<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Taka &#187; Tarih</title>
	<atom:link href="http://www.yoremizden.com/category/genel-kultur/tarih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yoremizden.com</link>
	<description>Karadeniz ve Trabzon kültürünü yaşatma ve sevdirme sitesi...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 10:21:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	
		<item>
		<title>Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir nasıl unutturuldu ?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/fevzi-cakmak-ve-kazim-karabekir-nasil-unutturuldu/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/fevzi-cakmak-ve-kazim-karabekir-nasil-unutturuldu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 15:58:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=7328</guid>
		<description><![CDATA[İsmet Paşa hiç savaş kazandı mı? Hatta bir seferinde Refet Bele ve diğer İstiklal Savaşı komutanları kendi aralarında konuşurlarken bir gazeteci gelmiş, onlara “İnönü zaferi”ni sormuş, paşalar hep birlikte gülüşmüşler. Gazeteci bir pot mu kırdım acaba deyip gülüşmelerinin sebebini sorunca “Canım” demişler, “onu bize anlatma, İnönü kaçarken adamları gelip Yunanlıların da geri çekildiklerini haber veriyorlar,]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_7330" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2012/01/ismet-inonu.jpg"><img class="size-full wp-image-7330" title="İsmet İnönü" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2012/01/ismet-inonu.jpg" alt="ismet inonu Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir nasıl unutturuldu ?" width="150" height="200" /></a><p class="wp-caption-text">İsmet İnönü</p></div>
<p><strong>İsmet Paşa hiç savaş kazandı mı?</strong></p>
<p>Hatta bir seferinde Refet Bele ve diğer İstiklal Savaşı komutanları kendi aralarında konuşurlarken bir gazeteci gelmiş, onlara “İnönü zaferi”ni sormuş, paşalar hep birlikte gülüşmüşler.<br />
Gazeteci bir pot mu kırdım acaba deyip gülüşmelerinin sebebini sorunca “Canım” demişler, “onu bize anlatma, İnönü kaçarken adamları gelip Yunanlıların da geri çekildiklerini haber veriyorlar, bunun üzerine düşmanın üzerine hücum ediliyor, Yunanlılar zaten kaçıyor, hepsi bu!” Bunun üzerine gazeteci merakla sormuş: “Peki Atatürk’ün İnönü’yü tebrik ettiği, “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz” dediği telgraf neyin nesi o zaman?”<br />
Refet Bele gülerek cevap vermiş:<br />
“Mustafa Kemal Paşa İsmet’in morali bozulmasın diye ‘Söyleyin Hamdullah Suphi Beye, benim ağzımdan şuna bir telgraf döşensin’ demiş. İşte bu telgraf o telgraftır.” İkinci İnönü Muharebesi ise Fevzi Çakmak’ın son andaki müdahalesi sayesinde hezimete dönüşmekten kurtulmuştur. Meclis zabıtlarını okuduğunuz zaman görürsünüz ki, istisnasız herkes bu zaferin Fevzi Çakmak’a ait olduğuna inanmaktadır. Aksini düşünen dahi yoktur. (İyi ama kimse Fevzi Çakmak’ın bir zafer kazandığını okuyamaz kitaplarımızda.) Nitekim İsmet Paşa da telgrafında İnönü savaşını gerçek kazanan komutanın Genelkurmay Başkanı Çakmak olduğunu beyan etmiştir:<span id="more-7328"></span></p>
<div id="attachment_7329" class="wp-caption alignleft" style="width: 210px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2012/01/Fevzi_cakmak.png"><img class="size-full wp-image-7329" title="Mareşal Fevzi Çakmak" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2012/01/Fevzi_cakmak.png" alt="Fevzi cakmak Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir nasıl unutturuldu ?" width="200" height="252" /></a><p class="wp-caption-text">Mareşal Fevzi Çakmak</p></div>
<p>Askerlerimizin, zabitlerimizin ve kumandanlarımızın tarihî şecâat ve kabiliyetlerini yüksek sevk ve idaresiyle düşmana faik ve muzaffer kılan zat-ı devletlerine, âcizleri ile beraber bütün ordunun samimi ve mutlak olan itaat ve tazimatını te’yid eder ve takdirat ve tebrikatınız ile cümlemizin iftihar ettiğimizi arz ve temin eylerim. Bugünkü dille ifade edersek mana şudur: “Asker, subay ve komutanlarımızın tarihî kahramanlık ve yeteneklerini yüksek sevk ve yönetimiyle düşmana üstün ve muzaffer kılan yüce zatınıza, aciz olan benimle beraber bütün ordunun içten ve mutlak olan itaat ve saygılarını vurgular, takdir ve tebriklerinizle hepimizin övündüğümüzü arz ve temin ederim.” Demek ki, İkinci İnönü Muharebesi’nde ordumuzu kim sevk ve idare ediyormuş? Fevzi Çakmak. Ordu düşmana kim sayesinde galebe çalmış? Fevzi Çakmak. Fevzi Paşa İsmet’i ne için tebrik ediyormuş? Görevlerini iyi yaptı diye. Onun tebrikleriyle kim övünüyormuş? İsmet ve arkadaşları…<br />
Gördüğünüz gibi İnönü muharebelerinde İnönü’nün sevk ve idare yetkisi yok, sadece uygulayıcı konumunda. Onu da becerebilse bari.</p>
<p>Geliyoruz Sakarya’ya</p>
<p>Kütahya cephesine doğru hücuma geçen Yunanlılara saldırarak tam bir felakete sebebiyet veren İsmet Paşa’nın hatasının bedelini ağır ödemiştik. Kanatlara saldıran düşman, tıpkı Gazze’de olduğu gibi cephemizi delip ordumuzu bozmuştur. Ağır kayıplara sebep olan bu yenilgi, mecliste ve kamuoyunda derin üzüntü ve heyecana yol açmış, İsmet Paşa aleyhine bir cereyan başlamıştır. İlginç olan, bu kampanyayı önleyenin Fevzi Çakmak olmasıdır. Meclis kürsüsüne çıkıp ‘İsmet Paşa’nın bu tarzda hareketini ben de uygun bulmuştum’ şeklinde açıklama yapan Fevzi Çakmak bu hareketiyle İsmet’i kurtardığı gibi kendi kariyerini de riske atmıştır. Böylece İsmet Paşa bir kere daha yırtmıştır.<br />
Onun yüzünden meydana gelen Beylikköprü faciası ise bambaşka bir konudur.</p>
<p>Karabekir’in silinen yüzü</p>
<p>Sözü şöyle toparlayalım:<br />
Hayatında hiç yenilgisi olmayan, bütün savaşlarını galibiyetle sonuçlandıran Kazım Karabekir ile İstiklal Savaşımızın stratejisini ve bütün savaşların planlarını çizen Fevzi Çakmak ders kitaplarımızda gözükmezken, gözüktüğü zaman da birer kukla halinde sunulurken, İsmet Paşa gibi girdiği her savaşta yenilmiş olan bir komutan yıllarca “eşsiz asker” filan diye kakalanmıştır millete. İşte bir lise ders kitabından “Şark Fatihi” Kâzım Karabekir’in Cumhuriyet neslinin hafızasından nasıl silinmek istendiğine çarpıcı bir örnek:</p>
<p>&nbsp;<br />
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (o zamanki adıyla Maarif Vekaleti’nin) 1931 tarihinde çıkardığı Tarih IV adlı lise ders kitabında Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın İzmir&#8217;de annesinin mezarı başında çekilen fotoğrafından Kâzım Karabekir Paşa&#8217;nın bulunduğu kısım, üstelik sayfada boş yer olduğu halde kasıtlı olarak kesilmiştir. Halbuki eğer ille de kesilmesi gerekiyor idiyse, sol taraftaki çoluk çocuğun kesilip sağ taraftaki Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak gibi iki tarihî kişiliğin gençlere sunulması gerekmez miydi? Hem söyler misiniz, bir tarih ders kitabı tarihteki önemli şahsiyetleri öğretmeyecek de neyi öğretecektir gençlere? Nitekim büyük boy 350 sayfa tutan bu kitapta Karabekir&#8217;in ismi sadece 2 yerde geçmekte olup onlarca İsmet Paşa ve o zamanlar Meclis Başkanı olan Kâzım (Özalp) Paşa fotoğrafı bulunduğu halde bir tane olsun Karabekir fotoğrafına yer verilmemiştir. Olduğu zaman da örneğimizde gördüğümüz gibi resimden kesilmiş, çıkarılmıştır, böylece kasıtlı olarak unutturulmak istenmiştir.</p>
<p>Mesaj gayet açık değil mi?</p>
<div id="attachment_7331" class="wp-caption alignleft" style="width: 230px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2012/01/Kazim-Karabekir-Pasa.jpg"><img class="size-full wp-image-7331" title="Kazim-Karabekir-Pasa" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2012/01/Kazim-Karabekir-Pasa.jpg" alt="Kazim Karabekir Pasa Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir nasıl unutturuldu ?" width="220" height="281" /></a><p class="wp-caption-text">Kazım Karabekir</p></div>
<p>Böylece hem Şark Cephesi diye bir &#8216;cephe&#8217; yok denilmiş oluyor, sadece İsmet Paşa&#8217;nın komutanı olduğu &#8216;Garp Cephesi&#8217;nin başarısı vurgulanıyor, hem de tasfiye edilen muzaffer komutanın görüntüsü hafızalardan temizleniyor.<br />
Oysa biliyoruz ki, İstiklal Savaşı önce Doğu&#8217;da başlamış, sonra Batı&#8217;ya yayılmıştı. Burada Doğu&#8217;nun ‘Kürt kimliği’ de tehlikeli bulunuyor olmalı. İstiklal Savaşı&#8217;nın öncülüğü eğer Doğu&#8217;ya verilirse bu savaşın Kürtler arasında başladığı zannedilir kaygısının egemen olduğunu düşünüyorum bu kesip biçme operasyonunda. O zaman da doğal olarak 1930&#8242;larda inşa edilmekte olan “Türk kimliği” bundan zarar görecek veya en azından tasarlanan mükemmeliyetine halel gelecektir. Fotoğrafın aslına ve kesilmiş haline baktığınızda bir tarihin nasıl doğrandığını açıkca görebiliyorsunuz. O zaman Genelkurmay’ın da Karabekir’in farkına bu kadar geç varmasına şaşmamak gerekiyor.</p>
<p>m.armagan@zaman.com.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/fevzi-cakmak-ve-kazim-karabekir-nasil-unutturuldu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet bir ‘Redd-i miras’ üzerine kurulmuştur</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/cumhuriyet-bir-redd-i-miras-uzerine-kurulmustur/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/cumhuriyet-bir-redd-i-miras-uzerine-kurulmustur/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Jan 2012 18:52:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=7310</guid>
		<description><![CDATA[Yavuz Bahadıroğlu Resmi ideoloji” nereye kadar? Demiştik ki, “cumhuriyet bir ‘redd-i miras’ üzerine kurulmuştur”. Alfabemizi reddettik&#8230; Kılık kıyafetimizi reddettik&#8230; Hukuk sistemimizi reddettik&#8230; Müziğimizi reddettik&#8230; Mimarimizi reddettik&#8230; Tarihimizi reddettik&#8230; Ecdadımızı reddettik&#8230; İlhamını dinimizden alan köklü kurumlarımızı (medrese, tekke, zaviye) reddettik&#8230; Dilimizi reddettik&#8230; Hatta ve hatta dinimizi bile (âdeta) reddettik (en azından buna zorlandık)&#8230; Bunlar bir medeniyetin]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="mceTemp">
<dl id="attachment_7311" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2012/01/yavuz-bahadiroglu.jpg"><img class="size-medium wp-image-7311" title="Yavuz Bahadıroğlu" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2012/01/yavuz-bahadiroglu-300x217.jpg" alt="yavuz bahadiroglu 300x217 Cumhuriyet bir ‘Redd i miras’ üzerine kurulmuştur" width="300" height="217" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Yavuz Bahadıroğlu</dd>
</dl>
