Logo Background RSS

» Genel Kültür

  • İFAKAT -UÇURUMA YÜRÜYEN KADINLAR
    By caykarali on Şubat 25th, 2010 | No Comments Comments

    Çaykaralı gazeteci Orhan Tekeoğlu’nun hazırladığı İfakat Belgeselinin galası İstanbul’da yapıldı.

    Salon Doldu Taştı
    Uzun yıllar çeşitli basın kuruluşlarında gazetecilik eden ve aslen de Çaykara Taşören köyünden olan Orhan Tekeoğlu, Karadeniz kadınının çetin doğa koşullarındaki zorlu yaşamının belgeselini yaptı. Öykünün yaşandığı köydeki kadınların rol aldığı belgeselin çekimleri 2009 0cak ayında başladı ve 1 yılda tamamlandı. 

    Belgeselin Gala gösterimi İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonunda yapıldı.860 kişilik salon tamamen dolarken salon dışında da uzun kuyruklar oluştu. Galaya Devlet Bakanı Faruk Nafız Özak, Karadeniz kökenli iş adamları, iş, sanat, siyaset ve medya dünyasının tanıdık simaları katıldı. Gala önceside davetlilere kokteyl verildi. (daha fazla…)

  • Yavuzhan Çiçek Türkiye 3.sü
    By caykarali on Şubat 9th, 2010 | No Comments Comments

    Trabzon Dernekler Federasyonu Gençlik Kolları üyelerimizden Ali Kemal ÇİÇEK’ İN yiyeni olan Yavuzhan ÇİÇEK kardeşimiz Zongultak’ta yapılan Türkiye Yıldızlar Ferdi Boks Şampiyonasında 52 kiloda mücadele etti.

    Yavuzhan ÇİÇEK
    ilk maçını : 2:1
    İkinci maçını : 1:0
    Üçüncü maçını : 7:3

    kazanarak yarı finale çıkmayı başardı.

    Yarı Finalde Ankara’lı rakibine 2 : 0 yenilerek şampiyonayı Türkiye 3. sü olarak tamamladı.

    Profesyonel boks hayatına İstanbulda devam eden Yavuzhan ÇİÇEK kardeşimizi başarısından dolayı kutluyor, kendisinin Türkiye şampiyonu olarak kürsüye çıkacağı günleri sabırsızlıkla bekliyoruz.

    Yavuzhan başarıların daim , vurduğun ALTIN olsun

  • Abit Güner Kimdir?
    By caykarali on Şubat 5th, 2010 | No Comments Comments

    1947 yılında Trabzon’da doğdu. Öğrenimini Trabzon’da tamamladı. 1972 – 1998 yılları arasında Almanya’da yaşadı. Almanya’da bu süre içinde Resim Sanatı ile ilgili araştırma ve incelemelerde bulundu. Edindiği bilgileri uygulama imkanı buldu. Almanya’da Hanau’da Albertis Hofbuchhandlung, Ofenbach galeria Koller, Frankfurt galerie auletion Arnold, olmak üzere bir çok galeride kişisel sergiler açtı ve grup sergilerine katıldı. Kesin dönüş sonrası Trabzon’da kendi atölyesinde çalışmalrına devam etmektedir. Evli olup iki çocuk babasıdır.

    Yurtiçi ve yurtdışında pek çok özel kolleksiyonlarda, çeşitli kurumlarda ve müzelerde eserleri mevcuttur.
    (daha fazla…)

  • Necip Fazıl Kısakürek’in Vasiyeti
    By Emrehan on Ekim 4th, 2009 | No Comments Comments

    nfkNecip Fazıl Kısakürek’in Vasiyeti;
    1- Bu vasiyet çoluk-çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade,onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.Başta gerçek Türk’ün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert,kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes…Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa,Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese… (daha fazla…)

  • Necip Fazıl Kısakürek – Gençliğe Hitabe
    By Emrehan on Ekim 4th, 2009 | No Comments Comments

    nfkNecip Fazıl Kısakürek – Gençliğe Hitabe ;
    Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik…

    “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” şuurunda bir gençlik…

    Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre…

    Birincisi iki buçuk asır… Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet…

    İkincisi üç asır… Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet…

    Üçüncüsü bir asır… Allahın, Kur’an’ında “belhümadal – hayvandan aşağı” dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret… Ya dördüncüsü ?…

    Son yarım asır!.. İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helake mahkumiyet…

    İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören… Bunları, yükseltici aşk, (daha fazla…)

  • Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler?
    By Emrehan on Eylül 5th, 2009 | No Comments Comments

    hacYıllardır pek çok okurum, Osmanlı padişahlarının hacca neden gitmediklerini ısrarla sorar durur. Bu hakikaten kafa karıştırıcı konuda net bir bilgiye veya beyana sahip değiliz ne yazık ki.

    Öte yandan da ilginç bir gerçek duruyor karşımızda: Osmanlı hanedanında, bırakınız padişahları, şehzadeler arasında bile Cem Sultan’dan başka kimse hac farizasını eda etmemiş. Ancak II. Bayezid’in tam hacca gitmek üzereyken, babası Fatih’in ölüm haberini aldığına ve bir an önce Amasya’dan İstanbul’a hareket etmesi gerektiğinden hacca gitmekten vazgeçtiğine dair sınırlı bir bilgi var elimizde. (daha fazla…)

  • İncelikten Edebe Nezaket Anlayışı
    By Emrehan on Eylül 4th, 2009 | No Comments Comments

    nezaketNezaket hayatımızda geniş bir uygulama alanına sahip bir kavram. Kelime anlamı “incelik, kibarlık, başkalarına karşı saygılı davranma, naziklik ve zarafet” ifadeleriyle açıklanıyor. Bu anlam tüm sözlüklerde aynı olsa da, her insanın kendine özgü nezaket tanımı var.  Sosyal hayatımızda davranışlarımızı sağlıklı yönlendirebilmek için “nezaket” kavramını doğru anlamlandırmak
    oldukça önemli. (daha fazla…)

  • İrlandalı Terrier
    By Emrehan on Ağustos 18th, 2009 | No Comments Comments

    irlanda_terrierWire Fox Terrier’e çok benzer, kuşkusuz ikisi arasında yakın bir ilişki vardır. Olağanüstü cesaretlerinden dolayı bir zamanlar “küçük yiğit” olarak anılırdı. Günümüzde nazik, eğitilebilir, vakur, duygulu bir köpektir. (daha fazla…)

  • Su Üstüne Yazı Yazmak
    By nurahasret on Ağustos 14th, 2009 | No Comments Comments
    suüstüneyazıyazmak
    Muhyiddin Şekur

    Bu kitap, yazarının Süfilik yolunda yaşadığı serüvenini akıcı fakat derinlikli bir anlatımıdır. Yazar bu serüveninin, bir müslüman olarak Süfilikle ilk karşılaşmasından başlatıp, Şeyhinin rehberliğinde geçirdiği uzun yıllardan sonra eriştiği dervişliğe ve ötesine kadar götürüyor. Muhyiddin Şekur sık sık heyecan verici bir tona ulaşan ve hemen her yerinde Süfi geleneğin hikmetinin yankılandığı eğlenceli bir üslupla sizi de içine çeken bir serüveni anlatıyor.

  • Lâ:Sonsuzluk Hecesi
    By nurahasret on Ağustos 14th, 2009 | No Comments Comments

    lasonsuzlukhecesi

    Her şey gizli. Benim bildiğimse:
    Gizli bir hazineydi; görünmeyi bilinmeyi sevdi.
    Sıfırdan zamana, sonsuz ân’dan ânbeân’a,
    nâ- mevcuddan vücuda, lâ-mekâna,
    noktadan mükemmele,
    kelimeden cümleye,emirden vâkiye.

    Muhabbeti aşikâr kuvveyi fiil eyledi.
    OL, dedi.
    OL’uverdi.
    Kün!
    Bir kaf. Bir nun.
    Sonra sükun.

    ” Sen orada kan dökücü, fesat çıkartıcı birini mi yaratacaksın? ” Bakara – 30

    Karadeniz ikliminin saray havasına mensup nazenin yazarlarından Nazan Bekiroğlu son kitabı Sonsuzluk Hecesi: LA ile kitap dünyasına hoş bir sada bıraktı geçtiğimiz aylarda. Bu sefer konusu insanlığın en karmaşık masalıydı: Âdem ile Havva. Yaratılışın aşk hamuruna bu kez Nazanca tatlar bıraktı.

    Dünya sürgünlerinin en hüzünlüsünü yaşayan iki kahramanımız vardı tuvalimizde. Âdem’i kışkırtan günahkâr kadın olarak bilinen Hz. Havva, Nazan Bekiroğlu’nun kaleminde boz zihinlilere – olması gerektiği gibi – gerçek yüzünü gösterdi.

    Konu Kuran-ı Kerim’de kıssaya uygun olarak hikâyeleştirilmişti yazar tarafından. İlk yaratılış, secde bahsi, şeytanın itirazı ve asiliği, Havva’nın yaratılışı, Havva-Âdem aşkı, ilk günah ve şeytanın ilk günaha sürükleyen fısıltısı, dünya sürgünü, Habil ve Kabil çekişmesi ve son olarak Kabil’in kardeş katliamı…

    ” Âlemlerin Rabbi bu toprak bedene
    nefesinden nefta

    suretinden suret
    ruhundan ruh verdi.
    Ona, ruhumdan, dedi.
    Söze harfe, rakama sayıya sığmaz ilişki. Böyle bir gramer kime nasip olmuş ki ? ”

    İlk günah ve dünya sürgününden önce kitabında yoğun bir şekilde bahsettiği bu ilk aşk risalesine biraz değinelim istiyorum. Aynı özden yaratılan, aynı ruhun temsilcileri. ” Havva böğründen çıkıp da yanına uzandığında, anlamsız erkek oluşu bir anlam kazandı. Varlığın özü muhabbet; gizliydi Âdem, aşikâr kılındı.” Nazan Bekiroğlu ilk aşkı kendi tılsımlı üslubuyla kısaca böyle anlatıyordu. Konu edebiyatın en önemli iki konusundan biri olan aşktı ve bütün bu yaşanılan zıtlıkların muteber olduğu bu konular diğer önemli bir konu olan insana aitti. Âdem-Havva bütün insanlığın hikâyesiydi.

    Rabbiniz size bu ağacı, sırf siz melek olursunuz veya cennette ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı.” (A’raf 20)

    Yazar bütün edebi gücünü kalem kaslarına yükleyerek okuyucuya bir nevi kendi öz hikâyesini okuduğunu hissettiriyor.19. yüzyıl romantik yazarlarından meşhur Victor Hugo’nun söylemindeki gibi ”Ben beni anlatırken sizden bahsederim aslında.” Hikâye bizimdi, asıl hikâyemiz sürgün edilişimizle başlardı.

    Kuldu Âdem, fıtratındaki merak hissi fazla taşmıştı, kalbini delip tenini bile istila etmişti. ”O ağaç” ve bilmek merakı oydu beynini Âdemin. ”Kutsal ruhla balçık arasında geri dönen bedeniydi” Âdem ilklerin insanıydı lakin bu ilk sınav hiç bir kula nasip olmayan ağırlıktaydı. ”Bu kadar çok hayır diyebilmek için ne kadar büyük bir evet demiş olmak gerekirdi.”

