Category Archives: Düşünce İklimi

Hayat nedir! Ya da hayat neyi ifade eder?

hayat 300x214 Hayat nedir! Ya da hayat neyi ifade eder?
Hayat Nedir

Hayat nedir! Ya da hayat neyi ifade eder!…

Hayat insan için bir uçurum ya da bir yokuştur… Düz yolu yoktur… Ya da vadisi…

Çünkü öyle bir çizgidir ki hayat ne altına, nede üstüne yazı yazabilirsiniz… Hayatta birçok olumlu ya da olumsuz anlar ve olaylar yaşarız. Bazen isyan eder, bazen de şükreder ve deriz ki ‘Mevla beterinden korumuş….’

Oysa hayat bir bebeğin tebessümünden, bir yaşlının bastonuna bağlılığından, bir çiçeğin can suyundan ve evladının mezarı başındaki bir annenin gözyaşından anlaşılır… Bazen masumca, bazen mahsunca, bazen sıkıntılı, bazen de tebessümle yürüyen uzun ve ince bir yoldur… Hayat!

Kimileri için huzurlu geçen, kimileri için de zahmetli ve yorgun geçen bir ömürdür… Hayat!

Hayatla olan bağlılığımız, bedenin cana, canın nefese, eğrinin doğruya, kulun duaya ve sevginin yüreğe dokunuşu kadar değerli ve önemli bir hazine…

SİTEMİZE MADDİ MANEVİ DESTEKLERİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİZ...

Tasavvufta Aşk ve Muhabbet

Günümüz ve Tasavvuf 300x225 Tasavvufta Aşk ve MuhabbetAşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah’a muhabbet anlamında kullanılır.

İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah’ı sevmektir. Bazen mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur.

Cenab-ı Hak bir kutsi hadiste, “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım” buyurmaktadır ki ilâhî aşkın kaynağı budur. Çünkü Allah’ı bilmek, tanımak ancak aşk ile olur. Allah’ı gerçekten seven kişi O’nun yarattıklarını da aynı şekilde sever. Yaratandan ötürü yaratılanı sever. Bu aşk güzele değil, güzelliğedir. Herkesi, her şeyi sevmektir. Varlıklarda tezahür eden Allah’ın sanatını, kudretini, rahmetini, lütfünü ibretle temaşa etmektir. Bu aşka bazen “mecazi aşk”la da ulaşılır. Bundan dolayı “mecazi aşk, gerçek aşkın köprüsüdür” denilmiştir. Gerçek aşka ulaşmak da ilimle olmaz. Nitekim Fuzuli bunu şu beytiyle çok güzel anlatmaktadır :

Aşk imiş her ne var âlemde İlim bir kil u kal imiş ancak.

Bazı yazarlar aşkı şiddetine göre şu şekilde sıralarlar:

1. İrade 2. Muhabbet 3. Hevâ 4. Sakabe 5. Tebettül 6. Alaka 7. Vüluğ 8. Kelef 9. Şağaf 10. Aşk 11. Ülfet 12. Garava 13. Hullet 14. Teyemmüm 15. Valeh 16. Tedellüh 17. Velâ

SİTEMİZE MADDİ MANEVİ DESTEKLERİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİZ...

Gel Tevbe Kapısına Nurlara Gark Olacaksın

imagesCAA4FN04 150x150 Gel Tevbe Kapısına Nurlara Gark Olacaksın

“Ey iman edenler işlediğiniz günahlara ölünceye kadar bir daha işlememek üzere nasihat eden taibler(tövbe edenler)gibi ALLAH’a tevbe edin.Taiblerin makamı bütün makamların en faziletlisi ve üstünüdür.Hakiki taib ALLAH katında bütün halkın en azizi,en kıymetlisi ve en sevgilisidir.”Tahrim Süresi;8.ayet
“Ey mü’minler!Hepiniz ALLAH’a tövbe ediniz,tövbe etmekle kurtulabilirsiniz”Nur Süresi;31.ayet
“ALLAH (günahlarınıza)tövbe edenleri ve pisliklerden temizlenenleri sever.”Bakara Süresi;222.ayet

SİTEMİZE MADDİ MANEVİ DESTEKLERİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİZ...