<p>Resmi ideoloji” nereye kadar? Demiştik ki, “cumhuriyet bir ‘redd-i miras’ üzerine kurulmuştur”. Alfabemizi reddettik&#8230; Kılık kıyafetimizi reddettik&#8230; Hukuk sistemimizi reddettik&#8230; Müziğimizi reddettik&#8230; Mimarimizi reddettik&#8230; Tarihimizi reddettik&#8230; Ecdadımızı reddettik&#8230; İlhamını dinimizden alan köklü kurumlarımızı (medrese, tekke, zaviye) reddettik&#8230; Dilimizi reddettik&#8230; Hatta ve hatta dinimizi bile (âdeta) reddettik (en azından buna zorlandık)&#8230; Bunlar bir medeniyetin temel taşları sayıldığına göre de, medeniyetimizi reddettik. Tabii bir kimlik bunalımına sürüklenip arabeskleştik&#8230; Biraz Batılı, biraz Doğulu&#8230; Biraz Amerika, biraz Avrupa&#8230; Biraz Roma, biraz Mekke&#8230; Biraz Müslüman, biraz Hıristiyan (yaşam biçimi olarak)&#8230; Biraz muhafazakâr, biraz devrimci&#8230; Biraz mafya, biraz kanun! Bu yüzden hemen her sahada bitmez tükenmez tereddütler, hemen her alanda şaşkınlıklar, hemen her şey yaz-boz tahtası&#8230; İstikrar kırmızı mumla aranıyor! Ayrıca, yaşanan “redd-i miras”, işte bu türden “kültür ihtilâli”nin eseridir! Hatırlayalım ki, “kültür ihtilâli” dünyada yalnız üç milletin başına geldi: Çinlilerin, Arnavutların ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının&#8230; Mao’nun ölümüyle Çin bu yoldan döndü. Hatta aralarında Mao’nun karısının da bulunduğu “kültür ihtilâli” mimarlarını cezalandırdı, kadîm kültürüne sarılıp bunun moral etkisi sayesinde adeta “yeniden diriliş”i gerçekleştirdi (Türkiye yeni anayasa sürecinde böyle bir yola girer mi dersiniz?). Çin’in birden bire ekonomik bir dev olma yoluna girmesi ve bu açıdan dünyayı tehdit etmeye başlaması tesadüflerle izah edilemez. Kanaatimce bu hızlı atılımlar, Çin’in yıllar sonra kendi kültürüyle nihayet buluşmasından gelen moral gücün sonucudur. Arnavutluk da, keza, Enver Hoca’nın ölümünden hemen sonra kültür ihtilâli yolunda kendini inkârdan vazgeçti. Dinini ve kültür kaynaklarını yeniden keşfetmeye çıktı. Kapatılan camileri, medreseleri, tekkeleri açtı. Kılık kıyafet tercihini serbest bıraktı. Kısaca “resmi ideoloji” denilen devlet dayatmacılığından döndü. Şimdi, komünizmin çürüttüğü toplumsal dinamiklerini kurmaya ve dirilmeye çalışıyor. Kültür ihtilâline muhatap olan dünyanın üçüncü ülkesi Türkiye ise benzer adımlar atıyor. Ama büyük bir handikabı var: Kemalizm! Kemalistler Türkiye’nin yeni başlangıçlar yapmasına izin vermiyorlar. Etkili makamlarda (vaktiyle ele geçirdikleri) oldukları için de, direnip siyasetin işini zorlaştırıyorlar. Sayın Başbakan’ın sık sık bürokrasiden yakınması boşuna değil. Engellendiğini düşünüyor. Engelleniyor da&#8230; Ama direniş aşılamaz değil. Bizim gibi son derece netameli bir coğrafyada yaşamak için her gün yenilenmek zorunda olan dinamik ülkelerde eski dogmaları ilânihaye sürdürmeye zaten imkân yok. 30’lu, 40’lı yılların ihtiyaçlarına göre oluşturulan sistemlerin yeni gelişen ihtiyaçlara hem cevap veremediği, hem de bu yüzden ülkeleri tıkadığı biliniyor. Kim bundan daha fazla tıknefes olmak ister ki? Tıkanmışlıktan nemalananlar hariç&#8230; Kısacası, Türkiye, bu çağı da ıskalamamak için, hızla değişmek zorunda&#8230; Yavuz Bahadiroğlu &#8211; Yeni Akit (2011-10-16)</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/cumhuriyet-bir-redd-i-miras-uzerine-kurulmustur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Mirasına İhanet</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/osmanli-mirasina-ihanet/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/osmanli-mirasina-ihanet/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2012 18:12:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=7293</guid>
		<description><![CDATA[Cumhuriyet döneminin başlarında ve 1950 öncesine rastlayan zamanlarda, gayr-ı müslim lere ait vakıflar ve mektepler büyük bir itina ile himâye görürken, müslümanlara ait vakıflar çarçur edilmiştir. Ali Himmet Berki ‘nin tesbitine göre 200 ile 300 bin arasındaki vakıf malı İstanbul’da,çoğunlukla da gayrımüslimlere olmak üzere, yok pahasına satılmıştır. İki caminin arası ölçülmüş ve eğer 500 metreyi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/12/ahmet-akgunduz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7202" title="ahmet-akgunduz" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/12/ahmet-akgunduz-300x197.jpg" alt="ahmet akgunduz 300x197 Osmanlı Mirasına İhanet" width="300" height="197" /></a>Cumhuriyet döneminin başlarında ve 1950 öncesine rastlayan zamanlarda, gayr-ı müslim lere ait vakıflar ve mektepler büyük bir itina ile himâye görürken, müslümanlara ait vakıflar çarçur edilmiştir. Ali Himmet Berki ‘nin tesbitine göre 200 ile 300 bin arasındaki vakıf malı İstanbul’da,çoğunlukla da gayrımüslimlere olmak üzere, yok pahasına satılmıştır. İki caminin arası ölçülmüş ve eğer 500 metreyi geçiyorsa, küçük olanı yıkılmıştır. Hamdolsun öz yurdumuzda azınlık statüsünden kurtulmaya başladığımızdan beri, bu konulara da sahip çıkmaya başlamışızdır.</p>
<p>1923 tarihli Lozan Muâhedenamesi ise, ekalliyetlerin himâyesi için 9 madde sevkederken, öz vatanında ekalliyet durumuna düşen müslüman Türk halkı için, ciddi bir şey ortaya koyamamıştır. Bu arada fethin ve İslâm’ın sembolü olan Ayasofya’da, Fâtih ‘in cami halini değiştirenlere lanet etmesine rağmen, yâd eller tarafından, eski haline çevrilememişse de, asıl maksadı da ortadan kaldırılarak müzeye çevrilmiştir. Kanaatimize göre, Ayasofya, Lozan’ın “Türk hükümeti, mezkûr ekalliyetlere ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve sair müessesât-ı diniyeye her türlü himâyeyi bahş eylemeyi taahhüd eder” şeklindeki 42. maddesinin III. fıkrasına dayanılarak kapatılmıştır. Ancak kapatılma kararı, hem eski vakıf hukuku açısından ve hem de kararın şekli açısından hukuka aykırıdır. Zaten bakanların bir çoğu da imzalamamıştır.</p>
<p>Netice olarak, Lozan Muâhedenâmesinden sonra, İngiliz Avam Kamarasında “Türklerin istiklalini ne için tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, yahudi olan Lord Gürzon şu cevabı vermiştir: “İşte asıl bundan sonraki Türkler, bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz”. Yine kendisi gibi yahudi olan Nayim Hayun ise “Siz Türkiye’nin mülkî istiklalini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâm’ın bayraktarlığı vasfını, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum” demiştir. Ve gerçekten de Nayim, Türk murahhaslar heyetinin müşaviri durumundadır. Ancak müslüman Türk milleti rahmet-i ilâhiyyeden ümit kesmemiştir ve Yüce Allah da, bin senedir dininin bayraktarı olan Türk milletini yine eski haşmet ve şevketine kavuşturacak günlere getirmiştir. Yani tekrar müslüman Türk milletinin hâkim sınıf ve azınlıkların da azınlık olacağı bir devreye girmiş bulunuyoruz. Bu silsilenin son halkası Ayasofya’dır ve bazı yahudi bozmaları istemese de, tekrar ulu ma’bed haline gelecektir.</p>
<p>Ahmet Akgündüz</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/osmanli-mirasina-ihanet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlıya ihanetin ibretlik hikâyesi</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/osmanliya-ihanetin-ibretlik-hikayesi/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/osmanliya-ihanetin-ibretlik-hikayesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Apr 2011 22:40:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[araplar osmanlıya karşı kimle iş birliği yaptı]]></category>
		<category><![CDATA[araplar osmanlıya ne yaptı]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı ve araplar]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlıya ihanet edenler]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlıyı arkadan vuranlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=5586</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı Devleti&#8217;ne karşı İngilizlerle işbirliği yapan Haşimilerin, Osmanlı&#8217;nın yıkılmasından sonraki 30 yılda başında esen lanet fırtınasının ibretlik hikâyesi&#8230; Mustafa Armağan&#8217;ın köşe yazısı Kimi İslam ülkelerindeki hareketlilikler uzmanların dilini sonunda çözmüş görünüyor. Yerlisi yabancısı aynı şeyi vurguluyor: Bu olaylar, Osmanlı&#8217;nın arkasında bıraktığı büyük boşluğun hâlâ doldurulamadığını gösteriyor. Peki Osmanlı Devleti 90 küsur yıl önce tarih sahnesine]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/04/araplar-ve-osmanli.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5587" title="araplar ve osmanli" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/04/araplar-ve-osmanli-300x166.jpg" alt="araplar ve osmanli 300x166 Osmanlıya ihanetin ibretlik hikâyesi" width="300" height="166" /></a>Osmanlı Devleti&#8217;ne karşı İngilizlerle işbirliği yapan Haşimilerin,  Osmanlı&#8217;nın yıkılmasından sonraki 30 yılda başında esen lanet  fırtınasının ibretlik hikâyesi&#8230;</p>
<p><strong>Mustafa Armağan&#8217;ın köşe yazısı</strong></p>
<p>Kimi İslam ülkelerindeki hareketlilikler uzmanların dilini sonunda  çözmüş görünüyor. Yerlisi yabancısı aynı şeyi vurguluyor: Bu olaylar,  Osmanlı&#8217;nın arkasında bıraktığı büyük boşluğun hâlâ doldurulamadığını  gösteriyor.</p>
<p>Peki Osmanlı Devleti 90 küsur yıl önce tarih sahnesine veda etmemiş  miydi? 21. yüzyılda hâlâ Osmanlı&#8217;nın tasfiyesinden nasıl söz edilebilir?  Yoksa bir hayalet midir karşımıza ikide bir çıkan?</p>
<p>Çağdaş Fransız filozofu Jacques Derrida&#8217;nın sözünü ettiği türden bir  hayalet belki. Filmlerden biliyoruz: Cenazesi kurallara uygun  defnedilmemişse ölünün ruhu vârislerine musallat olur. Ta ki usulüne  uygun olarak defnedilinceye ve rahatsızlık duyduğu unsur ortadan  kaldırılıncaya kadar.<span id="more-5586"></span></p>
<p>Osmanlı&#8217;nın hayaleti de benzer bir sıkıntı içerisinde olmalı ki, terk ettiği evin çeşitli odalarında sık sık karşımıza çıkmakta.</p>
<p>En iyisi, siz &#8216;İslam&#8217;da hayalet var mı?&#8217; sorusunu sormadan ben asıl  konuma geçeyim. Size anlatacağım, Osmanlı&#8217;ya ihanet etmiş bir ailenin,  son kalıntısı Ürdün&#8217;de yaşayan Haşimîlerin başında esen lanet fırtınası.</p>
<p>1916 yılında Arap isyanını, yakınlarda Suudiler tarafından yıktırılan  Ecyad Kalesi&#8217;ne ilk kurşunu sıkarak başlatan Mekke Şerifi Hüseyin&#8217;in  oğlu Kral Abdullah&#8217;ın hatıratında Sultan II. Abdülhamid&#8217;i şu çarpıcı  satırlarla anması ilginç olmanın ötesinde çarpıcıdır:</p>
<p>&#8220;Bence Abdülhamid&#8217;in tahttan indirilmesinden sonra meydana gelen  olaylar, Kufe ve Mısırlıların Hz. Osman&#8217;a yaptıklarından sonra meydana  gelenlere benzer. Hz. Osman nasıl fitneyle Müslümanlar arasındaki sınır  idiyse, Abdülhamid de bu çağda insanlarla fitne arasındaki perdeydi. Bu  perde yırtılınca fitneler ortaya çıktı.&#8221; (Çeviren: Halit Özkan, Klasik:  2006, s. 19).</p>
<p>Sultan Abdülhamid&#8217;in tarih karşısında acımasız bir şekilde haklı  çıkmasındaki inceliğe bir başka yazımızda değiniriz. Biz şimdi  Osmanlı&#8217;nın yıkılmasından sonraki 30 yılda Haşimî sülalesinin başında  esen lanet fırtınasına gelelim.</p>
<p>Abdülhamid&#8217;in gözünün tutmadığı adamlardan biriydi Şerif Hüseyin. Onu  ailesiyle birlikte İstanbul&#8217;a getirip Boğaz&#8217;da bir yalıda gözaltına  aldırır. İttihatçılar ise Abdülhamid&#8217;in &#8220;ak&#8221; dediğine &#8220;kara&#8221; demeyi  marifet bildiklerinden onu serbest bırakırlar. Hüseyin de Hicaz&#8217;a döner  ve İngilizlerle anlaşarak Arap isyanının pimini çeker.</p>
