<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Taka &#187; Kişisel Gelişim</title>
	<atom:link href="http://www.yoremizden.com/category/genel-kultur/kisisel-gelisim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yoremizden.com</link>
	<description>Karadeniz ve Trabzon kültürünü yaşatma ve sevdirme sitesi...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 10:21:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	
		<item>
		<title>Aşkımız kime?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/askimiz-kime/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/askimiz-kime/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Sep 2009 08:50:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[kıskançlık]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Said Targan]]></category>
		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=3227</guid>
		<description><![CDATA[Aşk, ona kapıldığın zaman tüm hissiyatının mantığına galip gelip seni o yolda sürükleyen şeydir. Çılgınca akan bir nehirde nereye gideceğini bilmeden yüzmeye çalışmak gibidir. Akıl ve mantığın durduğu andır. (mecaz-i aşk dediğimiz şey) Aşk bir değer vermedir. Yalnız o değer karşıdakini kusursuz gibi görüp sevmek, tüm hayatını ona göre planlamak, her şeyde onu görmek, her]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_4299" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/09/aşkımız_kime.jpg"><img class="size-medium wp-image-4299 " title="Aşkımız Kime" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/09/aşkımız_kime-300x205.jpg" alt="aşkımız kime 300x205 Aşkımız kime?" width="300" height="205" /></a><p class="wp-caption-text">Aşkımız Kime</p></div>
<p>Aşk, ona kapıldığın zaman tüm hissiyatının mantığına galip gelip seni o yolda sürükleyen şeydir. Çılgınca akan bir nehirde nereye gideceğini bilmeden yüzmeye çalışmak gibidir. Akıl ve mantığın durduğu andır. (mecaz-i aşk dediğimiz şey)</p>
<div>
<p>Aşk bir değer vermedir. Yalnız o değer karşıdakini kusursuz gibi görüp sevmek, tüm hayatını ona göre planlamak, her şeyde onu görmek, her an onu düşünmek, her sabah uyandığında aklına gelen ilk şeyin o olması ve onunla beraber olmayı dünyadaki her şeyden daha kıymetli görmek vs…<span id="more-3227"></span></p>
<p>Öncelikle sorgulamamız gereken şey, duyduğumuz aşkın karşıdakinin ne kadar hak ettiği ve bu teslimiyete deyip değmeyeceği. Aslında işin diğer bir yönü de bu hissiyata kapıldığımız zaman bu sorunun aklımıza gelmemesi ve hep bu yargılama şuurundan uzak olmamızdır.</p>
<p>Verdiğimiz bu değer tüm hayatımızı etkiliyorsa, her şeyi onu düşünerek yapıyorsak ve hatta onun için yaşıyorsak sizce bu aşk kime ait olmalı? Bizim gibi yemeye, içmeye, nefes almaya muhtaç ve aciz bir varlığa mı, yoksa kusursuz, cemal ve kemal sahibi olan yüce yaratıcı Allah’a mı?</p>
<p>Dünyevi bir aşk her zaman sahibine azap ve üzüntü verir. Çünkü karşıdakini kusursuz gibi görüp severken, karşıdakinin kusurlarını, hatalarını ve yanlışlarını görmesi, verdiği değerin hiçbir zaman karşılığını karşıdakinden tam olarak görememesi insanı bu hale sokuyor. Zaten şarkıları hep acı, üzüntü, keder, gözyaşı, kıskançlık ve şikâyetlerle dolu olduğunu görüyorsunuz…</p>
<p>Biz aşkımızı gerçekten çok ucuza satıyoruz. Verdiğimiz değer karşılığında ne alıyoruz? Karşılıksız sevgi diyeceksiniz şimdi. Peki, karşılıksız sevgi kime olur? Ancak buna değecek biri, bu sevgiyi, bu aşkı hak edebilir…</p>
<p>İşin bir diğer tarafı hissiyatlarımızı gemleyemeyişimiz. Aslında çoğumuz her şeyin farkındayız, peki bile bile aynı şeye neden devam ediyoruz? Verdiğimiz değer ölçülerine belirli kıstaslar koyamıyoruz. Planladığımız hayat içindeki ölçülerimizi hala değiştirmiş değiliz. Vicdan ölçüleri değişmezse, bir şeyleri ne kadar bilsek de, hatada yanlışta devam ederiz. İnsanı gemleyen vicdanıdır. Önce vicdanımıza bildiğimiz doğruları kabul ettirip bunu iliklerimize kadar hissedecek boyutlara taşımalıyız. O zaman gerçektende hassasiyetlerimiz değişir.</p>
<p>Bize verilen hissiyatların çoğunu amacı dışında o kadar çok dünyaya harcıyoruz ki, asıl manalarını kaçırıyoruz. Gerçek manaları hep saklı kalıyor. Verilen hissiyatların çoğunun asıl kullanımı geçici ve sonu olan şeyler için değil, baki ve sonu olmayan şeyler için verilmiştir. Bunlardan biri olan aşk, Said Nursi’nin dediği gibi ;</p>
<p><em>Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâki bir mahbubu arattırır…</em></p>
<p><em>Said Targan<br />
</em></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/askimiz-kime/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Müslüman, ruhsal sorun yaşar mı?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/musluman-ruhsal-sorun-yasar-mi/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/musluman-ruhsal-sorun-yasar-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2009 18:42:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman ruhsal sorun yaşar mı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2832</guid>
		<description><![CDATA[Ben üniversite ikinci sınıf öğrencisiyim. Dindar bir insanım. Ama sebebini izah edemediğim birtakım ruhî sıkıntılarım oluyor zaman zaman. Ve böyle bir durum yaşadığımda, inancımdan şüpheye düşüyorum. Yani “İnançlı biri isem, neden bu şekilde ruhî bunalıma düşüyorum?” diye sormaya başlıyorum kendi kendime. Kafamda dindar bir insan, ruhsal rahatsızlık yaşamaz diye bir düşünce var. Bu doğru mu?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/kus.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2833" title="kus" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/kus-300x210.jpg" alt="kus 300x210 Müslüman, ruhsal sorun yaşar mı?" width="300" height="210" /></a>Ben üniversite ikinci sınıf öğrencisiyim. Dindar bir insanım. Ama sebebini izah edemediğim birtakım ruhî sıkıntılarım oluyor zaman zaman. Ve böyle bir durum yaşadığımda, inancımdan şüpheye düşüyorum. Yani “İnançlı biri isem, neden bu şekilde ruhî bunalıma düşüyorum?” diye sormaya başlıyorum kendi kendime. Kafamda dindar bir insan, ruhsal rahatsızlık yaşamaz diye bir düşünce var. Bu doğru mu? Bu konuda bana yardımcı olursanız, çok sevinirim. Şimdiden teşekkür ederim.</p>
<p>Cevap:</p>
<p>“Yaşar, ama hafif atlatır!”<span id="more-2832"></span></p>
<p>Sevgili genç arkadaşım,</p>
<p>Evvelâ şunu ifade edeyim. “Ruhî sıkıntı” veya “ruhsal sorun” ifadesi bizi çok yanıltıyor. Çünkü bu ifade, o kadar geniş bir alan için kullanılıyor ki… Nispeten basit ve kısa süreli bir depresyon için de, bazıları çıkıp çok rahatlıkla sanki çok büyük bir hastalıkmış gibi tanımlama yapabiliyor.</p>
<p>Oysa, hayatının belli dönemlerinde depresyon veya depresif hâller yaşamamış insan yok gibidir. Bu da son derece normaldir. Çünkü, insan tercihleriyle yaşar ve bu tercihleri bazen onu sanki çıkmaz sokağa sürüklenmiş hissi verebilir. Ve bu durumda, o kişi, çökkünlük duygusu, yani depresyon yaşar.</p>
<p>Ve iyi ki de yaşar! Eğer bu olumsuz duyguyu yaşamasa, insan bulunduğu ve geldiği yerin kötü bir yer olduğunu düşünmezdi bile. Ruh, o gelinen yerde durumdan memnun olmadığını belirtiyor ki, kişi oradan bir çıkış yolu arasın. Bu açıdan bakınca, depresyon bir nimet gibi görünüyor bana. Sana da öyle görünüyor mu?</p>
<p>Fakat tabii, bu söylediğimiz altı aydır, bir yıldır müzmin depresyonda olan hastalar için geçerli değil. Onları ayrı tutuyorum.</p>
<p>Bu ayrımı yaptıktan sonra, şimdi gelelim esas meseleye. Peygamberimiz’in bir sözü var diyor ki:</p>
<p>“Mü’min mütemadiyen rüzgarın eğici tesirine mâruz bir bitkiye benzer. Mü’min devamlı belalarla başbaşadır. Münâfığın misali de çam ağacıdır. Kesilip kaldırılıncaya kadar hiç ırgalanmaz.”</p>
<p>Sanırım, bu hadîs dindar bir insanın ruhsal sorunlar karşısındaki durumuna ışık tutuyor.</p>
<p>İtikadı sağlam ve doğru yol üzre hayatına devam eden ve kemâle doğru yürüyen bir mü’min, çeşitli durumlar karşısında yere kadar eğilse bile hacıyatmaz gibi çok çabuk düzelir. Kalıcı, uzun süreli ruhsal rahatsızlıklar, eğer organik (beden) kaynaklı değilse, onun kapısında uzun süre kalıcı olamaz.</p>
<p>Buna karşılık, hadîste münafık deniyor ama inançsızları da buna katabiliriz, onlar hayatı en mutlu şekilde yaşıyor gibi görünürlerken ruhsal sorunlarını sürekli geri plana iterler. Nerdeyse, tüm vücudu suyun altında bir tek burnuyla nefes alıyor olsa bile, “mutluluk oyunu”nu oynamaya devam ederler. Yani, hiçbir rüzgar sanki onların mutluluğuna engel olamıyordur.</p>
<p>Ama bir de bakarsın, gün gelir, o kişi kapı gibi devriliverir. Veya hadîste dendiği gibi, çam ağacı gibi. Yıkılır ve bir daha kalkamaz.</p>
<p>Buradan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Önemli olan, Müslümanın ruhsal sorun yaşayıp yaşamaması değil; önemli olan, o sorunu aşıp aşamadığı, sorunu çözme kabiliyetidir!</p>
<p>Hadîse göre, Müslümanın özelliği kolay iyileşebilmesidir. İstersen, biraz daha somutlaştıralım söylediklerimizi:</p>
<p>İki kişi düşünelim. İkisinin de başına bir âfet geliyor ve diyelim ki malları mülkleri zayi oluyor. Dindar olanı, zaten bu dünya metaının kalıcı olmadığını ve başlarına gelen bu felâketin Rabbinden gelen bir imtihan olduğunu düşünüyor ve yine Ona sığınarak düştüğü yerden kalkmanın yollarını aramaya başlıyor. Eskisi kadar varlıklı olmasa bile, asgarî geçimini sağlayabilecek duruma gelmesi, onun şükretmesi için yeterli sebep teşkil ediyor. “Başkalarının gözünde” eski makam ve mevkisinden uzaklaşması, onu çok da büyük sıkıntılara sokmuyor.</p>
<p>İnançsız olanı ise, hemen, “Neden başkalarına değil de, kendisinin başına böyle bir iş geldiğini” sormaya başlıyor ve aklına o malı mülkü elde etmek için ne kadar büyük zahmetlere katlandığı geliyor. Mal ve mülkün her şeyiyle kendi kazandığı ve kendi sahipliğinde olduğunu düşündüğü için acısı çok daha büyük oluyor. Ve eğer yaşı ilerlemiş ve tekrar o malı mülkü yerine koyma şansı az ise, başlıyor dengesini yitirmeye. Akıl ve kalp kayışı, yavaş yavaş kopmaya başlıyor.</p>
<p>Elbette, bunun tekrar ayağa kalkışı, ötekisi gibi olmayacaktır, belki de hiç kalkamayacaktır. Meselenin özü, aşağı yukarı böyle. En azından, benim anladığım kadarıyla.</p>
<p>İstersen, bir de ruh mütehassıslarının bu konuda söylediklerine kulak verelim seninle:</p>
<p>Dr. Alexis Carrel: “Ahlak duygusu ile, zekanın aynı zamanda inkişaf ettiği içtimai topluluklarda, beslenme ve sinir hastalıkları, cinayet ve delilik nadirdir, insanlar orada mesuttur.”</p>
<p>Carl Jung: “Son 30 sene içinde dünyanın bütün medeni memleketlerinden bana müracaat edenler oldu. Yüzlerce hastaları tedavi ettim. Hastalarımdan, hayatın ikinci yarısına erenler, yani 35 yaşını geçmiş olanlar arasında hiçbir kimse yoktur ki, müşkülünü halletmek için son başvurduğu şey hayatına dinî bir bakış bulmaktan ibaret olmasın. Emniyetle diyebilirim ki, herbirinin hastalanmasına sebep, her devirde her yaşayan dinin saliklerine bahşettiği nimetlerden mahrum olmasıdır. Hem de dini görüşünü yeniden kazanamayanlardan hiçbiri gerçekten iyileşemedi.”</p>
<p>İşte, uzmanların görüşleri de bu şekilde. Umarım, soruna yeterli bir cevap olmuştur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/musluman-ruhsal-sorun-yasar-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Psikanalize Yasak!</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/psikanalize-yasak/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/psikanalize-yasak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2009 18:37:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2829</guid>
		<description><![CDATA[FREUD, babasının üçünü evliliğinden olmuştu. Doğduğunda babası Jacob 40, annesi Amalia 21 yaşındaydı. Üvey kardeşlerinin yaşı annesine yakındı ve kendi yaşında yeğenleri vardı. Bekar olan ağabeyinin annesine eş olarak babasından daha çok uyduğunu düşünür, buna bir anlam veremezdi. Yahudi olan Freud, Yahudi düşmanlığının hüküm sürdüğü Viyana’da büyüdü. Babasının ölümünden sonra sık depresyona giriyor; çarpıntı, mide]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/psikanaliz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2830" title="psikanaliz" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/psikanaliz-300x207.jpg" alt="psikanaliz 300x207 Psikanalize Yasak!" width="300" height="207" /></a>FREUD, babasının üçünü evliliğinden olmuştu. Doğduğunda babası Jacob 40, annesi Amalia 21 yaşındaydı. Üvey kardeşlerinin yaşı annesine yakındı ve kendi yaşında yeğenleri vardı. Bekar olan ağabeyinin annesine eş olarak babasından daha çok uyduğunu düşünür, buna bir anlam veremezdi.</p>