    İlk anda dikkat çeken kitabın adı oluyor aslında. Neden ”LA” yı kullanmıştı yazar? Onun açıklamasını ilk başta kitabının ”La Sahibesi” bölümünde yapıyor. Kendi kanaatimce yazar bu kıssayla Kabil bahsine odaklanmış ve kitabın adını seçerken bile bu bahisten etkilenmiş, çünkü İllallah demeye La ile başlarız. Demek ki yok diyerek başkaldıracak sonrasında bilinçli kabul kelimesini ardından getireceğiz: İllallah

    Âdem itaatkâr kul yoluna giderken önce La durağına uğramıştı yasak meyveyi ısırarak. Yazar Âdem’in isyanını en gerçekçi haliyle anlatırken vurgulamak istediği ve sonsuzluk hecesinden kasıtı aslında Kabil’in isyanı oluyor. Asilikte kardeşini öldürerek liste başı olan Kabil’i bu sebeple hikâyesinin gizli en önemli kişisi yapıyor. Bana göre; La bahsinin elinden en sıkı tutan Kabildir.
    ”Adem cümlenin daha başında ”la” diyecek, reddecek özgürlüğe sahip olduğu halde ”illallah”a varmasıyla yaratılmışların en güzelidir. Mümkünler âlemindeki o en esrarlı heceyle, kendiliğinden değil bile isteyedir. ”

    Yazar, resim ve şiirin imkânını sonuna kadar bu kıssa üzerinde kullandığını görüyoruz. Tasvirlerle görüntüleri kitap üzerine yansıtarak okuyucuda gerçeklik hissi uyandırıyor. Üslubundaki şiirsellik okuyucusunun konudan kopmamasına vesile oluyor. Hatta bu tarzıyla yazar dimağlarda hoş esintiler bırakıyor.

    Nazan Bekiroğlu anlaşılmamak için yazan bir yazardır aslında. Bu haline ”Nun masalları” ve ”Cam ırmağı Taş gemi” hikayelerinde alışığız. Lakin bu kitapta hiç beklemediğim sadelikte bir Bekiroğlu gördüm ve bu sadeliğin ona farklı bir endam kazandırdığını düşünüyorum.

    Sonsuzluğa uzanan çok lezzetli bir La bahsi sizi bekliyor. Bence Bekiroğlu sofrasında hemen yerinizi alın!

    ”La hiçlik mesabesi öyleyse sonsuzluk ekidir”

  • Evlenmeyi Düşünenlere
    By nurahasret on Ağustos 14th, 2009 | No Comments Comments

    gelindamat

    “İçinizden bekâr olanları evlendirin” mealindeki âyeti bizim arkadaşlar “Evlenmeyi düşünenlere yol gösterecek bir yazı yayınlayın” diye de tefsir ettikleri için, hayli zamandır sıkıştırıyorlardı beni. Tarkan’dı, İkiz Kuleler’di derken, sonunda sıra geldi bu konuya. Ve, evlilik hazırlığı yapan gençlerin çeyizinde bulunsun diye tavsiyelerimi kaleme aldım. Yazdıklarım kişisel fikirlerim sayılmaz; çoğu terapistin de katılacağı tavsiyelerdir bunlar.

    Şanslı olduğunuzu da bilin. Bizim zamanımızda bu konularda pek konuşulmaz, fikir verilmezdi. Evli-barklı, olgun-oturaklı abilerimiz hep çok daha mühim mevzuları anlatır, bu konuya gelince susarlardı. Dinî dergilerde de yer almazdı bu konular, gençlerin zihni dağılmasın(!) diye. Öyle olunca da biz fısır fısır konuşurduk aramızda: “Evlensek mi acaba? Nasıl biriyle evlensek?” “Hoşlandığım bir kız var ama namaz kılmıyor, problem olur mu dersin?” “Büyüklerimin bulacağı bir kızla evlensem mutlu olur muyum sence?”

    Siz bu tür açmazlar yaşamazsınız umarım. Zamanımızda bu konular daha rahat konuşuluyor zaten. Doğru karar vermenizde yazacaklarımın da biraz faydası olursa ne mutlu bana.

    § EVLENMEK

    ŞART MI?

    Kimse Robinson Crusoe değildir. O bile bir dost bulduğunda sevinçten zıplamıştı. Kendi başına da dünyanın en huzurlu insanı olan ve hatta doğrudan Rabbine muhatap olabilen Peygamberimiz (a.s.m.) bile, bazen eşine “Yâ Âişe, konuş benimle!” dermiş, kitaplarda böyle nakledilir. Konuşmak, paylaşmak ve yardımlaşmak bu zorlu imtihan dünyasına tek başına gelen insanın en büyük ihtiyacıdır belki de.

    Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “İnsanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil [karşılık] bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler [paylaşsınlar] ve lezaizde [güzel şeylerde] birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.”

    “Evet, bir işte mütehayyir [hayret veya tereddüt içinde] kalan veya birşeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun [hayalî bile olsa], ister ki, birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın.”

    “Kalplerin en latifi [duyarlısı], en şefiki [şefkatlisi], ‘kısm-ı sani’ [diğer yarım] ile tabir edilen kadın kalbidir.”

    Zaten evlilik, değil bu insanî ve ulvî ihtiyaçları, insanın en temel ihtiyaçlarını—barınma, beslenme ve üreme—dahi karşılayan bir kurum olduğu içindir ki, tartışmasız her asırda, her kültürde el üstünde tutulmuş, şart gibi görülmüş, hatta kutsanmıştır. Gelin görün ki, en fazla şikayet edilen kurumdur da aynı zamanda. Bir problemi olan, işleri yolunda gitmeyen, gençliğindeki ideallerini yakalayamamış kişiler, evliliğinden şikayet ederler genellikle. Sanki bekârlığında çok mutluymuş gibi, sanki bekâr kalsa ideallerine ulaşacakmış gibi. Hem evlenir, hem şikayet ederler; hem şikayet eder, hem de evlilikten vazgeçmezler. Olan da bekâr gençlere olur. Kafalar karışır: “Evlenmesek mi?”

    Siz bakmayın onlara. Hatta bana da bakmayın siz, bazen ben de “Bekâr bayan yarımdır, evlenince tam olur. Bekâr erkek yarımdır, evlenince tamamen biter” gibi espriler yaparım ama, bal gibi biliyor, açıkça da görüyorum ki; bekârlık yıllarımda hedefsiz ve sonuçsuz bir koşturmaca hâlinde geçen hayatım, evlenince, bir tezgahın başına oturup üretime başlamak gibi bir değişim geçirdi ve maddî, manevî, sosyal sahalarda bugüne dek ne ürettiysem, hep evlendikten sonra oldu. (Eşime buradan teşekkürler!) Eski resimleri karıştırdığımda zaman zaman kendi kendine konuşan, yalnızlık sebebiyle arada kasvete dalan o genci görüp bugünkü hâlime şükrediyorum.

    Geçenlerde Ulusal Psikiyatri Kongresi’ne katılmıştım. Epeydir görmediğim birçok meslektaşım ve dostumla görüştüm. Son katıldığım kongreden bu yana peşpeşe iki çocuğum daha olduğu için benimle sohbet eden arkadaşların konuşmaları evlilik, çoluk-çocuk gibi konulara yöneldi genellikle. Benim de dikkatim bu konuya çevrildi tabiî. Kim evlenmiş, kim bekâr kalmış, kim boşanmış, kimin kaç çocuğu var? Dikkat ettim, kim ki evlenip yuva kurmuş; daha huzurlu, daha verimli, hedeflerini gerçekleştirmiş. “Nasılsın?” diye sorunca gevrek gevrek gülerek “İyii” diyor. Kim ki düzenli bir aile hayatı kuramamış; huzursuz, şaşkın, meslekî yönden de verimsiz, başıboş dolanıyor. “Yaa, bildiğin gibi işte, birşey yok, ne olsun?”

    O yüzden Bediüzzaman’ın “Bekârlık, bikârların kârıdır” sözüne aynen katılıyorum. Bekârlık, bu hayatta kazancı olmayanların işidir yani. Üstelik onun, az önce yazdığım espriden çok daha hakikatli bir sözü daha var ki; “Bekâr erkek üçte iki erkek, üçte bir çocuktur. Bekâr kadın üçte iki kadın, üçte bir erkektir.” Yani erkeklerin haylazlıktan kurtulup olgunlaşmaları, bayanların ise kişiliklerini oturtmaları için evlenmeleri lâzımdır.

    Peki, evleneceğiniz kişiyi nasıl seçeceksiniz?

    § ÖNCE NE İSTEDİĞİNİZİ BELİRLEYİN

    “Ne iş olsa yaparım abi” diyen birinin, iyi ve uygun bir iş bulması çok zordur malûm. Hatta iş bulması bile zordur. Oysa kişi ne istediğini belirlese, aradığını bilmenin rahatlığı ile çok daha kolayca bulabilir. Evlilik için de böyledir bu. Nasıl biriyle evleneceğine karar vermek, işin yarısını halletmek demektir. Ama bunun için de tabiî önce kendi kişiliğinizi, yönelimlerinizi ve ihtiyaçlarınızı belirlemeniz gerekir. Yani kendinizi tanımanız lâzımdır önce.

    İkili ilişkilerde, aile hayatında sizin için önemli olan nedir? Huzur mu, paylaşım mı, destek mi, heyecan mı, ya da güven mi? Vazgeçemeyeceğiniz öncelikler hangileridir, kesinlikle kabul etmeyeceğiniz şeyler nelerdir? Bunların adını doğru koymanız gerekir. En az on cümleyle ihtiyaçlarınızı, beklentilerinizi, şartlarınızı sıralayın; elinizde ve aklınızda bulunsun.

    Tabiî, bu istekleri sıralarken, abartmayın da lütfen.

    Adam arkadaşına sormuş:

    —Evlenmiyor musun?

    —Şartlarımı tutarsa olur.

    —Ne istiyorsun ki?

    —Güzel olsun, akıllı olsun, dindar olsun, zengin olsun, kültürlü olsun, şefkatli olsun, ciddi olsun, itaatli olsun, bir de esprili olsun.

    —Ama abi, demiş öteki, birden fazla evlilik yasak artık!

    Fıkra, önerimi unutturmasın ama. Ne istediğinizi belirlemelisiniz mutlaka. On cümle lütfen.

    § İDEAL BİRLİĞİ ŞART, AMA YETMEZ

    Hayat arkadaşını seçerken en çok dikkat edilmesi gereken noktaların başında ideal birliği gelir. Hayatı beraber yaşayacağınız kişinin hayatı ne gözle gördüğü, hedefinin ne olduğu ve değer yargıları, en çok üzerinde durulması gereken konudur.

    Hayat, keyif peşinde, rahat içinde mi yaşanacak, yoksa idealler peşinde, gereğinde fedakârlıkla mı? Kazanılan para ile daha iyi yaşamak mı hedeflenecek, yoksa o kazanç olabildiğince hayır yollarına mı sarf edilecek? Çocuk sahibi olunduğunda, çocuk hangi prensiplere göre büyütülecek, ona nasıl bir eğitim verilecek? Sosyal hayatta kimlerle nasıl bir diyalog kurulacak? Bu gibi temel tercihlerde uyum, iyi bir evlilik için olmazsa olmaz şarttır.

    Sizin hayatınızı bile uğruna feda edebileceğiniz ideallerinizi eşiniz yarım kulakla dinliyorsa, her satırını didik didik okuyup yaşamaya çalıştığınız kitaplarınızı eşiniz dinlerken uyukluyorsa, siz teheccüde bile kalkarken eşiniz yatsıyı bile kılmadan yatıyorsa, bırakın sevgiyi, saygı bile kalmaz ki aranızda.