<p>İngilizler onu sözde Büyük Arap Krallığı&#8217;nın başına geçireceklerdir.  Casus Lawrence de danışmanı olacaktır. Güya artık Arap dünyasında  Osmanlı&#8217;nın değil, Arapların ve tabii Haşimîlerin sözü geçecektir. Siz  öyle sanın. İngiliz oyununun kaç perde sürdüğünü bilmeyen Şerif Hüseyin,  sadece Hicaz bölgesine Kral yapılır ama tahtı garantide değildir.  İngilizler onu çoktan gözden çıkarıp Suud ailesiyle anlaşmışlardır.  Nitekim Eylül 1924&#8242;te Abdülaziz b. Suud&#8217;un develerle hücumu üzerine  krallığını oğlu Ali&#8217;ye devretmek zorunda kalacaktır. (1958&#8242;de  parçalanarak öldürülecek olan Ali&#8217;nin oğlu Abdülilah bu defa Irak&#8217;ta  karşımıza çıkacaktır) Ali&#8217;nin krallığı da ancak bir yıl sürecek, sonra  Hicaz-Necid bölgesi Suudîlere teslim edilecektir.</p>
<p>Muazzam Arap Krallığı&#8217;nın başına getirildiğini zanneden Şerif Hüseyin  ise uyandığında soluğu Kıbrıs&#8217;ta almıştır. Çocukluğunda bayramlarda  babasıyla birlikte Şerif&#8217;i ziyaret ettiğini anlatan Rauf Denktaş, emekli  kralın kendilerini görür görmez Osmanlı&#8217;yı hatırladığını ve &#8220;Ah ben  Osmanlı&#8217;ya nasıl ihanet ettim? Şimdi ihanetimin cezasını çekiyorum&#8221; diye  iki gözü iki çeşme ağladığını anlatır. Nitekim 1931&#8242;de Amman&#8217;da ölürken  bin pişmandır. (Ziyaret ettiği Yemen&#8217;de Osmanlı marşlarıyla  karşılanmasına ise tarihin istihzası demek gerekiyor.)</p>
<p>Ancak Şerif Hüseyin&#8217;in Osmanlı&#8217;ya ihanetinin laneti kendisiyle sınırlı  kalmayacak, oğullarına, hatta torunlarına da bir hastalık gibi  geçecektir.</p>
<p>Oğullarından Faysal önce Suriye Kralı yapılmıştı. Ancak Fransızlar  istemeyince İngilizler tarafından mecburen Irak kralı ilan edildi. Tabii  İngiliz danışmanlarla birlikte. Ne var ki, Faysal&#8217;ın mutluluğu da uzun  sürmeyecekti. Devasız bir hastalığa tutulacak ve bir mum gibi eriyerek  babasından 2 yıl sonra ölecektir.</p>
<p>Yerine oğlu Gazi&#8217;yi kral ilan ettiler. Ancak Gazi İngilizlerin ülkesinin  kaynaklarını nasıl soyduğunu görmüş ve Türk yanlısı bir politika  izlemeye kalkmıştı. Tabii cezasını çok geçmeden görecek, Bağdat&#8217;ta  bomboş bir yolda giderken otomobili bir direğe toslayacak ve hayatını  kaybedecekti. (1939)</p>
<p>İngilizler onun yerine çocuk yaştaki oğlunu II. Faysal adıyla tahta  geçirdiler. Amca oğlu Abdülilah da onun &#8220;nâib&#8221;i yapıldı. İkisi birlikte  Irak&#8217;ta yapmadıkları rezalet bırakmayınca 1958&#8242;deki halk ayaklanmasında  parçalanarak öldürüldüler.</p>
<p>Şerif Hüseyin&#8217;in öbür oğlu Abdullah&#8217;ın nasibine ise Ürdün düşmüştü. Önce  Emir, sonra kral oldu. Hatıratını yazacak kadar uzun yaşadığına  bakılırsa en şanslıları sayılabilir. Ne var ki, o da İsrail&#8217;in  kurulmasından 3 yıl sonra bir Filistinli tarafından öldürülecektir. İşin  garibi, Şerif Hüseyin&#8217;in Zeyd adlı oğlu, kendisine münhal (boş) bir  taht bulunamadığı için en uzun ömürlüleri olmuş ve 1970&#8242;te eceliyle  ölmüştür.</p>
<p>Baba, tahtını kaybedip sürgüne gönderiliyor. Bir oğlu hastalıktan,  diğeri suikastta ölüyor, üçüncüsü tahtını kaybedip köşesine çekiliyor.  Torunlarından ikisi parçalanarak öldürülüyor, biri de sözde trafik  kazasına kurban gidiyor.</p>
<p>Osmanlı&#8217;ya ihanet eden bir ailenin 30 yıl içinde ne hale geldiğinin ibretlik hikâyesi böyle.</p>
<p>Az kalsın casus Lawrence&#8217;i unutuyorduk. O da görevini yaptıktan sonra  gözden düşmüştü. Londra&#8217;da unutulmuş biri olarak yaşarken 1935 yılında  bir motosiklet kazasında ölmüştü.</p>
<p>Böylece lanet halkası tamamlanmış oluyor. Şimdilerde Başbakan David  Cameron&#8217;un, vaktiyle işlediği suçlardan dolayı dünyadan özür dilemek  zorunda kaldığı emperyalist İngiltere&#8217;nin &#8220;kullan, at&#8221; çarkı bütün  acımasızlık ve kusursuzluğuyla işlemiş görünüyor.</p>
<p>Öte yandan Kral Abdullah&#8217;ın feryadı hâlâ kulaklarda çınlamaya devam ediyor:</p>
<p>&#8220;Eğer Arap isyanının bu şekilde sona ereceğini bilseydik hiçbir şekilde Osmanlı&#8217;ya isyana kalkışmazdık.&#8221;</p>
<p>Mısırlı Dr. Fehmi Şinnavi ise o gür sesiyle şöyle haykırıyor:</p>
<p>&#8220;Günümüz Arap zirvelerinde temel mesele, İsrail&#8217;e ne kadar boyun  eğileceği. Eğer Osmanlı&#8217;ya bunun binde biri kadar boyun eğebilseydik,  şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/osmanliya-ihanetin-ibretlik-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/karadenizin-nefes-alan-evleri-bagdadi-osmanli-evleri/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/karadenizin-nefes-alan-evleri-bagdadi-osmanli-evleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Mar 2011 21:06:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hayratli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aktüel]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Lokman Hekim]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Kültürü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=5142</guid>
		<description><![CDATA[Karadenizde başta kanser hastalığın sebebi sakın beton binalar olmasın çernobil diye yırtınıyoruz lakin %90 üzerinde beton evler ve evi dolduran küflerin nelere sebep olduğunu araştıran varmı? YOK! Birinci   Bölüm 1960 yılına kadar Ünye’de betonarme ev yapımına başlanılmamıştı.Kagir dediğimiz taştan yapılmış Rum ve Ermeni evlerinin dışındaki Türk evlerinin tamamı temel ve zemin katı taş, üst katları]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><strong><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/03/ev.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5145" title="ev" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2011/03/ev-300x217.jpg" alt="ev 300x217 Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri" width="300" height="217" /></a>Karadenizde başta kanser hastalığın sebebi sakın beton binalar olmasın çernobil diye yırtınıyoruz lakin %90 üzerinde beton evler ve evi dolduran küflerin nelere sebep olduğunu araştıran varmı? YOK!</strong></div>
<div id="text_detail">
<p>Birinci   Bölüm</p>
<p>1960 yılına kadar Ünye’de betonarme ev yapımına başlanılmamıştı.Kagir dediğimiz taştan yapılmış Rum ve Ermeni evlerinin dışındaki Türk evlerinin tamamı temel ve zemin katı taş, üst katları ahşaptan yapılmış evlerdi</p>
<p>Ünye’deki Türk evlerinin tümü bahçeliydiler.</p>
<p>Evlerin genel planı şöyleydi.<br />
<img src="http://www.ofhayrat.com/images/other/791.jpg" alt="791 Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri"  title="Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri" /></p>
<p>       Taş temel üzerine yapılandırılan gene taş duvarlı zemin katta, cephenin tam ortasında açılmış bir kapı boşluğu bulunur, kapının lentosu gene taştan olurdu. Kapının sağında ya da Sol yanında, kapıdan bir metre kadar öteye çok amaçlı kullanımı olan bir taş tekne konur; Teknenin hemen önündeki zemine sarnıç çukuru açılır; Ünye taşından yapılmış büyük sahan taşlarıyla oluşturulan sarnıç, Horasan harçla birleştirilerek su sızdırmazlığı sağlanır; sarnıcın üstü ve zemin katın yarısı gene sahan taşı bloklarla kaplanır; Sarnıcın taş dibeği yerleştirilerek bağdadi evin taşlık bölümü tamamlanırdı.</p>
<p>     Bundan sonra sıra, zemin katın taşlık arkasındaki ahır dediğimiz, gene çok amaçlı kullanılan bölümün dizaynına gelirdi.</p>
<p>Ahırın tabanı kaplanmaz, toprak olarak bırakılırdı. Arka duvara davlumbazlı bir ocak yapılır. Bu ocak, büyük kazanlarla yapılan çalışmalar için kullanılırdı. Örneğin:</p>
<p>      Pekmez yapımı, Yufka açımı, HAŞA denilen kül suyunda çamaşır  kaynatma gibi çalışmalarda…</p>
<p>Ayrıca kışlık yakacak burada depolanır. Gereğinde hayvan barınağı olarak da kullanılırdı.<br />
<img src="http://www.ofhayrat.com/images/other/792.jpg" alt="792 Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri"  title="Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri" /></p>
<p>Evin yaşanılan ikinci katına taşlıktan yukarı  ahşap bir merdivenle çıkılır, ikinci kat, taş duvarlı zemin katın üstüne kurulan ahşap karkasla tamamlanırdı. </p>
<p> Yapı malzemesi olarak kullanılan ahşap, Kestane ağacından sağlanırdı genellikle. Ardıç ormanlarının yoğun olduğu bölgelerde karkas yapı bu ağaçtan yapılırdı. Alüvyon ovalarındaki evlerse dişbudak ve karaağaç kerestesinden…</p>
<p>Kestane kerestesinin çok dayanıklı ve Karadeniz kıyı ormanlarında yetişen ağaç olduğunu öğrenen Orhan Gazi, Bursa’yı fethettikten sonra, Uludağ eteklerine kestane ağacı dikilmesini emretmiş, Bu çok değerli yapı malzemesinin  yapay olarak ta çoğalmasını sağlamış;<br />
<img src="http://www.ofhayrat.com/images/other/793.jpg" alt="793 Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri"  title="Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri" /></p>
<p>Bursa’ bu emirden sonra kestane ili olmuş diye söylenir.</p>
<p>Üst kat ahşap karkas çatıldıktan sonra evin mutfak ocağı, ahırdan yukarı çıkan taş ya da tuğla yapılı ocağın tam üstüne gene ayni malzemeyle kurulur, çatının üstünde iki borulu ve kocaman bir bacayla tamamlanırdı</p>
<p>Baca, alt ve üst ocaklardaki dumanın evin içini basmaması için, özenle ve çatıdan epeyce yukarda olmasına dikkat edilerek yapılırdı.</p>
<p>Çatıların, iki eğimli, üç eğimli, dört eğimli olmak üzere üç türü vardır. Eğimli çatı yüzeyi ara kesitlerinin adı omuzdur.</p>
<p>Bu çatılar, Semerdam çatı, üç omuzlu, dört omuzlu çatı olarak adlandırılırlar.</p>
<p>Çatıların saçak genişlikleri  80-180 cm. arasında değişir.</p>
<p>Çatılara kiremit altlığı olarak aralıklı ve aralıksız,  cablama adı verilen geniş çıtalar  ya da tahtalar çakılır.</p>
<p>Saçaklı çatısı kiremitle kapatılan evin çinko saçak olukları çakılıp çatının suyunu sarnıca indirecek olan boru yerine takıldıktan sonra sıra karkas dış duvarlarının bağdadi yapısına gelirdi.</p>
<p>Karkas dikmelerin yan çalmaları üzerinde bırakılan pencere boşluklarından sonra karkasın dış duvarları ve pencere boşluklarının araları, kısa kalas parçalarıyla bölünerek, dikdörtgenler, üçgenler şeklinde kafeslendirilir. Sonra da oluşturulan bu kafes çatkı, bir cm. aralıklarla çakılan ince çam çıtalarıyla, hem içten hem de dıştan kaplanırdı.</p>
<p>Çıtaların üstünden iç ve dış yüzeyleri kireç harçla sıvanan ev, kafes aralarında kalan boşluklar dolayısıyla en yetkin izolasyona kavuşmuş olurdu. Bazen iç duvarlara bağdadi çıta yerine tahta çakılarak karkas kapatılır iç duvar sıvanmazdı.</p>
<p>Çıtalar ve çıtaların kendi aralıkları, sıva harcının duvarlarda tutunması için yapılmış olmalarına karşın, harcın da katkılı olması gerekliydi. Bunun için harca kıtık katılırdı.</p>
<p>Kıtık: İp ve halat yapılan kendir liflerinin atıkları ile ip yapmağa elverişli olmayan kısa elyaflı olanlarından hazırlanırdı.</p>
<p>Bu atıklar, satırlarla kesilerek daha da kısaltılır, sıva için hazırlanan harca katılarak karıştırılır, böylece sıva harcının kendi arasındaki akışkanlığı giderilir, ahşap çıtalı yüzeyde sağlamca tutunması sağlanırdı..</p>