Kimler ALLAHu TEALA Yolundadır

yollar gider 300x240 Kimler ALLAHu TEALA YolundadırKa’b İbn-i Ucre ra. anlatıyor;
“Bir adam,Nebiyy-i Muhterem’e (sav.) uğramıştı.Resulullah’ın ashabı,bu adamın kuvvet ve kabiliyetini görünce,
“Ya Resülullah! Bu adfam ALLAHu Teala yolunda cihad etseydi ne güzel olurdu” dediler,
Resülullah(sav.)şöyle buyurdu;
‘ Bu adam,küçük çocuklarının geçimini temin etmek için çıktıyusa ALLAHu Teala yolunda dır.
Yaşlı anne ve babasına hizmet için evinden çıkmış ise ALLAHu Teala yolundadır.
Çalışıp nefsini dilencilikten korumak için çıkmışsa ALLAHu Teala yolundadır.
Ailesinin geçimini temin etmek için çıkmışsa ALLAHu Teala yolundsadır.
Çalışp kazandığının çokluğu ile övünmek,zenginliğiyle gururlanmak için çıkmışsa,tağutun yolundadır”….

Ana Babaya İtaat

ana babaya itaat Ana Babaya İtaat

Ana Babaya İtaat

ANAYA BABAYA İTAAT;
Kur’an’ın çoğu yerinde üç şey,üç şey ile beraber zikredilmiştir.Bundan anlaşılırki;biriolmadan diğeri tam manası ile olmaz.
-” ALLAH’a ve Resulü’ne itaat edin.” Demek,Resulullah’a itaat etmeden,ALLAH u Teala’ya itaat olmaz.
- “Namaz kılın ve zekat verin.” Demek,zekat vermeyenin namazı makbul değildir.
- ” Bana ve ana,babana şükret.” Demekki ana baba hakkını çiğneyen,ALLAH u Teala’ya hakkıyla şükreden bir kul olamaz…

Ekleyen: İmamoğlu Muhammed TAŞKIN

Bediüzzaman’a göre Miraç’a iman ve mutluluk

said nursi 202x300 Bediüzzaman’a göre Miraç’a iman ve mutluluk

Bediüzzaman Said Nursi

Kâinatın Nuru Efendimiz Aleyhisselam miraca çıkarak insanoğluna değerli bir hazine ve ezeli ve ebedi bir aydınlık getirmiştir.
O Nebiler Serveri Efendimiz Aleyhisselam; getirdiği bu aydınlık ile insana şu Kâinat’ın güzelliklerini göstermiş, böylece Kâinat’ı ve bütün şuur sahibi varlıkları sevinçlere sevk etmiş ve mutlu etmiştir.

İnsan aciz, fakir, sınırsız ihtiyaç sahibi bir varlık olduğu halde, Her Şeyin Sahibi Ezeli ve Ebedi bir Sultan tarafından muhatap alınmış ve cennetine namzet bir varlık yapılmıştır. Bu da Bediüzzaman’ın ifadesiyle; ‘’İnsan olan bütün insanlara, nihayetsiz bir sürur, hadsiz bir şevk vermiştir.’’ (Sözler,31.söz,4.esas.1. Meyve)

Miraç hadisesiyle kendisini ebedi bir yokluğa mahkûm zanneden insanlığa, cennet gibi ebedi bir mutluluk kapısı açılarak müjdelerin en güzeli verilmiştir. Bediüzzaman bu müjdenin derecesini şöyle ifade eder:

‘’Bir adama, idam edileceği anda, onun afvıyla kurb-u şahanede bir saray verilse, ne kadar sürura sebebdir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürurları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.’’ (Sözler,31.söz,4.esas.3. Meyve)

‘’İnsan kâinatın kıymetdar bir meyvesi ve Sâni’-i Kâinat’ın (Kainatın sanatkarı) nazdar sevgilisi olduğu, Mi’rac ile anlaşılmış.’’ (Sözler,31.söz,4.esas.5. Meyve)

Efendimiz Aleyhisselam, Miraç’tan insanlar için işte böyle bir müjdeyle dönmüştür. Kâinat’ın Müjdecisi Efendimizin insanlığa getirdiği bu müjdeyle insan, yaratılmışların en üst seviyesine çıkmıştır. Bu ise insan için sonsuz bir onur ve mutluluktur.