    İlginç bir araştırma okumuştum. “Evlilikte mutluluğun şartları nelerdir?” sorusuna her iki cinsin en çok verdiği üç cevaptan birisi, hatta birincisi ‘inanç ve ideal birliği’ idi. (Diğerleri de sevgi ve cinsel uyum imiş.) O yüzden evlenmeyi düşündüğünüz kişide ilk bakacağınız nokta, aynı idealleri paylaşıp paylaşmadığınızdır. Yani size sizin yolunuzda ‘yoldaş’ da olabilmelidir eşiniz.

    “Şimdilik istediğim gibi değil, ama ileride düzelir” diye de kendinizi kandırmayın. Âyetin verdiği dersi hatırlayın: “Sen sevdiğine hidayet edemezsin, ancak Allah dilediğine hidayet eder.” Değişeceğine dair garantiniz var mı? Ya da o, garanti verebiliyor mu? Yoksa siz kumar meraklısı mısınız? Veya tehlikeyi çok mu seviyorsunuz?

    Ancak fikir uyumu önemli derken de ölçüyü kaçırmayalım. En önemli noktadır bu, ama tek önemli nokta değildir. Gereklidir, ama yeterli değildir. Bu noktada özellikle bir fikir grubu içinde olan ve idealleri yolunda yaşayan kişilerin çokça düştüğü bir hata vardır: iyisine kötüsüne bakmadan, sırf aynı fikirleri paylaştığı için uyumsuz biriyle evlenmek. “Zaten benim fikrimde olan az; ideallerimi paylaşan birisini bulursam, huyuna suyuna bakmaz evlenirim” diyenler çoktur. Ama unutmayalım ki, meselâ Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb de aynı yola baş koymuşlardı. Fakat bu mutlu bir beraberlik kurmalarına yetmedi.

    Zaten düşünürsek, aynı ideali bile farklı insanlar farklı biçimlerde yaşamaz mı? En basit bir örnekle, evde oturup kitap okumak, yazı yazmak da bir ideale hizmet biçimidir; sürekli gezip sohbetlere, faaliyetlere katılmak da. Ama arada dağlar kadar fark vardır. Sadece fikir birliğini önemseyip kişilik uyumunu yok saymak gibi bir hataya düşmeyiniz lütfen. Fikirleri size uyanlar içinde huyu da size uyan birini mutlaka bulursunuz.

    § SEVGİ GEREKLİ, AŞK RİSKLİDİR

    Neredeyse klasik bir münazara konusudur: Evlilikte aşk lâzım mı, değil mi? Beylik bir cevap olarak herkes “Tabiî ki lâzım” der. Oysa bence sevgi şarttır, ama aşk şart değil, hatta risklidir bile. Hemen itiraz etmeyin, önce isimlendirmeyi doğru yapalım. Kullandığım mânâda sevgi, karşısındakine ihtiyacını hissetmek, onunla beraber olmaktan mutluluk duymak, onun eksiklerini de hoşgörmektir. Aşk ise ona muhtaç olmak, onsuz olamamak, eksiklerini ise görmemektir. Böyle bir aşk, aslında sağlıksız (gözü kör de denir) bir ruh hâli değil midir? Peki sağlıksız bir duyguyla sağlıklı bir beraberlik nasıl kurulur? Depresyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçların abartılı aşk duygularını da azalttığını biliyor muydunuz? Saplantı düzeyindeki aşk, bir hastalık bile sayılabilir aslında.

    Ama modern çağın klişelerinin dayatmasıyla, çoğu gençler aşk evliliğini en büyük hayalleri olarak kabul ederler. Bu kişilerin çoğu, aşık olduklarında karşılarındaki kişinin eksiklerini, uyumsuz yönlerini görmez, o coşkulu duygunun esiri olup mantığı tamamen bir kenara atarak yanlış evlilikler yaparlar. Aşık olmuş birisi için karşısındaki, dünyanın en mükemmel kişisidir, kusursuzdur, onun için yaratılmıştır, o olmazsa hayat boyu mutsuz kalacaktır. Oysa aşk bir duygu ve duygular da geçici olduğu için bir süre sonra aşk küllenmeye başladığında, önceleri görülmeyen yanlışlar göze batmaya başlar. Coşkuyla başlayan ilişki hüsranla biter çoğunlukla.

    Aslına bakarsanız, aşık olan için bu denli riskler taşıyan bu duygu, aşık olunan kişi için bile çok rahatsız edicidir. Düşünün; siz öylesine, gelişigüzel bir söz söylüyorsunuz (“İnecek var şoför bey!”), aşığınız “Ne hoş bir cümle kurdun” diyor. Siz sıradan gündelik bir davranışınızı yapıyorsunuz, o “Ne güzel içiyorsun çorbayı!” diyor. Böyle olduğundan büyük görülmek insanı rahatsız etmez mi sizce? İlişkinin doğallığını, davranışların içtenliğini öldürmez mi?

    Zaten o yüzden değil midir ki, çılgınca aşık olunanlar genellikle aşıklarına karşılık vermez, acı çektirir? “Delice sevdim, ömrümü verdim” diye başlayan şarkılar, “O beni sevmedi, kalbini vermedi” diye devam etmez mi hep? Tesadüf değildir bu. Aklı başında hiç kimse, olduğundan büyük görülmek, hak ettiğinden fazla ilgi ve sevgi görmekten mutlu olmaz—kısa süreli bir zevk dışında.

    Üstelik bu tip gerçekçi olmayan sevgiler, abartılı hayranlıklar, yöneldiği kişinin zihnine “Ben onun zannettiği gibi mükemmel değilim. Öyle olmadığımı fark ettiğinde ne olacak?” tedirginliğini kazır. Böyle seven, sevdiğini zorlu bir cendereye sıkıştırmıştır aslında. Ve göğe çıkaranlar, hayallerinin gerçek olmadığını görünce ortada bir yerde kalamaz, bu kez de yerin dibine batırırlar sevdikleri(!) kişiyi. Büyük beklentiler büyük hayal kırıklıklarını hazırlar.

    Siz siz olun, eğer karşınızdaki size olduğunuzdan daha fazla kıymet veriyorsa, sizi olduğunuzdan mükemmel görüyorsa, size sırılsıklam aşıksa, uzaklaşın ondan.

    Dozunca seven, hatalarınızı da gören, ama iyi yönlerinizin hatırına onları affeden, sizden abartılı şeyler beklemeyen, zorlamayan, destekleyen bir sevgi çok daha güzel değil mi?

    § TEK BAŞINA DA MUTLU MUSUNUZ?

    Meşhur atasözüdür: İki çıplak bir hamama yaraşır. Yani, iki mutsuz birleşince mutlu olmaz. Tek başına mutluluğu bulamamışsanız, ancak bir başkasına dayanarak mutlu olacaksanız, olmayın daha iyi. Zaten olamazsınız. Üstelik bu dayanma tarzı, o hapşırınca sizin nezle olmanıza yol açacak, fazla dayandığınızda da omuzu ağrıyacaktır.

    O yüzden, ilk anda size ters gelecek belki ama, eğer bekârken de mutlu, kendi içinde uyumlu bir insansanız, evlenince daha da mutlu olursunuz muhtemelen. Yok eğer bekârlığınız sıkıntılı, problemli, huzursuz geçiyorsa evlenince mutlu olma hülyası kurmanız gerçekçi olmaz. Kendi içinizde bir toparlanma yaşamalısınız evliliği düşünmeden önce. Unutmayın, iyi bir evlilik kötü bir hayatı düzeltmez, ancak düzelmiş bir hayatta iyi bir evlilik yapılır.

    Bu sözlerimle bazılarının tatlı hayallerini bozuyor olabilirim ama, tüm sıkıntılarının evlenince mucizevî biçimde geçeceğini sanmak maalesef çok düşülen büyük bir yanılgıdır. Evliliğe bu kadar fazla anlam yüklemek de hem mantıksızdır, hem de riskli. Karşınızdaki de sizin gibi bir insandır; beyaz atlı prens değil.

    Bu aldatıcı beklentinin uzun vadede en çok görülen sonucu ise (başlarda da dediğimiz gibi) evlilik de mutluluk getirmezse eşini suçlamaktır bu kez. Şu diyalogu o kadar çok yaşadım ki bugüne kadar:

    —Çok sıkıntılı ve mutsuzum doktor bey.

    —Sebep nedir sizce?

    —Eşim. Evlendiğimden beri bana destek olmuyor hiç.

    —Bekârken çok mu mutluydunuz?

    —Eeee, sorunlarım vardı tabiî. Gençliğimde de tedavi görmüştüm aslında.

    Bu gibi kişiler—hayal ve masalların da etkisiyle—evlenince tüm sorunlarının aniden biteceğini bekledikleri için, aynen devam eden sıkıntılar ciddi bir hayal kırıklığını ve öfkeyi de beraberinde getirir maalesef. Oysa, eğer biz değişmezsek, yarın bugünden farklı olmayacaktır. Nikahta sadece keramet vardır; mucize değil.

    O yüzden, önce siz tek başına da mutlu olmayı öğrenin, sonra evlenin. Mutluluk paylaşıldıkça artar.

    § KONUŞABİLMEK LÂZIM

    Evlilik anlaşmaktır. İnsanlar da konuşa konuşa anlaşırlar, malum. Beğendiğiniz kişi dış görünüşüyle, huyuyla, yaşama biçimiyle size çok uyuyor ama konuşmaya başladığınızda bir kopukluk oluyorsa dikkat! Dozunda olunca tartışmak bile güzeldir, ama konuşamamak bir felakettir. Onunla konuştuğunuzda zihniniz açılıyor, 1+1=3 ediyorsa bu çok güzel. Eğer fazla olumlu bir katkı almıyor ama meramınızı anlatıp onu da anlayabiliyorsanız 1+1=2 ediyor demektir ki, idare eder. Ama—ne kadar seviyorsanız sevin—onunla konuşurken kendinizi anlatamıyor, onun da ne demek istediğini kavramakta zorlanıyorsanız, yani 1+1, 2 bile etmiyorsa işiniz zor. Hayat boyu mimiklerle anlaşamazsınız çünkü. Onunla konuşamazsanız ya kendi kendinize konuşmaya başlarsınız ya da başkalarıyla. İkisi de risklidir.

    “Mutlaka evlenin. Anlaşırsanız mutlu olursunuz, anlaşamazsanız filozof” diyenlere de katılmıyorum. Size muhatap olabilen, zihninizi açan, fikrinizi zenginleştiren biriyle evlenirseniz filozof değil evliya bile olabilirsiniz.

    § FLÖRT NE İŞE YARAR?

    Konuşma deyince akla beraber çıkma ve flört de geliyor. İnsanların birbirlerini tanımak istemeleri çok normal tabiî. Ama flört dönemi, gerçek beraberliği aksettirmez çoğu zaman. Eğer flört, gerçek hayatın aynısı olarak yaşanabilse, belki evliliğin nasıl gideceğine dair ipuçları verebilir, ama bunun da başka bedelleri vardır malûm. Bildiğimiz anlamdaki flört, yani arada sırada görüşüp gezmek, sohbet etmek ise, aslında gerçek hayatta olunandan farklı bir kişiliğin sergilendiği bir dönemdir.