<p>Evin oda bölme duvarları, içten ve dıştan tahta çakılarak kapatıldığı gibi, bağdadi olarak da kapatılıp sıvanırdı. Böylece ısı izolasyonu her oda için ayrı-ayrı sağlanmış olurdu.</p>
<p>Bu uygulamayla nefes alan evler olarak adlandırılan bağdadi Türk evleri, yaz sıcaklarında serin, kış soğuklarında sıcak kalırlardı.<br />
<img src="http://www.ofhayrat.com/images/other/794.jpg" alt="794 Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri"  title="Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri" /></p>
<p>      Taş duvar üstünde kurulan ahşap karkasın kafesleri her zaman bağdadi çıtalarla döşenmez tuğla yahut taşla doldurularak kapatılırdı. Bu tarz yapılan evlere dolma ahşap ev denirdi. Dolma duvarlı evler içten ve dıştan sıvanarak kapatılır, bağdadi evden ayırt edilmezdi.</p>
<p>Ancak batı Karadeniz bölgesinde yapılan dolma karkas evlerin dışı sıvanmaz, Karkasın kafesleri, içine güzel bir işçilikle döşenmiş tuğla dolgu ve kafes çatkılarının</p>
<p>geometrisi dışarıdan görülür, mimarisiyle eve estetik katardı.</p>
<p>Kafes dolguları, muskalı dolma, Göz dolma, Blok ahşap dolma gibi adlar alırlar, kendi tarzlarıyla binayı güzelleştirirlerdi.</p>
<p>Bağdadi evlerin sarnıçları taşlığın altında olduğu gibi dışarıda, eve bitişik olarak da yapılırdı. Çatının dört yönünü saran oluklarla yağmur suyu toplanır, bir çinko boruyla sarnıca yönlendirirdi.</p>
<p>İkinci   Bölüm</p>
<p>Taşlıktaki dibekli sarnıçtan su, bakraçla çekilerek, Dışarıda eve bitişik olan sarnıçtansa saçağın altında bir çeşme gibi yapılmış yalaklı musluktan alınırdı.</p>
<p>Bağdadi evlerin hemen-hemen hepsinde evin içinde ya da bitişiğinde bir sarnıcı olurdu. Sarnıç suları, kireçsiz olduğu için çok yumuşak olur. Özellikle çay ve yemek pişirmede kullanılırdı.</p>
<p>Kara yağmurlarının ilklerinde, saçak borusu sarnıçtan dışarı alınır, kiremitlerde biriken toz ve kuru yapraklar dışarı atılır, kiremitleri yıkayan ilklerden sonraki yağmurların suyu alınırdı sarnıçlara.</p>
<p>Ünye’nin bağdadi evleri tek-tek bahçeler içinde olduklarından ve evlerde maden kömürü, linyit gibi tozlu, isli dumanlar çıkaran katı fosil yakıtlar yakılmadığından; Ayrıca martı, karga gibi büyük kuşların şehirlere üşüşüp, ev çatılarına dadanmadığı o yıllarda çatıları örten kiremitler pek kirlenmez, sarnıçlara alınan yağmur suları temiz olur, iç huzuru ile içilebilirdi. </p>
<p>Sarnıçlar, her yaz sonu içindeki su boşaltılarak yıkanır temizlenirdi.</p>
<p>Evlerin içme suyu genellikle gene pek çok evin bahçesinde açılmış kuyulardan temin edilirdi.</p>
<p>Ünye’ye merkezi su dağıtım şebekesi kurulup basınçlı su her eve girince, hem sarnıç hem de kuyular işlevlerini yitirdi. Gereksiz oldu. Zaman içinde de bir-bir yok oldular.<br />
<img src="http://www.ofhayrat.com/images/other/795.jpg" alt="795 Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri"  title="Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri" /></p>
<p>Benim doğduğum ev, taş temel üzerine, bulunduğu yerdeki seyrek kestane koruluğundan kesilerek kurutulmuş kestane kerestesinden, iki yüz yıl önce, dedemin dedesi tarafından yapılmış bir bağdadi evdi. Zemin katta, taşlığı ve ocağı davlumbazlı  olan bir ahır vardı.</p>
<p>Bu ocak atalarımın mesleği olan mumculuk işinde kullanılmıştı birinci Balkan Savaşına kadar. Savaş ailemin erkeklerini bir-bir yok edince meslek sürdürülememiş, ocak işlevini yitirmişti.</p>
<p>Evimizin, yapıldıktan sonraki yıllarda gördüğü değişiklikler ve onarımlarla ikinci katı önce iki, sonra üç, daha sonra da dört cephesi taş duvar üstüne bindirilmişti.</p>
<p>Taşlığın altında dibekli bir sarnıcı vardı. Dibeğin önünde de ışık alması için açılmış penceresi olan bir taş yalak</p>
<p>Üst katın ahşap bağdadi yapısı iç ve dıştan sıvalıydı. Mutfağımız daima güneş alan güney yönündeydi. Ahırdaki bacanın üstüne kurulmuştu mutfağımızın davlumbazlı ocağı. Davlumbaz, görülesi bir güzellikte, tek parça olarak Ünye taşından oyulmuştu.</p>
<p>Davlumbazın, pencere tarafında göz dediğimiz yukardan aşağıya doğru dizilmiş dört adet çekmece, çekmecelerle pencereler arasında da banya görevi için yapılmış kapaklı bir gusulhane vardı. Diğer taraf, bulaşık yıkamak için yapılmış taş tekneli bir nurşite ayrılmıştı. (Eviyeli lavabo görevi için)<br />
<img src="http://www.ofhayrat.com/images/other/796.jpg" alt="796 Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri"  title="Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri" /></p>
<p>Mutfak çok amaçlı kullanılıyordu. Yemek odası. Yatak odası. Banyo odası…Ve ocağın karşısındaki duvarda, boydan-boya yapılmış yüklük adını taşıyan çift kapaklı  bir dolap vardı. Bu dolap, her akşam serilip sabah kaldırılan  yatak- yorganın bulundurulduğu yüklüktü.</p>
<p>Nurşitin bitişiğindeki  bir bölmede kilerimiz vardı. Tuvaletimiz evin denize bakan, adına Köşk dediğimiz bembeyaz patiska örtülerle döşeli sediriyle göz alıcı temizlikteki misafir odamızla mutfağımızın arasındaydı.</p>
<p>Köşke bitişik sedirli, kocaman bir salonumuz, iki de yatak odamız vardı. Oda bölmeleri devasa ende biçilmiş kestane tahtalarıyla kapatılmıştı. Her yatak odasında yüklükler, çekmeceler. Başka dolaplar, dolaplar…Odalarda gusulhaneler…</p>
<p>Kış aylarında yalnız mutfağa soba kurulurdu. Öteki odalar sobadan alınan közlerin koyulduğu mangallarla ısıtılırdı gerektiğinde. Kömür zehirlenmesi söz konusu olamazdı. Evler, nefes alan evlerdi çünkü.</p>
<p>Bu evde kardeşlerimle oynadığımız saklambaç oyunlarında ne çok saklanacak yer vardı. Koşuşturmalarımızla evi sallardık düpedüz.</p>
<p>Bu durumlarda babam, çok şımardınız. Sopa istiyorsunuz der azarlardı bizi ama, dinleyen kimdi.</p>
<p>Mutluluk dolu yıllar bitti. Biz büyüdük, dağıldık. Bir ben kaldım güzel evimizde…</p>
<p>Önce taşlıktan yukarı çıkan merdiveni onarmam gerekti iş başa düşünce. O merdiven doğruca salona çıkıyordu. Salonu bölüp merdivenden ayırmak istedim. Salon döşemesini de, hatta bağdadi dış duvarı da onarmak gerekti. Bu kez bağdadi karkas  yerine, tuğla dolma şekline döndürmek icap etti duvarı.</p>
<p>Çünkü artık bağdadi duvar sıvasının katkısı olan kıtığı bulmak olanaksızlaşmıştı. Yer-yer dökülmüş sıvaları kıtık katkısız onarmağa kalkışmak, başarısız oluyordu.</p>
<p>Sıvası yer-yer dökülmüş duvarları o şekilde bırakmakta evin eski soylu görünüşünü aşağılamak gibi geliyordu bana.</p>
<p>Onarımda, bunun için seçmiştim tuğla dolguyu.</p>
<p>Böyle – böyle yaşlı bir adam oluncaya kadar, mimarisini değiştirerek onardım dede yadigarı güzel evimizi.</p>
<p>Sonra o güzel ev, onarım kabul edemez derecede eskidi. Damı derin bir kar yığıntısında başımıza çökme belirtisi göstermeğe başladı.</p>
<p>O zaman gelince de, taş duvarları seviyesine kadar, ağlayarak yıktırdım onu. </p>
<p>Şimdi ona bitişik bahçemizdeki yeni evden, hüzünle bakıyorum kendiliğinden yıkılmak üzere olan çatlak taş duvarlarına.                                       </p>
<p><strong><span style="font-size: x-large;">Ahşap sistemin betonarme sisteme üstünlüğü</span></strong></p>
<p>  Üçüncü   Bölüm</p>
<p>100 metre kare betonarme karkas sistemin 75 ton, 100 metre kare ahşap sistemin ise 2,5-4 ton olduğu bilindiğine göre temele inen yüklerin, birinin ötekine göre 20-30 kat fazla olduğu görülür.</p>
<p>Bir cm. kare ahşap izolasyon 16 cm. kare betonarmenin izolasyonuna eşittir.</p>
<p>Çelik çatı aşırı genleşme yüzünden  deforme olurken, ahşap çatının genleşmesi sıfırdır.<br />
Genleşme yüzünden çelik çatı 600 derecede on beş dakika içinde çökerken, <br />
Ahşap çatının ayni ısı derecesinde yanmağa başlayıp çökünceye kadar bir saat dayandığı hesaba katılırsa birincide can kaybı yüzde yüze yakın, diğerinde ise sıfırdır.</p>
<p>1225 tarihinde, Ren nehri üzerinde inşa edilen Basel köprüsünün 774 yıl     hizmette kaldığı ;<br />
Ülkemizde, 13-14. yy.da inşa edilen, ahşap kolon ve çatıları olan, Beyşehir Eşrefoğlu, Kastamonu Mahmut bey, Afyon Ulu cami lerinin özel bir bakım ve tamir görmeden 600 ile 700 yıldır ayakta olduğu;</p>
<p>Ayrıca, Aya Sofya kemerleri arasındaki gergi çubuklarının en eskilerinin ahşap olduğu düşünülürse İki yapı malzemesi arasındaki fark hemen görülür.<br />
<img src="http://www.ofhayrat.com/images/other/797.jpg" alt="797 Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri"  title="Karadenizin nefes alan evleri Bağdadi Osmanlı Evleri" /></p>
<p>Yirminci yüz yıl başında, ömrü sonsuzdur diye anlatılan betonarmenin fiziki ömrünün , karbonlaşma ve korozyon yüzünden ortalama 60 yıl olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır</p>
<p>Ahşap evlerde yaşayanların fizyolojik ve psikolojik yönden kendilerini çok sağlıklı hissettikleri, betonarme evlerde yaşayanlarınsa kendilerini sürekli rahatsız hissettikleri bilinir. Romatizma, astım, böbrek hastalıkları ve dolaşım bozukluklarının bizim gibi nefes alan ahşap evlerde oturan insanlarda pek görülmediği; Oysa betonun radon gazı yaydığı için, bedenler üzerinde toksit etkisi yaparak bu hastalıkları tetiklediği bilinir.</p>
<p>Ayrıca radon, radyoaktif bir gazdır. Bu yüzden akciğer kanserinden ölenlerin yüzde on dördü, bina içi radon gazının etkilediği kişilerdir.</p>
<p>Ülkemiz alanının yüzde doksan ikisinin deprem riski taşıdığı, nüfusumuzun da yüzde doksan sekizinin bu tehlike ile her an karşılaşabileceği bilindiğine göre ahşap mimarinin önemi ortaya çıkar.</p>
<p>Deprem sigortası, beton evlerde ahşaba göre beş misli fazladır.</p>
<p>Ahşap yapı sistemi, çürük zeminlerde önemle hatırlanmalıdır.</p>
<p>Ahşap yapı sistemlerinin, betonarme ve çelik yapı sistemlerine göre bakım masrafları çok daha azdır.</p>
<p>Ahşap, farklı iklim koşullarına dayanıklıdır.</p>
<p>İşlem görmüş ahşap, temellerde bile kullanılabilir.</p>
<p>Sökülen bir evdeki ahşap, pek az zayiat verir. Yeni bir inşaatta ikinci-üçüncü kez kullanılmasında hiç bir sakınca yoktur.</p>
<p>Ahşap bina, insan gücü ile kolayca yapılabilir. Öteki yapı sistemleri yüksek enerji sarfı gerektirir.</p>
<p>Ahşabın, kimyasal sıvılarla işleme sokulması sonucunda çürüme ve böcek tahribatı tamamen önlenebilir.</p>
<p>Aşırı sıcak, yağmur, kar ve soğuk, ahşap yapı uygulamasını engelleyemezken Betonarme ve çelik yapı uygulamasını uzun süre engeller.</p>
<p>Çelik ve betonarme yapıların taşıdığı kaynak hatası, eksik demir kullanımı, kalıbın erken sökülmesi gibi hayati sonuçları olan yüzlerce imalat hatasının hiç biri, ahşap yapı sistemlerinde yoktur.</p>
<p>Ülkemizin orman alanlarının üçte biri, kızılçam türü ağaçlardan meydana gelmiştir. Kerestesi ahşap evlerin yapımına en uygun ağaç türlerinden biri de budur. Biz bu ormanların yüzde 60 ını yakacak olarak kullanarak ormanlarımıza yazık ediyoruz.  Ayrıca, ormanlarımızı ıslah etmediğimiz için Orman alanlarımızın gene yüzde 60 ı bozuk alandır. Oysa bilimsel bir ıslah projesiyle ormanlarınızın hızla genişleyeceği, düzeleceği, ağaçlarının da hızla büyüyeceği halkımıza anlatılmalıdır.</p>