Dua Ufku

Dua 300x225 Dua UfkuSen beşerin vasıflarından fani oldun mu, o vakit Allah’ın sırlar denizi seni baş üstünde tutar.
Allahu Teala aşkının isteksizlere verilmesi çok süpriz bir lütuftur.
Fakat aşkla isteyenlerin muhabbetten mahrum oldukları görülmemiştir.
Kendini silemeyenler Allahu Tealayı bulamaz, kendine takılıp kalanlar Aşk-ı Muhabbete ulaşamaz.
Verirler “Ben Acizim, Kudret Senin” dedikçe, verenin şanı yücelir.
Ey kardeşim sen iste istedikçe…

Oruç ile tevhid eyle Ya Hû!

aruç Oruç ile tevhid eyle Ya Hû!

Ey oruca yol arkadaşı olan cân,
Âşıkların hayatı, beden mutfağı yüzünden kararmıştı.
İşte oruç, o mutfağı aydınlatmak için çıktı geldi…

Aşık olur, kalmaz benim kararım,
Aşkı bulur beni benden ararım,
Aşık görsem kalmaz benim hiç varım . . .

Bambaşka bir sevda ile özleyip hasretle beklediğimiz Ramazan-ı şerif’e yetiştik. Bizi kötü işlere, günahlara teşvik eden kirli nefsimiz, arınmaya, temizlenmeye öylesine muhtaçtı ki! Nasıl ki yağmur pis şeyleri de arıtmak için gökten yağar ya, işte bizi de her hali kusur ve hatadan ibaret halimize bir rahmet yağmuru olan Ramazan-ı Şerif’e erdirdin ya şükür ya rabbi.

Canın oruca iştiyakı Hakk’ın kulunu kendisine çekişindedir. Bu neşe ile şükrünü ifa mümkün mü bu nimetin.. Nazlı nazlı yalvarmalarla, Mevlaya nazımızın geçtiği iftar ve sahur vakitlerinde dua marifetiyle manasına da erenlerden oluruz inşallah.

Oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazeleştirir ki, zavallı balığı bile su o kadar tazeleştirmez. Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? İşte oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, denize ulaştırır. [Hz. Pir Mevlana]

Oruç maddeden kesilmek değildir aslında maddeden kesilme talimi ile mâsivadan kesilmektir. Malum ya oruç sabır ile temam olur. Sabır, hoş bir buluttur; ondan, hikmet, manevî lütuflar yağar! Bu sebeptendir ki, Kur’ân-ı Kerim de bu sabır ayında nâzil olmuştur. Bu sabır ayının ilk mestmp3‘ünü Nihavend makamında bir Ramazan ilahisini ikram eyleyip girelim gönül kapılarınızdan içeri, yüksek müsaadelerinizle…

Aşk ile Allah diyelim tenden geçelim
Ol Mevlaya varalım aşk ile hû diyelim
Semalara yücelen zikr u tesbih çekelim
Mübarek olsun mü’minlerin Ramazanı

Ey gönül! Oruçlu iken Allah’a misafirsin; sana gökyüzü sofrası yakışır! Sen, bu mübarek ayda cehennemin kapısını kapadın! Böylece sen, cennetten binlerce kapı açarsın! Topraktan, ateşten, sudan, rüzgârdan dikilmiş olan beden hırkasını çıkar, at! Can, aşkın kapısına geldi de; “Beni affet; sen, özürlerin canısın!” diye yalvardı! “Ey aşk!” diye sızlandı. “Bu ayda özrümüzü kabul et; hata ettik!” Aşk da, gülerek cana dedi ki: “Senin elini tuttum! Biliyorum ki sen, elsizsin, ayaksızsın! Hekimim; ben, sana perhize girmeni emrettim! Çünkü sen, bu korkunun ve ümidin hastasısın! Perhize gir de, sana bir şerbet yapıp sunayım; onu içince sen, hiç kendine gelmeyesin!” Sustum; artık bunu aşk anlatsın! Çünkü onun gözü, canlara can katar!

Madem Resul-u Kibriya Efendimiz her ayın ilk gecesinde uzun uzun dua edermiş biz de Ramazan-ı mağfiret-nişân’ın ilk gecesinde dua etmeye çalışalım:

Teşrifi ile müşerref olduğumuz Ramazan-ı mağfiret nişânın cümlemiz hakkında teyemmünü mübarek, mahza hayr, vesile-i necât kıl ya Rabbi!