    Örneğin kişi günün yirmi üç saati tek başına, sessiz ve sakin bir hayat sürüyor, biriken sohbet ve gezme ihtiyacını günde bir saatlik buluşmalara saklıyorsa, o bir saatte çok konuşkan, canlı, eğlendirici biri gibi davranabilir. Ve çıktığı kişi de canlı, atak, sosyal insanlardan hoşlanıyorsa onun gözüne hoş görünebilir. Ama iş evliliğe gelince, o hareketli görünen kişinin günde ancak bir saat gezmeye ve sohbete tahammül edebildiği, aslında çok durgun ve sakin bir hayatı sevdiği açığa çıkar ve sürtüşmeler başlar tabiî.

    Ben üç-dört yıl flört edip birbiriyle çok iyi anlaşan, ama evlenince birkaç ayda hayal kırıklığı yaşayan nice insanlar gördüm. Evlilik hayatı başlayınca “Reklamları izlediniz, şimdi haberler” anonsu yapılmış gibi olur.

    “Peki, flört bile olmadan evlenilecek kişi nasıl seçilebilir?” diyebilirsiniz. Aslına bakarsanız bir insanın, karşısındaki kişiyi tanıması o kadar da uzun bir zaman gerektirmez. Yapılan araştırmalar özellikle bayanların, karşılaştıkları kişiyi ilk üç dakika içinde değerlendirip kategorize edebildiğini göstermiştir. Dikkatli bir insan için yüz hatları, mimikler, ses tonu, konuşma biçimi, hatta kullanılan kelimeler bile kişiliğe dair önemli işaretler taşır. Ve özellikle hanımlar bu tip işaretleri çok iyi değerlendirirler.

    Meselâ karşınızdaki kişiye “Hava bu gün ne güzel, değil mi?” diye sordunuz diyelim. Hepsi de ayrı bir kişilik yapısına işaret eden çeşit çeşit cevaplar alabilirsiniz.

    —Gerçekten harika bir hava var, insanın içi coşkuyla doluyor. (Canlı, iyimser.)

    —Böyle havaları çok mu seversin? (Karşısındakiyle ilgilenen.)

    —Hı hı. (Kontrollü ve ketum.)

    —Haklısın, çok güzel, değil mi? (Uyumlu, paylaşımcı.)

    —Esas üç gün önce çok daha güzeldi. (Geçmişte yaşayan.)

    —Yaa, bu güzel havada eve tıkıldık işte. (Şikayetçi, karamsar.)

    Bakın, bir tek cümleden ne kadar çok ipucu çıkartabiliyorsunuz. Yeter ki ona iyi bakın, dikkatli dinleyin ve ipuçlarını değerlendirin. Böylece yakışıklı prensi bulmak için yüzlerce kurbağayı öpmeniz gerekmez.

    § ONU İYİ TANIYIN

    Yukarıdaki konunun devamı olmakla beraber ayrı bir paragraf olmayı hak eden bir önemi vardır bu bahsin. Bir insanın karşısındakini iyi tanıyabilmesi için bile, önce kendi sıkıntı ve saplantılarından arınması gerekir. Şimdi onu bir düşünün. Nasıl bir insan olduğunu tarif edebilir misiniz? Eğer onun kişiliğini en az on cümle ile tarif edemiyorsanız, onu tanımıyorsunuz demektir. (Ayrıca bu on cümleyi başta hazırladığınız tarifle kıyaslayacağınızı da anladınız tabiî.)

    Eğer onu tam olarak tanımadığınız halde ondan çok hoşlanıyorsanız, bu sizin farketmediğiniz bir kompleksinizle ilgili olabilir, dikkat edin! Ne demek istediğimi bir örnekle anlatayım:

    Faraza, diyelim ki, siz maddî sıkıntı yaşıyorsunuz. Fena halde zorlanıyorsunuz. Acilen borç para bulmanız lâzım. Ve bu arada bir yazarla tanıştınız. Çok ilginç fikirleri var. Size son çıkan kitabını anlatıyor. Ama siz onun fikirlerini dinlemiyorsunuz bile. Neden? Çünkü aklınız para probleminizde. Bu haldeyken onu ancak şöyle dinlersiniz: “Acaba kitabı iyi sattı mı? Parası var mı? Bana borç verir mi?” Anlattığı fikirleri dinlemezsiniz bile. Sonuçta sizin acil ihtiyacınız, meşgul olduğunuz probleminiz, onu tanımanızı engeller—saatlerce konuşsanız bile.

    Aynen bunun gibi; diyelim ki sizin beğenilme, önemsenme konusunda bir kompleksiniz var. İnsanların size hak ettiğiniz ilgiyi göstermediğini düşünüyorsunuz. Bu durumda yalancı ve ahlâksız biri bile size aşırı ilgi gösterse, peşinizden koşsa, sizi göğe çıkarsa, sizi elde etmesi kolaydır. Siz uğraştığınız tek konuda derdinize deva olacağını düşündüğünüz bu kişinin, aslında kolayca fark edilebilecek bir yığın yanlışını fark etmezsiniz. Sonra da “Evlenmeden önce anlayamamıştım onun böyle biri olduğunu” diye şikayet edersiniz. “Küçücük çocuklar bile karşılarındaki insanın huyunu-suyunu hissedebilirken, siz nasıl oldu da onun bu yönlerini görmediniz?” diye sorulduğunda da “Bilemiyorum, fark etmemişim” dersiniz. Aslında cevap açıktır: O yönlerine hiç bakmadınız ki… Sizin ilgilendiğiniz tek bir konu vardı. Saplantınız yani.

    O yüzden “Önce kendi saplantılarınızı bulup çözmeniz lâzım, doğru seçim yapabilmek için” diyorum. Ve sonra da duru bir gözle karşınızdakine bakıp onu tanımaya, anlamaya çalışmanız. Eğer karşınızdakinin huyunu-suyunu doğru düzgün tarif edemiyor, size sorulan “şu şu yönleri nasıl?” sorularına cevap bulamıyorsanız, tekrar bir değerlendirme yapmanız gerekiyor demektir. Bu değerlendirmeyi güvendiğiniz kişilerle beraber yapmanızda da fayda var bence.

    § BİRKAÇ BİLENE

    DANIŞIN

    Evleneceğiniz kişiyi tabiî ki kendiniz seçeceksiniz, ama fikrine güvendiğiniz kişilere danışmanızın da çok faydasını göreceksiniz. Hele aşık iseniz (yukarıda değindiğimiz gibi), tarafsız yorum yapamayacağınız için olaya üçüncü bir gözle bakan tecrübeli kişilerin yorumlarını da alın mutlaka. Sizi denk ve uyumlu bir çift olarak görüyorlar mı? Tecrübe, sandığınızdan (ve benim de gençliğimde sandığımdan) çok daha önemlidir.

    Ancak burada da abartıya kaçmamalı, mutlaka son kararı siz vermelisiniz. Hata yapma korkusu veya kararsızlık sebebiyle evleneceği kişiyi anne-babasına veya büyüklerine seçtirenlerin şikayete hakkı olmayacaktır ileride. Sizin yerinize seçim yapacakların da saplantıları olmadığı ne malûm?

    Hep söylerim, hayli bağımlı bir toplum olduğumuz ve ilişkilerimizde özerkliğe pek yer vermediğimiz için, iki uç arasında salınıp duruyoruz maalesef. Bir yanda gençlerin kararlarını onların yerine almak, başkalarının hayatını yönetmeye çalışmak, çocuğunu vesayete muhtaç bir aciz gibi görmek yanlışına düşen aileler, büyükler olduğu için; diğer yanda ya boyun eğmiş, sorumluluğunu üstlenmekten korkan ve her işini başkasının aklıyla yapan gençler yer alıyor ya da bu baskıyı reddedip ipleri tümden koparan, tamamen kendi başına davranıp kimseye danışmayan isyankârlar. Orta noktayı bulmak çok mu zor sizce?

    Burada özellikle sevdiği kişiyle evlenmesine ailesi izin vermeyen (ya da sevmediği biriyle evlenmesi istenen) gençlere de seslenmek isterim. Aileniz eğer bu dayatmayı bazı saplantıları doğrultusunda yapıyorsa, bununla onları (usulünce) yüzleştirmeyi deneyin. “Anne, sen mutsuzluğunu maddî sıkıntına bağladığın için benim illa ki o zengin çocukla evlenmemi istiyorsun; ama senin esas problemin para değil, babamın seni sevmediğini sanıyorsun. Zaten bak, filanca da zengin, ama hiç de mutlu değil” gibi.

    Eğer siz kendi tercihinizin sizi mutlu edeceğini yeterince ve mantıklı biçimde açıklarsanız neden kabul etmesinler ki? Kim çocuğunun mutsuz olmasını ister? Ha, eğer “Düşünce biçimleri yanlış, kuşak farkı var, anlamıyorlar” diyorsanız, yeterince konuşmuyorsunuz demektir. Onlar da sizin gibi genç oldular vaktiyle, siz meramınızı doğru anlatırsanız mutlaka anlayacaklardır.

    Bu konu üzerinde çok durmamın sebebi, mutlu bir yuva kuracağım diye arkanızda harabeler bırakmanızı istemeyişimdir. O harabe görüntüleri sizin hayalinizde hep yaşar, ne kadar iyi bir evlilik yapsanız da. Sizin iyiliğiniz için söylüyorum yani, aileniz için değil.

    § ONUN AİLESİ NASIL PEKİ?

    “Anasına bak kızını al” sözü boşuna söylenmemiştir. Hele hele yapı olarak ailesine daha düşkün ve bağlı olan kızların, ailelerinin tarz ve kişiliğinden çok farklı olmaları hayli nadirdir. O yüzden özellikle bir erkeğin, evleneceği kızın ailesini iyi tanıması gerekir. Erkeklerin ise ailelerinden biraz uzağa düşebileceklerini de eklememiz lâzım, her ne kadar “Armut dibine düşer” ise de.

    Aileyi incelerken kişinin anne-babasıyla ilişkilerine de çok dikkat etmek gerekir. Zira psikolojik bir gerçektir ki, kız çocuğunun babasıyla, erkeğin de annesiyle ilişkisi, evlendiğinde de sürdüreceği bir iletişim tarzının temelini atar. Babasıyla mesafeli büyümüş bir kız, eşiyle de mesafeli olacaktır muhtemelen. Annesinin şefkatli ev kadını kimliğini benimsemiş bir erkek, çalışan ya da sosyal yönü kuvvetli bir kadına (sebebini bilemediği halde) tahammül edemez. Babası kendisine aşırı düşkün bir kızın, eşinden de yüceltilme beklemesi veya annesi baskın bir erkeğin pasif bir bayanla mutlu olamaması gibi örnekler de verebiliriz.

    Tabii “Ailesine bakın” derken aileler arasında uyumu da değerlendirmek lâzım. Eşler birbiriyle ne denli uyumlu olursa olsun, ailelerle veya aileler arasında yaşanan sürtüşmeler en azından tatsızlık sebebi olacağından, bu konuda da denklik aramakta fayda vardır. “Ailelerimiz anlaşabilir mi? Ben onun ailesiyle uyuşabilir miyim” diye de sorulmalıdır yani.