<p>Ahşap yapı malzemesi olarak kullanılan Amerika’daki ormanlar küçülmediği gibi yılda yüzde 23 büyümektedir.</p>
<p>Ayrıca bu yaklaşım nedeniyle haşarata dayanıklı, büyüme hızı yüksek,  süper ağaç türleri yetiştirilmektedir.</p>
<p>Ülkemizde, akıllı bir ahşap inşaat ve orman politikası yürütülse, yılda yüzde 5 büyüme hızına ulaşılır. Bu da 10-15 yıl içinde orman alanlarımızı iki misline ulaştırır.</p>
<p>Japon uzmanların dünya ülkelerinde yaptığı bir araştırmada, depreme dayanıklı yapıların, Osmanlı Ahşap Karkas Yapı Sistemi  (BAĞDADİ  YAPI ) olduğu sonucuna varılmıştır.</p>
<p>Tüm bu veriler ışığında, ahşabın betonarmeye üstünlüğü tartışılamaz.</p>
<p>Atalarımız Bağdadi evlerde yaşadıklarından, bizden daha sağlıklı ömür sürdürmüşlerdir.</p>
<p>Ülkemiz genelinde Günümüz insanları, bağdadi yapı sisteminden tümüyle vazgeçmişlerdir. O kadar ki, bu gün ülkemizdeki binaların yüzde 90 ı betonarme ve çelik karkas sistemle yapılmaktadır. Dünyadaki uygulama  ise bunun yarısı kadar.<br />
O. İRFAN IŞIK</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/karadenizin-nefes-alan-evleri-bagdadi-osmanli-evleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ehl-i Sünnet’in Büyük Savaşı: Malazgirt Savaşı</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/ehl-i-sunnet%e2%80%99in-buyuk-savasi-malazgirt-savasi/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/ehl-i-sunnet%e2%80%99in-buyuk-savasi-malazgirt-savasi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Aug 2010 14:26:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[1064]]></category>
		<category><![CDATA[Alparslan]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamü’l-Mülk]]></category>
		<category><![CDATA[Romanes Diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu kılıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Alparslan]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=4528</guid>
		<description><![CDATA[Malazgirt Savaşı, Anadolu kapılarını İslâm’a açan savaş olarak bilinir. Daha önce de Müslüman Türkler Anadolu içlerine akınlarda bulunmuşlardır ama Malazgirt zaferi gerçekten de kapıları ardına kadar açmıştır. Ne var ki gerçekte bu “kapıların açılması” meselesinin savaşın sebep ve amaçlarıyla doğrudan bir ilgisi yoktur. Bu savaş, Büyük Selçuklu Devleti’ni ortadan kaldırmak, İslâm’ı kılıçsız bırakmak isteyen çok]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></p>
<div id="attachment_4529" class="wp-caption alignleft" style="width: 265px"></strong><strong><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2010/08/malazgirt-savasi.jpg"><img class="size-full wp-image-4529" title="malazgirt savasi" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2010/08/malazgirt-savasi.jpg" alt="malazgirt savasi Ehl i Sünnet’in Büyük Savaşı: Malazgirt Savaşı" width="255" height="88" /></a></strong><p class="wp-caption-text">malazgirt savasi</p></div>
<p>Malazgirt Savaşı,  Anadolu kapılarını İslâm’a açan savaş olarak bilinir. Daha önce de  Müslüman Türkler Anadolu içlerine akınlarda bulunmuşlardır ama Malazgirt  zaferi gerçekten de kapıları ardına kadar açmıştır. Ne var ki gerçekte  bu “kapıların açılması” meselesinin savaşın sebep ve amaçlarıyla  doğrudan bir ilgisi yoktur. Bu savaş, Büyük Selçuklu Devleti’ni ortadan  kaldırmak, İslâm’ı kılıçsız bırakmak isteyen çok kuvvetli bir Hıristiyan  saldırısının, Sünnîlerin elindeki yegâne ciddi kuvvet tarafından  durdurulduğu bir ölüm kalım mücadelesidir.</p>
<p>Altını ısrarla  çizmek gerekir ki Malazgirt Savaşı, İslâm tarihinin en önemli  savaşlarından birisidir. Öyle ki yenilgi halinde özellikle Ehl-i Sünnet  müslümanlar açısından bir çöküş döneminin başlayabileceğini iddia etmek  abartı sayılmaz. Meselenin bu boyutu düşünüldüğünde, Abbasi Halifesi  tarafından savaşın yapıldığı Cuma günü minberlerde okunmak üzere dört  bir yana gönderilen hutbenin ve yine Sultan Alparslan’ın savaş öncesinde  askerlerine yaptığı konuşmanın anlamı daha da belirginleşecektir.<span id="more-4528"></span></p>
<p><strong>Ehl-i Sünnet’in kılıcı</strong></p>
<p>Büyük  Selçuklu Devleti’nin kuvvetli bir şekilde tarih sahnesine çıkması Sünnî  İslâm Dünyası açısından tam bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönemde  Ehl-i Sünnet büyük bir Şiî baskısı altındaydı.</p>
<p>Selçuklular  bağımsız bir devlet haline gelip İran coğrafyasına hakim olmaya  çalıştıkları sıralarda, Mısır’daki Şiî Fatımî Devleti ile işbirliği  içerisindeki Şiî Büveyhîler, Sünnî müslümanların hilafet merkezi  Bağdat’ı egemenlikleri altına almış ve Halife Kâim Bi-emrillah’ı gözetim  altında bulundurmaktaydılar. Kâim Bi-emrillah son bir ümitle gizlice  Tuğrul Bey’den yardım istemiş ve Tuğrul Bey de bu talebe karşılık  vererek 1055 yılı Aralık ayında Bağdat’a girmişti. Halife’yi özgürlüğüne  kavuşturan Tuğrul Bey, sonraki iki yıl boyunca Şiîlere karşı takibata  devam etmiş ve Abbasi Halifesi tarafından “Doğunun ve Batının Meliki”  ilan edilerek “Rükneddin” lakabıyla vasıflandırılmıştı.</p>
<p>Artık  Tuğrul Bey, daha geniş anlamıyla Selçuklular, Abbasi Hilafeti’nin  dünyevî otoritesinin temsilcisi ve Sünnî İslâm’ın kılıcı konumundaydı.  Sonraki yıllarda da Şiî tehdidine karşı mücadele devam etti ve 1064  yılında Selçuklu Sultanı olan Alparslan’ın faaliyetlerinin de önemli bir  kısmını oluşturdu. En önemli gayelerinden birisi de Fatımî Devleti’ni  tamamen ortadan kaldırmaktı.</p>
<p>Bu maksatla Mısır’a doğru  başlattığı sefer kapsamında Şam üzerine yürürken, kendisine çok kritik  bir haber ulaştı. Bu haber Alparslan’ın seferden vazgeçip süratle geri  dönmesini gerektiriyordu. Bizans İmparatoru Romanos Diogenes son derece  büyük bir orduyla müslüman topraklarına doğru yaklaşmaktaydı. Çeşitli  rivayetler bu ordunun 200 ilâ 600 bin askerden oluştuğunu ortaya  koymaktadır.</p>
<p>Romanos Diogenes eski bir ordu kumandanıydı ve  Anadolu içlerine yönelik Türk akınlarından bıkan Bizans ileri gelenleri,  onu hem bu akınları durdurması hem de Balkanları kontrol altına alması  için İmparatorluk mevkiine getirmişlerdi. Hedefi Selçuklu Devleti’ni  tamamen ortadan kaldırmaktı ve bunun muhtemel sonuçlarından birisi de  Sünnî müslümanların bir Hıristiyan ve Şiî egemenliği dönemine girecek  olmalarıydı.</p>
<p><strong>Yüzbinlerce Bizans askerine karşı</strong></p>
<p>Sultan  Alparslan’ın yaklaşan tehlikeyi haber aldıktan sonra Şam yolundan  süratle geri dönmesi hadisesi tek başına bir destan mahiyetindedir. Ordu  neredeyse uçarcasına mesafeleri kat etmeye çalışıyordu ve bu zorlu  yarışa dayanamayan pek çok asker ana gövdeden kopuyordu. Fırat nehri  geçilirken atların çoğu boğuldu ve özellikle Irak askerleri dağıldı.  Alparslan neredeyse ordusuz bir kumandan olarak kalmıştı. Musul’a  vardığında Bizans ordusunun önünden kaçan müslümanlardan Malazgirt’in  düşman tarafından işgal edildiği haberini aldı. Bizans ordusunun önüne  mevcut kuvvetlerle çıkmak mümkün değildi ve Sultan gerekli hazırlıkları  yapmak için Azerbaycan’a geçerken haremini ve hazinelerini Vezir  Nizamü’l-Mülk’ün idaresinde Tebriz’e gönderdi. Nizamü’l-Mülk Tebriz’e  vardığında acele olarak takviye kuvvet gönderecekti. Ne var ki zaman  darlığı tüm bu tedbirlerin bir araya getirilmesine maniydi.</p>
<p>Sultan  Alparslan, emrindeki 14 bin askerle Ahlat’a doğru yola çıktı. Yolda  katılan Türk akıncılar, Diyarbakır emiri ve Kürt gönüllülerle ordu  mevcudu yaklaşık 40 ilâ 50 bine ulaştı.</p>
<p>Diğer taraftan İmparator  Romanos Diogenes’in ordusu kalabalık olmakla beraber önemli bir kısmı  ücretle tutulmuş çok çeşitli unsurlardan meydana gelen toplama bir  görüntü arz ediyordu. Grek, Ermeni, Makedon, Frenk, Germen, Bulgar,  Peçenek, Uz vs. askerler bunlardan bazılarıydı. Bizans, Alparslan’ın  hareketleri konusunda da iyi bir istihbarata sahip değildi ve bu yüzden  ordusunu bölerek çeşitli birliklerle müslüman egemenliğindeki şehir ve  kasabaları işgal ettiriyordu. Nihayet Sultan Alparslan’ın öncüleriyle  Bizans birlikleri arasında çarpışmalar meydana gelmeye başladı ve  neticede Alparslan’ın ordusu Malazgirt civarındaki Bizans ordusu  karşısında yerini aldı. İslâm ordusunun avantajı, Bizans ordusunun  bölünmüş olmasıydı. Bununla beraber yine de mevcutları 100 bin  civarındaydı.</p>
<p>Bu gelişmelerin yanında Abbasi Halifesi de  sonuçları çok vahim olabilecek bu savaşı durdurmak için çaba  harcamaktaydı. Alparslan’ın bilgisi dahilinde bir heyet sulh teklifinde  bulunmak üzere İmparator’un karargâhına gönderildi. Ne var ki Romanes  Diogenes bunu muhtemelen bir korku göstergesi olarak algıladı ve heyete  alaycı bir tavırla yaklaştı. İmparator elçiye kışı geçirmek için her  ikisi de Selçuklu egemenliği altında bulunan Isfahan’ın mı yoksa  Hamedan’ın mı uygun olduğunu sordu. Elçi “Isfahan” cevabını verince  İmparator kendilerinin Isfahan’da, atlarının da Hamedan’da kışlayacağını  söyledi. Bu yaklaşıma karşı elçi aynı tarzda cevap verdi:</p>
<p>– Atların Hamedan’da kışlayacakları doğrudur. Sana gelince, akıbetin ne olur, onu bilmiyorum.</p>
<p>Bazı  rivayetlere göre Romanos Diogenes İslâm coğrafyasını kumandanları  arasında paylaştırmıştı bile. Böylece artık herkes savaşa odaklandı.</p>
<p>Müslümanlar  bir ölüm kalım savaşının arifesinde olduklarının farkındaydı ve bu  müşkülün atlatılması Allah’ın Sultan Alparslan’ın ordusuna vereceği  zafere bağlıydı. Yapılan istişareler sonucu savaşın Cuma günü namazı  müteakip düşmana saldırı suretiyle yapılması kararına varıldı. Böylece  Halife’nin hazırladığı dua metninin tüm camilerde okunduğu ve  müslümanların da İslâm ordusunun zaferi için âmin dedikleri bir sırada  taarruza geçilmiş olacaktı. Bu hutbe bütün camilerde okundu müminler  birlikte el kaldırdılar, hep bir ağızdan dua ettiler.</p>
<p><strong>‘Ya zafer ya şehitlik’</strong></p>
<p>Aynı anda savaş meydanında Cuma namazı sırasında Sultan Alparslan da ordusuna şöyle seslenmekteydi:</p>
<p>–  “Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olursa olsunlar,  bütün müslümanların bizim için dua ettikleri şu saatte düşman üzerine  atılmak istiyorum. Ya muzaffer olurum ya da şehit olarak Cennet’e  giderim. Sizlerden beni takip etmeyi tercih edenler takip etsin.  Ayrılmayı tercih edenler gitsinler. Burada emreden sultan ve emredilen  asker yoktur. Zira bugün ben de sizlerden biriyim, sizlerle birlikte  savaşan bir gaziyim. Beni takip edenler ve nefislerini Yüce Allah’a  adayanlardan şehit olanlar cennete, sağ kalanlar ise ganimete  kavuşacaklardır. Ayrılanları ahirette ateş, dünyada da alçaklık  beklemektedir.”</p>
<p>Bu hitabın ardından savaş meydanını terk etmenin  neredeyse imkansız olduğunu söylemeye gerek yok. Cuma namazının ardından  Alparslan yukarıdaki nutkunun etkisini hareketleriyle de pekiştirdi.  Ayağa kalkarak ok ve yayını fırlatıp attı. Bir Türk geleneği olarak  atının kuyruğunu bağladıktan sonra eline kılıç ve gürzünü aldı. Üzerinde  beyaz bir elbise olan Sultan “Öldürülürsem kefenim budur!” dedi ve  tekbir getirerek ileri atıldı.</p>