Elveda diyen mah-ı nebi olan Şaban-ı Muazzam’ın şikayetinden emin, şefaatine nâil eyle ya Rabbi!

En uzun süreli ve en çok cemaatin iştirak ettiği ibadet olan ORUÇ taki feyzi lezzeti bizlere tattır ya Rabbi! O tevhide bizleri erdiriver ya Rabbi!

ORUÇ ibadeti ile yakaladığımız o tevhidi, hayatımızın bütün safhalarında yaşamaya evvela kendi kendimizle barışık ve tevhid halinde, sonra din kardeşlerimizle tevhid halinde, bütün insanlar ile tevhid halinde, bütün mahlukat ile tevhid halinde ve bu mertebelerden sonra zat-ı uluhiyetinle tevhid halinde olmaya cümlemizi eriştir ya Rabbi!

Her zaman ve mekanda senin kulluğunu unutmadan, seni göz ardı gönül ardı etmeden, bizi görüp bildiğini,muhafaza ettiğini unutturma ya Rabbi! bizi seninle yaşat, seninleyken emanetini teslim al ya Rabbi!

Şu Ramazan-ı şerif’te, Ümmet-i Muhammed’e Tevhid halinden koklat ya Rabbi! Çünkü Tevhide erince bütün problemler hal safhasına girer ya bizi bu ayrılıklardan muhafaza eyle ya Rabbi! Siyasi sınırlardan, takım tutmaya varıncaya dek birbirimizi sevemiyoruz, cami cemaati bile birbirini sevmiyor, bize birbirimizi sevecek gönül ihsan eyle, Allah’ı zülcelal’ın kulluğunda bizleri bir eyle, Dilde dilberi bir eyle, birliğinin hatırı için ya Rabbi! Tevhidinin hatırı için, bizi bu ayrılıklardan muhafaza eyleyiver ya Rabbi!

Vakt-i şerif, Cuma, Ramazan-ı Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz,
ahir ve akibet, zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin,
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da huzur bulasınız efendim

Fakîr Ed-dâi Nâyi AKDEMİR

Feragat, sevgidendir!

feragat 300x260 Feragat, sevgidendir!

Düz mantığın bildik çıkarımlarına inat, hayat paradokslarla yüklüdür. O yüzdendir ki, ‘hayat kitabı’ Kur’ân, hak üzere yaratılmış kâinatta hak üzere bir hayat yaşayabilmemiz için birer ‘paradoks’ gibi gözüken gerçeklerle tanıştırır bizleri. Buyurur ki, “Kısasta hayat vardır.” Kısası bilakis hayatın yitimi olarak görüp de Kur’ân’a karşı ukalalığa girişen seküler aklın hüküm sürdüğü toplumlarda yaşanan bunca cinayet, caydırma ve önleme yolundaki o kadar çabaya rağmen giderek artan adam öldürmeler, bir delilidir bu hakikatin. Kısas, hayata hürmet sonucunu doğurur; kısas olmasın diyenler ise, nice masumun haksız yere öldürüldüğü bir zeminin şahidi olur.

Aynı şekilde, Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler demeyiniz’ buyurur Kur’ân. Asıl olan ahiret yurdu ve aslolan âlemler Rabbinin rızası ise; asıl ‘ölü’ler, Allah yolunda öldürülenler değildir, bilakis onlar ‘fena’dan ‘beka’ devşirmişlerdir. Asıl ‘ölü’ler, bu dünyayı ahiret hesabına yaşamayıp âlemler Rabbinin rızasını gözetmeyerek insaniyetlerini heba edenlerdir; iki ayakları üstünde duruyor, yiyip içiyor oldukları halde dahi…

Yine, Allah sadakaları kat kat arttırır (ribalandırır), ribayı, yani faizi ise mahveder” buyurur Kur’ân. Ahiret âleminde daha bir aşikâr görülecek bu gerçeğin sağlaması, bu dünyada dahi yapılmaktadır. Faize bir şekilde bulaşıp da huzur devşiren yoktur.

Yine Kur’ân’ın öğrettiği bir paradoks, ‘sevgi’ye ilişkindir ve bize bir ‘sevgi sınavı’ öğretmektedir.