<p>Yahudi olan Freud, Yahudi düşmanlığının hüküm sürdüğü Viyana’da büyüdü. Babasının ölümünden sonra sık depresyona giriyor; çarpıntı, mide ağrısı ve migrenden sıkıntı çekiyor, bazen bayılıyordu. Çalışmaları kötüye gittiğinde huysuzlaşıyor, depresyonu ve yorgunluk şikâyetleri artıyordu. Hastalarının hiçbirinin analizini tamamlayamamış, obje olarak kendine ve ailesine yönelmişti.<span id="more-2829"></span></p>
<p>Böyle problemli bir çevrede büyüyen Freud, kendi çocukluğunun kompleks ve takıntılarından yola çıkarak psikanaliz denilen insanı anlama, teşhis ve tedavi sistemini kurdu. Freud, kendi hayatında çocukların cinsel dürtülerinin kanıtını buluyordu. Çocukken annesini babasından kıskanmıştır.</p>
<p>Psikanalizde insanın bütün bir ruh alemi ve davranışları tek bir noktaya indirgeniyordu. Dinin, toplumun, sanatın, medeniyetin ve ahlâkın kaynağı 3-5 yaş arası çocukluk devresinin cinselliğiydi.</p>
<p>Psikanaliz, hiçbir ilacın ve tedavi şeklinin olmadığı o yıllarda bir ilk olduğundan, teşhis ve tedavi yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. Ancak hastaları tedavi etmediği, boşuna oyalayarak zaman kaybettirdiği görüldü. Bu gerçek psikiyatri camiası, hastalarda biliniyor, ancak kimse telafuz edemiyordu. Psikanalize “kral çıplak” diyen ünlü psikanalist Jeffrey Masson oldu. Freud’un kızı Anna Freud tarafından “Sigmund Freud Arşivi”nin başına getirilen Masson, psikanalist olmak için harcadığı yıllarda başına gelenleri ve acı tecrübelerini, psikanalizle uyguladığı tedavi girişimlerini “Son Analiz: Bir Psikanalistin Acı Serüveni” adıyla kitaplaştırdı (*).</p>
<p>PSİKANALİST</p>
<p>NASIL OLUNUR?</p>
<p>PSİKANALİZİuygulamak yani psikanalist olabilmek için aday önce “Psikanaliz Enstitüsü”ne bağlı bir eğitmen ve danışman tarafından mülakattan geçirilir. Çok özel ve zor sorulara cevap vermesi, “serbest çağrışım” yaşaması istenir.</p>
<p>Masson bu aşamada Freud’u aşırı yücelterek eğitime başlamaya hak kazanır. Sonra 1 yıl boyunca analizde denenecek ve yıl sonunda uygun görülürse enstitüye kabul edilecektir. Sonrasında ise bir yandan kendi bir analistçe analiz edilecek (haftada 5 gün, günde birer saat), diğer yandan da hastaları analize başlayacaktır.</p>
<p>Toplam 6 ilâ 8 yıl içinde eğitimi tamamlanacak ve böylelikle bu zor, vakit alıcı ve masraflı süreçten sonra Masson “psikanalist” unvanını kazanacaktır.</p>
<p>Analizin kurallarına gelince, Mason bu konuda netlik olmadığını söylüyor. Her analistin canı nasıl isterse öyle davrandığını görüyor.</p>
<p>Peki, analizde kişi her defasında birer saat olmak üzere haftada 5 gün ne anlatır, anlatacak konuyu nerden bulur? Aklına gelen her şeyi, sansürlemeden söyler.</p>
<p>Analist sadece dinliyor, bazı analistlerden haftalarca tek cümle işitiliyor: “Süreniz doldu.”</p>
<p>Analiste aday ayrıca para ödemek zorundadır. Saat başı 100 YTL civarında bu ücreti analize giren ödeyemezse kapı gösteriliyor, eğitim sona eriyor.</p>
<p>ASLINDA ANALİST</p>
<p>DAHA PROBLEMLİ!</p>
<p>MASSON’UN dikkatini çeken noktalardan biride, divana uzanan hastadan çok analizcinin problemli oluşu. Analist kendi takıntılarını, kendi endişelerini, kendi kavrayış kıtlığını gösteriyor adeta. Masson bu konuda şöyle diyor:</p>
<p>“Zaman içinde eğitim analistlerinin hepsini tanıma fırsatım olmuştu ve gerçek dünyada ne yaptıklarını izlemiştim. Her birinde muayyen bir önyargı, bir zayıflık, bir bilgesizlik, bir karakter kusuru mevcuttu. Yine de kendilerini, adayların örnek almaları gereken bir model olarak sunmayı meşru bir davranış olarak görüyorlardı. Kimi Yahudi düşmanı, kimi ırkçı, kimi hizipçi, kimi cömertlikten yoksun, kimi donuk zekâlı, kimi vasattı ve birkaçı da yalnızca berbat bir kişiliğe sahipti.”</p>
<p>Üstelik bu kişilerin adayları eğitme yetkisi vardı. Analistler arasında analizden geçmelerine rağmen soğuk, mesafeli, sevimsiz, aptal, hatta insafsız ve zalim olanlar mevcuttu. Sistem, bu kusurları hastadan gizliyordu. Çünkü onlar hastaya müdahale etmiyor, genellikle dinliyorlardı. Bu yüzden hastanın analistini tanıması imkânsızdı.</p>
<p>Masson daha sonra uluslararası psikanaliz çevresine girer, ancak şaşkınlığı daha çok artar. Ünlü psikanalizciler arasında olmadık davranış bozuklukları gösteren, garip kişilikli olanlar çoktur.</p>
<p>PSİKANALİZ</p>
<p>TEDAVİ ETMİYOR</p>
<p>MASSON yoğun eğitim ve analize yıllarını vermesine rağmen hiçbir probleminin hallolmadığını görür. Üstelik tedavi ettiği hastalarından daha iyi bir durumda değildir.</p>
<p>Konuyu tecrübeli bir psikanaliste açar. “Demekki analizin daha bitmemiş” cevabını alır. Yani psikanalizin çözümsüzlüğünün çözümünü yine psikanalizde gösterilmektedir. Bu kişiye, “peki sizinki bitti mi?” diye sorunca, aldığı cevap şu olur: “Ben bütün hayatım boyunca analize girmeye devam ediyorum.”</p>
<p>Masson’a göre psikanaliz (Freud’un teşhis ve tedavide kullandığı sistem), bilinçaltında bastırılmış olan, tümüyle bencil, ahlâksız, hattâ suç olan eylemleri suçluluk duygusu hissetmeden harekete geçirebiliyordu. Terapist; hastaların kendine hayranlığından dolayı bir büyüklük, hastanın acılarından dolayı sadistik bir hazza kapılabiliyordu. Yine terapist isterse hasta hayat boyu ona para ödeyen bir kişi haline gelebilirdi. Psikanaliz, hastaları çocuklaştırıyordu..</p>
<p>Masson’un uzun yıllarını alan tecrübelerinden sonra vardığı sonuç açıktı: Psikanaliz tedavi etmiyor, hastanın gereksiz para ödemesine ve yıllarını boşa geçirmesine sebep oluyordu.</p>
<p>İNGİLTERE PSİKANALİZİ YASAKLIYOR</p>
<p>PSİKANALİZİN boş fantezi olduğunun anlaşılmasından sonra ilk defa İngiliz hükümeti yeni hukukî düzenlemelerle Freudçu analizi yasaklamaya hazırlanıyor. (**)</p>
<p>Böylece Sigmund Freud’un fikir babalığını yaptığı, belirtilerle değil de, hastanın bilinçaltını ortaya koyarak tedavi etmeyi öngören psikanaliz yöntemi kanun dışı sayılacak.</p>
<p>Artık Freudçu teşhis ve tedavi yöntemi ölümcül darbe yiyerek İngiltere’de yasaklanmış olmaktadır. Freudçu teori hak ettiği yeri bulmuş tarihin çöplüğüne atılmış. Darısı diğer ülkelerin başına!…</p>
<p>(*) Tercüme: Üstün Öngel. Ekin yayınları, 2000</p>
<p>(**) Taraf, 14.07.2008</p>
<p>Sefa Saygılı<br />
Zafer DERGİSİ</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/psikanalize-yasak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsanlar Niçin Farklıdır?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/insanlar-nicin-farklidir/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/insanlar-nicin-farklidir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2009 18:18:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlar Niçin Farklıdır]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2819</guid>
		<description><![CDATA[AKIL, kalp, vicdan, korku, sevgi, iman gibi binlerce manevî hazine ile donatılmış insanoğlu, dünyayı paylaştığı diğer canlılar içerisinde maddî olarak dahi en mükemmel şekilde yaratılmıştır. İnsanın apayrı bir nev olması, bazı temel özelliklerin, her ferdinde aynı olmasıyla mümkündür. Normalde, her insanda iki el, iki ayak, iki kulak, iki göz, tek burun, bir ağız vardır. Yapı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/02/insan.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2560" title="insan" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/02/insan.jpg" alt="insan İnsanlar Niçin Farklıdır?" width="180" height="173" /></a>AKIL, kalp, vicdan, korku, sevgi, iman gibi binlerce manevî hazine ile donatılmış insanoğlu, dünyayı paylaştığı diğer canlılar içerisinde maddî olarak dahi en mükemmel şekilde yaratılmıştır.</p>
<p>İnsanın apayrı bir nev olması, bazı temel özelliklerin, her ferdinde aynı olmasıyla mümkündür. Normalde, her insanda iki el, iki ayak, iki kulak, iki göz, tek burun, bir ağız vardır. Yapı itibariyle de bütün insanların organları aynıdır. Herkesin akciğeri, böbreği, kalbi, insan vücudunun hiç değişmeyen bir bölgesindedir. Bu birlik ve beraberlik ve birbirine benzemeklik, insanın yaratıcısının tek bir Allah olduğunun nihayetsiz delillerinden biridir. Tıp ilmi insanın bu özelliğinden dolayı ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Eğer insan vücudunun yapısında bu birlik mührü olmasaydı, her insan için ayrı bir tıp ilmi gerekecekti. Meselâ cerrahların insan organlarını elleriyle koymuş gibi bulmaları, mümkün olmayacaktı.<span id="more-2819"></span></p>
<p>İnsanların müşterek özellikleri çok. Peki her bir insanın sadece kendisine mahsus olan, alâmet-i farika diyebileceğimiz ayırtedici özellikleri yok mu?</p>
<p>Cenâb-ı Hak bütün insanları müşterek özelliklerle yarattığı gibi, her bir insanı da sadece kendisine mahsus olan ayrı ayrı özelliklerle de donatmıştır. Meselâ her bir insanın yüzünün şekli sadece kendisine mahsustur ve kimseye benzemez. Ayrıca her bir insanın parmak izleri ve sesleri de ayrı ayrıdır, kimseye tam tamına benzemez. Bütün bunlar Yaratanın istediği gibi tasarruf ettiğine, ilminin ve kudretinin nihayetsiz olduğuna delildir.</p>
<p>İNSANLARIN simalarının ayrı ayrı olduğunu belirtmiştik. Bütün dünyayı dolaşsak yüzleri tamamen tıpatıp birbirine benzeyen iki kişiyi bulamayız. Aynı yumurta ikizlerinde bile birtakım farklı özellikler mevcuttur. Rum Sûresi&#8217;nin 22. âyeti bu hakikata işaret etmektedir.</p>
<p>Meâlen Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor; &#8220;O&#8217;nun âyetlerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin başka başka olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.&#8221;</p>
<p>Bir an insanların, ikiz veya üçüzlerde olduğu gibi birbirine benzediğini düşünelim. Ne olurdu? İnsanlarda hukukun muhafazası neredeyse imkânsız olurdu. Suçlular, insanlann arasına karışır kimin suçlu olduğu asla bulunamazdı. Dairelerde memur, amir kavramı kalmazdı. Aile mahremiyeti tehlikeye girerdi. Sınıfında ikiz talebeleri olan öğretmenler, ne büyük problemlerin oluşacağını daha iyi tahmin edebilirler.</p>
<p>Rabbimizin, her insana farklı bir yüz şekli vermesi tâ Âdem (a.s.) zamanından kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insan fertlerinin yüz şekillerinin ilm-i ezelîsinde mahfuz olduğunu gösterir. Zira, yaratılan bütün simaları bir anda bir arada ve tek tek bilemeyen, hepsinin dışında bambaşka bir yüz yaratamaz.</p>
<p>Bir anatomi uzmanının ifadesine göre, parmak izleri tıpatıp birbirine benzeyen iki insanın olması için, ihtimal hesaplarına göre 4 trilyon yıl geçmesi gerekmektedir. Bu ise insanoğlunun ilk yaratıldığı andan bugüne geçen süre ile kıyas bile edilemeyecek kadar büyük bir zaman sürecidir. Kur&#8217;ân mucizevî âyetlerinden biriyle bu sırrı bin dört yüz seneden beri gözler önüne seriyor: &#8220;İnsan kemiklerini biraraya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Aksine biz onun parmak uçlarını bile iade etmeye kadiriz.&#8221; (Kıyamet Sûresi, 3-4)</p>
<p>Her bir insanın şahsına mahsus özellikleri bu kadarla da kalmamaktadır. Meselâ adlî vak&#8217;alarda, suçludan geriye kalmış bir tek saç telini, değişik fizikî ve kimyevî analizlerden geçirip özel mikroskoplarda inceleyerek kime ait olduğunu bulmak mümkündür.</p>
<p>HER BİR İNSANIN dokularının moleküler yapısının tamamen insanın kendisine mahsus oluşu, hayretimizi daha da artırıyor. Herkes, bazı özelliklerini annesinden ve bazı özelliklerini de babasından alarak yaratılmıştır. Bu bakımdan insanların moleküler yapısı, yani proteinlerinin yapısı, annesinden ve babasından gelen maddelerin yepyeni bir kompozisyonu neticesi olarak, tamamen kendisine mahsus bir şekil alır. Kimya ile biraz alâkası olan bilir ki, canlıların temel maddelerinden birisi olan proteinler, tamamı 20 adet olan ve amino-asit adı verilen maddelerin değişik şekillerde birbirleri ile bağlanmalarından meydana gelir. Aminoasitlerin çok farklı imkânlarda tertiplenişinden dolayı, insanlarda protein yapısı sadece insan nev&#8217;ine mahsus değil, her bir şahsa, şahsın herbir organına, hatta insanın her bir hücresine mahsus olarak yaratılmıştır. Yani her bir insan proteinlerinin tertibi bakımından kesinlikle eşsizdir.</p>
<p>HER BİR İNSAN, ayrı siması, kendine mahsus ses tonu, parmak izi, bir tek saç teline, hatta hücrelerine, moleküllerine vanncaya kadar şahsına münhasırdır, yani emsalsizdir, hiç kimseye benzemeyecek özelliklerle yaratılmıştır. Bunların yanında huy, karakter, zekâ vs. gibi manevî yönden de benzersiz olarak yaratılmıştır. Kısaca, her bir insan apayrı bir kitap gibidir, eşi olmayan yepyeni bir eserdir. Böylesine benzersiz yaratılacak kadar önem verilen insanlar, ahirette de tek tek diriltilecekler, ayrı ayrı hesaba çekilecekler, dünyadaki davranışlarına göre de ya mükâfat görecekler veya cezaya lâyık olacaklardır.</p>