<p>O gün Malazgirit ovası tarihin gördüğü büyük meydan savaşlarından birine sahne oldu. Nihayetinde kesin zafer müslümanlarındı.</p>
<p>Zafer  başta hilafet merkezi Bağdat olmak üzere tüm İslâm dünyasında  şenliklerle kutlandı. Müslümanlar Allah’ın kendilerini içerisine  düşmekte oldukları karanlığın kıyısından Sultan Alparslan ve ordusunun  kılıçları vasıtasıyla kurtardığının farkındaydılar. Bu hem bir kurtuluş  hem de yeniden doğuştu. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolu yeryüzünde  Selçuklu kılıcının açtığı ufukta yeni iklimler fethetmek için  hazırlanıyordu. Sonraki asırlarda Osmanlı, Selçuklu’dan aldığı emaneti  Avrupa’nın içlerine kadar taşıyacaktı.</p>
<p>Malazgirt’ten sonra  Bizans İmparatorluğu artık Anadolu’da eski hakimiyetini asla  canlandıramayacak, yoğun bir göç dalgası Anadolu’yu İslâm coğrafyasının  en muhkem kalelerinden birisi haline getirecekti. Sonraki zamanlarda  Haçlı seferlerinin ve 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki istila  girişimlerinin başarısızlığı, Anadolu’nun artık dönüştürülemez bir  şekilde İslâmlaşmış olduğu gerçeğini tescil edecekti.</p>
<p>Anadolu’nun  kaderinin en öz ifadesi, savaş sırasında esir düşen ve Sultan Alparslan  tarafından ülkesine iade edilen İmparator Romanos Diogenes’e refakat  eden müfrezenin en önünde ilerleyen askerin elindeki sancakta  dalgalanıyordu: “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün rasulullah&#8230;”</p>
<p><strong>Halife’nin Okunması Emrettiği Hutbe</strong></p>
<p>Malazgirt  Savaşı’nın yapıldığı 26 Ağustos 1071 Cuma gününde Abbasi Halifesi’nin  okunmasını emrettiği duanın bazı kısımları şöyledir:</p>
<p>“Allahım,  İslâm sancağını yükselt ve ona yardım et! Başını ezmek ve kökünü kazımak  suretiyle müşrikliği hezimete uğrat. Senin yolunda canlarını feda eden,  sana tabi olma hususunda kanlarını akıtan senin yolunun mücahitlerini  kuvvetlendir. Yurtları güvenlik ve zaferle dolduran yardımlarından  mahrum etme. Müminlerin Emiri’nin delili olan Sultan Alparslan’ı senden  dilediği yardımdan mahrum bırakma.”</p>
<p>“Onun kâfirler karşısındaki  bu günü yarınına da yetsin. Ordularını meleklerinle destekle. Niyet ve  azmini hayır ve başarıyla sonuçlandır. Çünkü o senin rızan için rahatını  terk etti. Malı ve canıyla senin emirlerine uymak için senin yoluna  düştü”.</p>
<p>“Ey müslümanlar, doğru bir niyet, dürüst bir azim ve  Allah’tan korkan temiz kalplerle ve ihlâs bahçesinden kısmet alan bir  inançla Alparslan için Allah’a yalvarıp yakarınız. Çünkü eksiklerden  münezzeh olan yüce Allah kitabında şöyle buyuruyor: “De ki: Dualarınız  olmasa Rabbim size ne diye kıymet versin?”</p>
<p>“Allahım, onun bütün güçlüklerini kolaylaştır ve müşrikliğe onun önünde boyun eğdir.&#8221;</p>
<p>Semerkand Dergisi</p>
<p><small>Ali DEMİRTOPUZ • 138. Sayı / KAPAKTAKİLER</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/ehl-i-sunnet%e2%80%99in-buyuk-savasi-malazgirt-savasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/osmanli-padisahlari-neden-hacca-gitmediler/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/osmanli-padisahlari-neden-hacca-gitmediler/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Sep 2009 14:48:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa armağan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/osmanli-padisahlari-neden-hacca-gitmediler/</guid>
		<description><![CDATA[Yıllardır pek çok okurum, Osmanlı padişahlarının hacca neden gitmediklerini ısrarla sorar durur. Bu hakikaten kafa karıştırıcı konuda net bir bilgiye veya beyana sahip değiliz ne yazık ki. Öte yandan da ilginç bir gerçek duruyor karşımızda: Osmanlı hanedanında, bırakınız padişahları, şehzadeler arasında bile Cem Sultan’dan başka kimse hac farizasını eda etmemiş. Ancak II. Bayezid’in tam hacca]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-3220" title="hac" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/09/hac-300x225.jpg" alt="hac 300x225 Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler?" width="300" height="225" />Yıllardır pek çok okurum, Osmanlı padişahlarının hacca neden gitmediklerini ısrarla sorar durur. Bu hakikaten kafa karıştırıcı konuda net bir bilgiye veya beyana sahip değiliz ne yazık ki.</p>
<p>Öte yandan da ilginç bir gerçek duruyor karşımızda: Osmanlı hanedanında, bırakınız padişahları, şehzadeler arasında bile Cem Sultan’dan başka kimse hac farizasını eda etmemiş. Ancak II. Bayezid’in tam hacca gitmek üzereyken, babası Fatih’in ölüm haberini aldığına ve bir an önce Amasya’dan İstanbul’a hareket etmesi gerektiğinden hacca gitmekten vazgeçtiğine dair sınırlı bir bilgi var elimizde.<span id="more-3219"></span></p>
<p>Her iki teşebbüsün de 1481-1482 yıllarına denk düşmesi ve Fatih’in oğullarından gelmiş olması ayrı bir renk katıyor meseleye. O zaman şu soruyu tarihin tozlu tavanına hevenk üzümü gibi asmamızda sakınca yok:</p>
<p>Acaba Fatih 1481 Mayıs’ında çıktığı son seferinde Amasya ve Karaman’da valilik yapan oğullarını da yanına alarak Mekke üzerine mi yürüyecekti? Bu soru şimdiye kadar sorulmuş değil. Ama hemen hemen aynı yıllarda Fatih’in bir oğlunun hacca niyetlenmiş, diğerinin ise Memlûklere sığındıktan sonra hac vazifesini yerine getirmiş olması karşısında, Fatih’in ölümüyle sonuçsuz kalan son seferine ilişkin böyle bir ihtimali de hesaba katmalıyız.</p>
<p>Osmanlı padişahlarının az bilinen akim kalmış iki hac teşebbüsü vardır.</p>
<p>Bunlardan birincisi, II. Osman’ın, özellikle orduyu ve ulemayı kızdıran ve feci ölümüne yol açan yarı-siyasî bir hac niyeti içinde olduğunu biliyoruz (1622).</p>
<p>İkinci olarak da Sultan Vahdettin, 1922’de tahttan indirilip yurdu terk ettikten sonra Mekke’ye kadar gitmiş, fakat bir İngiliz oyunuyla hilafetin Şerif Hüseyin’e devredileceği planından kuşkulanarak hac vazifesini yerine getirmeden geri dönmüştü. İlginçtir, Tarık Mümtaz Göztepe’nin verdiği bilgiye göre Vahdettin, Mekke’deki misafirliği sırasında Kâbe’yi tavaf etmiş, namazlarını özellikle Mescid-i Haram’da cemaatle eda etmiştir.</p>
<p>Garip bir tevafuk eseri olarak 401 yıl arayla cereyan eden bu iki sultanî hac teşebbüsünden birincisi, yeniçerilerce ‘düşman ve hain’ ilan edilen II. Osman’ın hayatına mal olacak, ikincisi ise yine ‘hain’ damgasını bugün bile üzerinden silip atamayan bir eski padişahın hayatının son büyük hayal kırıklığını teşkil edecektir.</p>
<p>Osmanlı hanedanının erkek üyeleri arasında durum buyken, kadın üyelerden bazıları hacı olmuşlardı. İlk hacı Osmanlı hanedan üyesinin Çelebi Mehmed’in kızı olduğunu biliyoruz. Son üye olarak da I. Mahmud’un kızı Ayşe Sultan’ı biliyorduk. Ancak Süreyya Faruki’nin çalışması “Hacılar ve Sultanlar”, hacı olan hanım sultanların sayısının sandığımızdan daha fazla olduğunu ortaya koydu. Muhtemelen şehzadelerin haccı siyasî bir faaliyet fırsatı olarak değerlendirebileceği korkusuyla engellenmesine mukabil, kadın üyeler için böyle bir endişeye yer bulunmaması, onların bu dinî vazifelerini daha rahat yerine getirmelerine kapı açmış olmalıdır.</p>
<p>Sorumuza dönelim yine: Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler?</p>
<p>Benim kişisel kanaatim biraz mantık dışı görünebilir size: Osmanlı padişahları sanki kendilerini hac gibi yüce bir iltifata layık görmüyorlardı! Bu davranışlarını, Ertuğrul Gazi ile Osman Gazi’ye ortak olarak atfedilen şu Kur’an-ı Kerim’in bulunduğu odada uyumama tavrıyla irtibatlandırıyorum. Burada adeta kendilerini günahkâr addettiklerinden o yüce vazifeye layık görmeme tavrının kokusunu alıyorum ben. Dediğim gibi bu tamamen kişisel bir yorum.</p>
<p>Padişahların, Peygamber Efendimiz’e (sas), Ehl-i Beyt’e ve mukaddes beldelere duydukları derin saygıyı ve bu saygının gereğini yerine getirmek için neler yaptıklarını bir hatırlayalım. Kanuni’nin Mescid-i Haram’ın minarelerini yenilettiğini ve oğlu Selim’e Cidde’ye su getirmeyi vasiyet ettiğini hatırlatmak yeterlidir. Yüzyıllar boyu Mekke ve Medine halkına Sürre alayları ile birlikte her yıl hiç aksatmadan son derece değerli hediyeler yolladıklarını biliyoruz; yine her yıl “iskât-ı hac” için kendi yerlerine birilerini mutlaka hacca gönderdiklerini de. Bu saygıyla yetişmiş insanların hac gibi bir farzı ifa etmek istemediklerini düşünmek anlamlı olmaz.</p>
<p>Demek ki hac ibadetini yerine getirmek istiyorlardı. Yine de gitmediler. Neden?</p>
<p>Hacca gitmeme sebepleri olarak kimileri güvenlik gerekçesini öne sürüyor (‘o kadar kalabalığın arasına girince her şey olabilirdi’), kimileri de devletin başsız kalması riskini (‘fitne çıkmasını’) göze alamadıklarını ve cihadı daha fazla önemsediklerini. Buna göre o devirlerde bir insanın hacca gidiş-dönüşü en az 3 ay sürüyordu; dolayısıyla bir padişahın bu kadar uzun süre işin başından uzak kalması anarşiye sebebiyet verebilir, fitne çıkabilirdi. Ne var ki, Halife Harun Reşid’in tam 9 kez hacca gittiğini öğrenince aslında isteselerdi bu güvenliği bir şekilde temin edebilirlerdi sonucuna varıyoruz.</p>
<p>Benim kişisel olmayan yorumum Ahmet Akgündüz’ünküne yakın:</p>
<p>Oğlu Korkut’u hacca yollayan -gelin görün ki Mısır’dan geri çevrilmişti- II. Bayezid’den itibaren Osmanlı padişahları ve onları etkileyen ulema, bir padişahın devlet başkanlığı görevlerini ‘şahsî ibadetleri uğruna’ aylar boyu terk etmesini caiz görmemişlerdi. Yani bu tutumda şahsî ibadetlerini kamusal hizmetlerinin önüne geçirmeme kaygısı ağır basmış ve bu, zamanla hanedanın erkek üyeleri için tartışılmaz bir gelenek halini almıştı. Nitekim II. Osman da, hacca gitmeye niyetlendiğinde en başta kayınpederi Şeyhülislam Esad Efendi kendisine karşı çıkarak, “Padişahlara hac lazım değildir, oturup adl eylemek evlâdır. Caiz ki bir fitne zuhur eyleye” fetvasını vermişti.</p>
<p>Osmanlı padişahı tahtın üzerinde artık gerçek bir kişilik değil, tüzel bir kişiliktir ve anlaşılan, hac gibi şahsî bir farzı uğruna devlet işlerini aylar boyu ihmal etmesi, dinen caiz görülmemiştir. Ahmet Akgündüz’ün dediği gibi, “Bazen kamu haklarından olan bir mesele, şahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir.” Bu nokta üzerinde durmaya değer.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/osmanli-padisahlari-neden-hacca-gitmediler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Abdülhamid&#8217;in petrol kuyuları</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/abdulhamidin-petrol-kuyulari/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/abdulhamidin-petrol-kuyulari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2009 12:31:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulhamit]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdat]]></category>
		<category><![CDATA[Emine Dolmacı]]></category>
		<category><![CDATA[Kerkük]]></category>
		<category><![CDATA[Musul]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı petrolü]]></category>