Bugünün anlayışıyla, hele romanların, filmlerin, şarkıların aktarımıyla, bir katıksız bağlanma, bir tereddütsüz sahiplenme durumu olarak sunulur sevgi. Öyle ki, sevgiyi böyle birşey zannettiği için işi iyice abartan, bir ‘hastalıklı sevgi’yle sözümona sevdiğine ‘yâ bana yâr olacaksan, ya da hiç kimseye’ seçeneğini bırakan, bu yüzden sözümona sevdiğini ‘öldürmeye’ kıyabilen insanlar vardır. Gazetelerin üçüncü sayfalarının yarı kısmı, ‘sevmek bağlanmaktır,’ ‘sevmek sahiplenmektir’ sanan bu arızalı ruhların ortalığa buladıkları kanın ve dehşetin haberiyle dolu değil midir zaten?

Halbuki Kur’ân-ı Hakîm, Süleyman aleyhisselamın henüz bir ‘peygamber’ değil, bilakis gençliğe doğru adım atmak üzere olan bir genç iken Allah’ın dilemesiyle sahip olduğu hikmetin bir nişanesi olarak dile getirdiği bir ‘sevgi sınavı’nın haberini bize verir. ‘Bir çocuk ve iki kadın’ diye özetleyebileceğimiz bir sevgi sınavını…

Ortada tek bir çocuk vardır, ama iki kadın o çocuğun ‘annesi’ olduğu iddiasındadır. Aralarındaki mesele, aynı zamanda hükümdar olan Davud aleyhisselama kadar gelir ve Davud aleyhisselam çocuğun kadınlardan birine verilmesine hükmeder. Ama huzurunda bulunan oğlu Süleyman, hükmün yanlış olduğu kanaatindedir. Bunun üzerine, Davud aleyhisselam meseleyi çözmesini oğluna havale ettiğinde, Süleyman aleyhisselam herkesi dehşete düşüren bir ‘çözüm’e hükmeder. Çocuk ortadan ikiye bölünecek; yarısı bir kadına, yarısı ötekine verilecektir. Kadınlardan biri bu çözüme karşı sessiz kalır; diğeri ise, çocuğun ölümü anlamına geldiği aşikâr bu ‘çözüm’ gerçekleşmesin diye, kendi ‘annelik’ iddiasını geri çeker ve çocuğun öbür kadına verilmesini ister. Tam da burada, Süleyman aleyhisselama verilen hikmet mucizevî bir surette kendini gösterir. “Çocuk, feragat eden bu kadınındır. Çocuğun annesi odur ve ona verilmelidir” buyurur Süleyman aleyhisselam.

Kıssada görüldüğü üzere, Süleyman aleyhisselamın çocuğun kime ait olduğunu anlamak için seçtiği ‘sevgi kriteri’ manidardır. Bir çocuğu herkesten fazla annesi sevebilir; ve bir anne, çocuğunu o kadar çok, o kadar içten ve o kadar gerçek bir sevgiyle sever ki, çocuğunun hayatını başka herşeye feda edebilir. İşte o kadın, çocuğun kendi çocuğu olduğundan emin olduğu halde, ve daha doğrusu çocuğun kendi çocuğu olduğundan emin olduğu için, Süleyman aleyhisselamın gerçekte asıl çözümü arkasında gizleyen zahirî ‘çözüm’üyle çocuğunun hayatından olmasın diye, çocuğuyla ilgili bütün iddialarından vazgeçmiş; davasında haklı olduğu halde, terk ve feragat yolunu seçmiştir. Bu yolu seçmesiyle de, çocuğun asıl annesinin kendisi olduğunu isbat etmiştir. Çünkü ancak gerçek bir anne ‘haksızlıkla suçlanmak’ pahasına çocuğunun hayatını kurtarmayı, çocuğunun hayatı pahasına ‘haklı çıkmaya’ tercih edebilir!

Sevmeyi neredeyse ölümüne bağlanmak ve neredeyse boğarcasına sahiplenmek diye anlayan patolojik sevgi tariflerinin rağmına, Kur’ân hazinesinden Hz. Süleyman’ın eliyle bize sunulan bu sevgi ölçüsü, ‘ölümüne direnmek’ yerine içinde hayat olan bir tercihe yönelmeyi şiar edinmiş ruhumu ‘mertlik testine tâbi tutanlar’a karşı kalbimi serinletiyor. Terketmediği için sevdiğinin ölümüne sebebiyet vermeyi değil, sevdiğinin hayatiyeti için terk etmeyi göze alabilmenin erdemine aklımı da ikna ediyor üstelik.