    § DOĞRU ZAMANLAMA

    Yanlış zamanda yanlış karar verilir. Eğer bir bunalım dönemi yaşıyorsanız kesinlikle hayatınızı bağlayacak önemli bir karar vermeyin. Zira denize düşen yılana sarılır. Biz, depresyon gibi sıkıntılı dönemlerdeki hastalarımızı mutlaka uyarırız: “Şu an sağlıklı değerlendirme yapamayabilirsiniz. Kendinizi toparlayana kadar önemli bir karar almayın.” Öylesi bunalım dönemlerinde öncelikler değişir çünkü ve sağlıklı düşünmek pek mümkün olmaz.

    Depresyonda iken yaşadığı keyifsizliğin etkisiyle çok hareketli, neşeli birisine aşık olup evlenen bir hastam, düzeldiğinde “Ben bu havai, boşboğaz insanla nasıl yaşarım?” demeye başlamıştı. Evdeki huzursuzluktan kurtulmak için ilk çıkan kısmete evet diyen kızlarımızın çok yanlış seçimler yaptıkları ve daha büyük sıkıntılara düştükleri de yine çok gördüğüm bir örnektir. Yağmurdan kaçan doluya tutulur genellikle.

    § KAÇ YAŞINDA EVLENMELİ?

    Zaman deyince, uygun evlenme yaşı da çok önemli bir konudur. Cinslere göre konuşursak, erkek, yapı olarak daha geç olgunlaşır. Bu, fizyolojik olarak da bilinen bir gerçektir. Bunu bazı şovenist erkekler “Erkek olmak zor bir iştir” diye yorumlarlar. Şaka bir yana, erkeğin evlilik sorumluluğunu üstlenecek kıvama gelmesi yirmibeş yaşından önce zordur gerçekten de. Hele bizim gibi bağımlı özellikleri olan, gençlerin bile çocuk muamelesi gördüğü bir toplumda, bu yaşı otuza bile taşıyabiliriz. Ancak geç evlenmenin erkekler için bazı hatalara düşme riskini arttırdığını da unutmamak lâzım.

    Bayanlar ise çok daha erken dönemlerden itibaren evlilik ve anneliğe hazır gibidirler. Dolayısıyla günümüzde genel kabul gören ortalama olan yirmi yaş civarı mantıklı sayılır. Tabii bu yaşı eğitim vb sebeplerle biraz ileriye almak da mümkündür, ama kişilik fazla kemikleşmeden evlenmekte de fayda vardır bayanlar için. Zira evlilik bir ölçüde elastik olmayı, uzlaşabilmeyi, gereğinde taviz verebilmeyi gerektirir. Yaş fazla ilerlemiş, yaşama tarzı oturmuş ise, karşısındakine uyum sağlamak güçleşecektir. “Bunca yıllık huyumu değiştiremem ki!”

    İdeal olanı, erkeğin sorumluluk üstlenecek, gerektiğinde eşine yol gösterecek bir olgunluğa eriştiği yirmibeş-otuz yaşlarında, bayanın da kendini ve hayatı tanıyıp fazla da kişiliği kemikleşmeden yirmi yaşlarında yapacağı evliliktir. Arada beş-on yaş fark olması da tavsiye edilir zaten; özellikle ileriki yıllar açısından.

    § DÖRT DÖRTLÜK OLMALI MI?

    Yukarıda anlattıklarımız iyi bir evlilik yapabilmek için dikkate alınması gereken (bazı) faktörlerdir. Bu saydıklarımızın hepsinden tam not almak zorunda değilsiniz elbette ama, hepsini dikkate almanız sizin yararınızadır. Bu dünya cennet olmadığına göre ve birçok peygamber bile evliliğinde sorunlar yaşadığına göre, mükemmel, kusursuz bir uyum arzulamak fazla iyimserliktir tabiî ki. Evlenmek için illa da karşınıza dört dörtlük birisinin, bir masal kahramanının çıkmasını beklemeyin.

    ”Onun bu’su eksik, bunun şu’su fazla” derken sonunda eli böğründe kalıp hiç olmayacak biriyle evlenenler çoktur.

    Dört dörtlük uyum deyince şu soruyu sorasım geldi: “Dünyanın bir yerinde aynı sizin gibi, fiziğiyle, huyuyla tıpatıp size benzeyen birisi var” desem inanır mısınız? İnanmazsınız tabiî. Çünkü insanlar, hiçbiri diğerinin aynı olmayacak bir çeşitlilikle yaratılmışlardır. En benzer dediğimiz kişilerin bile, biraz dikkat ettiğimizde pek çok farklılıklarının olduğunu görürüz. Peki o zaman şu soruyu sorayım: “Dünyanın bir yerinde tıpatıp sizin hayalinize uyan birisi var” desem inanacak mısınız? Buna da inanmayın. Hayaller, idealler, yıldızlar gibidir. Onlarla yolumuzu buluruz ama, onlara ulaşamayız. Onların gerçekleşme yeri başka diyardır. Bu dünyada bulabildiğiyle yetinmek de bir fazilettir.

    İsterseniz formüle edelim: Dört dörtlük beklemeyin, dörtte ikiye de razı olmayın; dörtte üçü hedefleyin.

    § SÖZLEŞME YAPIN

    Eğer tüm bu muhasebeler sonunda evlenme kararı alınmışsa, bu kararın şartlarını kağıda dökmenizi tavsiye ederim. (Sadece ben değil, tüm evlilik terapistleri tavsiye eder bunu.) Evlilikte uyulacak kurallar, hangi konularda kimin nasıl bir fedakârlık yapacağı, kimin neyden sorumlu olacağı, hatta hangi şehirde yaşanacağı gibi konuların bile yazılı anlaşma hâline getirilmesinde fayda vardır. Böylece evlilik sırasında olabilecek sürtüşmelerde “Benim dediğim mi olacak, senin dediğin mi?” tartışmaları yaşamazsınız. “Burada yazdıklarımız olacak. Ne söz vermiştik? Bak, altında imzamız bile var.”

    Ama bunun faydası sadece evlilik süresince çıkan problemlerin çözümüne yardım da değildir. Bence esas, çıkabilecek problemleri önceden görmeye ve belki de kötü bir evliliği engellemeye veya baştan düzeltmeye yarar; doğru karar vermeyi kolaylaştırır. O heyecanlı dönemin coşkusu içinde size önemsiz gibi gelen ve “anlaşarak hallederiz, bir yolunu buluruz” denilen nice gizli uyumsuzluk bu esnada açığa çıkabilir.

    Meselâ ailelerle ilişkinin düzeyi, edinilecek malların nasıl kullanılacağı, çocuk bakım ve eğitiminde eşlerin payları, özel ilgilere ne kadar zaman ayrılacağı, hatta televizyonda ne seyredileceğine kadar yazın bakalım. Hiç tahmin etmediğiniz kaytarmalar, itirazlar olabilir.

    Olmuyor mu? Hemen evlenin o zaman. Allah bir yastıkta kocatsın.

    DR. YUSUF KARAÇAY

  • Anne Ben Nerden Geldim
    By nurahasret on Ağustos 14th, 2009 | No Comments Comments

    annebennerdengeldim

    ÇOCUKLAR cinsiyete ve cinsiyet farkına ait soruları 3-4 yaşlarından itibaren sormaya başlıyor. Sorulara muhatap olan çoğu anne baba, beklemedikleri bu sorular karşısında paniğe kapılıyor. Aslında sorunun cevabını bilmediklerinden değil; nasıl cevap verecek-lerini bilmediklerinden paniğe kapılıyorlar. Bunun sebebi de, konuya yetişkin gözüyle bakmaları. Yetişkin gözüyle baktıkları için cinsellikle ilgili soruların anne baba arasında geçen mahrem ilişkileri kapsadığını, bu yüzden cevap vermenin zor olduğunu düşünü-yorlar.
    Peygamberimiz bir hadisinde: “Çocuğu olan onunla çocuklaşsın” buyuruyor. Biz bu hadisi: “Çocukla konuşurken empati yapın, onun seviyesine inin, anlayacağı bir dil kul-lanın” şeklinde anlıyoruz. Kendimizi çocuğun yerine koyup düşündüğümüzde, onda henüz cinsel tecessüs uyandıran hormonlar aktif olmadığı için sorularının cinsellikle ilgili olmayıp öğrenme amaçlı olduğunu görürüz. Konuya çocuk gözüyle bakınca, işimiz kolaylaşır. Paniğe kapılmadan, sıradan bir soruya cevap veriyormuş gibi, çocuğun anlayacağı basit bir dil kullanarak sorusunu cevaplandırmalıyız. Verdiğimiz bilgi basit, kısa ve doğru olmalıdır.
    Bu kitabı çocuklar için yazdık, ama henüz okuma bilmeyen çocuklara anne babalar okuyacaklar. Kitabın iki kahramanı her ne kadar 3-4 yaşlarında bir kız çocuğu ve onun sorularına cevap veren bir anne ise de; kahramanlar değişebilir. Cinsiyete ait soruları, genellikle, kız çocukları annelerine, erkek çocukları babalarına sorsalar da; bu bir kural değildir. Bir kız çocuğu, cinsiyete ait soruları kendisine yakın bulduğu babasına veya dedesine de sorabilir. Bunda yadırganacak birşey yoktur.
    Kitabın kurgusunu yaparken literatürde geçen bütün sorulara cevap vermeye çalıştık. Bununla beraber çocuğunuzun sorabileceği her soruya cevap verdiğimizi iddia edemeyiz. Zira her çocuk kendine özeldir. Her çocuğun ilgi alanı ve merak ettiği konular farklı olduğu gibi, soruları da farklı olacaktır.


  • Ölüm, sonsuzlukla düğünümüzdür!
    By nurahasret on Ağustos 14th, 2009 | No Comments Comments

    babaziz

    “Hassan… Seni bekliyordum.”

    “Beni mi bekliyordun?”

    “Ölümüme şahit olman için.”

    “Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…”

    “Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bir bebeğe denseydi ki: ‘Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış, güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli bir güneşi olan… Ve sen bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun…’ Doğmamış çocuk bu mucizeler hakkında hiç bir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi.İşte bu yüzden korkarız.

    “Ölüm herşeyin sonu olduğu için içinde ışık barındırmaz”

    “Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur Hassan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma.”

    “Düğün gecen mi?”

    “Evet sonsuzlukla olan evliliğimin… zamanı geldi”

    Bab’Aziz filminden…

  • Canla Ba(ğı)şla Çıktı
    By nurahasret on Ağustos 12th, 2009 | No Comments Comments

    orphan(1)Timaş Yayınları tarafından basıldı. Bir kaç gün içinde kitapçılardan sorabilirsiniz.. Arka kapak yazısı aşağıda:
    Her birimizi sessizce kül eden Söz Yangını’nı haber veren Senai Demirci, şimdi de bu yangını söndürmek için Canla Bağışlamaya çağırıyor bizi. Her birimizi gül edecek bir fırsat olarak anlatıyor “verme”yi. “İnsan insanın kurdudur” diyerek krizler üreten küresel vurdumduymazlığa inat, ?İnsan insanın yurdudur? gerçeğini hatırlatıyor. Zekat, en yapışkan kirimiz bencillikten aklıyor bizi. Sadaka, en büyük belâmız kibirlenmekten kurtarıyor bizi. Seve seve vererek, ebedî sevinçler kazanıyoruz. Canla Bağışlayıp kendimizden eksilterek, canımızı sonsuzluğa taşıyoruz, başımıza ‘ebed kuşu’ konduruyoruz. Canla Bağışla, tebessümümüze muhtaç, tesellimize aç çaresizleri; yardımımızı bekleyen, ikramımızı uman yetim, öksüz ve yoksulları ‘cennet’imiz olarak yeniden tanıştırıyor.