<p>Çünkü, bütün bu sanatlar, harikulâde işler, durmaksızın yenilenip tazelenmeler, en mükemmel şekilde var edilip, hayatların devam ettirilmesi, bunca eşsizlik ve benzersizlik, bunca kıymetli hazine bir daha dirilmemek üzere öldürülüp, zayi edilecek değildir. Bütün bu işleyişin, dünyaya gelip gitmelerin ciddi bir gayesi ve kaçınılmaz bir neticesi vardır ve insanı beklemektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/insanlar-nicin-farklidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadınlar ne ister, Erkekler ne anlar?</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/kadinlar-ne-ister-erkekler-ne-anlar/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/kadinlar-ne-ister-erkekler-ne-anlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Apr 2009 18:15:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Kadınlar ne ister]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2816</guid>
		<description><![CDATA[TİMSAHLA filin dillere destan evliliğini duymuşsunuzdur belki. İki sevgili evlendikten sonra, birbirlerine kendileri için “en değerli” olanı verme yarışına girerler. Timsah gölden en güzel balıkları çıkarıp sevgilisi file ikram eder. Fil de pek sevdiği yeşil yapraklarının en tazelerinden çırpıp sevgilisinin önüne atar. Fakat sonuç hüsrandır. Otçul olan fil için balıklar, etçil timsah için de tazecik]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/kadin.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2817" title="kadin" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/04/kadin-300x191.jpg" alt="kadin 300x191 Kadınlar ne ister, Erkekler ne anlar?" width="300" height="191" /></a>TİMSAHLA filin dillere destan evliliğini duymuşsunuzdur belki. İki sevgili evlendikten sonra, birbirlerine kendileri için “en değerli” olanı verme yarışına girerler. Timsah gölden en güzel balıkları çıkarıp sevgilisi file ikram eder. Fil de pek sevdiği yeşil yapraklarının en tazelerinden çırpıp sevgilisinin önüne atar. Fakat sonuç hüsrandır. Otçul olan fil için balıklar, etçil timsah için de tazecik yapraklar hiç de değerli değildir. Çift, sonunda anlar ki, herkesin kendisi için “en değerli” olanı vermesi iyi niyetli ancak teknik olarak yanlış bir davranıştır; hem iyi niyetli hem de teknik olarak doğru davranış eşi için “en değerli” olanı vermektir. Sonuç olarak, fil timsaha hortumuyla tuttuğu ve zaten yemeyeceği balıkları, timsah da gölün dibinden kopardığı ve zaten sevmediği tazecik yosunları vermeye başlar. Mutlu olurlar; çünkü birbirlerini anlamaya vakit ayırmışlardır. İkisi de “Ben elimden geleni yapıyorum ya!” savunmasına girmemiştir. <span id="more-2816"></span></p>
<p>Bu kısa meseli yabana atmayın. En az fil ve timsah kadar yabancıyız birbirimize. Erkeklerin kadınların ne istediği konusunda teknik ve detaylı çalışmalara ihtiyacı var. Kadınların da hiç şüphesiz erkeklerin ne istediği üzerine kafa yormaları gerekiyor.</p>
<p>Evlilik terapistlerinin kendilerine boynu bükük gelen çiftlere hatırlattığı detayı bir de burada hatırlayalım: “Kötü olan siz değilsiniz; kötü olan ilişkiniz.” Yani, iyi insanlar da olsanız kötü bir ilişki kurabilirsiniz. Kötü bir ilişki içinde de olsanız, hâlâ iyi birer insan olmanız mümkündür. Böylece çiftlerin biraz olsun başları omuzlarının üzerinden uzaklaşır, biraz daha ümitle bakarlar soruna.</p>
<p>Evlilik terapistlerine hak verin, kendinize de fırsat tanıyın: Doğrudur; iyi bir ilişkinin iyi bir insan olmaktan fazla şartları vardır. Evlendiğimiz gün, ilk çocuğumuz doğmuştur aslında; ilişkimiz. İlk günler heyecanla ve mutlulukla karşılarız onu; ondan sonra ne yapacağımızı düşünmeyiz bile. Sonra bakarız ki, ilişkimiz konuşmayı bilmiyormuş. Aylar sonra emeklemeye başladığını, paytak yürüdüğünü fark ederiz. Sonra biz onu çocuğumuz bilip besledikçe ayağa kalkar, yürümeye başlar. Fakat çoğu kez ilişkimizin ilk çocuğumuz olduğunu aklımıza bile getirmeyiz; onu doğduğu gün aç bırakırız, kendi kendine beslenebileceğini, tek başına yürüyüp ayağa kalkabileceğini düşünürüz. Duruma göre, ilk çocuğumuzu doğar doğmaz inkâr edip cami kapısına ya da karakol önüne bile terk edebiliriz. İlk çığlıklarını attığında, kolayca boşanır, boşanmasak bile onu gayrimeşru bir çocuk gibi istemeye istemeye büyütürüz. İki “iyi” insan olarak “kötü” bir ilişkinin uçlarına yerleştiririz kendimizi. İlişkimiz de ilk fırsatını bulduğunda evden kaçıverir.</p>
<p>GELİN, işin bir ucundan tutalım. Bugüne kadar hiçbir erkeğin tam anlamıyla cevap bulamadığı “Kadınlar ne ister?” bilmecesinden çözebildiklerimizi paylaşalım. Yüzükoyun yatan, ortalıkta aç sefil dolaşan ilişkimizi ayağa kaldıralım, eve çağıralım. Bunun yolu da fil olarak timsahın ne istediğini bulmamızdan geçiyor. İlişkinin öbür ucundaki kadına “iyi” davranalım. Buna göre, bu yazıyı, erkekseniz bir keşif merakıyla; kadınsanız bulmacanın hiç şüphesiz eksik kalacak kısımlarını tamamlamak üzere okuyun.</p>
<p>Kadınların en çok istediği şey sözdür. Her erkeğin iki dudağı arasında olan sözü ister kadınlar. Konuşulsun isterler kendileriyle. Konuşmaları dinlensin isterler. Buna göre, ilk yapacağınız iş televizyonu kapatmak olsun. Koltuklarınızı birbirinize çevirin. Yüz yüze bakın, göz göze gelin. Eşinizin gözünün içine baktığınızda tam da gözbebeğinin ortasında kendinizi göreceksiniz. Gözlerinin içine odaklandığınızda, sanki hep orada ağırlanıyormuş gibi hissedeceksiniz, eşinizin gözüne çoktan girdiğinizi fark edeceksiniz. Ancak bunun ona gözünüz gibi bakmaktan geçtiğini de gözlerinizle göreceksiniz.</p>
<p>Hazır göz göze gelmişken, eşinizin en son neler yaşadığını, yaşadıklarından ne hissettiğini anlamaya çalışın. Bu, kadınların en çok sevdiği empatinin ilk egzersizidir ve başarısızlığa uğrama ihtimaliniz neredeyse sıfırdır.</p>
<p>SIK SIK eşinize onunla birlikte olmaktan memnun olduğunuzu, onu takdir ettiğinizi ve yaptıklarına hayran olduğunuzu söyleyin. (Bu tavsiyelerin, basmakalıp şeyler olduğunu düşünenlerdenseniz, 24 saatinizi kesintisiz kucaktan hiç inmeyen bir bebekle geçirmeyi deneyin; kadınların ne kadar hayran olunası, takdir edilesi, memnun olunası işler yaptığını dehşetle fark edeceksiniz.)</p>
<p>Çok küçük ve sıradan işlerde bile, daracık zamanlarda bile, eşinizin ilgilerine ve tercihlerine önem gösterin. Mesela, yürüyüş yaparken ya da arabayla evinize dönerken birkaç yol alternatifiniz varsa, eşinize hangi yolu tercih ettiğini sormanız, onu mutlu edecek, onun kalbine giden yolu genişletecektir.</p>
<p>Kadınların ne istediğini erkeklerin hemen anlaması zordur; zaten bunun için bir ömür boyu vaktimiz vardır. Fakat erkeklerin de kadınlar tarafından anlaşılmadığı durumlar seyrek değildir. Görünen o ki, erkeğe de kadına da “ev ödevi” düşüyor.</p>
<p>KADINLAR NE İSTER, ERKEKLER NE ANLAR?</p>
<p>SENAİ DEMİRCİ</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/kadinlar-ne-ister-erkekler-ne-anlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evliliği Yürütmek İçin</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/evliligi-yurutmek-icin/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/evliligi-yurutmek-icin/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Apr 2009 17:53:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Çankırılı]]></category>
		<category><![CDATA[Evliliği Yürütmek İçin]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2766</guid>
		<description><![CDATA[TÜRKİYE’DE ‘evlilik okulu’ adı altında hizmet veren özel veya resmî bir eğitim kurumu biliyor musunuz? Ben bilmiyorum, en azından duymadım. Bazı üniversite hocalarının özel çabalarıyla ‘ana baba okulu’ adı altında halka açık kurslar düzenlendiğini biliyorum, ancak gençleri evliliğe hazırlayan bir ‘evlilik okulu’ bilmiyorum. Amerika’da ve Avrupa ülkelerinin çoğunda değişik isimler altında hizmet veren evlilik ve]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2466" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/01/evlilik1-150x150.jpg" alt="evlilik1 150x150 Evliliği Yürütmek İçin" width="150" height="150" title="Evliliği Yürütmek İçin" /></p>
<p>TÜRKİYE’DE ‘evlilik okulu’ adı altında hizmet veren özel veya resmî bir eğitim kurumu biliyor musunuz? Ben bilmiyorum, en azından duymadım. Bazı üniversite hocalarının özel çabalarıyla ‘ana baba okulu’ adı altında halka açık kurslar düzenlendiğini biliyorum, ancak gençleri evliliğe hazırlayan bir ‘evlilik okulu’ bilmiyorum.<span id="more-2766"></span></p>
<p>Amerika’da ve Avrupa ülkelerinin çoğunda değişik isimler altında hizmet veren evlilik ve ana baba okulları oldukça yaygın. Evlenmeye niyetli nişanlı veya sözlü gençler önce bir ‘evlilik okulu’nun kurslarına katılıyorlar. Burada evli çiftlere aile olmanın getireceği sorumluluklar, karşı cinsin psikolojisi, ‘ben’ kişiliği ile ‘biz’ kişiliğini ayıran sınırlar, eşler arası uyum, ailede iş bölümü, ortaya çıkan anlaşmazlık problemlerinin çözümü, arkadaş-akraba-komşu ve iş ilişkileri, ev ekonomisi gibi temel konular anlatılıyor. Amerika’da master yaptığım yıllarda sık sık bu okulları ziyaret etme ve derslerine katılma fırsatı bulmuştum.</p>
<p>Bazı üniversiteler ise, evlilik ve ana baba okullarından mezun olmuş evli çiftlerin altından kalkamadığı problemlere çözüm üreten ‘terapi dersleri’ veriyorlar. Terapiye katılan çiftler sıra ile problemlerini anlatıyorlar. Terapist problemi tartışmaya açıyor, daha evvel aynı problemle karşılaşan ve birlikte çözüm bulan eşler söz alıyorlar. Sonra terapist bazı çözüm önerileri sıralıyor ve bunları tartışmaya açıyor. Problemi yaşayan çift, sıralanan bu çözüm önerilerinden kendilerine uygun olanlarını not ediyorlar. Kendilerine doğrudan “Şunu yaparsanız problemi çözersiniz” şeklinde bir zorlama yapılmıyor.</p>
<p>KATILDIĞIM terapi derslerinin birinde bir hanım kalkıp söz istedi. Evliliği yürütemediği için boşanmak üzere olduğunu, yaşadığı problemi tartışmaya açmak istediğini söyledi. Terapist, yaşadığı problemi tartışmaya açma cesareti gösterdiği için bayana teşekkür etti ve sordu:</p>
<p>— Size çözümsüz gibi görünen problem nedir, hanımefendi?</p>
<p>Hanım gülümseyerek cevap verdi:</p>
<p>— Kocam çok mükemmel biri. Onun bu mükemmelliği beni rahatsız ediyor.</p>
<p>— Nasıl bir mükemmellik bu; biraz açar mısınız?</p>
<p>— Kocam çevirmen ve oyun yazarı. Çoğu gününü evde çalışarak geçirir. Ev işlerinde o kadar becerikli ki, evi siler süpürür, çamaşırları yıkar, yemek yapar, bana yapacak birşey kalmaz. Ben bankacıyım, yani çalışan bir bayanım. Akşam eve döndüğümde yemek dahil herşey hazırdır. Bu belki çoğu çalışan bayanın hayal ettiği birşeydir, ama benim için öyle değil. Kendimi evde işe yaramaz, değersiz ve silik biri olarak görüyorum. Bu beni son derece rahatsız ediyor. Kocamla problemi görüşüp görüşmediğimi merak edeceksiniz, evet hem de defalarca rahatsızlığımı dile getirmeye çalıştım. Ancak her defasında kocam ev işlerini yapmaktan zevk aldığını ve bana yardımcı olmaya çalıştığını; kendisine teşekkür edeceğime şikayette bulunmama bir anlam veremediğini söyledi.</p>
<p>Terapist, bayanın dile getirdiği probleme evlilik psikolojisinde ‘ailede rol çatışması’ adı verildiğini ifade etti ve konuyu tartışmaya açtı. Bayanı dinlerken Türkiye’de çalışan hanımların sıklıkla dile getirdikleri “Kocalarımız ev işlerinde ve çocuk bakımında bizlere yardımcı olmuyor” şikayetleri aklıma geldi. Evdeki rol paylaşımı ancak eşlerin karşılıklı anlaşmalarıyla ve rollerine uygun sorumlulukları yerine getirmeleriyle gerçekleşebilir. Eğer evlilik aşamasında kadın ve erkeğe düşen roller belli edilmemiş ve sınırları çizilmemiş ise, anlaşmazlıkların ortaya çıkması gayet normaldir. Eğer bir ailede annelik, babalık, kadınlık, erkeklik rolleri belli değil ve birbirine karışmış ise, orada aile düzeninden bahsedilemez.</p>
<p>Geniş ailelerde rol çatışmaları daha sık yaşanmaktadır. Aile büyükleri çoğu zaman anne ve babanın rollerini de üstlenir, ev ekonomisinden çocuk eğitimine kadar her alanda söz sahibi ve karar verici olmak isterler. Bize ulaşan, anne babanın söz geçiremediği, şımartılmış, problemli çocuk vak’aları genellikle büyükanne ve büyükbabanın eğitime doğrudan müdahale etmeleri sonucu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>AİLEDE ÇATIŞMA ALANLARI</p>
