencereden bakmam gerektiğini anlıyorum.
Sevmek razı olmak demek.Ki Efendimiz tutar ellerimden burada ve gidebileceğim tek yol onun ayak izleri… Sevmek Habibullah gibi… Seveni sevdiği ölçüde sevmek
gerekirse, buna en güzel örnektir kendisi..Vedud isminin ete kemiğe bürünmüş hali…
Sevmek, sevinmek, sevdirmek… Sevmeyi vermeseydi, vermeyi de sevmezdi ki… Bütün mesele burada sevmeseydi neden yaratırdı ki bizi?
MİHRİCAN KESKİN
Şükredenlerden Suheyb, Sabredenlerden Hifa

Medine’nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatunbaşka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları; vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah’ın rızasını diler. Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer… Kimi eşiğine cevahirler döker… Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı? Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp “Ey Allah’ın Resûlü” der, “bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene.” Doğrusu o, Peygamber Efendimiz’in(sallallahu aleyhi ve sellem) ‘gündüzleri oruç tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i K âinat “Önce evlenmen lâzım” buyururlar “zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!” Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve “siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der.
Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de”özel” olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Herzamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur “yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar. Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır. Ama bakın şu işe ki o gece Allah ü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner”Ey Süheyb” buyururlar, ” şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.”Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar.”İyi ama” diye mırıldanır, “benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var.”
Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin
dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve “filanca yerdeki köşkümüsana hediye ettim” der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler. Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve “Ya Hifa” der, “biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular. Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatır ve onları Allahü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.
Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i
yanlarına oturtur “Ey Süheyb” buyururlar “geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?” Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle “Allahın Resulü en iyisini bilir” cevabını verir. Efendimiz onlara “ne mutlu size” gibilerinden bakar, “İkiniz de cennetliksiniz” buyururlar, “… ve Allahü teâlâyı göreceksiniz!” Süheyb derhal secdeye kapanır ve “Ya Rabbi!” diye yalvarır, “o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar. Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar.
Birine ” şükredenlerden Suheyb ” yazarlar, öbürüne ” sabredenlerden Hifa”.
Cennet'te Dört Mevsim

Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…
Omuzlarım, kaybedilmiş yılların ağırlığıyla çökmüş…
Hayallerim yorgun…Soru işaretlerinin çengellerine asılmış beynimden şüpheler damlamakta…Sevgilerim yarım…
En kuytu köşelere gizlenmiş,aransa da bulunamaz geçmiş…Hatıralar, azabın ayak sesleri…
Gelecek, korkunun soğuk duvarlarına prangalanmış…‘’Belki de gelmeyecek!’’Ölümün kesin soluğudur saatler…
Bedenim ayakta,ruhum yıkılmış..
Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…
Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, delirtici fırtınalarla çalkalanan bir okyanus… Ki göğü kapkara bulutlarla kaplı…
‘’Güneş nerede?..’’
Yıllarca sorduğum soru, geceler boyu cevabını aradığım bilmece:
‘’Güneş nerede,ben neredeyim?..’’
Kaç kapı yumrukladım,kaç adım harcadım çıkmaz sokaklarda!… Kaç nefes tükettim,kaç kez tükendim!..
Kaç defa döndüm çılgınlığın yıkıcı hududundan,kimin kollarında!… Kimlerle haykırdım tedirgin ve gayesiz…
Nice zevklerin zehrini yudumladım, çare diye…
‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?..’’