Yine bu hikmet iledir ki, Hz. Hasan’ın zor zamanda gerçekleştirdiği ve nicelerinin akıl sır erdiremediği feragati de, eseri Risale-i Nur için ‘Hz. Hasan’ın bir manevî veledi’ de diyen Bediüzzaman’ın sözümona ‘başarısız’ gözükmeye razı olarak sergilediği geri çekilme, terk ve feragatlari de tereddütsüz bir şekilde anlayabiliyorum.

Hz. Süleyman’ın eliyle bize sunulan bu hikmet, öte taraftan, bu topraklarda “Ya sev, ya terk et!” söylemi üzerinden bir faşizm üretmeye çalışan milliyetçi, ulusalcı, cemaatçi her türden zavallıyı gördüğümde dudaklarımda acı bir gülümsemenin belirmesine sebebiyet veriyor. İçimden bir ses, “Seviyorsan, gerekirse terk edersin; terke zorlarken terk edemediğine göre, sevgi sınavından kalan sensin” diyor, terk etmeyi sevmenin zıddı bilen bu anlayışın sahiplerine…

Nitekim, sevmenin gereğinde terk ve feragati de içerdiğini bilemediği için, düz mantığına sevmek ne pahasına olursa olsun sahiplenmektir diye bildiği için, içine girdiği yüreği de, kurduğu aile hayatını da, kurulan dostlukları da, mensubu ve belki önderi olduğu camiayı da, hatta içinde bulunduğu toplumu da felâkete sürükleyen ‘sözde sevgili’lerden geçilmiyor ortalık.

‘Üçüncü sayfa haberleri’ni bir örnek olarak hatırlatmıştım hani.

Dilerseniz, ‘Ergenekon’ ve ‘ulusalcılar’ merkezli ‘birinci sayfa’ haberlerine de bu gözle bakabilirsiniz..

Metin Karabaşoğlu – karakalem.net

Paslı Anahtarlar

anahtar 150x150 Paslı AnahtarlarHer meseleye Batı normlarıyla bakmak, kendi dünyasına yabancılaşmış insanların ortak tavrıdır.Batı ”din” derken, toplumuna hakim inançlar sistemini, özellikle Hristiyanlığı kastederken, başka iklimlerdeki uydular, kendi gerçekleri üzerinde düşünmek ”külfetini” göze almak yerine, aynı kişileri kullanma ”kolayını” seçerler! Efendilerinden devşirdikleri paslı anahtarların her kapıyı açabileceklerini sanırlar! Çok yönlü şuursuzluklarının temelinde ekseriyetle bunu görebilirsiniz.

Din diye anılageldikleri için, batıl dinlere yöneltilen bir kısım haklı tenkidleri; sanki İslam Dini onlarla aynı kefeye konulabilirmiş, onlardaki zaaflara malulmüş gibi, onun içinde geçerli zannederler!

Öyle ya: ”Karga uçtuğuna göre, her uçan şey niye karga olmasın?”

Düşünmemenin, kuklalığın ”rahat” bir meslek olup olmadığı tartışma götürürse de , ”şerefli” olmadığı hususunda zerrece şüphemiz yoktur.

Mehmet Selahattin Şimşek

Hedefi vuranlar, hedefe vurulanlar

merdivensv4 150x150 Hedefi vuranlar, hedefe vurulanlar

Yalnızca hedeflerinin esiri olmayanlar hedefi vurabilirler.

HEPİMİZ, hayatımızın bir döneminde, gelecekle ilgili ‘ne yapmak istiyorum?’ sorusunu kendimize sorarız. Cevaplarımız hayatımızın akmasını istediğimiz yönünü işaretler. İnsanın bir hedef seçmesinde ve ona ulaşmak için çalışmasında kötü bir yan yoktur. Önemli olan onun karşısındaki tavır ve konumdur ki, bu da insanın hayata verdiği anlamdan bağımsız değildir. Hayatı kendilerine verilmiş bir emanet olarak gören insanların seçtikleri hedefe ulaşma çabaları, er ya da geç maksadını bulan bir çaba olacaktır. Çünkü, yalnızca hedeflerinin esiri olmayanlar hedefi vurabilirler.