		<category><![CDATA[petrol gerçeği]]></category>
		<category><![CDATA[petrol haritası]]></category>
		<category><![CDATA[petrol kuyuları]]></category>
		<category><![CDATA[petrol kuyusu açmak için]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan 2. Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[türkiyedeki petrol kuyuları]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2876</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu son dönemlerini yaşamaktadır; hem ekonomik olarak hem de toprak bütünlüğü açısından sıkıntılıdır. Bu ortamda işi şansa bırakmak istemeyen Sultan 2. Abdülhamid, Musul, Kerkük ve Bağdat başta olmak üzere ülkedeki petrol yataklarını özel mülkü haline getirir. Bu şekilde, petrol kaynaklarını korumaya alır. Daha sonra araştırmalar yaptırarak bölgenin bir petrol haritasını çıkartır. Petrolün hâmisi Sultan]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/petrol.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2877" title="petrol" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/petrol-150x150.jpg" alt="petrol 150x150 Abdülhamidin petrol kuyuları" width="150" height="150" /></a>Osmanlı İmparatorluğu son dönemlerini yaşamaktadır; hem ekonomik olarak hem de toprak bütünlüğü açısından sıkıntılıdır. Bu ortamda işi şansa bırakmak istemeyen Sultan 2. Abdülhamid, Musul, Kerkük ve Bağdat başta olmak üzere ülkedeki petrol yataklarını özel mülkü haline getirir. Bu şekilde, petrol kaynaklarını korumaya alır. Daha sonra araştırmalar yaptırarak bölgenin bir petrol haritasını çıkartır.<span id="more-2876"></span></p>
<p><strong>Petrolün hâmisi Sultan Abdülhamid</strong></p>
<p>Bir petrol kuyusu açmak için yüzlerce metre yerin altına inmek gerekiyor, hatta bu derinlik bazen bin metreleri buluyor. Durum böyleyken bundan yüz yıl önce &#8216;petrol gölleri&#8217; denebilecek kadar yüzeyde petrol kuyuları bulunuyormuş. Bunu Sultan 2. Abdülhamid dönemine ilişkin yapılan araştırmalardan öğreniyoruz. Bundan daha önemlisi ise, &#8220;Osmanlı petrolün ne olduğunu bilmiyordu, bu yüzden zengin petrol yataklarının yer aldığı toprakları Batılı güçlere kaptırdı.&#8221; yönündeki iddiayı tamamen çürütecek bir bilgi. Çünkü, bu bölgelere özel bir önem veren 2. Abdülhamid, Musul-Kerkük ve Bağdat&#8217;taki petrol yataklarının haritasını çıkarmış ve üzerine işletmeler kurmuştu. Onun bölgeyi korumak için bulduğu zekice yöntem ise bu toprakları özel mülk haline getirmesiydi. 1880 yılından başlayarak, tüm petrol yataklarını kişisel mülküne katan padişah, ancak 1908&#8242;de İkinci Meşrutiyet&#8217;in ilanı ile birlikte bunları Hazine&#8217;ye devreder. Doç. Dr. Arzu Terzi&#8217;nin hazırladığı, &#8216;Bağdat-Musul&#8217;da Abdülhamid&#8217;in mirası Petrol ve Arazi&#8217; isimli çalışmada bu haritalar ilk kez yer alıyor. Timaş Yayınları tarafından çıkarılan kitapta, bu bölgedeki yataklar ve işletmelere ait pek çok fotoğraf da bulunuyor.</p>
<p>Düveli muazzama olarak anılan dönemin büyük güçlerinin Bağdat-Musul bölgesindeki petrole ilgisinin artmaya başlamasıyla, bölgedeki zengin petrol yataklarını içine alan önemli arazi parçalarının Osmanlı tarihinde ilk kez bir padişahın, Sultan 2. Abdülhamid&#8217;in şahsi mülkü haline getirilmesi aynı döneme denk gelir. Osmanlı hem maliyesi hem de toprak bütünlüğü açısından sıkıntılı günler yaşamaktadır. Ekonomik olarak dışa bağımlıdır ve girdiği savaşlarla da toprak kaybına uğramaktadır. Musul ve Bağdat&#8217;taki yer altı ve yer üstü zenginliklerinin önemine vâkıf olan ve bu toprakların siyasi önemini de göz ölüne alan Padişah 2. Abdülhamid işte bu sebeple bölgedeki petrol yataklarının korunması için özel bir çare arar. Bu toprakların hem toprak kaybından hem de yabancılara tanınan işletme imtiyazlarından etkilenmemesi lazımdır. Bunun için en ideal çözümü de, bu toprakları özel mülkü arasına katmakta. Bunu, 29 Nisan 1888 tarihli bir emlak-ı hümayun defterinden öğreniyoruz. Bu defterde 1880-81 yıllarından itibaren düzenlenmiş olan belgeler yer alıyor. Yine bu deftere göre, padişahın Osmanlı tahtında bulunduğu süre içinde emlak-ı hümayununa dahil edilen arazilerin yüzde 44&#8242;lük kısmı Bağdat ve Musul vilayetlerinde bulunuyor. Bu arazi, 17 milyon 770 bin 363 dönümü Musul vilayetinde, 6 milyon 235 bin 160 dönümü ise Bağdat vilayetinde olmak üzere toplam 24 milyon 5 bin 528 dönüm olarak belirleniyor.</p>
<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/sultan1.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2878" title="sultan1" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/sultan1.jpg" alt="sultan1 Abdülhamidin petrol kuyuları" width="430" height="440" /></a></p>
<p><strong>Hem iç hem dış politika</strong></p>
<p>Padişah&#8217;ın Musul ve Bağdat&#8217;taki zengin arazileri özel mülkü haline getirmesiyle, pek çok ülkenin bu araziler üzerindeki girişimleri de başlıyor. Ancak bu bölgeler padişahın özel mülkü olduğu için Almanya, Hollanda, Fransa başta olmak üzere pek çok ülkeden gelen teklifle bizzat padişah kendisi ilgileniyor. Hatta bu dönemde, güven telkin etmediği için Almanlarla yapılan bir sözleşme iptal edildiği için sıkıntılar yaşanıyor. Aynı süre içinde diğer devletlerden ümidini kesen Sultan 2. Abdülhamid, Japon hükümetinden petrol uzmanı isteyerek bu ülkenin dikkatlerini bölgeye çevirmeye çalışıyor. Bu bölgeyi durumdan habersiz olarak vermek bir yana uzun yıllar mücadele eden 2. Abdülhamid&#8217;in bu davranışının ülke içindeki politika açısından da başka bir yönü bulunuyor. Bu padişaha göre, bölge halkının büyük bir kısmını oluşturan ve yüzyıllardır bir türlü boyun eğdirilemeyen aşiretlerin boyun eğdirilmesi için de önemli bir yoldur. Bunu da içerideki karışıklıklara karşı bir politika olarak elinde bulunduruyor.</p>
<p><strong>İskenderun&#8217;u kaybedince öğrendi</strong></p>
<p>Sultan 2. Abdülhamid bu bölgelerdeki kıymetli arazileri özel mülküne almakla da kalmıyor. Bölgenin varlıkları, padişah mülküne geçtikten sonra yapılan araştırmalarla tüm değerleri tespit ediliyor. Bunun üzerine de gerekirse işletme imtiyazları da özel mülk haline getiriliyor. Petrolün önemine vakıf olan Sultan 2. Abdülhamid ve hazine bakanları sadece Musul ve Bağdat&#8217;taki arazilerle ilgilenmeyip, ülkenin çeşitli yerlerindeki petrol yataklarını yabancılardan önce ele geçirmeye çalışıyorlar. Bunun tek istisnası ise İskenderun petrolleri oluyor ve bu kaybın Padişah&#8217;a deneyim kazandırdığı belirtiliyor. Zira burası devlet mülkü iken yerli sermayedarlara çıkarma ve işletim lisansı veriliyor. Ancak bağlayıcı hükümlerin de zayıflığı nedeniyle kısa sürede bu yerli firmalar İngiliz ve Alman ortaklarına şirketi devrediyorlar. Bu olaydan sonra tecrübe kazanan padişah, sadece Musul ve Bağdat vilayetleri ile ilgilenmekle kalmıyor, Van gölü petrolleri, Yanya vilayetindeki Senice petrol madenleri ve Ferecik petrollerinin imtiyazlarını da Hazine-i Hassa Nezareti&#8217;ne alıyor.</p>
<p>Musul ve Bağdat vilayetleri üzerinde ısrarla duran Padişah 2. Abdülhamid&#8217;in bu bölgeleri özel mülkü haline getirmesinden sonra yine bu bölgeler için çıkardığı bir nizamname bulunuyor. Padişah, Musul vilayetindeki petrol yataklarının mülk ve işletme belgesini Şubat 1889&#8242;da, Bağdat vilayetindeki petrol yataklarının mülk ve işletme belgesini ise 19 Eylül 1898&#8242;de almış. Sultan 2. Abdülhamid&#8217;in Fransız maden mühendisi Jakraz&#8217;a hazırlattığı &#8216;Musul vilayetindeki petrol yataklarının işletiminin modernleştirilmesi için yapılması gereken masrafları gösteren keşif defteri&#8217; de bulunuyor. <strong><br />
e.dolmaci@zaman.com.tr<br />
EMİNE DOLMACI</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/abdulhamidin-petrol-kuyulari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Başarısının Sırrı</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/osmanli-basarisinin-sirri/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/osmanli-basarisinin-sirri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Feb 2009 12:12:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinmeyen Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı neden çöktü]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlının Başarısı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2573</guid>
		<description><![CDATA[Avusturya Kralı I. Ferdinand, Osmanlı Devleti ile aralarında devam eden savaş halini sonlandırmak üzere Ogier Ghislain de Busbecq isimli diplomatı 1554 yılında elçi olarak İstanbul’a gönderir. Döneminin önemli bir seyyahı, dilbilimci ve eski eser meraklısı olarak tanınan Busbecq, bir heyet ile birlikte İstanbul’a gelir. Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın o sırada Doğu’ya düzenlediği bir sefer]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><img class="alignleft size-medium wp-image-33" title="Osmanlı Logosu" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2008/04/arma1-281x300.jpg" alt="arma1 281x300 Osmanlı Başarısının Sırrı" width="281" height="300" />Avusturya Kralı I. Ferdinand, Osmanlı Devleti ile aralarında devam eden savaş halini sonlandırmak üzere Ogier Ghislain de Busbecq isimli diplomatı 1554 yılında elçi olarak İstanbul’a gönderir. Döneminin önemli bir seyyahı, dilbilimci ve eski eser meraklısı olarak tanınan Busbecq, bir heyet ile birlikte İstanbul’a gelir. Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın o sırada Doğu’ya düzenlediği bir sefer nedeniyle İstanbul’da olmaması ve Busbecq ile Amasya’da görüşeceğini bildirmesi üzerine, Busbecq ve yanındaki heyet Amasya’ya hareket ederler.</p>
<p>Amasya’da Sultanın huzuruna kabul edilen Busbecq, o kabulde yaşadıklarını ve 8 yıl boyunca yürüteceği elçilik görevi nedeniyle Türk topraklarında edindiği izlenimleri öğrencisi Nicholas Michault’a hitaben yazdığı mektuplarla bildirir. Dört uzun mektuptan oluşan Busbecq’in gözlemleri, genel olarak objektiflikten uzak, hatta çoğunlukla Türkleri aşağılayıcı ve alaya alan ifadelerle doludur. Fakat Busbecq kimi tespitleriyle de haklıya hakkını vermeyi ihmal etmemiştir. Ülkemizde “Türk Mektupları” ismiyle farklı yayınevleri tarafından neşredilen o mektuplardan birinde, Amasya’da Sultan’ın huzuruna kabulünde edindiği izlenimleri ve onun ifadesiyle “Türklerin hangi işe el atsalar başarmalarının sebebi”ni bakınız nasıl ifade ediyor:<span id="more-2573"></span></p>
<p>“Sultanın karargâhına aralarında yüksek rütbeli memurların da olduğu bir kalabalık doluşmuştu. Bütün hassa süvarileri oradaydı. Ayrıca sipahiler, gürebalar, ulûfeciler ve birçok yeniçeri vardı. Bu büyük toplulukta saygınlığını, rütbesini, meziyetlerine ve cesaretine borçlu olmayan bir tek adam yoktu. Türkiye’de hiç kimse diğerlerinden soyu sebebiyle ayrı tutulmaz. Herkese görevine, makamına göre saygı gösterilir. Böyle olduğu için merasimde kıdem kavgası çıkmaz. Her adam yaptığı işte gösterdiği hünere göre ona ayrılan yere geçer.</p>