    Senai Demirci

  • Bir Yüzleşme Filmi:Milyoner
    By nurahasret on Temmuz 23rd, 2009 | No Comments Comments

    milyoner1

    Hayat hiçbir zaman bir kompozisyon ödevi kurgusuyla akmaz. Neredeyse hiçbir gerçek hikayenin klişelerle örülü giriş-gelişme ve sonuç’ bölümleri olmaz. Lütfen dikkat; biz okurların hayat denen romanı sonradan düzenli olarak algılamamızdan bahsetmiyorum.Elbette hikaye hitama erdikten sonra biz zihinlerimizde taşları yerli yerine oturtur, hikayeyi kendi zihinsel kurgumuza göre tekrardan kodlarız lakin hayat son tahlildeki algı gibi gelişmez asla! İngiliz yönetmen Danny Boyle’un Oscar ödüllerini silip süpüren filmi Milyoner—Slumdog Millionaire’ böylesi bir kurguya sahip.Hikayemizin kahramanı Jamalin(Cemal aslında ama biz mecburen senaryodaki orijinal isme sadık kalmak durumundayız) hayatına muhteşem bir kurguyla girip çıkıyoruz.

    Dedik ya, hayat gibi bu film de bir kompozisyon ödevi düzeninde değil; bu nedenle filme ünlü bir yarışma olan Kim milyoner olmak ister?’ yarışmasının tam ortasında başlıyoruz: Yakıcı stüdyo ışıkları altında nefeslerini tutan izleyiciler, 18 yaşındaki getto çocuğu Jamal Malik’in 20 milyon rupi kazanmak için sonsoruya vereceği cevabı heyecanla beklemektedir. Programın Kenan Işık kılıklı sunucusu Prem Kumar, sıfırdan zengin olacak bu sokak çocuğunun tüm soruları bilebilme ihtimaline çok fazla inanmasa da çaktırmaz. Ancak birileri genç Jamal’ı polise ihbar etmiştir bile! Şova ara verildiğinde, polisler Jamal’ı hile yapmak suçuyla tutuklar. Polis, profesörlerin, aydınların bilemeyeceği soruları bir kenar mahalle çulsuzunun nasıl bilebildiğini sorgulamayabaşlar. Ancak Jamal anlattıkça, sıradan bir hayatın ayrıntılarının ne tür olaylar ve kahramanlar ile kesiştiğini görürüz. Jamal’ın hikâyesi bir toplumun topografisidir sanki. Mumbai şehrinin gecekondu mahallesinde büyüyen Jamal’ın annesi, çıkan bir din çatışmasında gözlerinin önünde katledilir.

    Bu olaydan sonra Jamal, abisi Salim ve tek aşkı yetim Latika’yla birlikte sokaklarda yaşar. Şehrin en fakir bölgelerinde sokak çeteleri içinde geçen çocukluğu  Jamal’ın iyi huylu yapısını hiç bozmaz. Ama kardeşi Salim güç ve paraya açtır. İki kardeş arasındaki gerilim ve çekişme gittikçe artar. Ve bir gece yaşanan bir olay Jamal’ın kardeşinden tamamen kopmasına ve gerçek aşkı Latika’yı  kaybetmesine neden olur. Jamal, Latika’yı tekrar bulduğunda herşey değiştirilemez şekilde farklılaşmıştır. Salim, bir gangster için çalışmaktadır ve bu gangsterler kralının karısı da Latika’dır. Hikâye polis memurunu etkilemiştir ve o bile bu kenar mahalle itinin (filmdeki ifade b.yle) doğru söylediğine inanmaya başlamıştır. Sonunda polis Jamal’ın yarışmaya geri dönerek son soruyu da cevaplaması gerektiğine karar verir.

    Milyoner’in iki ana karakteri esasen dünyanın bidayetinden beri var olan bir ikilemin temsili olarak duruyor temanın içinde: Cemal ve ağabeyi Salim. Biri; gereğinde mücadele verebilen ancak asi olmayan, nihayetinde bir şekilde haklı ve kârlı çıkan aktif iyiliğin temsili. Diğeri; sistem ve hatta gerektiğinde öz kardeşi ile çatışabilen, kendi pragmatist değerlerinin dışında hemen hiçbir değere sahip olmayan ben merkezli bir çıkarcı kişilik.

    Dramaturgi bir hikayenin etkisini artırabilmek için öykünün içindeki aktif ve pasif iyilerin dengeli bir şekilde olması gerektiğine işaret eder. Ve deneyimler göstermiştir ki, en çok beğenilen ve olumlu reaksiyon alan hik.yeler, içindeki —aktif kötünün olmasa da— pasif kötünün geçirdiği değişimi oturaklı bir şekilde hik.yeye yediren eserler olduğudur. İş bu nedenden dolayı Jamal’in ağabeyi Salim’in geçirdiği değişim izleyiciyi hak ettiğinden fazla etkiliyor ve yönetmen-senarist bu duyguyu zirveye taşımak için öykünün başlarında çıkarcı ve hissiz olarak gösterdiği karakteri bir anda kendini feda edebilen erdemli bir kişiliğe büründürüveriyor.

    Her ne kadar sinema çevresi yönetmen Boyle’un Transpotting’den sonra yaptığı filmleri pek önemsemese de hem 28 Gün Sonra, hem Milyoner, hem de Güneşışığı ile şu fakirin gönlünü ziyadesiyle kazanmıştı. Milyoner her şeyden önce muazzam bir örnek teşkil ediyor; bir yönetmenin kendi kültürünün çok uzağında, başka bir ülkeye ait bir hikâyeyi, başka kültürün Kahramanlarına yabancılaşmadan da çekebileceğinin örneği! Bizim Yeşilçamcıların, İstanbul’da oturup Anadolu’ya oryantalistçe baktıkları gerçeğiyle bunu yan yana koyduğumuzda İngiliz yönetmenin yaptığı işe duyduğumuz saygı katlanıyor. Aslında genel hikaye olarak bizim Yeşilçam’ın bilumum Sezercik’ içerikli filmlerinden farkı olmayan, ancak kurgu, görüntü, müzik ve verdiği mesajlar ile evrensel bir film nasıl olurmuş’u gösteriyor Milyoner.

    Satırlarımı son bir vurgu ile bitirmek isterim. Milyoner filmi ile ilgili Zaman gazetesinde yer alan bir eleştirimden sonra saygı duyduğum bir akademisyenden epey uzunca bir mail aldım.Hocamız bir film eleştirisi ile gerçek hayatın eleştirisini sık sık birbirine karıştırarak,  filmi, anlattıkları için değil anlatmadıkları için neden yerden yere vurmadığımı sorguluyordu. Oysa sanat eseri eleştirisi öyle olmaz, olamaz. Bir film ya da roman ya da şiir gerçek hayatta hiç de onaylamadığımız bir konuyu gayet şahane irdeleyebilir. Örneğin bir cinayeti, ihaneti, savaşı… Cinayet kötü diye film kötü diyemeyiz, bu sanata yapılan en büyük haksızlık olur.

    Ezcümle; Milyoner, tüm kusurlarına rağmen, sadakat, liyakat ve feragat üzerine ince ince işlenmiş izlenmesi etkileyici bir film. İçerdiği bol miktarda kavramsal yüzleşme üzerine ciltler yazılır; batı ile doğunun, iyi ile kötünün, kader ile kazanın, aktiflik ile pasifliğin, ihanet ile sadakatin vs…

    Nedim Hazar

  • Evlilik Okulu
    By nurahasret on Temmuz 16th, 2009 | 1 Comment1 Yorum Comments

    askcicekleri Evlilik, aile, yuva kavramları, aile içi iletişim problem çözme metodlar. Uzman psikolog Yasemin Yalçın Aktosun evlilik okulunda psikoloji bilimimin evlilikle alakalı tüm cevaplarını sizinle paylaşıyor.

    Evlilik okulu hafta içi hergün 18:05′de  BURÇ FM’ de…

  • Azerin – Çırpınırdı Karadeniz
    By Emrehan on Temmuz 9th, 2009 | No Comments Comments

    Çırpınırdın Karadeniz,
    Sözleri 15 Kasım 1914 senesinde Osmanlının 1. Cihan savaşına iştirakini büyük bir heyecanla izleyen Azerbaycan‘ın milli şairi Ahmet Cevat tarafından yazılmıştır.
    1918 yılının başlarında ünlü Azerbeycan bestecisi ve fikir adamı Üzeyir Hacıbeyli tarafından, Nuri Paşa komutasındaki Türk Ordu’sunun Azerbaycan Türklerini soykırımdan kurtarmak amacıyla Azerbaycan’a gönderilmesi nedeniyle bestelenmiştir. (daha fazla…)

  • Ufuk Ötesi
    By nurahasret on Temmuz 8th, 2009 | No Comments Comments

    ufuötesiModern dünyanın ürettiği manevi problemler karşısında yeni bir perspektif için: Ufuk Ötesi… İnsan ruhunun kendini arayışında hangi kılavuzlar yol gösterebilir?
    Manevi dünyamızın ihtiyaçlarını nasıl karşılayabiliriz? Rıdvan Kızıltepe kendimizi arayış serüvenimizi uzman konuklarıyla birlikte değerlendiriyor. (daha fazla…)

  • Kayıp İstanbul
    By nurahasret on Temmuz 8th, 2009 | No Comments Comments

    921

    ÇARŞAMBA: 13:00

    Medeniyetlere başkentlik yapmış benzersiz bir şehri; İstanbul’u ve kendimizi tanımak için vazgeçilmez bir fırsat….

    Ünlü Romancı Sevinç Çokum’la dünden bugüne ‘Kayıp İstanbul’un hatıralarının izinde lirik bir yürüyüşe çıkıyoruz.

    Kayıp İstanbul Mehtap Tv’de…

  • Anneye Bağımlı Çocuklarda Öğretilmiş Çaresizlik
    By nurahasret on Haziran 30th, 2009 | 1 Comment1 Yorum Comments

    cocuk

    PEDAGOG ALİ ÇANKIRILI

    Bir çocuk nasıl anneye bağımlı hale gelir? Anneye bağımlı hale gelen çocukların kişilik özellikleri nedir? Bu soruların cevabını verebilmemiz için doğumdan okul çağına kadar çocuğun zihinsel gelişimini izlememiz gerekir. Bilindiği gibi, çocuğun doğuma kadar olan zihinsel potansiyeli genetik mirasa, yani anneden babadan ve atalarından genler vasıtasıyla intikal eden kodlara bağlıdır. Buna doğuştan gelen zihinsel yetenek diyebiliriz. Yeni doğan bir bebeğin genetik kodlar vasıtasıyla sahip olduğu zihinsel yeteneklerin açığa çıkması ve işlerlik kazanması aileden alacağı eğitime bağlıdır.

    Yeni doğan bir bebek, annenin koruması ve bakımı olmadan hayatını devam ettiremez. Annenin şefkatli kollarında ve sıcak kucağında s?t emen, altı kirlendiğinde temizlenen, koruyup kollanan bir bebek, geldiği bu yeni dünyada yalnız ve korumasız olmadığını hissetmeye ve anneye güven duymaya başlar. Güven duygusu sadece beslenme ve bakıma bağlı olmayıp, anneden aldığı sevgi ve şefkatle yakından ilişkilidir. Bu sebepledir ki, en az iki yaşına kadar anne çocuk beraberliği güven duygusunun gelişiminde çok önemlidir. Bu süreyi anne sevgisinden ve şefkatinden ayrı geçiren bir bebek, resmi kurumlarda çok iyi bakılıp beslense dahi, zihinsel ve duygusal yönden geri kalmakta; güven duygusu gelişmemektedir.