<p>Çatışma alanlarını incelerken anne, baba, çocuklar ve aile büyüklerinden oluşan geleneksel geniş aileyi ele alacağız. Aileyi teşkil eden üyelerin her birinin kişilik haklarını temsil eden bir ‘ben’ alanı vardır. Benim odam, benim bisikletim, benim masam, benim cep telefonum, benim arkadaşım, benim annem derken bu alanı ifade etmiş oluruz. Bir aile üyesi kendi ‘ben’ alanını kullanırken diğer aile üyelerini rahatsız edecek ve onların ‘ben’ alanlarını çiğneyecek şekilde davranmamalıdır. Ben alanlarının sınırlarını ve nasıl kullanılacağını görgü kuralları ve gelenekler belirler. Meselâ, bir aile üyesinin adına gelmiş mektubu başka bir aile üyesi açıp okumamalı; anne baba çocuğun odasına habersiz girip eşyalarını, çantasını, cüzdanını veya ceplerini karıştırmamalı; çocuğu uykuya gönderen baba yan odada yüksek sesle televizyon izlememelidir. Büyükbaba veya büyükannenin evin küçük çocuğu için ‘benim torunum’ demeye ve onu sevmeye hakkı vardır; ancak onun eğitimine doğrudan müdahale etmemelidir. Çocuğun eğitimi ve disiplini öncelikle anne ve babanın sorumluluğundadır ve onların ‘ben’ alanına girer.</p>
<p>Ailenin ortak malı olan eşyada ve ortak sorumluluk gerektiren konularda ‘biz’ alanı geçerlidir. Bizim evimiz, bizim arabamız, bizim komşularımız, bizim çocuklarımız derken bu alanı kastederiz. Aile büyükleri, anne baba ve çocuklar ailenin huzuru ve mutluluğu için ‘ben’ alanının bir kısmını isteyerek ve severek ‘biz’ alanına katar. Yeni evlenen genç bir kız veya erkek, artık eskisi kadar anne babasına, kardeşlerine, akrabalarına ve arkadaşlarına zaman ayıramaz. Evliliğin ve aile olmanın getirdiği sorumluluklar, yani ‘biz’ alanı devreye girmiştir. Kızı veya oğlu evlenen anne babalar, bu yeni ‘biz’ alanını kabullenmek istemez, “Oğlum evlenince bizden koptu, el kızına bağlandı” diyerek serzenişte bulunurlar. Eşler, birbirlerinin ‘ben’ alanlarına saygı duymalı, bu alanı çiğneyecek davranışlarda ve isteklerde bulunmamalıdır. “Sen artık evli bir kadınsın, eski arkadaşlarınla görüşmeni istemiyorum, ana evine gitmeni yasaklıyorum, gidip oradan akıl alıyorsun, huzurumuz bozuluyor” diyen bir genç koca, eşinin ‘ben’ alanına saldırarak kendi eliyle çatışma ortamı hazırlıyor demektir.</p>
<p>Eşlerden birinin tek yanlı olarak diğerinin ben alanına tamamen hâkim olma isteği beraberliği sıkıntılı ve çekilmez yapar. Anne baba ile çocuklar arası ilişkilerde de durum aynıdır. Aşırı sevgi, aşırı ilgi, aşırı koruma ve kıskançlık karşı tarafı rahatsız eder. Kayınvalide ile gelin arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkların temelinde birinin oğlu, öbürünün kocası üzerinde söz sahibi olma isteği vardır. Genelde, diğer sebeplerin hepsi bahanedir ve savunma mekanizmalarının bir ürünüdür.</p>
<p>SAVUNMA  MEKANİZMALARI</p>
<p>‘Ben’ alanı çiğnenen bir kadın kendisini değersiz hissetmeye başlar. “Kocam beni sevmiyor, bana değer vermiyor” duygusuna kapılır. Kendisine olan güvenini kaybeder. Evlilikten beklediğini bulamayan mutsuz bir kadın veya erkek, boşanmayı göze alamadığı zaman, çektiği sıkıntıların altında ezilmemek için savunma mekanizmaları geliştirir. ‘Hayır’ dediğinde çatışma doğacağını hisseder ve ‘evet’ diyerek muhtemel bir kavgayı savuşturur. Bu ilk anda kişiyi sıkıntıdan kurtarmış görünse de, uzun süre ‘hayır’ diyeceği şeylere ‘evet’ demek zorunda kalırsa kişi kendisine yabancılaşmaya başlar. İç çatışmaları artar ve nevrotik bir kişilik kazanır.</p>
<p>Psikologlar otuzdan fazla savunma mekanizmasından bahsederler. Ancak, biz burada en sık kullanılanlardan söz edeceğiz.</p>
<p>Akla uydurma: Bazı insanlar yaşadıkları bir sıkıntıya veya probleme mantıklı açıklamalar, sebepler ve özürler bularak rahatlamaya çalışırlar. Misafirlikte çocuğuna söz geçiremeyen bir anne, etrafa mahcup olmamak için, “Ne yapayım kardeş, babasına çekmiş” der. Dolmuş parası vermemek için işe yürüyerek giden bir adam, “Neden dolmuşla gitmiyorsun?” diye soran arkadaşına “Spor yapıyorum, fazla kilolarımı atıyorum” cevabını verir.</p>
<p>Dışa yansıtma: İnsan bazen kendisine yakıştıramadığı eksikleri, yanlışları, beceriksizlikleri başkalarına yansıtır; bunun onlardan kaynaklandığına inanır. Uzun süre terfi edemeyen bir memur dürüst çalıştığı, rüşvet almadığı ve müdüre yaltaklanmadığı için terfi edemediğini söyler. Ev işlerinden ve çocuk eğitiminden kaçmak isteyen bir baba, akşam yemeğini yedikten sonra televizyonun karşısına oturur:</p>
<p>— Hanım bir yorgunluk kahvesi yap da içeyim, bütün gün çalışmaktan canım çıktı, der.</p>
<p>Kadın kahveyi yaparken mutfaktan sesi duyulur:</p>
<p>— Oğlun yine matematikten zayıf almış, çocuğun dersleriyle biraz ilgilensen olmaz mı?</p>
<p>Adamın rahat koltuktan kalkmaya hiç niyeti yoktur. Başlar sistemden yakınmaya:</p>
<p>— Bu eğitim sistemini kökünden değiştireceksin. Elli-altmış kişilik sınıflarda ders mi yapılır? Boş zamanlarında işportacılık yapan bir öğretmenden ne beklenir? Öğretmenin de suçu yok, o da geçim derdine düşmüş. Bütün suç sistemde.</p>
<p>Dışa yansıtma bazen saldırganlık şeklini alır, kişiyi geçimsiz yapar, aile düzenini bozar, arkadaş ve dost kaybettirir. Alaycı gülümsemelerin ve abartılı övgülerin bile bir saldırganlık yanı vardır. Günlük konuşmada ‘aptal, kaz kafalı, beceriksiz, enayi, sersem’ gibi kelimeleri sık kullananlar, saldırgan kişiliğe sahip kimselerdir.</p>
<p>Bazı insanlar gerçek duygu ve düşüncelerinin tam tersini kullanarak karşı tarafın saldırganlığını önlemeye çalışırlar. Kocasının şerrinden korkan bir kadın, aşırı sevgi ve itaat gösterilerinde bulunur. “Allah seni başımızdan eksik etmesin, sen olmasan biz ne yaparız” der. Tek taraflı aşırı sevgi ve ilgi gösterisi karşısında sağlıklı bir beraberlik kurulamaz.</p>
<p>Geçmişe sığınma: Gerçeklerle yüzleşme cesareti gösteremeyen, karşılaştığı bir problemin üstesinden gelme becerisi kazanamamış kimseler çocuksu tavırlar sergilerler. Başkalarının yanında heyecanlanan, konuşurken yüzü kızaran, kekeleyen, aşırı el kol hareketleri yapan, isteği yerine gelmediği zaman bağırıp çağıran, başkalarından devamlı yardım ve anlayış bekleyen kimseler çocukluk dönemine geri dönüş mekanizmasını kullanıyorlar demektir. Çatışma ve tartışmadan kaçmak için karşı görüş belirtmekten kaçınan; “Haklısınız, size aynen katılıyorum, çok doğru, ben de öyle düşünüyorum, siz ne derseniz öyle yaparım” diyerek itaat gösteren insanlar da çocuksu bir kişilik sergilemektedirler.</p>
<p>Geleceğe ait bir amacı ve beklentisi olmayan kimseler; özellikle emekliler, eski sporcular, artistler, ses sanatçıları başkalarıyla iletişim kurabilmek ve ilgi çekmek için devamlı anılarını anlatır, eski başarılarıyla övünürler. Böylece uyum sağlayamadıkları günlük hayatın sıkıntılarından kurtulup geçmişin mutluluğuna sığınırlar.</p>
<p>Yön değiştirme: İnsan kendisine sıkıntı ve kaygı veren olaylardan, durumlardan veya konulardan kaçmak için sevinç ve neşe verecek bir başka alana kayar. İlgi alanına girmeyen, bilgisinin yetersizliği sebebiyle anlamakta zorluk çektiği bir konudan bahsedilirken araya girerek bir fıkra veya tatlı bir hatırasını anlatan adam yön değiştirerek kendisine sıkıntı veren atmosferden kurtulmak istemektedir. Kocasının işinden, müşterilerden, ödenmeyen çek-senetlerden bahsetmesinden sıkılan kadın, “Bugün ne oldu biliyor musun, duysan şaşarsın&#8230;” diyerek çocuğuyla aralarında geçen sıradan bir olayı anlatmaya başlar.</p>
<p>KİŞİLİK ÜZERİNDE GEÇMİŞİN İZLERİ</p>
<p>Bir anne, evlenmeye razı edemediği kızı ile görüşmemizi ve onu evlenmeye ikna etmemizi istiyor ve şöyle diyordu: “Karşımıza çok iyi bir kısmet çıktı, çocuk mühendis, ailesi zengin ve köklü bir aile.”</p>
<p>Bir turizm şirketinde rehber olarak çalışan genç kızımızla konuştuğumuzda, ortaya ailenin pek de hoş olmayan bir fotoğrafı çıktı. İşte evlenmeye razı edilemeyen genç kızın ağzından aile fotoğrafı:</p>
<p>“Çok parası olan erkeklerden nefret ederim. Para erkeği yoldan çıkarıyor. ‘İş görüşmesine gidiyorum’ diyerek sekreteriyle veya dostuyla Uludağ’da, Antalya’da lüks otellerde gönül eğlendiren adamlar biliyorum. Karısına yalan söyleyen, karısını aldatan, çocuklarını ihmal eden adamlardan nefret ediyorum. Babam müteahhit, onun da çok parası var, o da annemi aldatıyor. Annem bile bile bu duruma katlanıyor. Ben olsam katlanmam. Bir gün olsun baba sevgisi, baba şefkati görmedim. Annem gibi bir evlilik yapacağıma, hiç evlenmem daha iyi.”</p>
<p>Konferanslarımda ve gelen elektronik postalarda anne babalardan çok sık duyduğum şu önemli sözleri sizlerle paylaşmak istiyorum: “Konuşmalarınızda ve yazılarınızda çok haklı ve doğru şeyler söylüyorsunuz. Sizi dinlerken ve okurken yaptığımız eğitim yanlışlarının farkına varıyoruz, ancak eve gidince çocuklarımıza karşı aynı yanlışları işlemeye devam ediyoruz, bir türlü doğru davranmayı başaramıyoruz. Neden böyle oluyor?”</p>
<p>Neden mi böyle oluyor? Çünkü, siz çocukluğunuzda anne ve babalarınızdan böyle gördünüz. Anne babalarınızdan gördükleriniz kişiliğinize ve şuuraltınıza sindi. Siz de elinizde olmayarak onlar gibi davranıyorsunuz. Aile, anne ve baba denince model olarak içinde yaşayıp büyüdüğünüz aileniz, anneniz ve babanız aklınıza geliyor. Kadın olarak kocanızdan birşey istediğiniz zaman, elinizde olmayarak, sadece o isteğinizi dile getirmiyor, aynı zamanda annenizin o istekte bulunurken babanıza karşı takındığı tavrı takınıyor, yani aynı vücut dilini kullanıyorsunuz. Keza, erkek olarak, karınızdan bir istekte bulunurken, sadece o isteği dile getirmiş olmuyorsunuz; babanızın kullandığı otoriter tavrı ve buyurgan ses tonunu kullanıyorsunuz.</p>
<p>Bir bayan okuyucum, kocasının kendisine hiç değer vermediğini, misafirlerin yanında bir istekte bulunurken bile kaba bir dille emrettiğini söylüyor ve devam ediyordu: “Kocam evde yokken oğlum da babası gibi davranıyor, benden birşey isterken emredici bir dil kullanıyor, ancak babası evde iken öyle davranmıyor, kuzu gibi bir çocuk oluyor. Kocamla görüşmenizi rica ediyorum. Size çok saygısı var. Lütfen bana karşı daha kibar, daha yumuşak davranmasını söyleyin.”</p>
<p>Bayan okuyucumun kocasını tanıyordum, çok efendi bir adamdı. Görüşme isteğimi geri çevirmedi. Kendisine eşinin şikayetlerini aktarınca üzüldü. “Hocam,” dedi, “ben eşimi çok severim. Evlendiğimizin ilk aylarında eşime kibar davranmaya kalkınca babam benimle alay etti: ‘Benim yanımda karıya yalakalık yapmaya utanmıyor musun, ne biçim erkeksin sen!’ dedi. Ben de bir daha kibar sözler kullanmadım.”</p>
<p>“BEN NE SÖYLÜYORUM,</p>
<p>SEN NE ANLIYORSUN?”</p>
<p>Kahvehanelerin ve birahanelerin önünden geçerken buraları dolduran evli, çoluk çocuk sahibi erkeklerin psikolojisini hep merak etmişimdir: Güzel eşi ve sevimli yavruları ile oturup muhabbet edecekleri yerde, bu sigara dumanı ve içki kokuları arasında nasıl rahat edebiliyorlar? Onları buraya çeken şey nedir? Bayan okuyucu ve dinleyicilerimden çok sık duymuşumdur: “Kocam beni anlamıyor.” Birbirlerinin anlayışsızlığından, kabalığından, saygısızlığından, gevezeliğinden, ilgisizliğinden yakınan eşlerin sayısı az değildir.</p>
<p>Aile hayatında inişler çıkışlar, kayıplar kazançlar, üzüntüler sevinçler, bazen aşılması ve çözümü zor problemler yaşanır. Bunlar hayatı anlamlı kılan kaçınılmaz gerçeklerdir. Eğer bir problem belli bir süre içinde çözülemiyor, çabalar sonuçsuz kalıyor, aile mutluluğunu tehdit ediyorsa, işte o zaman ciddi bir durum var demektir. Görmezden gelerek veya savunma mekanizmaları kullanarak bir problemi etkisiz hâle getiremezsiniz. Problem çözümsüz kaldığı sürece ailede huzursuzluk devam edecektir.</p>
<p>Aslında aşılamayacak zorluk, çözülemeyecek problem yoktur. Beş ay önce makine mühendisi bir arkadaşım aradı. “Çok zor durumdayım, moralim sıfır, kafayı üşütmek üzereyim, mutlaka görüşmemiz lâzım, sana ihtiyacım var” dedi. Gittim, görüştük. Çalıştığı fabrika ekonomik krizden dolayı kapanmış. Tazminatını bile alamamış. Çalışanlar patronu mahkemeye vermişler. Arkadaş, bir aydır iş arıyormuş, bulamamış.</p>
<p>— Ne yapacağımı bilemiyorum. Eşimin ve çocuklarımın yüzüne bakamıyorum, bunalıma girdim, dedi.</p>
<p>Sordum:</p>
<p>— Hiç birikmiş paran yok mu?”</p>
<p>— Var biraz, ama hazıra dağ dayanmaz derler. Üç-beş ay ancak idare eder.</p>
<p>— Ne kadar paran var?</p>
<p>— Beş altı milyar kadar.</p>
<p>— Hiç üzülme, işin hazır.</p>
<p>— Nasıl yani?</p>
<p>— Pazarcılık yapacaksın. Arabanı satıp bir kamyonet alacaksın. Elindeki parayı da sermaye yapacaksın. Sebze ve meyve halinde tanıdığım toptancılar var. Bir aya kalmaz işi öğrenirsin. Bir sürü kaba saba, müşteriye nasıl davranacağını bilmeyen, cahil adamlar bu işi yapıyor, sen mi yapamayacaksın? Onlardan alacağıma senden alırım. Şimdiden bir müşterin hazır.</p>
<p>— Ağabey, sen ciddi misin?</p>
<p>— Evet, hem de çok ciddiyim. Yarından tezi yok, harekete geçiyoruz.</p>
<p>Arkadaşım geçen hafta aradı, “Ağabey, Allah senden razı olsun,” dedi. “İşler çok iyi, yanımda üç kişi çalıştırıyorum.”</p>