<p>Herkesi memuriyetine bizzat Sultanın kendisi atar, vazifelerini belirler. Bunları yaparken ne zenginliğe ne de sınıf farkına dikkat eder. Adayın sahip olduğu nüfuzu veya şöhreti göz önünde bulundurmaz. Sadece her birinin meziyetlerini düşünür; huylarını, kişiliklerini derinlemesine inceler. Böylece herkes hak ettiğiyle ödüllendirilmiş olur, bir memuriyete ancak onu yapan atanır. Kısacası burada herkes aldığı görevde yapabileceklerine, marifetlerine bakılarak bir makama getirilir; soyuna, malına, mülküne göre değil…</p>
<p>Meziyetlerin doğum veya miras yoluyla soydan geçtiğini kabul etmezler. Onlara göre meziyetler kısmen Allah’ın bir lütfu, kısmen de aldıkları talim ve terbiyenin, gösterdikleri çabanın ve hissettikleri şevkin ürünüdür. Nasıl ki müzik gibi sanata, matematik ve geometriye olan kabiliyet babadan oğula geçmiyorsa, karakterin de irsî olmadığını, oğulun mutlaka babasına benzemesi gerekmediğini ve vasıfların insana Allah tarafından ihsan edildiğini düşünürler. Dolayısıyla Türkler arasında itibar, hizmet ve idarî mevkiler kabiliyet ve faziletin mükafatı oluyor. Kişi tembel ve sahtekâr ise hiçbir zaman yükselemiyor, küçümsenip hakir görülüyor.</p>
<p>İşte Türkler bu nedenle neye teşebbüs etseler başarılı oluyorlar ve hükmeden bir ırk olarak hakimiyetlerinin hudutlarını her gün genişletiyorlar. Bizim yönetimlerimiz çok daha farklı. Meziyetlere hiç önem vermeyiz. Her şey soya bağlıdır. Yüksek mevkilere çıkabilmenin tek yolu budur!..” *</p>
<p>Busbecq’in bu sözleri üzerinden beş asra yakın bir süre geçti; haliyle köprünün altından da çok sular… İnsan bir düne bir de bugüne bakınca şu soruyu kendine sormadan edemiyor: Peki ya şimdi?..</p>
<p>* Ogier Ghislain de Busbecq, Türk Mektupları, Ark Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 60-61.</p>
<p>Tarihin Nasibi</p>
<p>Bu tarihin de nasibi bu. Bilmeyen açıklamaya kalkar, bilen susar. Hiç matematik bilmeyenin matematikten bahsettiğini görmedim. Talihsiz bir bilgi dalı olsa gerek.</p>
<p>Ahmet Hamdi Tanpınar</p>
<p>Kendi Olamayan Toplumlar</p>
<p>“Kendi düşüncelerini ve kültürünü kendisi belirleyemeyen bir toplumun özgürlüğünden söz edilemez. Bugüne özgü algılarımızın, inançlarımızın bütüncül anlamda ifadesi olup olmadığını içtenlikle sorgulayabilmeliyiz. İnançlarımızın yetkinliğine, mükemmelliğine güvenmeliyiz. Olayları, oryantalist yorumlar doğrultusunda algılamak ahlâkî bir sefalete düşmek demektir, bir bilinç felaketi içerisinde yaşamak demektir.”</p>
<p>Atasoy Müftüoğlu, Düşsel Ufuklardan Gerçek Ufuklara, İnsan Yayınları, İstanbul, 2007, s. 139.</p>
<p>Türkiye’nin Geleceğini Okumanın Zorluğu</p>
<p>1938 yılında Hindistan’da doğan ve aynı zamanda Türk vatandaşı da olan Prof. Dr. Feroz Ahmad, günümüzün en saygın tarihçilerinden biri olarak kabul görmektedir. Çalışmalarını daha çok ‘geç dönem Osmanlı Devleti ve modern Türkiye tarihi’ üzerine yoğunlaştırmış olan bu önemli bilim adamı, uzun yıllar süren araştırmaları sonucu “İttihat ve Terakki”, “Modern Türkiye’nin Oluşumu”, “İttihatçılıktan Kemalizm’e”, “Bir Kimlik Peşinde Türkiye” isminde birbirinden kıymetli kitaplar yazarak, yakın tarihimizin biraz olsun aydınlanmasına yardımcı olmuştur. Araştırmalarında ve kitaplarında ödün vermediği tarafsızlığı ve çarpıcı tespitleriyle dikkat çeken bilim adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunu toplumsal, siyasal ve ekonomik yönleriyle ele aldığı “Modern Türkiye’nin Oluşumu” isimli kitabında, diğer ülkelere nazaran ülkemizin geleceği hakkında yorumda bulunmanın zorluğuna dair şu çarpıcı tespitte bulunmuştur:</p>
<p>“Bir toplumun geleceğini belirli bir doğruluk derecesiyle görmek imkansızdır. Çünkü bir toplumun geleceği önceden belirlenemez ve çeşitli dış etkenlere bağlıdır. Ancak geçmişin incelenmesi toplumun ilerleyebileceği yön hakkında bir fikir verir. Çağdaş Türkiye’nin geleceği hakkında tahminde bulunmak iki kat zordur, çünkü bu ülkenin siyasetini belirleyenler genellikle olaylara kendi sınırlarının ötesinde ve bu nedenle kendi denetimlerinin dışında karşılık vermek zorunda kalırlar.”</p>
<p>Feroz Ahmad, Modern Türkiye-nin Oluşumu, Sarmal Yayınları, İstanbul, 1995, s. 297.</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/osmanli-basarisinin-sirri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırtmasın</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/allah-bu-millete-bir-daha-istiklal-marsi-yazdirtmasin/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/allah-bu-millete-bir-daha-istiklal-marsi-yazdirtmasin/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Jan 2009 10:04:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklâl Marşı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Safahat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2268</guid>
		<description><![CDATA[Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul&#8217;da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih&#8217;in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir. Akif, Osmanlı devletinin hasta]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-2269" title="mehmet-akif-ersoy" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/mehmet-akif-ersoy-300x225.jpg" alt="mehmet akif ersoy 300x225 Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırtmasın" width="300" height="225" />Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul&#8217;da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih&#8217;in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir.<span id="more-2268"></span><br />
Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir.<br />
2. Mahmut’un, 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu.<br />
Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu.<br />
Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.<br />
Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul’a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu.<br />
Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir.</p>
<p>Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Akif babasını,<br />
“Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak<br />
Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.”<br />
diye tasvir eder.
</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi&#8230; Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)</p>
<p>Akif, Annesini ise şöyle anlatır:<br />
“Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.”<br />
Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar:<br />
“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih:<br />
Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”<br />
Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”<br />
Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor”<br />
“Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.”<br />
Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedakarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak.<br />
Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır.</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz<br />
Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz!<br />
Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler&#8230;<br />
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.<br />
Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak?<br />
Ne var gidip Yakacık’larda demgüzâr olacak<br />
Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;<br />
Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız!
</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Akif bu mahallede bu inanç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,<br />
Sizinle camiye gitsek çocuklar erkence.<br />
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;<br />
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”<br />
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi<br />
Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi<br />
Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade<br />
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.”</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği.<br />
Ve cami ile iç içe bir ev. Camii ile iç içe bir mahalle hayatı. Camii ile iç içe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi.<br />
İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya&#8230;</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Ve Akif’in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik.<br />
Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi.<br />
Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir.<br />
Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler.<br />
İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli.<br />
Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti.</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder.<br />
Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı.<br />
Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu.<br />
Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor<br />
Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir.<br />
22 Aralık 1893’te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık’ta “Orman ve NMa’adin ve Ziraat Nezare’Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edilir.</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.<br />
Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893’te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Servet-i Fünun’da yayınlanır.<br />
Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur.<br />
1 Eylül 1898’de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi.<br />
Akif’in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete’de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder.<br />
17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten “Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi’ne “Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atanır.<br />
23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’dir.<br />
Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu.<br />
Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim” şeklindeki yemindeki “kayıtsız şartsız itaat “itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişir.<br />
Akif’in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.</p>
<p class="tablegovdemetinleri" align="justify">OKUDUĞU KİTAPLAR<br />
Mesnevi<br />
Hafız Divanı<br />
Gülistan<br />
Leyla ve Mecnun (Fuzuli)<br />
Victor Hugd, Lamartine, Zola, Daudet
</p>
<p dir="ltr" align="left">Kaynak:  Safahat, <a href="http://www.mehmetakif.com/">www.mehmetakif.com</a></p>
<p dir="ltr" align="left">Hazırlayan : Sonnur Baltacı                                                                                                Rize, Ocak 2008</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/allah-bu-millete-bir-daha-istiklal-marsi-yazdirtmasin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

