Logo Background RSS

» Düşünce İklimi

  • Dua Ufku
    By Emrehan on Şubat 3rd, 2010 | No Comments Comments

    Sen beşerin vasıflarından fani oldun mu, o vakit Allah’ın sırlar denizi seni baş üstünde tutar.
    Allahu Teala aşkının isteksizlere verilmesi çok süpriz bir lütuftur.
    Fakat aşkla isteyenlerin muhabbetten mahrum oldukları görülmemiştir.
    Kendini silemeyenler Allahu Tealayı bulamaz, kendine takılıp kalanlar Aşk-ı Muhabbete ulaşamaz.
    Verirler “Ben Acizim, Kudret Senin” dedikçe, verenin şanı yücelir.
    Ey kardeşim sen iste istedikçe…

  • Oruç ile tevhid eyle Ya Hû!
    By nurahasret on Ağustos 22nd, 2009 | No Comments Comments

    aruç

    Ey oruca yol arkadaşı olan cân,
    Âşıkların hayatı, beden mutfağı yüzünden kararmıştı.
    İşte oruç, o mutfağı aydınlatmak için çıktı geldi…

    Aşık olur, kalmaz benim kararım,
    Aşkı bulur beni benden ararım,
    Aşık görsem kalmaz benim hiç varım . . .

    Bambaşka bir sevda ile özleyip hasretle beklediğimiz Ramazan-ı şerif’e yetiştik. Bizi kötü işlere, günahlara teşvik eden kirli nefsimiz, arınmaya, temizlenmeye öylesine muhtaçtı ki! Nasıl ki yağmur pis şeyleri de arıtmak için gökten yağar ya, işte bizi de her hali kusur ve hatadan ibaret halimize bir rahmet yağmuru olan Ramazan-ı Şerif’e erdirdin ya şükür ya rabbi.

    Canın oruca iştiyakı Hakk’ın kulunu kendisine çekişindedir. Bu neşe ile şükrünü ifa mümkün mü bu nimetin.. Nazlı nazlı yalvarmalarla, Mevlaya nazımızın geçtiği iftar ve sahur vakitlerinde dua marifetiyle manasına da erenlerden oluruz inşallah.

    Oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazeleştirir ki, zavallı balığı bile su o kadar tazeleştirmez. Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? İşte oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, denize ulaştırır. [Hz. Pir Mevlana]

    Oruç maddeden kesilmek değildir aslında maddeden kesilme talimi ile mâsivadan kesilmektir. Malum ya oruç sabır ile temam olur. Sabır, hoş bir buluttur; ondan, hikmet, manevî lütuflar yağar! Bu sebeptendir ki, Kur’ân-ı Kerim de bu sabır ayında nâzil olmuştur. Bu sabır ayının ilk mestmp3‘ünü Nihavend makamında bir Ramazan ilahisini ikram eyleyip girelim gönül kapılarınızdan içeri, yüksek müsaadelerinizle…

    Aşk ile Allah diyelim tenden geçelim
    Ol Mevlaya varalım aşk ile hû diyelim
    Semalara yücelen zikr u tesbih çekelim
    Mübarek olsun mü’minlerin Ramazanı

    Ey gönül! Oruçlu iken Allah’a misafirsin; sana gökyüzü sofrası yakışır! Sen, bu mübarek ayda cehennemin kapısını kapadın! Böylece sen, cennetten binlerce kapı açarsın! Topraktan, ateşten, sudan, rüzgârdan dikilmiş olan beden hırkasını çıkar, at! Can, aşkın kapısına geldi de; “Beni affet; sen, özürlerin canısın!” diye yalvardı! “Ey aşk!” diye sızlandı. “Bu ayda özrümüzü kabul et; hata ettik!” Aşk da, gülerek cana dedi ki: “Senin elini tuttum! Biliyorum ki sen, elsizsin, ayaksızsın! Hekimim; ben, sana perhize girmeni emrettim! Çünkü sen, bu korkunun ve ümidin hastasısın! Perhize gir de, sana bir şerbet yapıp sunayım; onu içince sen, hiç kendine gelmeyesin!” Sustum; artık bunu aşk anlatsın! Çünkü onun gözü, canlara can katar!

    Madem Resul-u Kibriya Efendimiz her ayın ilk gecesinde uzun uzun dua edermiş biz de Ramazan-ı mağfiret-nişân’ın ilk gecesinde dua etmeye çalışalım:

    Teşrifi ile müşerref olduğumuz Ramazan-ı mağfiret nişânın cümlemiz hakkında teyemmünü mübarek, mahza hayr, vesile-i necât kıl ya Rabbi!

    Elveda diyen mah-ı nebi olan Şaban-ı Muazzam’ın şikayetinden emin, şefaatine nâil eyle ya Rabbi!

    En uzun süreli ve en çok cemaatin iştirak ettiği ibadet olan ORUÇ taki feyzi lezzeti bizlere tattır ya Rabbi! O tevhide bizleri erdiriver ya Rabbi!

    ORUÇ ibadeti ile yakaladığımız o tevhidi, hayatımızın bütün safhalarında yaşamaya evvela kendi kendimizle barışık ve tevhid halinde, sonra din kardeşlerimizle tevhid halinde, bütün insanlar ile tevhid halinde, bütün mahlukat ile tevhid halinde ve bu mertebelerden sonra zat-ı uluhiyetinle tevhid halinde olmaya cümlemizi eriştir ya Rabbi!

    Her zaman ve mekanda senin kulluğunu unutmadan, seni göz ardı gönül ardı etmeden, bizi görüp bildiğini,muhafaza ettiğini unutturma ya Rabbi! bizi seninle yaşat, seninleyken emanetini teslim al ya Rabbi!

    Şu Ramazan-ı şerif’te, Ümmet-i Muhammed’e Tevhid halinden koklat ya Rabbi! Çünkü Tevhide erince bütün problemler hal safhasına girer ya bizi bu ayrılıklardan muhafaza eyle ya Rabbi! Siyasi sınırlardan, takım tutmaya varıncaya dek birbirimizi sevemiyoruz, cami cemaati bile birbirini sevmiyor, bize birbirimizi sevecek gönül ihsan eyle, Allah’ı zülcelal’ın kulluğunda bizleri bir eyle, Dilde dilberi bir eyle, birliğinin hatırı için ya Rabbi! Tevhidinin hatırı için, bizi bu ayrılıklardan muhafaza eyleyiver ya Rabbi!