    Çocuk kendi ayakları üzerinde dikilene kadar gerekli olan besleme, temizlik, yardım ve koruma gibi annelik hizmetleri, yürümeye ve konuşmaya başladıktan sonra yavaşlatılmalı; elini yüzünü yıkama, dişlerini fırçalama, yemeğini kaşıkla yeme, giyinip soyunma, oyuncaklarını toplama, tuvalet ihtiyacını giderme gibi becerileri annesinin yardımı olmadan kendi başına yapabilmesi için teşvik edilmeli ve eğitilmelidir.

    Bir çocuk üç-dört yaşına geldiğinde yukarıda saydığımız becerileri kazanmış olmalıdır. Eğer anne yardım etmeye devam eder, “sen yiyemezsin ben yedireyim, sen giyemezsin ben giydireyim, atlama düşersin, koşma terlersin,” diyerek sıkıntı yaşamadan her ihtiyacı karşılanır, her istediği yerine getirilirse; anneye bağımlı hale gelir, yapabileceği işleri yapamaz olur. Buna psikolojide “öğretilmiş beceriksizlik” diyoruz. Öğretilmiş beceriksizliğe maruz kalan çocuklar, karşılaştıkları problemleri anne ve babalarının yardımı olmadan çözemez, kendi başlarına karar veremez, sorumluluk almak istemezler.

    Anneye bağımlı çocuklar, ihtiyaçlarının karşılanmasını, her isteğinin yerine getirilmesini anne ve babanın görevi bilir; çaba sarf etmeye gerek duymazlar. Hazıra alıştıkları için zihinsel ve fiziksel olarak tembel bir kişilik kazanmışlardır. Özgüvenleri çok zayıftır. Arkadaş edinmede ve oyun kurmada güçlük yaşarlar.

    ANNEYE BAĞIMLI

    ÇOCUKLARDA

    OKUL KORKUSU

    Eğer okulların açıldığı gün bir ana okulunun veya ilköğretim okulunun önünde bulunma ve çocukları gözlemleme fırsatı bulmuşsanız; sanırım bulmuşsunuzdur. İçinizde anne baba olanlar çocuğunu okula götürdüğü ilk günü hatırlayacaklardır. Bazı çocuklar annelerinin elinden ve eteğinden tutmuş, korku ve panik içinde etrafa bakmaktadır. Bu çocuklar anneleriyle birlikte sınıfa girmek, aynı sıraya birlikte oturmak isterler. Öğretmenler, okulun ilk birkaç günü bu çocukların okula alışmaları için anneleriyle birlikte oturmalarına izin verir. Ancak bir hafta sonra bile anneleriyle birlikte oturmakta ısrar eden; anneleri ayrılmak istediğinde ağlayarak peşinden giden çocuklar vardır. “Okul korkusu” veya diğer adıyla “okul fobisi” yaşayan bu çocuklar aşırı koruyup kollanan, her ihtiyacı anne baba tarafından karşılanan, hazıra alışmış, aileye bağımlı hale getirilmiş çocuklardır.

    Aileye bağımlı çocuklarda “öğretilmiş âcizlik” dediğimiz özürlü bir kişilik gelişmektedir. Dev ağaçların gölgesinde kalan taze fidanlar, nasıl büyümeleri için gereken ışığı alamadıkları için bodur kalır, gelişemezlerse; bu çocuklar da anne babalarının gölgesinde kalmış, gelişememiş fidanlardır. Aileye bağımlı çocuklar, anne ve babalarının yardımı olmadan yemeğini yeme, dişini fırçalama, tuvalet ihtiyacını giderme, oyuncaklarını toplama, bakkaldan ekmek alma gibi akranlarının rahatlıkla yapabildikleri işleri yapamazlar. Anne ve babalarından ayrı kalmaktan korkar, kendi başlarına okula gidip gelemez, yatılı okulda kalmak istemez, kalabalıkların içinde kendilerini yalnız hissederler.

    Anne baba okula başlayan çocuklarına yardım etmeye devam eder, okula götürüp getirir, çantasını taşır, derslerine ve ödevlerine yardım eder; hatta çocuk ödevini yapmadan uyuduğunda öğretmenine mahcup olmasın diye ödevini yaparsa; çocuk “demek bunları yapmak da annemin ve babamın görevi” diye düşünecektir.

    İlköğretim üçüncü sınıfa giden bir erkek öğrenci sınıfta kitapsız oturuyordu. Öğretmen neden kitabı olmadığını sordu. Çocuğun verdiği cevap çok ilgi çekiciydi: “Annem kitabımı çantama koymayı unutmuş.” İlköğretim üçüncü sınıfa giden bir çocuk, çantasını hazırlama görevinin annede olduğunu zannediyorsa; bu çocuk kesinlikle aileye bağımlı, öğretilmiş bir beceriksizdir.

    “Neden Ağlıyorsun Anne, Bak Düşmedim”

    Anne baba okulunda “öğretilmiş beceriksizlik” konusunu işlerken bir annenin gözlerinden yaşlar aktığını gördüm. Aramızda şöyle bir diyalog geçti:

    “Neden ağlıyorsunuz, sizi üzecek bir şey mi söyledim?”

    “Hayır, beni üzecek bir şey söylemediniz; aksine beni büyük bir yanlıştan döndürdünüz…”

    “Nasıl bir yanlışlık bu; bizimle paylaşmak ister misiniz?”

    “Şimdi paylaşmak istemiyorum; birkaç gün sonra belki…”

    Aradan bir hafta geçmiş; ben olayı neredeyse unutmuştum. Anne aramızda geçen diyalogu hatırlattı ve yaşadıklarını paylaşmak istediğini söyledi. Bunu duyduğuma çok sevinmiştim. Anne anlatmaya başlamış, bütün sınıf dikkatle dinliyordu.

    İşte annenin anlattıkları: “Siz öğretilmiş acizlik konusunu işlerken içim cız etmişti. Göz yaşlarımı tutamadım. Biri kız biri erkek iki çocuğum var. Kızım on yaşında ilköğretim dördüncü sınıfa gidiyor. Oğlum henüz üç yaşında. İkisini de çok seviyorum. Ancak, sizi dinlerken, bu sevgimi hatalı yönde kullandığımı fark ettim. Başlarına bir kaza gelmesinden, yanlış yapmalarından, mutsuz olmalarından korktuğum için bütün ihtiyaçlarını karşılıyor, en basit işlerde bile yardım ediyor, neyi nasıl yapacaklarını ben söylüyordum. Kızımı okula ben götürüp getiriyor, ders programını ve ödevlerini ben takip ediyor, yanına oturup ödevlerini ben yaptırıyordum. Onu kendime bağımlı hale getirdiğimi ancak şimdi anlayabiliyorum…”

    Anne derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya devam etti: “Sizi dinledikten sonra, çocuklarıma karşı annelik tutumumu değiştirmeye karar verdim. Kızım kendi başına okula gidip gelebilsin diye onu cesaretlendirecektim. Odasının dağınıklığını artık ben toplamayacaktım. Yardım istemedikçe derslerine ve ödevlerine karışmayacaktım. Ancak uygulamaya kalkınca bunun o kadar da kolay olmadığını anladım. Kızımı karşıma aldım. “İlişkilerimizde bazı değişiklikler yapmaya karar verdim…” dedim. “Bazı şeyleri benim yardımım olmadan yapabilecek kadar büyüdüğünü düşünüyorum. Okula kendi başına gidip gelebilirsin. Artık odanın dağınıklığını ben toplamayacağım, kendin toplayabilirsin. Benden yardım istemedikçe derslerine ve ödevlerine karışmayacağım; çalışma programını kendin yapacaksın…”

    Daha söyleyeceklerimi tamamlamadan kızım ağlamaya başladı. “Ama bu nasıl olur?” dedi. “Artık beni sevmiyor musun? Bu söylediklerini, sen olmadan, nasıl yapabilirim?..” Kendimi kızımın yerine koyunca ona hak verdim. Onu hazıra ben alıştırmıştım. Kendi ayakları üzerinde durmayı da yine ben öğretecektim. Eğer senin yaşındaki kızlar yapabiliyorsa, sen de yapabilirsin; bence denemeye değer, hemen pes etme, dedim. Deniyoruz, başaracağımızı ümit ediyorum.”

    “Gelelim üç yaşındaki oğluma. Onu da kendime bağımlı hale getirmiştim. Ancak, birkaç gün önce yaşadıklarımız bana ümit verdi. Sanırım onunla işimiz daha kolay. Oğlumla sokakta yürürken veya merdiven inip çıkarken elinden tutuyor; başına bir kaza gelmesin diye elini bırakmıyordum. Çocuğum elini kurtarmaya ve kendi başına yürümeye çalıştıkça, ben “hayır” diyordum.

    Tutum değiştirmeye karar verdiğim gün, oğlumla bakkaldan ekmek almış eve geliyorduk. Bir deneme yapmak istedim. Oğluma döndüm:

    “Ahmet, dedim, neden sokakta değil de yaya kaldırımında yürüyoruz?’

    “Çünkü, dedi, sokakta yürürsek arabalar bize çarpar.”

    “Elini bıraksam, sokakta mı yürürsün, kaldırımda mı?”

    “Kaldırımda.”

    “Evet, sen akıllı bir çocuksun, nerede yürüyeceğini biliyorsun. Artık elinden tutmama gerek yok” dedim ve elini bıraktım. Söylediklerime ve elini bırakmama inanamadı. Tek başına yürümenin zevkine varmak istercesine adımlarını hızlandırdı. Düşecek diye korktum. Alışkanlık işte… “Ahmet, biraz yavaşla lütfen, sana yetişemiyorum…” dedim.

    Apartmanımızın dış kapısından girdik. İkinci kata, dairemize, çıkan merdivenin başında durduk. “Ahmet, dedim, artık yeterince büyüdün. Elimden tutmadan bu merdiveni kendi başına çıkabilirsin.” Aslında o benim elimden tutmuyordu; ben onun elinden tutuyor, bırakmıyordum… O anki şaşkınlığını anlatamam. Sanki uzaydan gelmişim gibi yüzüme baktı.

    “Gerçek mi? Gerçekten büyüdüm mü?”

    “Evet oğlum, gerçekten büyüdün…”

    Merdiven basamaklarından bir çıkışı vardı ki, anlatamam. Ha düştü, ha düşecek. Yüreğim ağzıma geliyor, “dikkat et, düşeceksin!” dememek için kedimi zor tutuyordum. Merdivenin son basamağını da çıkınca geriye döndü, zafer kazanmış komutan edasıyla ellerini havaya kaldırdı. “Yaşasın, çıkabildim!” dedi. Yüzündeki sevinci görmeliydiniz. Göz yaşlarımı tutamadım. Ağladığımı görünce: “Neden ağlıyorsun anne, bak çıkabildim, düşmedim…” dedi.

    Gerçek sevginin ne olduğunu şimdi anlıyorum. Aşırı sevgi ve koruma içgüdüsüyle çocuklarımızın yeteneklerini köreltiyor, onlara beceriksizliği öğretiyormuşuz.”