<p>İki insan bir mekânda beraber iken, hiç iletişimde bulunmamaları mümkün değildir. Hiçbir şey söylemeseniz, hiçbir şey yapmasanız dahi, bunun karşı taraf için bir anlamı vardır. Yolda giderken biri size selam verse, ve siz hiçbir şey söylemeden yolunuza devam etseniz bu vücut diliyle karşı tarafa verilmiş bir mesajdır. Vapurda, banliyö treninde veya belediye otobüsünde giderken biri yanınıza otursa ve “Nerelisin hemşerim?” dese, siz biraz daha yana kayarak gazetenizi açıp okumaya başlasanız, hiçbir söz söylemediğiniz halde, bunun anlamı, “Sana cevap vermek istemiyorum” demektir. Adamı duymamış olabilirsiniz, gerçekten niyetiniz onun sorusunu cevapsız bırakmak değildir; ancak vücut diliniz adama “Seninle konuşmak istemiyorum” mesajı vermiştir. Demek ki, önemli olan niyetiniz veya söz ve davranışlarımızla vermek istediğimiz mesaj değil; karşının mesajdan aldığı ve algıladığı sonuçtur. Karşımızdakini anlamanın yolu, kendimizi onun yerine koymaktır. Buna psikolojide ‘empati’ diyoruz.</p>
<p>Empati yapmasını bilmeyen bir hanım okuyucum, “Evde kavga çıkmasın diye kocam ne söylerse söylesin cevap vermiyorum, sesimi çıkarmıyorum; ama adam bağırmaya, bana hakaret etmeye devam ediyor,” diyordu. Aslında adamı çileden çıkaran ve daha da saldırgan yapan kadının bu suskunluğudur. Belki adamın niyeti ezmek değildir. Ama kadının ezilmişlik rolüne razı oluşu adamın ezme içgüdüsünü tahrik etmektedir.</p>
<p>Aynı mekânı paylaşan iki kişi arasında iletişim kopukluğu veya bozukluğu varsa, bu iki kişinin birbiri hakkında önceden gelen peşin hükümleri vardır.</p>
<p>Çok yaşanan tipik bir örnek:</p>
<p>Kadın: “Kocam akşam eve gelip yemeğini yedikten sonra geçer koltuğuna, gazete okur. Gazete bitince televizyon izler, elinde uzaktan kumanda olur olmaz saçma programlar seyreder. Ağzını açıp da benimle bir kelime konuşmaz, çocukların dersiyle ilgilenmez. Uykusu gelince de yatar uyur. Ne bizi bir yerlere götürür, ne de birileri bize gelir.”</p>
<p>Erkek: “Daha eve adımımı atar atmaz karım dırdıra başlar. Çocuklardan, geçim sıkıntısından, komşulardan, benim ilgisizliğimden, olup olmadık şeylerden şikayet eder durur. Hep beni suçluyor, hiç kendisinde kabahat aramıyor. Zaten yorgun argın geliyorum, bir de onun saçmalıklarını dinleyerek sıkıntıya girmek istemiyorum. Cevap versem işler daha da ters gidiyor, kavga çıkıyor. En iyisi bir kenara çekilip susmak.”<!--more--></p>
<p>Nasreddin Hoca misali, hangisini dinlesen o haklı. Aslında ikisinin de farkında olmadığı gerçek şu: İnsanlar iletişimde bulunurken, söz ve davranışlarıyla ilişkiye bir yön verirler. Burada erkeğin susması kadının dırdıra başlamasına, kadının dırdırı da erkeğin susmasına yol açmaktadır. Bu kısır döngü içinde sağlıklı bir iletişim kurmak mümkün değildir. Peki, bunun bir çözümü yok mu? Var. İki taraf da karşıdakinin değişmesini beklemeden kendini değiştirmeye çalışacak. Aslında çözümsüz gibi görünen ilişkilerin altında karşıdakinden değişmesini ve anlayış göstermesini beklemek yatıyor.</p>
<p>Ders çalışmayan çocuğuna anne ve baba ısrarla ders çalışmasını söyler ve onun tembelliğinden yakınır. Anne ve babaya sorsanız, çocuk ders çalışmadığı için ısrar etmekte ve üzerine gitmektedirler. Çocuğa sorsanız, anne ve babasının ısrarlarına ve suçlamalarına kızdığı için çalışmamaktadır. Taraflardan biri diğerinin değişmesini beklemeden kendi istek ve iradesi ile değişmedikçe, çatışma alanı varlığını sürdürecek, problem çözümsüz kalmaya devam edecektir.</p>
<p>ÇATIŞMA ALANLARI</p>
<p>Dışarıdaki insan ilişkileri ile ailedeki karı koca ilişkilerinin birbirinden farklı olduğu muhakkak. Evdeki anlaşmazlık ve çatışma alanlarının çoğu bu farklılıklardan besleniyor. Çatışma alanlarından en belirgini cinsiyet farkıdır. Allah, erkeği ve kadını ayrı fıtratlarda ve ayrı yeteneklerde yaratmış ki, birbirlerini tamamlasınlar. İki kadının veya iki erkeğin evlenip yuva kurmalarını düşünebilir misiniz? Bu düşünce cinsel serbestinin en yaygın olduğu ülkelerde dahi tepki ile karşılanmaktadır. Davranış psikolojisi uzmanları kadınların erkek gibi, erkeklerin kadın gibi davranmasını ‘kişilik bozukluğu’ olarak yorumluyor. Kadın kimliğine (yaratılışları gereği) naziklik, zariflik, uysallık, duygusallık ve estetik daha çok yakışıyor. Güzel görünmeye ve güzel giyinmeye daha çok önem verirler. Erkeklerde güçlü olma, yönetme, hükmetme, cesaret ve kahramanlık gösterme, kavgadan kaçmama duyguları daha baskındır. Bu yüzden karı koca kavgalarında dayak yiyen, ağır hakaret gören ve ezilen taraf hep kadın olmuştur. Eşler birbirlerinin yaratılıştan gelen özelliklerine saygı duymalı, bu özelliklere uymayan isteklerde bulunmamalıdır.</p>
<p>Önemli bir çatışma alanı da ev ekonomisidir. Eve giren paranın nasıl ve nereye harcanacağı eşler arasında hep anlaşmazlık konusu olmuştur. Geleneksel aile modelimizde para kazanmak ve ailenin geçimini sağlamak erkeğin görevidir. Baba, aile reisidir. Kadın hakları savunucuları erkeğe verilen bu rolü ‘erkek egemenliği’ olarak yorumlamakta ve itiraz etmektedir. Büyük şehirlerde, bilhassa memur ailelerde, kadın da çalışmak zorunda kalmaktadır. Çalışan kadının işi daha da zordur. Geleneksel kadının bütün rolleri çalışan kadından da istenmektedir.</p>
<p>Parayı kimin kazandığı fazla önemli değildir, önemli olan nasıl harcandığıdır. Harcamada ‘biz’ alanı geçerli olmalıdır. Aile üyelerinin her biri ‘bizim evimiz, bizim arabamız’ dedikleri kadar, ‘bizim paramız’ diyebilmelidir. Para, kazananın cüzdanında veya banka hesabında değil, aile kasasında durmalıdır. Feministler görmezden gelse de, çoğu evlerde aile kasasının anne olduğunu hepimiz biliyoruz. Faturalar ve taksitler ödendikten sonra artan paranın nereye ve nasıl harcanacağına anne, baba ve çocuklar birlikte karar vermelidir.</p>
<p>Baba, eşinin ve çocuklarının maddî ve manevî ihtiyaçlarını yerine getirmekle sorumludur. Bu sorumluluğunu baskı veya tehdit aracı olarak kullanmamalıdır. Çocuğuna kızdığı zaman, “Yarın sana harçlık yok!” veya eşiyle tartışırken “Sana elbise almaktan vazgeçtim!” dememelidir. Kadın da, kocasına kızarak evdeki rolünü aksatmamalı, dişiliğini silah olarak kullanmamalıdır.</p>
<p>Çatışma alanlarından bir diğeri, belki de en önemlisi, eşlerin birbirinden mükemmel olmalarını beklemeleridir. Adam kendisi yalan söylediği ve eşine karşı dürüst olmadığı halde, karısının yalan söylememesini ve dürüst davranmasını ister. Karısının kendisini eleştirmesine kızar, ama onu eleştirmekten ve hatalarını yüzüne vurmaktan çekinmez. Kendisi arkadaşlarıyla kahveye, maça, balığa gider; ama karısının evden çıkmasına, baba evini veya bir akrabasını ziyaret etmesine izin vermez. Kocası tarafından devamlı eleştirilen ve aşağılanan bir kadın, evinden soğur, iş yapma enerjisini kaybeder. “Böyle nankör adam görmedim, ne yapsam yaranamıyorum” der. Ancak bunu sesli olarak dile getiremediği için, aksayan işlere bahaneler uydurur. “Niçin yemek yapmadın, niçin pantolonumu ütülemedin?” diye soran kocasına, “Hastaydım, bütün gün yattım” der.</p>
<p>Dedikodu da aile huzurunu bozan etkili bir çatışma alanıdır. Birbirine karşı dürüst olmayan, sevincini ve üzüntüsünü doğrudan ifade edemeyen, mutsuz ve uyumsuz eşler arasında dedikodu daha yaygındır. Beceriksiz kadın başkalarının yanında kocasından ve çocuklarından yakınır, beceriksiz erkek de karısını çekiştirir. Aslında bu insanlar sadece eşleriyle değil, başkalarıyla da geçimsizdirler. Akrabalarını, komşularını ve arkadaşlarını da çekiştirmekten geri kalmazlar. Mutlu ve huzurlu aileleri kıskanır, onların da kendileri gibi mutsuz olmasını arzu ederler.</p>
<p>Ruh sağlığının temel şartı aile huzurudur. Rahmetli babam, aile huzurumu sorarken, “Oğlum, garp cephesinde durum nasıl?” derdi. Garp cephesi ile aile huzurunun ne ilgisi var, diyeceksiniz. Aynı soruyu ben de babama sormuş ve şu cevabı almıştım: “Öyle deme oğul, aile huzurunu sağlamak her babayiğidin harcı değildir. Hanımınla iyi geçinmek, garp cephesini idare etmekten daha zordur. Askerde benim bir komutanım vardı. Çok sert ve disiplinli bir adamdı. Bizi öyle sıkı hazırlıyordu ki, savaş tatbikatlarında hep bizim bölük birinci seçiliyordu. Bu komutan cephede başarılı olduğu kadar evinde başarılı değildi. Karısıyla ve çocuklarıyla geçinemez, çoğu geceleri bölükte yatardı.”</p>
<p>Geleneksel aile modelimizde maalesef diyalog yerine monolog hâkimdir. Güçlü konuşur, zayıf dinler. Zayıf konumunda olan kadının ve çocukların cevap vermesi saygısızlık olarak değerlendirilir. Baba mutlak güç ve mutlak otoritedir. Baba ne derse o olur. Aile adına baba düşünür, herşeye baba karar verir. Baba yanlış yapmaz, yapsa da eleştirilemez. Devlet modelimiz de aile yapımıza çok benziyor. Devlet mutlak güçtür, vatandaşın devleti eleştirmesi suçtur, bozgunculuktur. Vatandaş adına devlet düşünür, neyin doğru neyin yanlış olduğuna devlet karar verir. Vatandaşın görevi devlete itaat etmektir.</p>
<p>Bu mantık ve bu gidişle ne ailede, ne de devlette problemleri çözmek mümkün değildir. Kadın kocasından, koca karısından değişmesini beklediği ve devlet vatandaşın, vatandaş da devletin değişmesini istediği sürece bu kısır döngü devam edecektir.</p>
<p>Ali Çankırılı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/evliligi-yurutmek-icin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yanlışa Müdahale ve Çoğulculuk</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/yanlisa-mudahale-ve-cogulculuk/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/yanlisa-mudahale-ve-cogulculuk/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Feb 2009 12:19:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir SİFİL]]></category>
		<category><![CDATA[fikir]]></category>
		<category><![CDATA[hoşgörü]]></category>
		<category><![CDATA[hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Semerkand]]></category>
		<category><![CDATA[Semerkand Dergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2578</guid>
		<description><![CDATA[İçinde yaşadığımız zaman dilimi, birarada yaşama, hoşgörü, çoğulculuk gibi kavramların hüküm sürdüğü farklıbir dünya fotoğrafı çıkarıyor karşımıza. Bu kavramların aslında neanlama geldiği, neyi hedeflediği ve muazzez dinimiz tarafından neölçüde tasdik edildiği konusunda ciddi bir zihniyet krizi yaşadığımızortada. Kur’an ve Sünnet bizden, yaşadığımız ortama veşartlara bukalemun gibi ayak uydurmamızı değil, içinde bulunduğumuzortam ve şartları mümkün olduğunca]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_icerikLb"><strong><img class="alignleft size-full wp-image-2579" title="kilit" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/02/kilit.jpg" alt="kilit Yanlışa Müdahale ve Çoğulculuk" width="255" height="88" />İçinde yaşadığımız zaman dilimi, birarada yaşama, hoşgörü, çoğulculuk gibi kavramların hüküm sürdüğü farklıbir dünya fotoğrafı çıkarıyor karşımıza. Bu kavramların aslında neanlama geldiği, neyi hedeflediği ve muazzez dinimiz tarafından neölçüde tasdik edildiği konusunda ciddi bir zihniyet krizi yaşadığımızortada.</strong></p>
<p>Kur’an ve Sünnet bizden, yaşadığımız ortama veşartlara bukalemun gibi ayak uydurmamızı değil, içinde bulunduğumuzortam ve şartları mümkün olduğunca Allah Tealâ’nın rızasına uygun halegetirerek yaşamamızı istiyor. Nasıl ki din değişmek ve dönüşmek içindeğil, değiştirmek ve dönüştürmek için gönderilmişse; aynı şekildemüslüman da bu anlayış içinde hareket etmek durumundadır.</p>
<p>İçinde yaşadığımız zaman dilimi, bilhassa Batı’dan esen rüzgârların etkisiylebir arada yaşama, hoşgörü, çoğulculuk… gibi kavramların hüküm sürdüğüfarklı bir dünya fotoğrafı çıkarıyor karşımıza. Toplum olarak hiçbirmuhakemeye tabi tutmadan kabul edip kullandığımız bu kavramlarınaslında ne anlama geldiği, neyi hedeflediği ve muazzez dinimiztarafından ne ölçüde tasdik edildiği konusunda ciddi bir zihniyet kriziyaşadığımız ortada.<span id="more-2578"></span></p>
<p>Kimilerine göre bu kavramlar esas alınıp,din, inanç, hüküm, fikir, kanaat… her ne varsa bunların icabına göreayarlanmalıdır. Bu kavramlarla örtüşen inanç ve hükümlere hayat hakkıtanırken, bunlarla şu veya bu biçimde çatışanlar terk edilmeli, hayatındışına atılmalıdır. Bu düşünceyi benimseyenlere göre, zikrettiğimizkavramlarla çatışma teşkil eden dinî hükümler, hatta inançlar, biziçağdaş toplumlar karşısında zor durumlara düşürüyor. Dünyaya bunlarıizah edemiyoruz. Dolayısıyla bunlardan bir an önce kurtulmak birelzemiyettir!</p>
<p><strong>Emr-i ma’ruf nehy-i münker</strong></p>
<p>YüceKitabımız bizi “Ümmet” olarak tanımlıyor. Ümmet olmak, inançtan amele,hayatın sosyal, ekonomik, siyasi ve diğer boyutlarından geçmiş vegelecek tasavvuruna kadar bizi biz kılan değerleri bütün olarakpaylaşmak, yaşatmak ve çoğaltmak demektir.</p>