    Vakt-i şerif, Cuma, Ramazan-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
    ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,

    Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
    Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
    Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

    Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin,
    Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da huzur bulasınız efendim

    Fakîr Ed-dâi Nâyi AKDEMİR

  • Feragat, sevgidendir!
    By nurahasret on Ağustos 14th, 2009 | No Comments Comments

    feragatsevgidendir

    Düz mantığın bildik çıkarımlarına inat, hayat paradokslarla yüklüdür. O yüzdendir ki, ‘hayat kitabı’ Kur’ân, hak üzere yaratılmış kâinatta hak üzere bir hayat yaşayabilmemiz için birer ‘paradoks’ gibi gözüken gerçeklerle tanıştırır bizleri. Buyurur ki, “Kısasta hayat vardır.” Kısası bilakis hayatın yitimi olarak görüp de Kur’ân’a karşı ukalalığa girişen seküler aklın hüküm sürdüğü toplumlarda yaşanan bunca cinayet, caydırma ve önleme yolundaki o kadar çabaya rağmen giderek artan adam öldürmeler, bir delilidir bu hakikatin. Kısas, hayata hürmet sonucunu doğurur; kısas olmasın diyenler ise, nice masumun haksız yere öldürüldüğü bir zeminin şahidi olur.

    Aynı şekilde, Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler demeyiniz’ buyurur Kur’ân. Asıl olan ahiret yurdu ve aslolan âlemler Rabbinin rızası ise; asıl ‘ölü’ler, Allah yolunda öldürülenler değildir, bilakis onlar ‘fena’dan ‘beka’ devşirmişlerdir. Asıl ‘ölü’ler, bu dünyayı ahiret hesabına yaşamayıp âlemler Rabbinin rızasını gözetmeyerek insaniyetlerini heba edenlerdir; iki ayakları üstünde duruyor, yiyip içiyor oldukları halde dahi…

    Yine, Allah sadakaları kat kat arttırır (ribalandırır), ribayı, yani faizi ise mahveder” buyurur Kur’ân. Ahiret âleminde daha bir aşikâr görülecek bu gerçeğin sağlaması, bu dünyada dahi yapılmaktadır. Faize bir şekilde bulaşıp da huzur devşiren yoktur.

    Yine Kur’ân’ın öğrettiği bir paradoks, ‘sevgi’ye ilişkindir ve bize bir ‘sevgi sınavı’ öğretmektedir.

    Bugünün anlayışıyla, hele romanların, filmlerin, şarkıların aktarımıyla, bir katıksız bağlanma, bir tereddütsüz sahiplenme durumu olarak sunulur sevgi. Öyle ki, sevgiyi böyle birşey zannettiği için işi iyice abartan, bir ‘hastalıklı sevgi’yle sözümona sevdiğine ‘yâ bana yâr olacaksan, ya da hiç kimseye’ seçeneğini bırakan, bu yüzden sözümona sevdiğini ‘öldürmeye’ kıyabilen insanlar vardır. Gazetelerin üçüncü sayfalarının yarı kısmı, ‘sevmek bağlanmaktır,’ ‘sevmek sahiplenmektir’ sanan bu arızalı ruhların ortalığa buladıkları kanın ve dehşetin haberiyle dolu değil midir zaten?

    Halbuki Kur’ân-ı Hakîm, Süleyman aleyhisselamın henüz bir ‘peygamber’ değil, bilakis gençliğe doğru adım atmak üzere olan bir genç iken Allah’ın dilemesiyle sahip olduğu hikmetin bir nişanesi olarak dile getirdiği bir ‘sevgi sınavı’nın haberini bize verir. ‘Bir çocuk ve iki kadın’ diye özetleyebileceğimiz bir sevgi sınavını…

    Ortada tek bir çocuk vardır, ama iki kadın o çocuğun ‘annesi’ olduğu iddiasındadır. Aralarındaki mesele, aynı zamanda hükümdar olan Davud aleyhisselama kadar gelir ve Davud aleyhisselam çocuğun kadınlardan birine verilmesine hükmeder. Ama huzurunda bulunan oğlu Süleyman, hükmün yanlış olduğu kanaatindedir. Bunun üzerine, Davud aleyhisselam meseleyi çözmesini oğluna havale ettiğinde, Süleyman aleyhisselam herkesi dehşete düşüren bir ‘çözüm’e hükmeder. Çocuk ortadan ikiye bölünecek; yarısı bir kadına, yarısı ötekine verilecektir. Kadınlardan biri bu çözüme karşı sessiz kalır; diğeri ise, çocuğun ölümü anlamına geldiği aşikâr bu ‘çözüm’ gerçekleşmesin diye, kendi ‘annelik’ iddiasını geri çeker ve çocuğun öbür kadına verilmesini ister. Tam da burada, Süleyman aleyhisselama verilen hikmet mucizevî bir surette kendini gösterir. “Çocuk, feragat eden bu kadınındır. Çocuğun annesi odur ve ona verilmelidir” buyurur Süleyman aleyhisselam.

    Kıssada görüldüğü üzere, Süleyman aleyhisselamın çocuğun kime ait olduğunu anlamak için seçtiği ‘sevgi kriteri’ manidardır. Bir çocuğu herkesten fazla annesi sevebilir; ve bir anne, çocuğunu o kadar çok, o kadar içten ve o kadar gerçek bir sevgiyle sever ki, çocuğunun hayatını başka herşeye feda edebilir. İşte o kadın, çocuğun kendi çocuğu olduğundan emin olduğu halde, ve daha doğrusu çocuğun kendi çocuğu olduğundan emin olduğu için, Süleyman aleyhisselamın gerçekte asıl çözümü arkasında gizleyen zahirî ‘çözüm’üyle çocuğunun hayatından olmasın diye, çocuğuyla ilgili bütün iddialarından vazgeçmiş; davasında haklı olduğu halde, terk ve feragat yolunu seçmiştir. Bu yolu seçmesiyle de, çocuğun asıl annesinin kendisi olduğunu isbat etmiştir. Çünkü ancak gerçek bir anne ‘haksızlıkla suçlanmak’ pahasına çocuğunun hayatını kurtarmayı, çocuğunun hayatı pahasına ‘haklı çıkmaya’ tercih edebilir!