Ve bir dönüm noktasında verdim hükmümü:’’Yaşam,bir arayış melodramıdır!…’’
Aramadan yaşanmaz,bulamamak sonu olur her şeyin!…
Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…
İçimde taşıyamayacağım kadar büyümüş bir boşluk…Tanıyamayacağım kadar değişmiş bir yeryüzü, dışımda…
Dağlar bakışsız,sahralar kızgın!… Kuşlar konuşmasız denizler bezgin!…
Tohumdan başka şeylerde yutuyor toprak!…
Her yön gökyüzünce kuşatılmış… Ölümün işgaline uğramış hayatları insanların…
İnsanlar, ölüme mahkum!…
Ölüme mahkumum!…
Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…
Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, seraplara bile hasret kum yangını bir çöl… Ki ne bir rüzgâr eser, ne bir damla düşer…
‘’Yağmur nerede?…’’
Seneler eskiten soru, gündüzler boyu cevabını aradığım bilmece:
‘’Yağmur nerede ben neredeyim?…’’
Kaç kibrit ışığına koştum,şimşek diye!…
‘’Gökgürültüsüdür’’diyerek kaç kısık ses kolladım…
Kaç defa bulutlandı gözlerim, bomboş gökyüzüne bakarken…
Nice kristal hayal kırdım kupkuru çeşmelerde!…
Kendimi kumlara gömmekte aradım çareyi…
‘’ Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’
Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…
Dudaklarımda bir yıldız ıssızlığı… Yürüdüğüm yolların tozu üzerimde… Ve durmadan, kat kat artan bir heyecanla kıpırtılı…
Başımda,bir dünya dönüşü sarhoşluğu…Yitirdiğim fırsatların pişmanlığı,kalbimde..Ve durmadan,kat kat artan bir hasretle sarsıntılı…
Bedenim genç, ruhum yaşlı…
Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…
Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, bilmediği bir beldenin tutkunu… Ki döneceği bir yurdu yoktur zaten…
‘’ O ülke nerede?…’’
Yıllardır yıldıran soru, ömür boyu cevabını aradığım bilmece:
‘’ O ülke nerede,ben neredeyim?…’’
Kaç diyar dolaştım,’’ burasıdır’’ümidiyle…Kaç şehirden çıktım kolum kanadım kırık!..
Kaç kentten kovuldum!..
Nice mamureler yaktım kızgınlığımla!
‘’ O ülke yok’’:Kendimi kandırmakta aradım çareyi…
‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’
Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…
Fakat sormayın nasıl vardığımı!…Çünkü bilmiyorum…Bildiğim sadece yürüdüğümdür…
Ben şimdi o ülkenin kapısı önündeyim!…
O ülkenin her mevsimi bahardır!…Her bahar bir cennet hayatıdır,yaşanır…
Bütün mevsim çiçekler açar, Kuşlar öter her dem…
Güneş batmaz,nehirler kurumaz o beldede…Yapraklarsa sararmaz!..
Ruh ölmez o ülkede!…
Dört mevsim,cennettir!…
O ülke ki kapısı ‘’ Fatiha’’dır…
O ülke ki Kur’an’dır!…
Sedat Turan
Zafer Dergisi 1991 Ağustos
Ferman Gönül Dinlemez

İki hecedir dilimde, eyvah…
Gün, bütün gecedir…
Ürperip kurşun yemiş av gibi, son nefesi beklerim…Soğuyan vücudumu titreme alır…
Boz bulanık seller annesi bulutlar, döner başın üstünde…Yıldırımlar yoğun, şimşekler ışıksız…Tek damla düşmez, yetişmez solan bir çiçeğe
”Doğrulmak hevesimdir…”
Kefenini Çantasında Taşıyan Adam

Bir çantası vardı…
Bir de davası…
Bir de anası…
Rüyasında gördüğü nurani bir zatın “Niye ağlıyorsun?” sorusuna oğlu küçük Bekir Berk’i göstererek “Bunun İslam fedaisi olmasını istiyorum.” diye cevap veren asil bir ana…
Bir gün Ayasofya’yı tahta perdelerle kapatılmış görünce ağlayan ve oğlunun “Ağlama onu ben açacağım” diye söz verdiği, gönlü mabetlere bağlı bir ana.
Demir parmaklarının arkasına düştüğünde;
“Sevgili oğlum Bekir!
Gözlerinden öper, Allah’tan uzun ömürler dilerim.
Namaz kılarken götürmüşler, diye duyunca bilsen ne kadar sevindim. Zira ben seni bu ruhla büyütmüştüm.” diyen yüce ruhlu bir ana.
Bir çantası vardı…
Bir anası…
Bir de davası …
Dolanırdı Anadolu yollarını bir mecnun gibi.
Gecenin en karanlığında çakan bir şimşek gibi parlardı umutsuzluğun çöktüğü mahkeme meydanlarında.
Kurtların ulumasından başka seslerin duyulmadığı karlı dağlarda kükremeyi severdi.