Bir de hedefe vurulanlardan söz etmek gerekiyor. Bugün, “Hedefime ulaşmak için çok çalıştım ve sonunda başardım” sözü, bilincini hakim sosyo-ekonomik ve kültürel yapının biçimlendirdiği bireylerin kendileri için kurguladıkları özel bir filmin mutlu son sahnesini tamamlıyor. Başarılı ve zengindirler, dünya tüm vaatkârlığıyla önlerinde açılıyordur, zirvededirler, stadyumlardan, konser salonlarından, sahnelerden kendileri için alkışlar yükselmektedir, ‘first class’ bir yaşantının canlı renkleri gözbebeklerine yansıyordur. Bu fantazi sahneleri, ünlü psikanalist Lacan’ın ifadesiyle, ‘gerçeğin geri döneceği’ travmatik âna kadar bireyi motive etmeyi sürdürecektir. ‘Hedefine kilitlenmiş olma’nın çağrıştırdığı o tehditkâr anlam, ‘imha’; hedefine varmak için incelikli planlar kuran, tuzaklar hazırlayan, stratejiler geliştiren kişinin kendi hayatı için biçtiği rolle sonunda örtüşecektir.

Kendimize neyin peşinde olduğumuzu sormanın zamanı gelmedi mi? Neyin peşinde olursak olalım, neyi hedeflersek hedefleyelim, bizden talep ettiği şey aynıdır: hayatlarımız. Uğrunda nice hayatlar harcanmış hedefler, aynı açgözlülükle bizden de hayatlarımızı talep ediyorlar. Başarı, servet, kariyer, şöhret … İnsanlar ölüyor, ama hedefler kalıyor.

Yalnızca hedefleri için yaşayan insanlar oduğumuzda, bizi hedefimizden uzaklaştıracağını, ona ulaşmamızı engelleyeceğini düşündüğümüz herkese ve herşeye düşmanca bakarız. Dostluklarımız hedef dostlukları olur. Menfaat üzerine işleyen ilişkiler kurarız. Ferâgat, bağışlama, cömertlik, yardımlaşma gibi, yaşamayı mümkün kılan her iyi haslet zıtlarıyla yer değiştirir. Bu kötülük, istilacı özelliğiyle toplumun tüm dokularına yayılır ve bütününü çürütür.

Mesele, hedefin büyüklüğü-küçüklüğü ile çok da ilgili değildir aslında. Belirleyici olan, bizim hedefimize yüklediğimiz anlam ve o hedefe yürürken insanî ve imanî değerleri çiğneyebilmeyi rahatlıkla göze alışımızdır.

Hedefi vuralım derken, hedefe vurulmaktan sakınmamızda fayda var.

Sedat Turan

Zamanı Öldüren Zamansız Ölür

zaman 150x150 Zamanı Öldüren Zamansız Ölür

ŞAHİT olduğumuz her ölümde, mukadder ölümümüzü akla getiren birşeyler vardır. Ölünün yüzü bir ayna gibi yüzümüzü yansıtmaktadır: Orada sanki donup kalmış zamanın soğuk ve keskin çizgileri bizi kaçmaya, hayatın karmaşasına karışmaya ve gördüklerimizi unutmaya kışkırtır. Gerçi ölümden kaçamayacağımızı biliriz, ama bu bilgi, kışkırtmanın üzerimizdeki etkisini azaltmaz. Aksine tam da gerçekleşmesi imkansız olduğundan kendini şiddetle dayatmaktadır. Bu yüzdendir ki, ölmüş bir insanın ardından söylediğimiz sözlere, çoğunlukla kendi hayatlarımıza dair duyduğumuz endişelerin, korkuların itirafı da gizlice yerleşiverir.