    Sevmeyi neredeyse ölümüne bağlanmak ve neredeyse boğarcasına sahiplenmek diye anlayan patolojik sevgi tariflerinin rağmına, Kur’ân hazinesinden Hz. Süleyman’ın eliyle bize sunulan bu sevgi ölçüsü, ‘ölümüne direnmek’ yerine içinde hayat olan bir tercihe yönelmeyi şiar edinmiş ruhumu ‘mertlik testine tâbi tutanlar’a karşı kalbimi serinletiyor. Terketmediği için sevdiğinin ölümüne sebebiyet vermeyi değil, sevdiğinin hayatiyeti için terk etmeyi göze alabilmenin erdemine aklımı da ikna ediyor üstelik.

    Yine bu hikmet iledir ki, Hz. Hasan’ın zor zamanda gerçekleştirdiği ve nicelerinin akıl sır erdiremediği feragati de, eseri Risale-i Nur için ‘Hz. Hasan’ın bir manevî veledi’ de diyen Bediüzzaman’ın sözümona ‘başarısız’ gözükmeye razı olarak sergilediği geri çekilme, terk ve feragatlari de tereddütsüz bir şekilde anlayabiliyorum.

    Hz. Süleyman’ın eliyle bize sunulan bu hikmet, öte taraftan, bu topraklarda “Ya sev, ya terk et!” söylemi üzerinden bir faşizm üretmeye çalışan milliyetçi, ulusalcı, cemaatçi her türden zavallıyı gördüğümde dudaklarımda acı bir gülümsemenin belirmesine sebebiyet veriyor. İçimden bir ses, “Seviyorsan, gerekirse terk edersin; terke zorlarken terk edemediğine göre, sevgi sınavından kalan sensin” diyor, terk etmeyi sevmenin zıddı bilen bu anlayışın sahiplerine…

    Nitekim, sevmenin gereğinde terk ve feragati de içerdiğini bilemediği için, düz mantığına sevmek ne pahasına olursa olsun sahiplenmektir diye bildiği için, içine girdiği yüreği de, kurduğu aile hayatını da, kurulan dostlukları da, mensubu ve belki önderi olduğu camiayı da, hatta içinde bulunduğu toplumu da felâkete sürükleyen ‘sözde sevgili’lerden geçilmiyor ortalık.

    ‘Üçüncü sayfa haberleri’ni bir örnek olarak hatırlatmıştım hani.

    Dilerseniz, ‘Ergenekon’ ve ‘ulusalcılar’ merkezli ‘birinci sayfa’ haberlerine de bu gözle bakabilirsiniz..

    Metin Karabaşoğlu – karakalem.net

  • Paslı Anahtarlar
    By nurahasret on Haziran 30th, 2009 | No Comments Comments

    anahtarHer meseleye Batı normlarıyla bakmak, kendi dünyasına yabancılaşmış insanların ortak tavrıdır.Batı ”din” derken, toplumuna hakim inançlar sistemini, özellikle Hristiyanlığı kastederken, başka iklimlerdeki uydular, kendi gerçekleri üzerinde düşünmek ”külfetini” göze almak yerine, aynı kişileri kullanma ”kolayını” seçerler! Efendilerinden devşirdikleri paslı anahtarların her kapıyı açabileceklerini sanırlar! Çok yönlü şuursuzluklarının temelinde ekseriyetle bunu görebilirsiniz.

    Din diye anılageldikleri için, batıl dinlere yöneltilen bir kısım haklı tenkidleri; sanki İslam Dini onlarla aynı kefeye konulabilirmiş, onlardaki zaaflara malulmüş gibi, onun içinde geçerli zannederler!

    Öyle ya: ”Karga uçtuğuna göre, her uçan şey niye karga olmasın?”

    Düşünmemenin, kuklalığın ”rahat” bir meslek olup olmadığı tartışma götürürse de , ”şerefli” olmadığı hususunda zerrece şüphemiz yoktur.

    Mehmet Selahattin Şimşek

  • Hedefi vuranlar, hedefe vurulanlar
    By nurahasret on Haziran 26th, 2009 | No Comments Comments

    merdivensv4

    Yalnızca hedeflerinin esiri olmayanlar hedefi vurabilirler.

    HEPİMİZ, hayatımızın bir döneminde, gelecekle ilgili ‘ne yapmak istiyorum?’ sorusunu kendimize sorarız. Cevaplarımız hayatımızın akmasını istediğimiz yönünü işaretler. İnsanın bir hedef seçmesinde ve ona ulaşmak için çalışmasında kötü bir yan yoktur. Önemli olan onun karşısındaki tavır ve konumdur ki, bu da insanın hayata verdiği anlamdan bağımsız değildir. Hayatı kendilerine verilmiş bir emanet olarak gören insanların seçtikleri hedefe ulaşma çabaları, er ya da geç maksadını bulan bir çaba olacaktır. Çünkü, yalnızca hedeflerinin esiri olmayanlar hedefi vurabilirler.

    Bir de hedefe vurulanlardan söz etmek gerekiyor. Bugün, “Hedefime ulaşmak için çok çalıştım ve sonunda başardım” sözü, bilincini hakim sosyo-ekonomik ve kültürel yapının biçimlendirdiği bireylerin kendileri için kurguladıkları özel bir filmin mutlu son sahnesini tamamlıyor. Başarılı ve zengindirler, dünya tüm vaatkârlığıyla önlerinde açılıyordur, zirvededirler, stadyumlardan, konser salonlarından, sahnelerden kendileri için alkışlar yükselmektedir, ‘first class’ bir yaşantının canlı renkleri gözbebeklerine yansıyordur. Bu fantazi sahneleri, ünlü psikanalist Lacan’ın ifadesiyle, ‘gerçeğin geri döneceği’ travmatik âna kadar bireyi motive etmeyi sürdürecektir. ‘Hedefine kilitlenmiş olma’nın çağrıştırdığı o tehditkâr anlam, ‘imha’; hedefine varmak için incelikli planlar kuran, tuzaklar hazırlayan, stratejiler geliştiren kişinin kendi hayatı için biçtiği rolle sonunda örtüşecektir.