<p>Üstelik bizim“Ümmet” oluşumuz sadece kendimizi ilgilendiren bir mesele de değil.Bizim bu vasfımızın bütün insanlığa bakan bir yüzü de var. YüceKitabımız’da şöyle buyurulur: “Siz insanlar için çıkarılmış ümmetlerinen hayırlısı olmak üzere yaratıldınız. Ma’rufu emreder, münkeriyasaklarsınız ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân, 110)</p>
<p>Buayette Ümmet-i Muham-med’in vasıfları dikkat çekici bir tertibe görezikir buyurulmuş. Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker imandan kaynaklananhususlar olduğu halde, onlara kaynaklık eden iman, onlardan sonrazikredilmiş. “Bunun hikmeti ne olabilir?” diye düşündüğümüzde aklımızagelen şu oluyor: Emr-i ma’ruf nehy-i münker, bu ümmetin “insanlık için”ortaya çıkarılışını izah eden vasıflardır. Zira emr-i ma’ruf nehy-imünker, imanın insanlığa dönük yüzüdür. Dünya adalet üzerine kaimdir veadaletin ihlali bizzat münker bir durumu ifade eder. Mümin, imanınınkendisine yüklediği sorumluluk bilinciyle o münkeri ortadan kaldırmayave adaleti yeniden ikame etmeye çalışır. İşte onun “insanlık için”ortaya çıkarılmış olması ile emr-i ma’ruf nehy-i münker arasında böylekopmaz bir ilişki vardır.</p>
<p>Şu halde bu ümmet fertlerininbulunduğu yerde Allah Tealâ’nın rızasına ve insanlığın hayrına olan nevarsa hakim olur, yaygınlık kazanır; O’nun rızasına aykırı düşen veinsanlık için değerli ve hayırlı olmayan şeyler de hayatın dışınaatılır. Bu özellik bu ümmet için sadece bir fazilet olarak değil, aynızamanda temel bir vazife olarak da ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Efendimizs.a.v. şöyle buyurmuştur: “İsrailoğulları’nda meydana gelen ilk bozulmaşudur: Birisi, (kötülük işleyen) başka biriyle karşılaşır ve ona, ‘Eyadam! Allah’tan kork, yaptığını terk et. Çünkü onu yapmak sana helaldeğildir’ derdi. Sonra ertesi gün onunla tekrar karşılaşır, fakat dünküyaptığı, onunla birlikte yemesine, içmesine ve oturmasına engel teşkiletmezdi. Bunu yaptığında Allah onların kalplerini birbirine karıştırdı(benzetti).”</p>
<p>Efendimiz s.a.v. sonra, “İsrail-oğulları’ndan kâfirolanlar Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlendiler&#8230;” diyebaşlayan ayetleri, “Fakat onların çoğu fasıktır.” mealindeki ayetinsonuna kadar (Mâide, 78-81) okudu ve arkasından şöyle buyurdu: “Dikkatedin! Allah’a yemin ederim ki sizler ya ma’rufu emredip münkerdensakındırır ve zalimin elinden tutup onu hakka döndürür, hak üzeretutarsınız (ya da kalpleriniz birbirine benzetilir).” (Ebu Davud)</p>
<p><strong>Kavramı doğru anlamak</strong></p>
<p>Kavramlarbizim hayat damarlarımız gibidir. Onların içinin farklı muhtevalarladoldurulmasına izin verdiğimizde, kendi kendimizi zehirlemiş oluyoruz.Günümüzde sıkça kullanılan, ama muhtevasını doğru tayin edemediğimiziçin zamanla anlamını kaybedip buharlaşan kavramlardan ikisidir“ma’ruf” ve “münker”. Yukarıda mealini verdiğimiz ayet-i kerimede degeçtiği gibi, bu iki kavram Kur’an’ın en temel kavramlarındandır veÜmmet-i Muhammed olarak bizler için de son derece önemli bir anlamifade ederler.</p>
<p>Ma’ruf kelimesini, içinde geçtiği ayet vehadisler de dahil olmak üzere her yerde “iyilik” diye tercüme etmekbüyük bir cinayettir. Zira “iyilik” her şeyden önce bir “kavram”değildir. İkinci olarak da bu kelime, içini kimin doldurduğuna göredeğişik anlamlar ihtiva eder. Şayet kelimeleri kavramlar doğrultusundadeğil de, kavramları kelimeler doğrultusunda anlamlandıracak olursak,bir süre sonra ma’ruf bizim için kötü, münker de iyi olan şeylerianlatmaya başlayacaktır.</p>
<p>Öyleyse vakit geçirmeden bu iki temel İslâmî kavramın anlam ve muhtevasına bakalım.</p>
<p>Ma’ruf,Allah Tealâ’ya taat, yakınlık ve insanlara iyilik anlamı taşıyan hersöz, davranış ve tutumdur. Yüce dinimizin, işlenmesini teşvik ettiğibütün ameller bu kapsamdadır.</p>
<p>Münker ise bunun tam zıddıdır.Allah Tealâ’yı isyan, insanlara kötülük ve zarar anlamı taşıyan ve Yücedinimizin yasakladığı her söz, amel ve davranış münkerdir.(İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, 3/216)</p>
<p>Şu halde bu iki kavramdan birine“iyilik”, diğerine “kötülük” demekle, aslında onların içini boşaltmışoluyoruz. Neyin iyi ve neyin kötü olduğunu günümüzde belli enformasyonmerkezleri belirlediği için –yukarıda da söylediğimiz gibi– bir süresonra, dinimizin ma’ruf dediği birtakım ameller “kötü” ve dinimizinmünker dediği birtakım işler de “iyi” olarak telakki edilebiliyortoplum tarafından.</p>
<p>Bir müminin günaha razı olması mümkündeğildir. Yanıbaşımızda bir günah işlendiği zaman ona en uygun metotlamüdahale edip, işlenmesine veya en azından yaygınlaşmasına mani olmakgörevimizdir. Oysa günümüzde “çoğulculuk”, “hoşgörü” gibi kavramlarmoda ve herkesin istediği hayat tarzını rahatça yaşaması “insanhakları” çerçevesinde temel bir hak. Yanıbaşınızdaki komşu,sokağınızdaki esnaf veya aynı güzergâhı kullandığınız insan, sizininanç ve kültürünüzle asla bağdaşmayan bir hayat yaşayacak, sizindininizin “münker” dediği fiilleri açıktan işleyecek ve siz onu ikazbile edemeyeceksiniz!</p>
<p>Efendimiz s.a.v., “Ben müşrikler arasındaikamet eden her müminden beriyim.” buyurmuş. “Niçin (böyle buyurdunuz)ya Rasulallah?” diye sorulduğunda da “Ateşleri birbirini görür.”karşılığını vermiş. (Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî)<br />
Buradaki “ateşleri birbirini görür” ifadesinin ne anlama geldiği konusunda ulema şu ihtimaller üzerinde durmuştur:</p>
<p>Müminle müşrikin hükümleri bir olmaz.</p>
<p>İslâmyurdu ile küfür ülkesi arasında fark vardır. Bir müslümanın (mazeretsizolarak) kâfirlerin memleketinde yaşaması caiz değildir.</p>
<p>Mümin, yaşantısında, ahval ve davranışlarında ve görünüşünde onlara benzememelidir. (Azîmâbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, 7/129)</p>
<p><strong>Peygamber vârislerinin görevi</strong></p>
<p>Geçmişteyaşamış herhangi bir toplum şerde, fesatta ve bâtılda ne kadar mesafekatettiği zaman uyarıcı peygamberler geliyordu diye baktığımız zamangördüğümüz manzara, şu zamanda bizim yaşadıklarımızdan çok farklıdeğildir. Ne var ki risalet kapısı artık kapanmış bulunuyor.</p>
<p>Ohalde insanlığı içine düştüğü bu şer gayyasından çekip çıkaracak tekumut ışığı olan Ümmet-i Muhammed’i kıvamda tutacak olan nedir?</p>
<p>Şüphesizki bunu yapacak olan bu ümmetin gerçek alimleridir. O vârisler ki,Allah Tealâ’nın rızasından başka bir hedefleri ve rıza-yı ilâhininuzağına düşmekten başka bir korkuları yoktur. Ne dünyalıkta gözlerivardır, ne makam ve şöhrette. Onlar bizim hayatımızın işaret taşları,nirengi noktalarıdır. Toplum, ahvalini onlara göne ayarlar, onlarabakarak kendisine çeki düzen verir. Bu sebeple toplum olarak, ümmetolarak bizim için ekmek ve sudan önce, ruhumuzu kıvamda tutacak alimlergereklidir.</p>
<p>Gerçek fonksiyonu bu olan alimlerin yerini, Kur’an-ıKerim’in “bel’am” tiplemesiyle dikkatimize sunduğu sahte alimleraldığında ise, İsrailoğulları’nın başına gelenin bizim de başımızagelmesi –Allah korusun– işten değildir.</p>
<p>İbn Abbas r.a.’ınnaklettiğine göre, “İçerisinde salih insanların bulunduğu bir beldehalkı helak olur mu?” sorusuna muhatap olan Efendimiz s.a.v.’in “Evet”diye mukabele ettiğini, sebebi sorulduğunda da şöyle buyurduğununaklediyor: “Allah’a isyan edilmesi karşılığında toleranslıdavranmaları ve sessiz kalmaları sebebiyle.” (Taberânî,el-Mu’cemu’l-Kebîr, 11/270)</p>
<p>Bu, her ne kadar senedi zayıf olsada muhtevası pek çok sahih hadis ile desteklenen bir rivayettir.Bunlardan birisinde Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Canımı elindebulundurana yemin ederim ki, ya ma’rufu emredip münkerdensakındırırsınız, ya da size Allah’ın katından bir azap göndermesiyakındır. Sonra O’na dua edersiniz de, duanıza icabet edilmez.”(Tirmizî)</p>
<p>Ali el-Karî, bu hadisin şerhinde, Efendimiz s.a.v.’inyeminli ifadesini de dikkate alarak şu açıklamayı yapıyor: “Allah’ayemin olsun ki, şu ikisinden biri mutlak surette olacak: Ya sizdenemr-i ma’ruf nehy-i münker, ya da indirilen bir azap ve bu azabınkaldırılması konusundaki dualarınıza icabet edilmemesi.” (Mirkat, 8/866)</p>
<p>İştealimlerin görevi bu noktada ortaya çıkıyor. Hem kendilerini hem detoplumun diğer kesimlerini, herhangi bir ayrım yapmadan kuşatacak olanbir azaba düçar olmamak için olanca gayretlerini sarf ederekyöneticisiyle yönetileniyle bütün toplumu uyarmak onların adeta varlıksebebidir.</p>
<p>Bu gayret, toplumun her kesimine sesini duyurupetkisini ulaştıran propaganda merkezlerinin tahribatının önüne geçeceketkinlik ve yaygınlığa kavuşmadıkça, toplumda münkeratın hakimiyetidevam edecektir. Bu devam ettiği sürece de başta alimler olmak üzerebütün toplum bunun zararını görecektir.</p>
<p><strong>Zarar da fayda da umumi</strong></p>
<p>Toplumdama’rufun hakim olması topyekün bir berekete kaynaklık ederken, münkerinhakimiyeti de topyekün zarar ve ziyanın sebebi olacaktır. Toplumuniçinde bulunduğu ahvalden haberdar olan hiç kimsenin, “nasıl olsa benmünker işlemiyorum; başkasının işlediği münkerin zararı bana dokunmaz”demesi hem müslümanca, hem de gerçekçi değildir. Bir hadiste ifadebuyurulduğu gibi, gördüğümüz bir münkeri gücümüz yetiyorsa elimizle,yetmiyorsa dilimizde ortadan kaldırmaya çalışmalıyız. Bu işin farz-ıkifaye olan kısmıdır ve herkes terk ederse herkes günaha girer, sorumluolur. Ancak bunu yapamıyorsak, “çoğulcu bir toplumda yaşıyoruz, herkesistediğini yapar” deyip de kendimizi tehlikeye atmamalı, o münkerikalben reddederek hiç olmazsa günahına ortak olmamalıyız.</p>
<p>Evet,münkeri kalben reddetmek en zayıf imanın tezahürüdür ve bir toplum neadına olursa olsun münkere buğz etme refleksini kaybetmişse, toptangünaha batmış ve ilâhi gazaba müstehak olmuş demektir. Bu durumu dilegetiren bir hadisinde Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur: “Yeryüzünde birgünah işlendiğini gören bir kimse, onu çirkin bulur ondan ikrah ederse,o günahı hiç görmemiş kimse gibi olur. Kim de o günah gıyabındaişlendiği halde ondan haberdar olur ve ona rıza gösterirse, onu bizzatgör(en ve müdahale etmey)en gibi olur.” (Ebu Davud)</p>
<p>Çoğulculuk,özgürlükler ve saire adına açıktan açığa işlenen münkerata sessizkalan, yerinde ve üslubunca müdahale edip düzeltebileceği arızalaradahi omuz silkip “bana ne” diyen fertlerden müteşekkil bir toplumunkendi değerlerine, geçmişine, kültür ve inancına değil, varlığına bilesahip çıkması müşkül hale gelir.</p>
<p>Hz. Ali r.a. şöyle der:“Dininizden (nefs, şeytan veya düşman tarafından) mağlup edile(rek terkede)ceğiniz ilk şey, elinizle yaptığınız cihattır. Sonra dilinizleyaptığınız (ı aynı şekilde terk edeceksiniz), sonra da kalbinizleyaptığınız cihat (elden gidecek). Her kimin kalbi ma’rufu ma’ruf vemünkeri münker olarak tanıma(maya başlar)sa ters döner, alt üst olur.”(İbn Abdilberr, et-Temhîd, 24/313)</p>
<p><strong>Probleme şaşı bakmak</strong></p>
<p>Günümüz insanı, maruz kaldığı propaganda bombardımanı karşısında şu düşünceye kolayca zihnini kaptırmıştır:<br />
Müslümanlardinlerini yanlış anlayıp yanlış yorumladıkları için geri kaldılar. Eğergelişmiş ülkelerin seviyesini yakalamak istiyorsak, eskimiş dinanlayışını terk edip, “çağa uygun” bir din anlayışı geliştirmemiz lazım.</p>
<p>Budüşünce öldürücü bir zehir gibi müslüman nesillerin beynini ve kalbiniadeta felce uğratmıştır. Oysa müslümanlar Batı alemi karşısında mevzikaybettiyse bunun sebebi dinlerini yanlış anlamış olmaları değil,dinlerinin gereğini yerine getirmemeleridir.</p>
<p>Tarih içindemüslümanlar dünyaya adalet dağıtacak güce ve insanlığın müşahede ettiğien ihtişamlı ve uzun ömürlü medeniyeti kuracak kabiliyet ve birikimesahip olduysa, bu, dinlerini doğru anladıklarının en büyük delilidir.Bugün bu durumda oluşumuz, o medeniyetin kurucu dinamiklerini ihmaletmiş olmamızdan, o iman safiyetini ve inanmışlık şuurunu aynı şekildedevam ettirme iradesini gösteremeyişimizdendir.</p>
<p>Bugün dahi,kapı komşumuzdan yakın ve uzak coğrafyalara kadar nerede ne olupbittiğine sadece seyrediyor ve sahaya inip oynamak yerine tribünlerdenseyretmeyi tercih ediyorsak, bu, emr-i ma’ruf nehy-i münker şuurunukaybettiğimizin işaretidir. Hoşgörü, çoğulculuk ve benzeri kavramlarbizi çevremizde olup bitenlere karşı ilgisiz kalmaya, hatta giderek hertürlü münkerat ve ma’siyeti “özgürlük” sınırları içinde telakki etmeyegötürüyorsa suçu ve suçluyu başka yerde aramak beyhudedir.</p>
<p>Elbetteemr-i ma’ruf nehy-i münker her önüne gelenin yapacağı bir iş değil,herkesin kendi konum, yetki, birikim ve kabiliyeti çerçevesindeyürütülmesi gereken bir faaliyettir. Dolayısıyla günümüz şartlarında buhayatî fonksiyonu yerine getirecek sivil örgütlenmeler ve insanlarıntepkisini değil, takdirini celp edecek metot ve vasıtalarla yürütülmesibir elzemiyettir.</p>