O kükrediğinde bütün kurtlar susar onu dinlerdi. Sonra bir bir sıvışıp giderlerdi.
Karlı dağları velveleye verirdi sesi.
Elinde çantası düşerdi yollara…
Sırtında cübbesi, çantasında kefeni girerdi salonlara…
Onu görünce gözleri parlardı mazlumların.
Suları çekilmeye yüz tutmuş umut pınarları yeniden coşardı.

Bir gün demir parmaklıkların arkasındaki bir avuç kahramanın savunmasını yapmak için Ankara’ya gittiğinde ; “Sen bizi değil, İslam davasını savun.” sözleri beyninde şimşekler çakmasına vesile olur. Sanıkların okudukları için tutuklandığı Nur Risalelerini baştan sona okur.
Işığın göründüğü ufka doğru bir yolculuk başlar.
Yazarının resmine vurulur.
“Ben böyle bir resim görmedim. Öyle şehâmetli, öyle cesaretli, öyle boyun eğmeyen bir resim ki ben o resme vuruldum” der.
Ziyaretine gider.
Altına koydukları iskemleyi iterek Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin önünde diz çöker oturur.
“Kardeşim biz istihdam olunuyoruz”
Bu sözlerde; temiz yürekli bir Anadolu insanın yürek atışını duyar.
Artık o bir avukat değil, mazlumların sesi soluğudur.
Çemberlitaş’ta bir yazıhane…
1965′li yıllar…
Aynı anda süren 250 ayrı dava…
Mütevazı yazıhanenin duvarında bir harita…
Haritanın üzerinde rengarenk raptiyeler…
Kırmızılar yeni açılan davalar…
Sarılar süren davalar….
Yeşiller beratla bitenler…
Türkiye haritasına batırılmış raptiyelerin hemen hepsi o günlerde kırmızı ve sarıydı;
Anadolu’nun kalbine saplanmış oklar gibi…
Artık o hep yollardadır. Uykusuz geçen geceler, peynir ekmekle geçiştirilen öğünler, birkaç kişiden güçlükle tedarik edilen paralarla o günlerde en ucuz otobüs firması olan Gazanfer Bilge’ den alınan biletler.
Milletin manevi akülerinin boşaltıldığı yıllar.
Düz bir çizgi çizenlerin bile elif yazdın diye tutuklandığı, kışla baharın en amansız meydan muharebelerinin yaşandığı yıllar.
Artık o tam bir Anadolu alperenidir.
1965′in yol koşulları…Üstünde keçilerin bağlı bulunduğu otobüslerde sabaha kadar meleme sesiyle yapılan yolculuklar…
Otobüs koltuklarında diz üstünde daktilo ile yazılan müdafaalar…
Ne yolları kapayan çığlar ne arabaların tekerlerine sarılıp bırakmayan çamurlar ne coşkun akan ırmaklar ne de geçit vermeyen dağlar durdurabildi onu.
Dağlar ne kadar yüksek olursa olsun üzerinden geçen bir yol vardır, derler ya işte o zirvelerin üzerinden geçen rüzgar kokulu yolcusuydu.
Delik ayakkabılar, ıslak çoraplar, ohlanarak ısıtılan ayaklarla aşardı dağları…
Onun bir çantası vardı…
Bir davası…
Bir de anası…
Annesi “Oğlum ne zaman döneceksin?” diye sorduğunda, annesine;
“Sahabelere anneleri; ‘Oğlum dönüşün ne zaman’ diye sorduklarında;’Anneciğim! İnşaallah Ahiret’te hep birlikte olacağız’ diye cevap verirlermiş.”derdi.
“Bir vazife var, öyleyse hemen şimdi derhal” diyen adamdır o.
Dur durak nedir bilmez..
Sanıkların kim olduğunu bile bilmez.
Düşer yollara.
O koşar, yollar övünür.
Bir gün Amasya’da bir orta okul talebesi olan Halit Yolcu’yu savunmaya gider.
Halit yoksul bir ailenin çocuğudur. Anne-babası korkularından ve yoksulluklarından çocuklarını ziyaret bile edememişlerdir.
Duruşma salonuna getirildiğinde Halit’in perişan hali karşısında Bekir Berk’in gözleri dolar.
Halit’in üzerinde kısa bir pantolon, ayaklarında lastik ayakkabılar vardır.