    Kendimize neyin peşinde olduğumuzu sormanın zamanı gelmedi mi? Neyin peşinde olursak olalım, neyi hedeflersek hedefleyelim, bizden talep ettiği şey aynıdır: hayatlarımız. Uğrunda nice hayatlar harcanmış hedefler, aynı açgözlülükle bizden de hayatlarımızı talep ediyorlar. Başarı, servet, kariyer, şöhret … İnsanlar ölüyor, ama hedefler kalıyor.

    Yalnızca hedefleri için yaşayan insanlar oduğumuzda, bizi hedefimizden uzaklaştıracağını, ona ulaşmamızı engelleyeceğini düşündüğümüz herkese ve herşeye düşmanca bakarız. Dostluklarımız hedef dostlukları olur. Menfaat üzerine işleyen ilişkiler kurarız. Ferâgat, bağışlama, cömertlik, yardımlaşma gibi, yaşamayı mümkün kılan her iyi haslet zıtlarıyla yer değiştirir. Bu kötülük, istilacı özelliğiyle toplumun tüm dokularına yayılır ve bütününü çürütür.

    Mesele, hedefin büyüklüğü-küçüklüğü ile çok da ilgili değildir aslında. Belirleyici olan, bizim hedefimize yüklediğimiz anlam ve o hedefe yürürken insanî ve imanî değerleri çiğneyebilmeyi rahatlıkla göze alışımızdır.

    Hedefi vuralım derken, hedefe vurulmaktan sakınmamızda fayda var.

    Sedat Turan

  • Zamanı Öldüren Zamansız Ölür
    By nurahasret on Haziran 26th, 2009 | No Comments Comments

    zaman

    ŞAHİT olduğumuz her ölümde, mukadder ölümümüzü akla getiren birşeyler vardır. Ölünün yüzü bir ayna gibi yüzümüzü yansıtmaktadır: Orada sanki donup kalmış zamanın soğuk ve keskin çizgileri bizi kaçmaya, hayatın karmaşasına karışmaya ve gördüklerimizi unutmaya kışkırtır. Gerçi ölümden kaçamayacağımızı biliriz, ama bu bilgi, kışkırtmanın üzerimizdeki etkisini azaltmaz. Aksine tam da gerçekleşmesi imkansız olduğundan kendini şiddetle dayatmaktadır. Bu yüzdendir ki, ölmüş bir insanın ardından söylediğimiz sözlere, çoğunlukla kendi hayatlarımıza dair duyduğumuz endişelerin, korkuların itirafı da gizlice yerleşiverir.

    Sevdiğimiz insanların ölümünü “zamansız” olarak niteleriz. Ya genç yaşta aramızdan ayrıldıkları, ya da “yaşasalardı yapacakları çok şey vardı” inancındayızdır. Hayatın içinde taşıdığı o sonsuz gibi görünen çeşitlilikteki imkânları, “kaybedilen”in artık ebediyen yitirdiği fırsatları kuşatır. Ölen kişinin, eğer sağ olsaydı, başarabilecekleri sanki sınırsızdır: Hayat, ellerini zamansız bırakmasaydı kuracakları şahsî dünyaları kusursuz olurdu. Adımlarını bu kadar çabuk durdurmasaydı ölüm, katedecekleri mesafe ölçülemezdi. Erken kapanmasaydılar, gözlerinde parlak bir geleceğin ışıkları görülebilirdi. Olabileceği ve yapabileceği herşeyi beklenmedik gelişiyle kişinin elinde olmaktan çıkaran ölüm, aynı anda, bütün bu ihtimalleri çoğaltarak, hepsinin üstesinden gelebilecek bir güç ve yetenekle birlikte yaşayanların tasavvurlarında ölüye iade etmiş gibidir. Ona yakıştırdığımız rolü, yaşasaydı gerçekleştiremezdi kuşkusuz. Yine de, “onu bütün bunları yapmaktan alıkoyan tek şey” diye düşünürüz, “zamanın onun için tükenmiş olmasıdır.”

    Bu basit iyi niyet ifadesinin altında, hayat tarzımızı belirleyen temel bir yanılgı gizlidir: Ölümün inkârı.

    Yaşadığımız şehirler ölümü inkâr etmektedir. Oturduğumuz evler, kullandığımız eşyalar ölümü hatırlatmazlar. Ölümsüzlüğün sahte bir biçimidir dolaşımda olan. Ölümden sonraki ebedî hayatın habercisi olan ölümsüzlük isteği, şimdi yanlış bir hayatın ideolojisine hizmet ediyordur. Ölüm, plânlarımıza dahil etmediğimiz şeydir. Hiç ölmeyecek gibi yaşamakta ustalaşmışızdır. Daha çok şeye sahip olmak için daha çok çalışmamız gerektiğine sarsılmaz bir inancımız vardır. Vakti nakitle eşitleyen bu fazlasıyla dünyevî anlayışa uygun davrandığımız sürece, dolu dolu yaşadığımızdan en ufak bir şüphe duymayız. Pratik çıkarlarımızla uyuşmayan her faaliyeti zaman kaybı gibi görmeye eğilimliyizdir. Aksini savunmak aptallıkla suçlanmamıza yeter.

    Yine de kendimizi aptallaştırmaktansa, aptallıkla suçlanmayı göze almalı ve zaman öldürmenin, basit bir can sıkıntısı karşısında oyalanma yöntemi olmaktan ya da ‘getirisiz’ faaliyetleri adlandırmadan çok, ölümü inkâr üzerine kurulmuş hayat tarzının işleyişi olduğunu söylemeliyiz. Histeri düzeyinde tüketime dayalı bu hayat tarzı, reklam diline özgü abartılı renkliliğine, çeşitliliğine ve canlılığına rağmen, hakikat nazarında, herşeyi zaman öldürmenin aracına dönüştürmüştür. Çalışırken harcadığımız zaman ölüdür, dinlenmeye ayırdığımız zaman da… Yemek yerken, seyahat ederken, film seyrederken, alışveriş yaparken zaman öldürürüz. Her an, ebedî hayatı kazanmamız için sunulmuş imkânlarla gelir, ama onları öldürme hevesimiz hiç azalmaz. Dakikalar, saatler, günler… Ömrümüz ölü zamanlar mezarlığına dönmüştür.