Sevdiğimiz insanların ölümünü “zamansız” olarak niteleriz. Ya genç yaşta aramızdan ayrıldıkları, ya da “yaşasalardı yapacakları çok şey vardı” inancındayızdır. Hayatın içinde taşıdığı o sonsuz gibi görünen çeşitlilikteki imkânları, “kaybedilen”in artık ebediyen yitirdiği fırsatları kuşatır. Ölen kişinin, eğer sağ olsaydı, başarabilecekleri sanki sınırsızdır: Hayat, ellerini zamansız bırakmasaydı kuracakları şahsî dünyaları kusursuz olurdu. Adımlarını bu kadar çabuk durdurmasaydı ölüm, katedecekleri mesafe ölçülemezdi. Erken kapanmasaydılar, gözlerinde parlak bir geleceğin ışıkları görülebilirdi. Olabileceği ve yapabileceği herşeyi beklenmedik gelişiyle kişinin elinde olmaktan çıkaran ölüm, aynı anda, bütün bu ihtimalleri çoğaltarak, hepsinin üstesinden gelebilecek bir güç ve yetenekle birlikte yaşayanların tasavvurlarında ölüye iade etmiş gibidir. Ona yakıştırdığımız rolü, yaşasaydı gerçekleştiremezdi kuşkusuz. Yine de, “onu bütün bunları yapmaktan alıkoyan tek şey” diye düşünürüz, “zamanın onun için tükenmiş olmasıdır.”

Bu basit iyi niyet ifadesinin altında, hayat tarzımızı belirleyen temel bir yanılgı gizlidir: Ölümün inkârı.

Yaşadığımız şehirler ölümü inkâr etmektedir. Oturduğumuz evler, kullandığımız eşyalar ölümü hatırlatmazlar. Ölümsüzlüğün sahte bir biçimidir dolaşımda olan. Ölümden sonraki ebedî hayatın habercisi olan ölümsüzlük isteği, şimdi yanlış bir hayatın ideolojisine hizmet ediyordur. Ölüm, plânlarımıza dahil etmediğimiz şeydir. Hiç ölmeyecek gibi yaşamakta ustalaşmışızdır. Daha çok şeye sahip olmak için daha çok çalışmamız gerektiğine sarsılmaz bir inancımız vardır. Vakti nakitle eşitleyen bu fazlasıyla dünyevî anlayışa uygun davrandığımız sürece, dolu dolu yaşadığımızdan en ufak bir şüphe duymayız. Pratik çıkarlarımızla uyuşmayan her faaliyeti zaman kaybı gibi görmeye eğilimliyizdir. Aksini savunmak aptallıkla suçlanmamıza yeter.

Yine de kendimizi aptallaştırmaktansa, aptallıkla suçlanmayı göze almalı ve zaman öldürmenin, basit bir can sıkıntısı karşısında oyalanma yöntemi olmaktan ya da ‘getirisiz’ faaliyetleri adlandırmadan çok, ölümü inkâr üzerine kurulmuş hayat tarzının işleyişi olduğunu söylemeliyiz. Histeri düzeyinde tüketime dayalı bu hayat tarzı, reklam diline özgü abartılı renkliliğine, çeşitliliğine ve canlılığına rağmen, hakikat nazarında, herşeyi zaman öldürmenin aracına dönüştürmüştür. Çalışırken harcadığımız zaman ölüdür, dinlenmeye ayırdığımız zaman da… Yemek yerken, seyahat ederken, film seyrederken, alışveriş yaparken zaman öldürürüz. Her an, ebedî hayatı kazanmamız için sunulmuş imkânlarla gelir, ama onları öldürme hevesimiz hiç azalmaz. Dakikalar, saatler, günler… Ömrümüz ölü zamanlar mezarlığına dönmüştür.

Başkalarının ölümünde keşfettiğimiz ‘zamansızlık’, düşüncesizce öldürdüğümüz zamanların hayaletsi dönüşüdür belki de. Bize kendi zamansız ölmümüzü haber veriyorlardır.

Geçmiş hep yanımızdadır. Ama varlığı, Shakespeare’in eserlerinde rastladığımız, o haksız ve hunhar cinayetlere kurban gitmiş kişilerin, yaşayanları tedirgin eden huzursuz ruhlarını andırır. Geçmişle her yüzleşmemizde içimize çöken pişmanlığın bir anlamı olmalıdır: Ölümle sınandığında, yanlış bir hayatın bütün o parlak vaatleri saçmalaşır.

Hayat Veren’in razı olacağı her niyet ve çabanın, iyi ve doğru yaşamanın yanısıra, öldürdüğümüz zamanları yeniden hayattar kılmanın imkanlarını da müjdelediğini anlamak hâlâ en hayatî meselemizdir.

Sedat Turan