  • Kalp Sevmekten Yorulmaz
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    v.vakkasoglu

    Vehbi Vakkasoğlu Hocamız

    Pazartesi 15:00 Parantez

    Kalp Sevmekten Yorulmaz 22:30

    Programları ile Moral FM’ de Sizlerle…

    Gençliğin süsü iffet

    Gençlik nimetinin en kıymetli süsü, iffettir. İffet, genç ruhları temiz, saf ve günahsız tutan temel unsurdur. Ruh ve beden bekâreti, iffetle korunur.

    İffet, yakın zamanlara kadar kızlarımıza ad olurdu. Şimdilerde, isim olarak bile unutulmaya yüz tuttu. İffetsizlik suç olmaktan çıktı. Hatta iffetsizliğini basın yoluyla ilan etmek, marifet sayıldı.

    İffetle birlikte, edep ve hayâ da göçtü dünyamızdan…

    Bu güzel duygular, insanı hakiki insan yapardı. Ancak kadınlara daha çok yakışırdı. Onları “Hanımefendi” makamına terfi ettiren; edep, hayâ ve namus hususundaki hassasiyetleriydi.

    Bu sebeple, Güzeller Güzeli (sav), “Bir kadının en güzel süsü, utancından dolayı yüzünün kızarmasıdır.” buyurmuştur.

    19. Asırdan itibaren, özellikle de Avrupa’dan bütün dünyaya, cinsi hürriyet namıyla yayılan utanmazlıklar, Osmanlı toplumunda da derin yaralar açmıştı. Rahmetli Mehmet Akif, Avrupa’ya ilim, fen almaya gitmişlerimizin, bize taşıdığı pisliklerden çok dertlenir. Özellikle de onlardan şu şikayeti çok ilginçtir: “Kızımın iffeti batmakta rezilin gözüne!”

    Efendimiz (sav) de, “Gençliğin tehlikelerinden sakınınız.” buyurur.

    Gençliği bekleyen asıl ve büyük tehlike, nefsanî ve şehvanî olanlardır. Bu yüzden Efendimiz, gençlerin evliliğini kolaylaştırmayı emreder. Evliliği gecikecek olanlara da oruç tavsiye etmiştir. Zira nefsi dizginleyen, tutan ve burnunu yerlere sürtüp kendine getiren en önemli şey, oruçtur. Hz. Mevlana, oruç aşkını şöyle açıklar: “Oruç bana hiçliğimi ve Allah’a muhtaçlığımı hatırlatır. ”

  • Kahve Molası
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    sükriyetutkun

    Yapımcı-Yönetmen: Sabire Saka DAYI

    Ana Yayın Günü: Pazar 10:20
    Salı 20:00

    kahvemolasi@mehtap.tv

    Yapım ve yönetimini Sabire SAKA DAYI’nın, sunumunu Şükriye TUTKUN’un yaptığı Kahve Molası’nda bu hafta…

    Başarı öykülerinin farklı yönlerle hayata yansımalarını yakaladığımız Kahve Molası’nda bu haftada alanında oldukça başarılı bir ismi konuk ediyoruz. Yeni ve farklı fikirler üreten, fikri parlatan ve etrafa yayan bir fikir kadını. Molamızı bu hafta fikir Merkezi / ICOM Yönetim Kurulu Üyesi ve Ajans Eş Başkanı Meltem GÜRLER’in evinde verdik.

    “Fikir her yerdedir” sloganıyla yola çıkan ve başarıyı yakalayan Meltem GÜRLER ile dünü, bugünü ve yarını konuştuk. Kariyerle birlikte iyi bir eş ve anne olmanın yolları neler? Meltem Hanım’ın başarıya giden yolda karşılaştığı zorluklar? Bu soruların cevaplarını ve satır aralarında kalmış bilinmeyenleri kendi ağızlarından Kahve Molası’nda izleyelim…

  • Rasim Özdenören'le Mavera Yolculuğu
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    r.özdenören

    Burç FM’ de Saat 22:35 Bünyamin Şen’in sorularını çağımızın en önemli münevverlerinden Rasim Özdenören cevaplayacak.

    Eserleri ve sohbetleriyle Türk edebiyatını olduğu kadar Türk düşüncesini de derinden etkilemiş olan Rasim Özdenören Burç FM’de.Rasim Özdenören kimdir ?
    1940’ta Maraş’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Maraş, Malatya, Tunceli gibi Güney ve Doğu şehirlerinde tamamladı. İ.Ü. Hukuk Fakültesini ve İ.Ü. Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştı. Bir ara araştırma amacıyla ABD’nin çeşitli eyaletlerinde, 1970-1971’de iki yıl kadar kaldı. 1975 yılında Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği görevine geldi. Aynı bakanlıkta bir yıl da müfettişlik yaptı. 1978’de istifa ederek ayrıldığı devlet memurluğuna bir süre sonra tekrar döndü.
    “Özdenören Denize Açılan Kapı adlı eseriyle 1984 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Hikayecisi Ödülü’ne layık görülmüştür. İki Dünya adlı deneme kitabı da 1978′de Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından fikir dalında Jüri Özel Ödülü’nü kazanmıştır.” Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme adlı hikayeleri ayrıca TV filmi yapılmış, bunlardan Çok Sesli Bir Ölüm, Uluslararası 1977 Altın Prag TV Filmleri Festivali’nde Jüri Özel Ödülü aldı. Bu ödül de, TRT Televizyonu’nun ilk ödüllerindendir.

    Eserleri:
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler
    Kafa Karıştıran Kelimeler
    Müslümanca Yaşamak
    Yaşadığımız Günler
    Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı
    Çarpılmışlar
    Çözülme
    Çok Sesli Bir Ölüm
    Gül Yetiştiren Adam
    Hastalar ve Işıklar
    Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti
    Ruhun Malzemeleri
    Ben ve Hayat ve Ölüm
    Yeniden İnanmak
    Denize Açılan Kapı
    Red Yazıları
    Acemi Yolcu
    İpin Ucu
    Çapraz İlişkiler
    Kent İlişkileri
    Yüzler
    İki Dünya
    Kuyu
    Köpekçe Düşünceler
    Hışırtı
    Ansızın Yola Çıkmak
    Eşikte Duran İnsan
    Yazı, İmge ve Gerçeklik
    Aşkın Diyalektiği
    Toz
    Düşünsel Duruş

  • Gerçeğe Doğru Ciltleri
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    gd6

    Gerçeğe Doğru 1

    Gerçeğe Doğru ciltleri şu ana kadar yüzbinlerce basıldı, okundu,
    ve hâlâ okunuyor… Bu eserlerin en önemli özelliği her insanın aklına
    ve duygularına hitap etmesi.

    İşte Gerçeğe Doğru 1. Cildinde okuyacağınız bazı konular;
    Yayınlandığı zaman Türkiye de ve dünyada büyük yankılar uyandıran
    Petek mucizesinin Haluk Nurbâki nin kaleminden nefis yorumu…
    Peygamber Efendimizin yalancı peygamber Müseylime ye mektubu…
    Fizik, kimya, astronomi vb. müsbet bilimlerden Kâinat okumaları…
    Bugüne kadar bir çok insanın hidayetine vesile olan Yeşil Elbise, Kâbus vb. hikayeler ile kısa kısa nükteler, hazır cevaplar, enteresan araştırma yazıları, karikatürler, müslüman olmuş gayr-i müslimlerin hayat hikayeleri ve daha yüzlerce şaşırtıcı konular bu ciltte yer alıyor. Ciltli, tamamı renkli, mükemmel resimleri ve mizanpajıyla daha da güzelleşen Gerçeğe Doğru serilerinde siz de kendinizden birşeyler bulacaksınız.

    Gerçeğe Doğru 2

    Yediden yetmişe herkesin dilinden düşmeyen unutulmaz ve seçme yazılar ile, Gerçeğe Doğru ciltleri gönülleri fethetmeye devam ediyor.
    80’li yılların başında Gerçeğe Doğru’nun ilk fasikülü eline geçen bir okuyucumuz; “Zafer öz,, Gerçeğe Doğru ise özün özü” demişti. Bu iltifat aynı zamanda, Gerçeğe Doğru’ların hazırlanış gayesini de özetlemekteydi. Gerçeğe Doğru bu olumlu çizgisinde seyrine devam etmektedir. Hatta Zafer Dergisi’nin yan bir yayını olmasına rağmen Gerçeğe Doğru’nun şöhreti Zafer’i de aştı.
    Okuyucularımızın özellikle son yıllarda artan talepleri ve her yıl bir cilt beklentileri bizleri fazlasıyla sevindiriyor ancak bu konudaki titizliğimizi de korumak zorundayız.
    Herzaman olduğu gibi elinize geçtiğinde okumaya doyamayacağınız bu eseri okumakla kalmayarak dostlarınıza ve çevrenize de ulaştıracağınıza inanıyoruz. Çevrenizde bu güzellikleri paylaşmayı bekleyenler var. Ve paylaşmak, güzellikleri çoğaltmaktır.

    gd

  • Ağrı İshak Paşa Sarayı
    By Emrehan on Haziran 16th, 2009 | No Comments Comments

    İshak Paşa Sarayı, Ağrı Dağı’nın yakınında, Doğubeyazıt’ın 5 kilometre mesafede eski Doğubeyazıt yakınında sarp kayalar üzerine imar edilmiş, kartal yuvasını andıran 116 odalı bu saray aslında camii, türbesi, surları, iç ve dış avluları, divan ve harem odaları, koğuşları ile bir bey kalesidir.

  • Sıcak Gunlerin Serin Kaçamağı Ayder Yaylası
    By Emrehan on Haziran 12th, 2009 | No Comments Comments

    Ayder, Çamlıhemşin ilçesinin 19 km. güneydoğusunda 1350 m. yükseklikte çam ormanları ile kaplı daha ziyade yayla niteliğinde bir yerdir.

  • Didim’de yaz…
    By Emrehan on Haziran 12th, 2009 | No Comments Comments

    Aydın sınırları içinde yer alan Didim, Kusadası’ndan 70 Bodrum’dan 110 km. uzaklıkta önemli bir turizm merkezi

  • Sapanca’da Romantik Bir Kaçamağa Ne Dersiniz?
    By Emrehan on Haziran 11th, 2009 | No Comments Comments

    SAPANCA uzun, düzgün sahili ve temiz gölüyle, çevresinde gezebileceğiniz yerlerin fazlalığıyla, sakin bir haftasonu geçirmek için ideal bir belde.. Gezilecek yerlerin birbirine olan yakınlığı sebebiyle gününüzü dolu dolu geçirmeniz mümkün.

  • Cennetten kopma bir köşe..Amazon’da bir tatile ne dersiniz? Muğla Bördübet…
    By Emrehan on Haziran 11th, 2009 | No Comments Comments

    Amazon tadında bir tatil,Bördübet-Marmaris Muğla
    Marmaris’in Reşadiye yarımadasında yer alan Bördübet Koyu, Hisarönü Köyüne bağlı küçük bir tatil yöresi. Bördübet

  • Keşfedilmeye Değer, Çanakkale-Assos..
    By Emrehan on Haziran 11th, 2009 | No Comments Comments

    Assos çevresindeki kasabalarda hala keşfedilmemiş cennetler bulabileceğiniz, insanı büyüleyen, mutlaka görülmesi gereken bir yer. Ayvacık ilçesinde yeralan Assos dört mevsim yerli ve yabancı turistleri konuk ediyor.

Advertisement