    Başkalarının ölümünde keşfettiğimiz ‘zamansızlık’, düşüncesizce öldürdüğümüz zamanların hayaletsi dönüşüdür belki de. Bize kendi zamansız ölmümüzü haber veriyorlardır.

    Geçmiş hep yanımızdadır. Ama varlığı, Shakespeare’in eserlerinde rastladığımız, o haksız ve hunhar cinayetlere kurban gitmiş kişilerin, yaşayanları tedirgin eden huzursuz ruhlarını andırır. Geçmişle her yüzleşmemizde içimize çöken pişmanlığın bir anlamı olmalıdır: Ölümle sınandığında, yanlış bir hayatın bütün o parlak vaatleri saçmalaşır.

    Hayat Veren’in razı olacağı her niyet ve çabanın, iyi ve doğru yaşamanın yanısıra, öldürdüğümüz zamanları yeniden hayattar kılmanın imkanlarını da müjdelediğini anlamak hâlâ en hayatî meselemizdir.

    Sedat Turan

  • Sevmeyi Seviyorum
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    yavuzselim

    Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

    Yavuz Sultan Selim

    Gelemiyorum sıkıntıya, sınırlar daraltıyor rûhumu… İnsan olmak zor iş… Sabretmek, sıkılmamak, “sıkıldım” dememek, hep insanlığın bir gereğiyse eğer?! Lâkin insanlık başlığı altında olmak istemeyenlere ‘dünya şartlarında sefâleti saadet zannedenlere’ kolay her şey!.. Hani o mâlum belgesellerdeki “iki ayaklı hayvan” tâbirini haklı çıkarırcasına yaşamak… En basit, en alt, en dipsiz seviye… (daha fazla…)

  • Verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah&...
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    b.mevsim
    Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

    Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

    “Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi. (daha fazla…)

  • Reenkarnasyon: Göğü yerde aramak
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    reenkarnasyon

    İnsanlar neden reenkarnasyona inanırlar?

    Zamanın eli, ruhu tutamaz, ama bedeni pekâlâ eskitir. Bir hayat boyu ruhunu bedeniyle sınırlayanlar da bedenin yıkılışı karşısında tekrar ruha sarılırlar. Varlığını bedeniyle sınırlayanlar için ruhun varlığı bir çıkış yolu olabilir. Ne var ki, asıl problem, ruhun sonsuzluk arzusuna bulunacak cevaptır. Böylesi bir ihtiyacın bütün insanlar için geçerli olduğuna hiç şüphem yok. Ancak herkesin aynı cevabı verebildiğini söylemek de mümkün değil. (daha fazla…)

  • Sade Hayat Fakirlik mi?
    By nurahasret on Haziran 20th, 2009 | No Comments Comments

    sadehayatusimsek

    Sade hayatı insanların çoğu için ürkütücü kılan başlıca nedenlerden biri, onun fakirlikle karıştırılmasıdır. Gerçi fakirlik de bir tür sadelik sayılabilir; ancak bu zorunlu bir sadeliktir ve mahrumiyet ifade etmektedir. Bizim konumuzu teşkil eden sadelik ise, “gönüllü sadelik” olarak anılmaktadır ve mahrumiyetle bir ilgisi yoktur.

    Bu, özgür insanın gönüllülüğüdür ve kişinin kendi ihtiyaçlarını kendisinin belirlemesi esasına dayanmaktadır. Kendi ihtiyaçlarını belirleyen insan, gelir ve giderleri arasındaki dengeyi de kurmuş, yahut bu dengeye tüketici insandan daha fazla yaklaşmıştır.

    İnsan, geliri ile gideri arasında bir denge konumuna yaklaştığı oranda fakirlikten uzaklaşmış demektir. Bu yüzden, ne kadar mütevazi bir gelire sahip olursa olsun, bu geliriyle hayattan beklentilerini karşılayabilen bir insan, çok kazandığı halde beklentileriyle geliri arasındaki uçurumu bir türlü kapatamayan birisine göre “zengin” olarak tanımlanmaya daha lâyık bir kimsedir.

    GÖNÜLLÜ SADELİK, insanın hayatından ihtiyaç fazlasını çıkarmak suretiyle, daha başka şeylerin hayatımız içinde yer alabilmesi için zemin hazırlar.

    Aslında bunlar, hayatı yaşanmaya değer kılan şeylerin tâ kendisidir.

    Bunlar arasında, kendimizin ve içinde yaşadığımız dünyanın farkına varmak, bizi çevreleyen güzellikleri her an içimize sindirerek yaşamak, aldığımız her soluğun hakkını vermek, başta aile bireyleri olmak üzere insanlarla ilişkilerimizi canlandırmak, başka insanların dertlerini ve mutluluklarını paylaşmak, sadece kendisi için çalışan bir tüketici rolünden sıyrılarak başkaları için de birşeyler yapabilmek, üzerinde yaşadığımız gezegenin daha yaşanabilir bir hal alması için kendi çapında bir katkıda bulunmak gibi küçüklü büyüklü sayısız hazlar ve mutluluklar vardır.

    Bu haz ve mutluluklar, insanın manevî dünyasında, hiçbir maliyet istemeden herkese eşit fırsatlar sunan muazzam bir zenginlik kaynağı teşkil etmektedir. Nitekim gönüllü sadeliği savunanlar, bu hayat tarzını, “dış görünüşüyle sade, içeride ise alabildiğine zengin” bir yaşam biçimi olarak tanımlarlar.

    “YETER” sözünün telâffuzunu güçleştiren asıl neden, bizim almaya programlanmış olmamızdır.

    Tüketim uygarlığı, insanı, sürekli olarak almaya, yutmaya, öğütmeye, tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze koyar. Bu uygarlığın temelinde yatan felsefe, ne pahasına olursa olsun büyümektir.

    Büyüdükçe büyümeyi amaçlayan insanlar, kurumlar veya topluluklar ise, “Yeter” diyebilme şanslarını daha işin başında kaybetmişlerdir. Onların bir yeterlilik ve doyum hissini yakalayabilmek için tek bir çareleri vardır: hayatlarını bu çürük zeminden kurtarıp daha başka ve sağlam bir zemin üzerinde yeni baştan kurmak. Yoksa, “almaya” programlanmış bir hayat tarzının şurasını veya burasını yamayıp rötuşlayarak onu verimli ve tatmin edici bir hale getirmek mümkün değildir.