Günlerdir su yüzü görmediği her halinden bellidir.
Pek perişandır.
Duruşma beratla biter.
Halit’e ayakkabı ve elbise alır ve köyüne kadar götürür. Annesi karşısında görünce oğluna öyle bir sarılır ki o an görülmeğe değerdir.
Bekir Berk’in bütün yorgunluğu gitmiştir. Küçük Halit’e;
“Sen mutlaka okuyup büyük adam olmalısın” der.
Halit okur ve öğretmen olur.
Onun bir çantası vardır…
Bir davası…
Bir de yanından ayırmadığı ilaç torbası…
Daha evvel geçirdiği akciğer rahatsızlığı dolaysıyla kendisine yolculuğu yasak eden doktoruna;
“Doktor Bey! Yatakta ölmektense müminlerin yardımına koşarken ölmeyi tercih ederim.”der.
Kan kusarak düşer Anadolu yollarına.
Umutsuzluk nedir hiç bilmez…
Umutsuzluğun bir gece gibi çöktüğü o en kötü günlerde bir umut feneri gibi parlar.
O alnından öpülen insandır.
Rüyasında, Rasulullah (sav) tarafından sırtına zırh, başına miğfer konularak ne yapması gerektiği kendisine söylenen adamdır. .
Onun bir davası vardı…
Bir de elinde çantası…
Çantanın içersinde müdafaa dosyaları vardı.
Bir de kefeni…
Mehmet Kırkıncı ve Osman Demirci’ye biçtirdiği ve zemzemle yıkadığı kefeni.
Dünya ile köprüleri attığının göstergesi kefeni…
İkbal ve servete giden yolları perdeleyen kefeni…
Horasan erlerinin, Anadolu’yu ve Rumeli’yi fetheden alperenlerin, kefenleriyle gazaya çıktıklarını biliyordu.
O da mahkeme meydanlarına kefeniyle giriyordu.
Güzeldi…
Heybetliydi…
İyi giyinirdi…
Davalara abdestsiz girmezdi.
Türk hukuk ve savunma tarihinde onun ayrı bir yeri vardı.
Zülfikar kadar keskin ifadeleriyle ve savunmada stratejik zekasıyla, hedefine bir şahin gibi yönelmesiyle muhataplarını şaşkına döndürürdü.
Korku barındırmazdı bağrında.
Tehditler alırdı. Bölgemize gelirsen canınla ödersin, derlerdi.
Hiç birini umursamazdı.
Bir gün Ankara’da temyiz mahkemesine katılır.
Salonda manzara müthiştir. Yuvarlak bir masa etrafında 27 Mayıs İhtilali’nin karanlık yüzlü adamları çöreklenmiştir.
Bekir Berk’i Yassı Ada’dan tanıyorlardır.
Egeseller, Başollar oradadır.
Kin ve nefret dolu gözlerle süzerler onu.
Sık sık ellerini masaya vurur ve de dinlemez gibi görünürler.
Bekir Berk, hiç aldırış etmeden 40 dakika savunmasını yapar ve elindeki bütün belgeleri mahkemeye tek tek sunar.
Ve zabta geçirilmesini ister.
Egesel, iyice kızmıştır.
“Neye güveniyorsun Bekir Berk” diye kükrer.
Bekir Berk, yardımcısı Hamdi Sağlamer’e, “ver şu çantayı” der.
Herkes yeni bir belge sunacağını düşünürken, bembeyaz bir kumaşı çıkarır ve masanın ortasına fırlatır.
Yanından hiç ayırmadığı kefenidir. Adamların gözleri fal taşı gibi açılır. Elleri titremeye başlar.
“İşte buna güveniyorum,” diye kükrer.
Fransız ihtilalindeki Berriyar gibi; “Ben size iki şey sunuyorum. Hakikatı ve kafamı. Birinciyi dinledikten sonra ikincisi hakkında dilediğiniz kararı verebilirsiniz.” diyecek kadar korkusuzdur.
Çünkü onun bütün dünyasını sığdırdığı bir çantası vardı…
Bir asil anası…
Bir de davası…
O kadar…
Harun Tokak – Yeni Şafak
14.12.2008


