<p>Elbette bunu söylerken insanların bireyselhayatlarına müdahale etmeyi, toplumda kaos ve kargaşa oluşturacak vedüzeni bozacak davranışlarda bulunmayı telkin ediyor değiliz. Hattaböyle davranmanın, fitneye yol açacağı için bizzat kendisinin birmünker olduğunu söylüyoruz.</p>
<p>Kastettiğimiz, bizzat kendinefsimizden başlayarak etrafımıza en uygun metot ve aracı kullanarakma’rufa çağırıcı bir tutum içinde olmaktır. Zina yolundaki bir gencikolundan tutup zorla geri çevirmek değil, gençleri zinaya götürenyolları tıkayıcı, evliliği kolaylaştırıcı ve teşvik edici çalışmalaryapmaktır mesela.</p>
<p>Yahut manevi dinamiklerimizi toplumdayeniden harekete geçirmek ve etkin kılmak için insanımıza din, tarih,kültür şuuru veren sosyal, kültürel ve ilmî çalışmalar yapacak sivilörgütlenmelere gitmektir. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/yanlisa-mudahale-ve-cogulculuk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fazla Kilolardan Nasıl Kurtulmak İçin</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/fazla-kilolardan-nasil-kurtulmak-icin/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/fazla-kilolardan-nasil-kurtulmak-icin/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Feb 2009 16:12:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[ağırlık]]></category>
		<category><![CDATA[boy]]></category>
		<category><![CDATA[Edibe Karasay]]></category>
		<category><![CDATA[fazla kilolar]]></category>
		<category><![CDATA[fazla kilolardan nasıl]]></category>
		<category><![CDATA[kilo problemi]]></category>
		<category><![CDATA[kimler şişmandır]]></category>
		<category><![CDATA[nasıl kilo verilir]]></category>
		<category><![CDATA[şişmanlığın tanımı]]></category>
		<category><![CDATA[şişmanlık nedir]]></category>
		<category><![CDATA[vücut kitle indeksi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2567</guid>
		<description><![CDATA[HER NE KADAR kilo probleminiz olup olmadığını dış görünüşünüzden anlayabilirseniz de, uzmanlar bu iş için özel bir formül geliştirmişlerdir. Söz konusu formüle göre, şişmanlığı tanımlamak için önce, ağırlığın vücut kitle indeksinin (VKİ) neresinde olduğunun tesbiti gerekmektedir. VKİ, ağırlığın boy’un karesine bölümüne eşittir. Ağırlık(kg) / boy2(m) Normal sayılan değerler 18,5 ile 24,9 arasında değişir. Eğer VKİ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="size-full wp-image-2568 alignleft" title="kilo" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/02/kilo.jpg" alt="kilo Fazla Kilolardan Nasıl Kurtulmak İçin" width="180" height="270" />HER NE KADAR kilo probleminiz olup olmadığını dış görünüşünüzden anlayabilirseniz de, uzmanlar bu iş için özel bir formül geliştirmişlerdir. Söz konusu formüle göre, şişmanlığı tanımlamak için önce, ağırlığın vücut kitle indeksinin (VKİ) neresinde olduğunun tesbiti gerekmektedir. VKİ, ağırlığın boy’un karesine bölümüne eşittir.<br />
Ağırlık(kg) / boy2(m)</p>
<p>Normal sayılan değerler 18,5 ile 24,9 arasında değişir. Eğer VKİ 25 ile 29,9 arasında ise kilolu 30’dan fazla ise şişman tanımına girer.<span id="more-2567"></span><br />
&#8230;</p>
<p>Özellikle batı toplumlarında şişman insan sayısı her geçen gün daha da artmaktadır. Doktorlar şişmanlığı artık en önemli sağlık problemi sıralamasına alıyor ve şişmanlığın sebeb olduğu hastalıklara karşı insanların dikkatlerini çekmeye çalışıyorlar. Söz konusu hastalıklar arasında yüksek tansiyon, tip2 diyabet (ileri yaşlarda ortaya çıkan şeker hastalığı), eklemlerde kireçlenme sayılabilir. Ayrıca şişmanlardaki yeme bozuklukları göz önüne alındığında, buna kolesterol yüksekliğinin beraberinde karaciğer yağlanması ve kalp damar rahatsızlıkları da eklenebilir.</p>
<p>Amerika’da 1999 yılında 321 milyon dolar şişmanlık tedavisi ilaçları için harcanmış. Son 10 yılda şişman insan oranının %75 artması bu ülkede şişmanlık tedavisi konusuna dikkatlerin çekilmesine yol açmış. 42 yıl süren Framingham Kalp Çalışmasında,1 sigara içmeyen şişmanların yaşam sürelerinin 7 yıl, sigara içen şişmanlarınsa yaklaşık 14 yıl azaldığı belirlenmiş. Bu araştırma şişmanlığın, beklenen yaşam süresinde sigara kadar azaltıcı etkisi olduğunu göstermektedir. 2000 yılında yapılan bir çalışmada ise Avrupa Birliğinde her 13 ölümden birinin şişmanlıkla alâkalı olduğu tespit edilmiştir.2</p>
<p>Amerika’da erkeklerin %29’u, kadınlarınsa %44’ü kilo vermeye çalıştığını ifade etmesine rağmen, kilo vermek için en etkili kombinasyon olan kalori kısıtlaması ve düzenli egzersizi bu grupta az sayıda insan yapıyor. Araştırmalara göre günlük kalori ihtiyacından 500-1000 kal. az alınması ile normal bir erişkin haftada 0.5 kilo verebilir. Daha sıkı diyet yapılması ile hızlı kilo vermek mümkünse de uzun vadede kilonun korunması zorlaşıyor. Burada egzersizin yeri çok önemli; çünkü egzersizle beraber ulaşılan yeni kilonun korunması kolaylaşıyor. Tüm kilo verme çalışmalarında asıl olan, kişide sağlıklı yemek alışkanlığı ve davranış değişikliğinin sağlanması ile yeni bir hayat stilinin oluşturulmasıdır. Kalıcı bir değişiklikle 4-6 ayda başlangıç kilosunun %5-10’unun kaybedilmesi beklenir. Bu az gibi görülmesine rağmen sıkı diyetlerle görülen yan etki ve hastalıklar oluşmadan sağlıklı kilo vermeyi sağlar. Aslında zor olan kilo vermek değil, o kiloyu koruyabilmektir. Çünkü sıklıkla gözlenen, aynı kilonun veya çoğu kez daha fazlasının geri alınmasıdır. Kilo verme programlarında en başta, kilo alımına neden olabilecek, altta yatan bir psikolojik bozukluğunun araştırılması gerekir. Psikolojik sorunlardan kaynaklanan yeme problemleri olan kişiler, belli bir süre diyete uysalar bile, diyetin kesilmesinden sonra hızla eski alışkanlıklarına dönerek tekrar eski kilolarına ulaşırlar.</p>
<p>Bazı durumlarda şişmanlığın sadece diyet ve egzersizle tedavisi mümkün olmaz. Bir grup insanda aşırı kilo ile beraber görülen ciddi sağlık sorunları da gelişir. Bunlarda uzun sürede ağır ağır kilo vermeyi beklemek mümkün değildir. Mevcut durumun kötüleşmemesi için kısa zamanda belirli bir kiloya inmek gerekir. Vücut kitle endeksi 27 veya daha yüksek olan ve şişmanlık nedeniyle gelişen ve ağırlaşan yan sağlık problemleri olanlarda ilaç tedavisi önerilir. VKİ 30’dan fazla ise sağlık problemi olsun olmasın medikal tedavinin erken dönemde başlaması gerekir.</p>
<p>İlaç tedavisinde kanuni olarak kullanılabilen ilaçların mekanizmaları arasında açlık hissinin azaltılması, tokluk hissinin artırılması ve vücuda besinlerin emiliminin azaltılması sayılabilir. İştah kesici ilaçların kullanım süresi en fazla 3 ay olmalıdır. Bu ilaçların çarpıntı hissi, ağız kuruluğu,uykusuzluk, yüksek tansiyon, kabızlık gibi yan etkileri mevcuttur. Bu grupta depresyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar da yer alır; bunlar ilk altı ay kilo kaybına neden olurlar. Ancak ikinci altı ayda tedavi devam etmesine rağmen verilen kilolar tekrar alınır.</p>
<p>Besin emilimini azaltan uluslararası onay almış ilaçlar, ülkemizde de satılmaktadır. Yemeklerle beraber alınır ve diyetteki yağların barsaktan emilmeden atılmasını sağlarlar. Yapılan istatistiklerde bu ilaçların, plasebo(etken madde içermeyen haplar) grubuna göre iki kat daha fazla kilo kaybına neden oldukları görülmüştür. Ayrıca tedavi sonrası kilo alım hızı daha yavaştır. Yan etki olarak barsaktan yağların atılmasına bağlı olarak gaz artışı, ishal sayılabilir. Tedavi sırasında yağda eriyen vitaminler de atılacağı için ayrıca vitamin takviyesi gerekir. Kilo vermek için kullanılan bu ilaçlar muhtemel yan etkileri nedeniyle mutlaka doktor tavsiyesiyle alınmalıdır.</p>
<p>Bunların dışında deneme aşamasında olan ilaçlar ve ameliyat teknikleri mevcuttur. Ancak bunların sadece çok aşırı şişmanlarda ve ek sağlık problemleri olanlarda kullanılması gerekir. Unutulmaması gereken bir husus, tüm bu ilaçların fiziksel aktivite ve diyete ek olarak etki gösterdiğidir. İlaçlar tek başına etkili olamazlar. İlaç kesildiğinde daha hızlı şekilde kiloların geri alınması sık görülen bir durumdur.</p>
<p>Aslında şişmanlık, tıbbi bir problem yoksa, sünnete riayet eden bir müslümanda olmaması gereken bir durumdur. Hayatının tümünde sünnete uygun davranan kişi, tabii ki, yemesini de ona göre ayarlayacak ve sofradan tam doymadan kalkacaktır. Hadislerde geçen “Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır”3 uyarıları ile kendine özel, daha doğrusu müslümana özel bir hayat tarzı geliştirecektir.</p>
<p>Kaynaklar:</p>
<p>1) Ann Intern Med 2003 Jan 7;138(1):24-32</p>
<p>2) Eur J Clin Nutr 2003 Feb;57(2):201-8</p>
<p>3) “Hiçbir kişi midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır”. Tirmizi, Zühd 47</p>
<p>• New England Journal of Medicine 21/2/2002’den</p>
<p>Edibe Karasay</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/fazla-kilolardan-nasil-kurtulmak-icin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çocuk Yapmak</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/cocuk-yapmak/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/cocuk-yapmak/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Feb 2009 15:08:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emrehan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Cihat Zafer]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk yapma pozisyonları]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[nasıl çocuk yapılır]]></category>
		<category><![CDATA[zafer dergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2553</guid>
		<description><![CDATA[“Çocuk yapmayı düşünüyor musunuz?” Sanki, düşünmediği halde bile, zaman zaman anne ve baba olmuyor mu insanlar? Çok zaman düşünmemeyi sürdürerek, çocuklarını ziyan etmiyor mu aileler, toplumlar? Sonra, düşünüyor ama çocuk sahibi olamıyorlar. Sahi, onlar ne yapacak? Çocuk&#8230; Yapmak… Düşünmek… Hayatın her alanında, bu tür bir “parçalama” ve “ince (e) leme” ye tabi tutarak bakıldığında, bize]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-2554" title="bebek76" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/2009/02/bebek76-176x300.jpg" alt="bebek76 176x300 Çocuk Yapmak" width="176" height="300" />“Çocuk yapmayı düşünüyor musunuz?”</p>
<p>Sanki, düşünmediği halde bile, zaman zaman anne ve baba olmuyor mu insanlar?</p>
<p>Çok zaman düşünmemeyi sürdürerek, çocuklarını ziyan etmiyor mu aileler, toplumlar?</p>
<p>Sonra, düşünüyor ama çocuk sahibi olamıyorlar.</p>
<p>Sahi, onlar ne yapacak?</p>
<p>Çocuk&#8230;</p>
<p>Yapmak…</p>
<p>Düşünmek…<span id="more-2553"></span></p>
<p>Hayatın her alanında, bu tür bir “parçalama” ve “ince (e) leme” ye tabi tutarak bakıldığında, bize garip ve çirkin görünmeyecek kaç kavram sahibiyiz diye de düşünüyorum…</p>
<p>Kavramlar konuşmaları, konuşmalar eylemleri, eylemler hayatı, hayat ya da hayatmış gibi yapmaktadırlar.</p>
<p>Bunları düşünmeyeceksek, diğer düşündüklerimizin gerekçesini bulabilir miyiz?</p>
<p>Ekonomi, eğitim, zaman, uygarlık, inanç… Aynı derecede anlamsızlaşmaz mı?</p>
<p>Acaba yan yana getiremediğimizi iddia ettiğimiz kavramları biz yan yana getirmiş olamaz mıyız? Şikayet ettiklerimizi hayatımıza sokan ve şimdi onları hayatımızdan nasıl çıkaracağımızı düşünen biz değil miyiz?</p>
<p>‘Bütün’ üzerindeki çaresizliğimizin sebebini, kaynakları ve kurucu öğeleri üzerindeki cahilliğimizden biliyorum ve bütün bir hayat ve dünya üzerine ‘bilmenin’ ve ‘anlamanın’ buradan başlayacağını bir kere daha anlıyorum&#8230;</p>
<p>Çocuk ve insan kavramı üzerinde ‘adam’ ve ‘akıllı’ bir fikri ve ahlâkı olmayan bir dünyada, savaştan ve işkenceden şikayet etmek anlamlı mı?</p>
<p>Hayatımızı her cümlemizde yok etmecesine sakatlamaya, yaralamaya evet, savaşa, işkenceye, fakirliğe hayır…Yok öyle şey. Olmuyor da zaten.</p>
<p>çocuk. /i./ 1. Doğumdan buluğ çağına kadar insan yavrusu. 2. Evlat. 3. Genç, delikanlı. 4. Davranışları olgun adama uymayan, çocukça olan. 5. Bir teşkilata, bir gruba mensup. (Bu ülkenin çocukları…) 6. Ana rahmindeki doğum öncesi varlık. 7. Bir şeyin sonucu, ürünü. (Devrimin çocuğu, anarşi.) 8. Aynı yaşlarda olanların birbirine hitabı. (Çocuklar bekliyor, gitmem lâzım.)</p>
<p>yapmak. /f./ 1. Ortaya koymak, meydana getirmek, imal etmek, gerçekleştirmek. 2. Kurmak, tesis etmek. 3. İnşa etmek. 4. Çıkarmak, salgılamak. 5. Uğraşmak. 6. Tamir etmek. (Radyo bozulmuştu, yaptım.) 7. Uygulamak. (Anket yapmak.) 8. Düzenlemek. (Düğün yapmak.) 9. Sonuçlandırmak, gerçekleştirmek. 10. Biriktirmek, toplamak, sahip olmak. (Para yapmak.) 11. Görmek. (Tahsil yapmak.) 12. Becermek, muvaffak olmak. (Ticareti de yaptı.) 13. Hareket etmek. (Öyle yapma.) 14. Hale sokmak. (Fena yapmak.) 15. Vermek. (Arsayı sana yaptı mı?) 16. Terslemek, işemek. 17. Etmek, eylemek. (Spor yapmak, sayı yapmak.)</p>