    Aslında insanın manevî yapısı, almaya değil, vermeye göre düzenlenmiştir. Vermeyi esas alan bir hayat tarzını benimsediğinizde, bütün taşlar yerine oturmaya başlar. Bunun apaçık kanıtlarını, her iki taraftaki sayısız örneklerinde gözleyebilirsiniz. Taraflardan birinde sürekli açlık, huzursuzluk ve çevreyle uyumsuzluk, diğerinde ise doyum, haz ve çevreyle uyum vardır. Sade hayat gönüllülerinden Janice L. Krouskop, babasının kendisine şu şekilde öğüt verdiğini anlatır: “Bu dünyada bir alanlar, bir de verenler vardır. Alanlar belki daha çok yiyebilir; fakat verenler daha rahat uyur.”

    BURADA, tüketim uygarlığının değer sistemiyle bütün bağları koparmak zorunda bulunduğumuzu görmeliyiz.

    Çünkü, “vermek” kavramıyla açılan kapıda, daha ilk adımda bizi karşılayan şefkat, merhamet, muhabbet gibi duyguları geliştirmek ve tatmin etmek bir yana dursun, onlara hayat hakkı tanımak bile bu uygarlığın tahammül edebileceği birşey değildir.

    O felsefede birbirinin yardımına koşan, başkalarının iyiliği için kendisini zarara sokan insanlar için yer yoktur. Eğer yardıma muhtaç bir insan varsa, orada yolunacak bir kaz var demektir.

    Faiz sistemi bu yamyamlığın bir tercümesidir. Sıkıntıya düşen insana, tüketim uygarlığı yardım elini uzatacak yerde para satar ve onun sırtından yeni bir kazanç sağlar. Amaç, mümkün olduğu kadar çok kişiyi borç tuzağına düşürmek; alacağını tahsil ederken de mümkün olduğu kadar çok para toplamaktır. O yüzden, aldığınız bir krediyi vaktinden önce ödemeye kalkarsanız ceza yersiniz! Ödemeyi geciktirirseniz, bu defa da birkaç ay geçmeden borcunuz inanılmaz rakamlara yükselir.

    BÜTÜNÜYLE vermeye odaklanmış bir bakış açısı, semavî dinlerin terbiyesi altında kazanılabilecek çok yüksek bir mertebeyi ifade etmektedir ki, Kur’ân, Mü’minûn Sûresinde, kurtuluşa erenlerin özelliklerini sayarken buna bilhassa dikkat çekmiş ve “Onlar ancak zekât için çalışırlar” (23:4) tanımını getirmiştir.

    Burada, atlanmaması gereken bir vurgu vardır. İnsan bir yandan zekât verecek yeterliliğe yükselmek için teşvik edilirken, bir yandan da, çalışmasının asıl amacı olarak, ona, yığıp biriktirmek, yiyip şişmek, yutup büyümek değil, kazandıklarını başkalarının hizmetine sunmak gibi bir hedef gösterilmektedir. Bu, aynı zamanda, insan için asıl doyumun böyle bir hayat amacında bulunduğuna da bir işarettir.

    FAZLALIKLARI ATMAK, parazitleri ayıklamak, hız düşürmek, içten ve dıştan gelen seslere kulak vermek suretiyle yaşanacak bilinçli bir hayatın bize kazandıracağı zenginlikler, saydığımız başlıklar altına sığmayacak kadar geniş bir alanı kaplar.

    Aslında hayatın her an hepimize sunmakta olduğu zenginlikler saymakla bitecek gibi değildir; biz başka şeylerden dikkatimizi kurtararak telâşsız bir yaşama temposuna kavuşmak suretiyle, bu zenginlikleri fark etmeye başlarız.

    Ondan sonrası, artan bilgimizle ve sürekli temrinlerle alıcılarımızı güçlendirmek suretiyle, hayattan her günkü nasibimizi bir gün öncesine oranla daha ileriye götürebilmek, bir anlamda, her yeni güne âriflerin gözüyle bakarak “Bakalım, bugün hangi tecellîlerle karşılaşacağız?” şeklindeki bir heyecanı, her gündoğumuyla birlikte tekrar tekrar yaşamak demektir.

    Yeni bir güne, kuşlar kursaklarını, ârifler de gönüllerini doldurmak ümidiyle başlarlar.

    Gün, ikisini de doyurur.

    Ne dersiniz?

    Ümit Şimşek

    Sade Hayat Kitabı’ından

  • Kendinden Öte Bir Yol
    By nurahasret on Haziran 19th, 2009 | No Comments Comments

    kendindenöte

    İNSANLAR temel özellikleriyle benzeşseler de, ayrıntılarda birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Simalar, mimikler birbirinden ne kadar farklı ise, bir diğerinden o kadar farklı bireyler yaşamaktadır yeryüzünde. Hiçbirimizin aynısı yeryüzüne gelmemiştir ve gelmeyecektir. Yaratılışlar farklı, algılayışlar ayrı, bakış açıları değişken, tecrübeler çeşitli, yetişilen ortamlar değişiktir. Bireylerdeki bu değişiklikler ve ortamlardaki bu değişkenlikler, insanları aynı meselelerde farklı duygulanımlara, farklı düşüncelere götürür.

    İçerisinde yaşadığımız evrende her şeyin gerçek bir anlam üzere var olması, yani var olan herşeyin ve aralarındaki ilişkinin hikmetli, anlamlı oluşu, farklılığı gerektirir. Yaratıcının eylemlerinde israfın olmayışı ise, bireylerin aynîliğini tümden reddeder. Eğer bireyler aynı özelliklerle yaratılmış olsalardı, bu durum tam anlamıyla israf olacaktı. Bir işletmede çalışan insanların tümünün aynı özelliklere sahip olduğunu düşünün, böyle bir işletmenin ayakta kalabilmesi mümkün olamayacak, işletmenin varlığı anlamsızlaşacaktır. Bir işletmeyi ayakta tutan şey, işletmede çalışan bireylerin farklılığı ve bu farklılık içerisindeki birliktelikleridir.

    İnsanın yaratılışındaki farklılıkların, ihtilafların rahmet olan bir çok yönü vardır. İnsanlar böylece Yaratıcının kainatı yaratma amacının gerçekleşmesine, bir meselenin her yönden doğru biçimde algılanmasına ve anlaşılmasına ciddi hizmetler ederler. Aynı meselede bir insan olayın rahmet yönüne muhatap olup secdeye giderken, bir başkası anlam yönünü seyredip derin tefekkürlere girer. Birinin Allah’a hamd ettigi, O’nun fiillerini, isimlerini, sıfatlarını övdüğü yerde, bir başkası tespih ederek O’nun isimlerinin ve sıfatlarının çirkinlikten uzak olduğunu ilan eder. Birinin bağışlanma dilediği yerde öbürü şükreder. Neticede ibadetlerdeki ve yönelişlerdeki nitelik değişkenlik gösterir. Zaten istenen de budur. Nitelikler ve haller aynı olsaydı, neticeler de bir diğerinin aynısı olacaktı. Bu da yaratılış açısından israf olacak, israf ise anlamsızlığı netice verecek, anlamsızlıklar ise herşeyi derin anlamlar üzere yaratan Allah’ın isimlerine ve sıfatlarına yakışmayacak, kainatta kendini gösteren derin anlamlara ters düşecekti. Bir başka ifadeyle aynı nitelikte birden fazla ferdin yaratılması ciddi anlamda israf olacaktı.

    İşte bu nedenle, aynı meselede ayrı fikirlere düşüldüğü, farklı kararlara gidildiği halde; Allah’ın fertleri yaratma gerçeğine hizmet noktasında buluştuğumuz için birbirimizi hoş görebilmemiz, farklılıkları aynîlik gibi kabul edebilmemiz gerekir. Bu hâl Ka’bede farklı yönlerden aynı noktaya doğru secde eden insanların hâli gibidir. Yazıyı okumayı bırakarak Ka’beyi hayalinize getirin. Kimi yan yana düşmüştür, kimi bir derece farklı durur, bazen de biri Ka’benin bir tarafında, diğeri öbür tarafında karşı karşıya düşülür. Fakat o ortamda Yaratıcıya ibadet etmedeki maksad ve mana biridir, açıların değişmesi bu manayı değiştirmeyecektir. Namazda farklı bölgelerde, mesela birimiz Berlin’de, birimiz İstanbul’da, bir diğerimiz Bağdat’da, Sydney’de, zaman öncesinde meleklerin Âdem’in önünde ettiği secdede, bir başkasının zamanın sonunda ‘Rabbî’ diyerek alnını yere koymasında mânâlar farklı değildir. Yerler farklı, zamanlar ihtilaflı, belki secdelerdeki nitelikler bile değişken olduğu halde, secdeden maksat birdir. Hangi yönden, hangi zamanda, hangi şart altında, kimden olursa olsun, yönelişteki hedef Allah olması şartıyla, ihtilafların tümü gelir bir tek noktada birleşir. İşte, gerçek birleşme de, birliktelik de budur.

    Bu durumdan farklı olarak aynı düşünceleri paylaşmanın bereketli sonuçları da vardır. Bir diğeriyle örtüşebilen farklı bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan birliktelikler, istenilen neticelere ulaşmada, bireysel yolculuklara oranla daha verimli, kolay ve bereketlidir. Farklılığın birlikteliğindeki verimliliğe ulaşabilmek için yaşanılması gereken duygu, yeri geldiğinde bireysel kararlarından ve çıkarlarından vazgeçebilmektir, yani feragattır. Feragatın en güzel örneklerinden biri memeli varlıklardaki yüksek yaşamın temeli olan yumurta ve spermatozoon hücreleri arasında yaşanır. Her iki hücre de, kendi yaşamlarındaki değerlerinden bir anlamda vazgeçerek, yüksek bir organizmanın temeli olan zigot hücresini oluştururlar. Anne karnında çoğalma sürecine giren ve vücudun temelini oluşturan bu iki hücreciğin birlikteliği hayatın devreye girmesi ile mertebe atlayacak, hatta çoğunlukla bir de ruh ikram edilerek “ruhsal hayat mertebesi” ile ödüllendirilecektir. Neticede, iki küçük hücreciğin yaşam mertebesi ile kıyaslanamayacak düzeyde gelişmiş, işitebilen, görebilen, konuşabilen, lezzetleri ayrıntılı olarak algılayabilen yüksek bir varlık meydana gelecektir.

    Toplumsal hayatı, nitelikli birliktelikleri değerlendirirken çoğunlukla konuşulan ama tarif edilemeyen ‘şahs-ı manevînin1’, hücrelerin birlikteliğinde kendini gösteren bu ‘ruhsal hayat’tan farkı yoktur. Atomların feragatli birlikteliğini, hücresel hayatın; hücrelerin kendilerini unuturcasına meydana getirdikleri birlikteliği ise, yüksek hayatın önsözü kılan Yaratıcı; bireyselliğin yukarıdan gelen yaptırımlarla incitilmediği, duygusal alışverişin, fikirsel alışveriş kadar yüksek düzeyde yaşandığı nitelikli birliktelikleri, toplulukların ‘ruhsal hayat mertebesi’ olan ‘şahs-ı manevî’ haline cevirerek ödüllendirecektir. Kendi değerlerinden erdemli idealler uğruna vazgeçemeyen fertler ise, en iyi ihtimalle hücresel yaşam boyutunda takılıp kalacaklardır.

    Bu tarz birlikteliğe en güzel örnek Resulü Ekrem’in yanında Ebu Bekir’in durumudur. Ebu Bekir’in Resulü Ekrem’e karşı o derin alçakgönüllüğü, tereddütsüz itaati kişiliksiz olduğu için değil; davaya şiddetli samimiyeti, Allah’a yüksek sadakati ve insanlara olan ciddî şefkatinden ileri gelmektedir. Gerçekte onun kişiliğinin gücü, kişiliksiz gibi görünmesine aldırış etmemesiyle sonuçlanmıştır. İradesindeki kuvvet, kendi benliğini aşmasına imkân sunmuş, böylece iradesiz gibi görünmüştür. Zaten Resûlüllah’ın vefatı sonrasında, herkesin Resûlüllah’ı yitirmekten gelen duygusallıkla şaşkınlık ve sarhoşluğa düştüğü bir andaki fevkalade şuurlu hareketleri, gerçeği tam olarak ortaya koyan ifadeleri, sabrı ve metaneti onun kişiliğinin ve iradesinin tam olduğunun kesin göstergesidir. Ebu Bekir’i zirveye taşıyan gerçek, kendine rağmen kendini aşabilmesinde gizlidir.