<p>düşünmek. /f./ 1. Bir konu üzerinde yapılan zihni ameliye, tefekkür etmek. 2. Zihninden geçirmek, hayalinde canlandırmak. 3. Bir sonuç elde etmek için, zihnen çeşitli karşılaştırmalar yapmak, muhakeme etmek. 4. Fazlasıyla üzerinde durmak, bir konuda titizlik göstermek. 5. Görüş sahibi olmak. 6. Aklından geçirmek. 7. Tasarlamak. 8. Değerlendirmek, incelemek.</p>
<p>Madem ‘ince(e)lemek’ten söz ediyoruz, İngilizce sözlüğe de bakalım, çocuk yapmak ne demek?</p>
<p>Çocuk yapmak: ‘Have a child.’</p>
<p>Yani, çocuk sahibi olmak.</p>
<p>Nispeten daha az sakatlanmış bir yaklaşım. Peygamberine tanrıymış gibi davranan, asılmış bir tanrı fikrinden rahatsız olmayan, bunun putunu kolye yapıp boynunda gezdiren, hurafelerle dolu bir kültürün kelimelerini temel alacak değilim. Sadece bir örnek&#8230; Çocuk yapmaktan çok, çocuğa sahip çıkmayı çağrıştırdığını iyi niyetle var sayalım ve geçelim.</p>
<p>Çocuk&#8230; Yapmak&#8230; Düşünmek&#8230;</p>
<p>Bu kelimeleri kullanarak kurduğumuz cümlenin, çocukla, hayatla, anne ve baba olmakla, sorumlulukla, bilmekle ne ilgisi var?</p>
<p>Çocuğumuz hakkında bunca baştan savma bir cümleyi kurmak, en önce kendimizin, nasıl bir dünyaya razı olduğumuzu göstermiyor mu?</p>
<p>Bütün dünyanın, insana karşı kurulmuş bir tuzak hâline dönüşmesinde, işte bu türden ne kadar payımız olduğunu da…</p>
<p>Kaynağını, sınırlarını, anlamını ve sahibini tanımamayı, ihtimam göstermemeyi, saygı duymamayı, çocuklarımıza, onlar daha doğmadan öğreten biz değil miyiz?</p>
<p>Çocuk, bir başlangıç değildir, bir sonuç değildir…</p>
<p>Bir ürün değildir, var edilebilen, üretilebilen, yapılabilen bir varlık değildir…</p>
<p>Sahip olunabilen bir varlık da değildir…</p>
<p>Doğumdan önce biçimlendirilmesi mümkün olmayan, doğumdan sonra biçimlendirilmesi mümkün olmayan bir şeydir çocuk…</p>
<p>Çocuk sahibi olmaktan çok, çocuklara sahip çıkmayı öğrenmeli dünya.</p>
<p>Çocukların kalbinin nerede attığını öğrenmeli…</p>
<p>Çocuk, kimsenin değildir.</p>
<p>Çocuk, anne ve babanın değildir.</p>
<p>Çocuk, ülkenin, toplumun değildir.</p>
<p>Çocuk, zamanın değildir.</p>
<p>Çocuk, dünyanın değildir.</p>
<p>Çocuk, Allah’ındır.</p>
<p>“Allah’ın melekler olarak emanet ettiği çocukları, şeytanlar olarak iade ediyoruz!” diyordu, rahmetli Selahaddin Şimşek.</p>
<p>Daha doğmamış bir çocuğu, O’ndan, yapılan bir şey olarak söz ederek, incittiğimizi, kalbini kırdığımızı söylüyorum.</p>
<p>Çocuğun hakikatle bağını, daha baştan kopardığımızı söylüyorum.</p>
<p>Çocuk doğmadan, bu türden cümlelerle çocuğa yapılan haksızlığın, çocuk doğduktan sonra, eğitim, sağlık, çevre gibi temel haklarını vermemeye dek uzandığının, bu haksızlığın, üniversiteler, tıp fakülteleri ve göstermelik parklarla giderilemediğinin şahidi, içinde yaşadığımız dünyadır…</p>
<p>Çocuk, bütün arkadaşlarının gidemediği paralı okullara gitmeyi değil, bütün hayatını kaplayan ve kapsayan bir “yaşamak okulu” nu ister…</p>
<p>Büyüklerin bozduğu, sağlıksız bir dünyada, muayene edilmeyi değil, sağlığın tabii şartlarını ister…</p>
<p>Çevresindeki göstermelik bir parka götürülmeyi değil, yaratılışı gereği, çevresinin tamamen park olmasını, dünyanın yaratıldığı gibi bırakılmasını ister çocuk…</p>
<p>Bir kadın ve bir erkek, birleşip, bir “çocuk” yapamazlar…</p>
<p>Bütün dünya birleşse, bir “çocuk” yapamaz.</p>
<p>Allah, bir çocuk yaratırken, bir kadını anne ve bir erkeği baba yapar.</p>
<p>Sözlüklere daha çok bakalım.</p>
<p>Özellikle de hayatın, yaratmanın, yaratıcının sözlüğüne.</p>
<p>Cihat Zafer<br />
Zafer Dergisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/cocuk-yapmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sevmeyi Seviyorum</title>
		<link>http://www.yoremizden.com/sevmeyi-seviyorum/</link>
		<comments>http://www.yoremizden.com/sevmeyi-seviyorum/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Feb 2009 08:13:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>nurahasret</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Aynalı Baba]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[hayrın hamalı]]></category>
		<category><![CDATA[Hüma Hatun]]></category>
		<category><![CDATA[lokman süresi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yoremizden.com/?p=2470</guid>
		<description><![CDATA[Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek Yavuz Sultan Selim Gelemiyorum sıkıntıya, sınırlar daraltıyor rûhumu… İnsan olmak zor iş&#8230; Sabretmek, sıkılmamak, “sıkıldım” dememek, hep insanlığın bir gereğiyse eğer?! Lâkin insanlık başlığı altında olmak istemeyenlere ‑dünya şartlarında sefâleti saadet zannedenlere- kolay her şey!.. Hani o mâlum belgesellerdeki “iki ayaklı hayvan” tâbirini]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="position: relative; z-index: 10;"><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Times New Roman&quot;;"></p>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: right;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2471" src="http://www.yoremizden.com/wp-content/uploads/efendim-135x100.jpg" alt="efendim 135x100 Sevmeyi Seviyorum" width="135" height="100" title="Sevmeyi Seviyorum" /></div>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: right;"><em><span style="font-size: small;">Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân </span></em></div>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: right;"><em><span style="font-size: small;">Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek </span></em></div>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: right;"><span style="font-size: small;">Yavuz Sultan Selim</span></div>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">Gelemiyorum sıkıntıya, sınırlar daraltıyor rûhumu… İnsan olmak zor iş&#8230; Sabretmek, sıkılmamak, “sıkıldım” dememek, hep insanlığın bir gereğiyse eğer?! Lâkin insanlık başlığı altında olmak istemeyenlere ‑dünya şartlarında sefâleti saadet zannedenlere- kolay her şey!.. Hani o mâlum belgesellerdeki <em>“iki ayaklı hayvan”</em> tâbirini haklı çıkarırcasına yaşamak&#8230; En basit, en alt, en dipsiz seviye…</span><span style="font-size: 10pt; font-family: &quot;Times New Roman&quot;;"><span id="more-2470"></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">Öyleyse zora tâlibim, zor olanı istiyorum. Ve Rabbimden her zorlukla beraber çifte kolaylık dileniyorum. İnsan yetiştirmek istiyorum; fıtratım gereği, yani bir hanım olarak… Biliyorum, yetişmek de gerek; hem yetişmek, hem yetiştirmek!.. Bir gayretle iki nîmet! Zira ben yetiştirirken gelişen, yeşerenim!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">Lokman Sûresi’nde buyrulduğu gibi <strong>“hayrın hamalı”</strong></span><a name="_ftnref1" href="http://www.sebnem.org/Panel/Form.php?Islem=Makaleler&amp;Ne=Ekle#_ftn1"><span class="MsoFootnoteReference"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size: 12pt; font-family: 'Times New Roman';">[1]</span></span></span></a><span style="font-size: small;"> olmak dileğim, şerrin değil!.. Aynalı Baba’nın sevinebileceği insan yavruları sunabilmek dünyaya</span><a name="_ftnref2" href="http://www.sebnem.org/Panel/Form.php?Islem=Makaleler&amp;Ne=Ekle#_ftn2"><span class="MsoFootnoteReference"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size: 12pt; font-family: 'Times New Roman';">[2]</span></span></span></a><span style="font-size: small;">… Büyükler; <em>“Beşiği sallayan el, dünyaya hükmeder.”</em> diyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">Gerçekten Fâtih değil midir, çağ açıp çağ kapayan? Rivâyetlerde anlatıldığı üzere, onu yetiştiren güzide hanım Hümâ Hatun, bilhassa hâmileliğinde hiçbir mahrem göze görünmemiş. Diğer yandan, şimdi adını hatırlayamadığım bir kitapta, Nemrud’un öz annesiyle evlendiğini okumuştum. Eski Roma’da da yaygın olan bu âdet, zâlim imparatorları, nasıl bir ruh dünyasına sahip annelerin yetiştirdiğini ortaya çıkarıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">En öncelikli olarak annelik, ardından da zevcelik, evlâtlık, sâliha arkadaş ve komşuluk vesîlesiyle kadın, toplumu derinden etkiliyor. Ya sevip sevgiyi yayıyor ya da fitnenin ve nefretin taşıyıcısı oluyor. Candan öte canım Hocam öyle diyor: </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">“–Toplumları âbâd eden de, berbâd eden de kadınlardır!” </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">Misalleri çok; Semud kavminde fitneyi çıkaran iki kadın, bir kavmin helâkinin başlangıç sebebi… Lût -aleyhisselâm-’ın karısı, lânetin habercisi oluyor. Pek çok Türk devletinin, Çin prenseslerinin fitnesiyle yıkıldığı mâlumunuz!.. Osmanlı’yı ise, kadınından ayrı anmak ne mümkün; Meryem’den ayrı anılamayan İsâ -aleyhisselâm- gibi… Âilesinin, dolayısıyla toplum yapısının sağlamlığıyla 600 yıllık, inkârı mümkün olmayan bir imza attı Osmanlı, dünya tarihine…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">Şimdinin kadınına ise üzülüyor ve şimdinin kadını olduğum için nice zorluklarla boğuşuyorum. Kaprisin, ihtirâsın, iktidarın sembolü olmak için çırpınan kadınları gördükçe “Eyvah” diyorum, Peygamber Efendimiz’in bildirdiği zaman geldi galiba…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">Hâlbuki sevmek de, sevilmek de kadının tabiat-ı asliyesi.. Hele ki sevmek, sevmek gibisi yok!.. Bir hanım olarak sevilmek ne kadar elzemse, sevmek, sevebileceği insanlarla olabilmek çok daha elzem&#8230; Ne kadar yakışır kadına kucaklamak, bir yavrucağın üstünü başını düzeltmek, bağrına basmak, beyinin yakasındaki tozu silme siyâsetiyle onu sahiplenmek, kaşkollar sarmak… Bir sınıfta biri düşse, ilk yardıma koşan kızlar değil midir? Ya da bir hayvancık yaralansa “Ay canım!..” deyip şefkat göstermek öncelikle erkeğe mi yakışır? Veya hemşirelik, en çok kimde güzeldir? Sevmek güzel, herkes için… Ama bu kadın için bir fıtrat… Bu yüzden fıtratını bozan kadınlardaki en büyük eksik, şefkat ve müsâmaha; en bâriz sıfat ise kapris ve bencillik… Mâsum naz kaprise, sevilme ihtiyacı bencilliğe tebdîl oluyor ve sevmek, ancak bedel karşılığı veriliyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">Zor, biliyorum ama “sâliha hanım” olmak istiyorum. Herkesi ve her şeyi sevebilmek, bedelsiz… Sıkılmadan, teşekkür beklemeden, çileme râzı olarak, sevgi dolu, gülümseyerek yaşamak&#8230; Çilenin bakışlarındaki ağırlığını gördüğüm hâlde gülümseyip etrafına sıcacık sevgi iklimi yayan hanımlara hayranım. “Ben”den geçip hayatını sevdiklerine harcayan hanımlara&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.45pt; line-height: 125%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;">Seviyorum, çünkü bu benim tabiatım!.. Sevilmek istiyorum, çünkü bu da benim en önemli ihtiyacım… </span></p>
<div><span style="font-size: 12pt; font-family: 'Times New Roman';">Ey Allâh’ım! O gülücüklerle dolu, sıcacık duyguların anası, paylaşmanın en sevgili dostu, çilenin en sessiz ve teslim yâri, edebin en nâzenin evlâdı sâliha hanımlardan bir hisse de bizim gönüllerimize ihsan et… Âmin.</span><span style="font-size: small;"> </span></div>
<div><span style="font-size: small;">Huriye Yılmazer</p>
<hr size="1" /></span></p>
<div>
<p class="MsoFootnoteText" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a name="_ftn1" href="http://www.sebnem.org/Panel/Form.php?Islem=Makaleler&amp;Ne=Ekle#_ftnref1"><span class="MsoFootnoteReference"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Times New Roman';">[1]</span></span></span></a> Lokman, 14.</p>
</div>
<div>
<p class="MsoFootnoteText" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-align: justify;"><a name="_ftn2" href="http://www.sebnem.org/Panel/Form.php?Islem=Makaleler&amp;Ne=Ekle#_ftnref2"><span class="MsoFootnoteReference"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size: 10pt; font-family: 'Times New Roman';">[2]</span></span></span></a> Aynalı Baba, Filibeli Ahmed Hilmi’nin “A’mâk-ı Hayal” (Hayalin Derinliklerinde) adlı romanının hikmet ehli kahramanı… “Hayırlı mı, yoksa şerli mi” olacakları belli olmadığı hâlde, çocuklarının doğumlarına çılgınca sevinen anne-babalara hayret eden Aynalı Baba, hikâyenin ilgili bölümünde kaderin nasıl bir meçhul olduğunu anlatmaya çalışmaktadır.</p>
</div>
</div>
<p></span></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yoremizden.com/sevmeyi-seviyorum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