    Bu nedenlerle, gerek ideal eksenli, gerekse şefkat ve merhamet duygularının ateşlediği yüksek amaçlara yönelik olarak birliktelik mümkün olduğunda, toplumsal mertebeden aileye kadar, arkadaş ilişkilerine kadar, hangi basamakta olursa olsun ihtilaftan kaçınmak ve kendi şahsî haklarımızdan feragat etmek, Rabbimizin bizi yaratma gerçeğine kesinlikle daha derinden ve daha yüksekten hizmet edecektir. Yukarıdan gelen dayatmalarla değil, kendi isteğimizle kendi haklarımızdan vazgeçebilmek, amaç erdemli olmak kaydı ile zillet olmaktan çıkacak, feragat olacaktır. Feragat ise, yaşamsal sıçramalarla, mertebe atlamalarıyla sonuçlanacaktır.

    Toplumu oluşturan ilişkileri ruhsal hayat mertebesine taşıyabilecek tek yol alan feragat, insanın varouluşunun merkezinde yer alan ‘ihsan’ kavramıyla da yakından bağlantılıdır. ‘İhsan’, Cenabı Hakka karşı “görmediği Allah’a görürcesine kulluk etme” halinin ifadesidir. Meleklerin yüksek ibadetlerine karşılık, insanın meleklerin üzerine çıkabilmesi, sebeplerle perdelenmiş bir diyarda olduğu halde Rabbine perdesizce muhatap olabilmesinde gizlidir. İkrama ikramla, ihsana ihsanla karşılık vermek isteği ise, insan benliğinin en güçlü duygularından biridir. Benliğine, ikrama karşılık ihsan etme isteği yerleştirilmiş olan insan; varlığını oluşturan herşeyi yaratarak kendisine sunan Sahibine neyle karşılık verecektir?

    İnsanın ikram ve ihsan sahibi Rabbine, kendi varlığını, kendi benliğini sunmaktan başka karşılık verebileceği hiçbir şeyi yoktur. Yani kâinatın en ucunda en yüksek bir meyve olan insanın insaniyeti, kendisine bu ikramları yapan Zat’a karşı kendi benliğini ve varlığını sunmasıyla en yüksek derecesine ulaşır. İşte bu hal ‘ihsan’ halidir. Özetle insan, ‘ihsan’ ile kemalini bulur. İnsanın varoluşunun gerçeği bu halin içerisinde anlamına kavuşur. Feragat ise, Allah’a muhatap oluşların en güzeli olan ihsan halinin, insan-insan ilişkilerindeki yansımasından başka bir şey değildir. Öyle ise, feragat insanın varoluşunun gerçeğidir. Bireyselliği bir başka güç zoruyla elinden alınmamak şartı ile, bireysel haklarından kendi isteği ile feragat edebilmesi, toplumsal yaşamda varoluşunun hakkını verebileceği biricik haldir, yegane ihtimaldir…

    Farklılaşmış bireylerin oluşturduğu feragat eksenli birlikteliklerde kendini gösteren ruhsal mertebe. İşlerin kolaylıkla neticelere ulaşabildiği, bireylerin bir diğerini hissedebildiği, manevi vücût.

    salihozayturk@zaferdergisi.com

  • O'ndan Daha Çok Kabul Eden Var mıdır Seni?
    By nurahasret on Haziran 19th, 2009 | No Comments Comments

    lafzatullah

    İnsan gerçekten kabul edildiğinde, değişmek için daha çok çaba gösterir.
    Çevremizdekileri ve tüm sevdiklerimizi, farklı olduklarını bildiğimiz halde, yine de eskisi kadar sevebilsek keşke… Keşke, tam da bizim istediğimiz gibi olmadıkları halde, ilişkimizin daha da renklenebileceğini hissedebilsek. Ve bunun özgürlüğünü, rahatlığını yaşayabilsek.
    Keşke karşımızdakini asıl değiştirmenin yolunun, onu önce olduğu gibi kabul etmek olduğunu anlayabilsek, keşke kabul etmenin aslında onaylamak olmadığını görebilsek. (daha fazla…)

  • Eşitlik Güzel mi?
    By nurahasret on Haziran 19th, 2009 | No Comments Comments

    eşitlik

    Eşitlik güzel midir?? konusunda bir anket yapsanız, umarım, çoğu kimse sorunuzu tuhaf karşılayacak, ?bunun da sözü mü olur?? diyecektir. Ama, meseleye dikkatle yaklaşsalar ibretle görürler ki, hemen bütün güzelliklerin kaynağında ?eşit olmamak? yatar. (daha fazla…)

  • Hatalar Bizden Yanadır
    By nurahasret on Haziran 19th, 2009 | No Comments Comments

    pişmanlık

    Hata, kusur, noksan, kötülük ve benzeri şeyleri aramaya sıra geldiğinde, asla uzaklara gitmemeliyiz. Sorgulamalarımız bu yanda, beri tarafta kalmalı. Soruları ve suçlamaları kendimize yöneltmeliyiz. Nefsimizin karnında, dünyanın dalgalı denizinde, zamanın zifirî karanlığında çaresizken,Yunus Âleyhisselâm’ın ardına düşmekten başka çaremiz yok. Bir Yunus istiğfarı ile, başkalarını değil yalnız kendimizi ‘zalimlerden olmuş’ bilmeliyiz. Yusuf’un (as) çile kuyusuna insek de, zindanına düşsek de, “nefsim muhakkak kötülüğü ister; Rabbim merhamet ederse başka” demekten ötesi yok. Diğerlerinden önce kendimizi musibeti hazırlayan cinayette pay sahibi görmeliyiz. ‘Onlar’dan önce, ‘bizim’ tarafta cinayetin izlerini sürmeliyiz. Diğerlerinin cinayetlerini kendilerine bırakmalı ve biz kendimizi de hatalı bilmeliyiz. Kendimizde, kendi tarafımızda düzeltilecek şeyler bulmalıyız. (daha fazla…)

Advertisement