Asım Yıldırım – Ruhum Dayanmaz

0
482 kez

Gözlerini kapadı, çocukluğunu hayal etti. Babasının soğuk yüzünü, tabutunun ardından nasıl bakakaldığını hatırladı. Babası yağmurlu bir sonbahar akşamı dostların omuzlarında gitmiş ve bir daha küçük gecekondularına geri dönmemişti. Annesi mektep medrese görmemiş olabilirdi; ama onu dünyalara değişmezdi. Onda sarsılmaz bir kuvvet, yıkılmaz bir iman vardı. Babasının ölümünden sonra olağanüstü bir fedakârlık göstermiş; yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş, kendisini her şeye rağmen okutmuştu. Onun hakkını ödemesi elbette mümkün değildi.

Titreyen elleriyle ıslanan yanaklarını sildi, derin bir nefes aldı. Gözlerini, çok sevdiği bu ülkenin engin semalarına dikti. Derin bir maviliğin ortasında, ötelere doğru akan bulutlara; güneşin yanan bağrına doğru -belli bir düzen içinde- sefer eyleyen kuşlara baktı. Tekrar gözlerini kapattı. İnce narin avuçlarını açtı, başını kalbine yaklaştırdı. Garipliğini, acizliğini iliklerine kadar hissederek Rabb’ine dua ve niyazda bulundu: “Ya Rabbi! Kalblere yerleştirdiğin muhabbet, âlemlere sevgili kıldığın Muhammed (sas) hürmetine… Gecelerde duaya duran dostların, huzurunda damla damla eriyen hasların hürmetine… Bana ve benim gibilere güç ve kuvvet ver. Bize, sen sahip çık Rabb’im! Sen sahip çıkarsan, gariplerini kimse yıkamaz. Aklımızı, kalbimizi, ruhumuzu muhabbetinle doldur. Bizi bu dünyadan ayrılırken arkasında bir tane bile kırgın gönül bırakmayan muhabbet fedailerinden eyle. Ey gariplerin Rabbi, Sen çok büyüksün!” duasını ettikten sonra derin düşüncelere daldı.

Bu ülke halkını ve çekik gözleriyle tebessüm eden talebelerini çok seviyordu.

Şimdi, üniversiteyi bitirdiği bu Orta Asya ülkesine vefa borcunu ödüyor, öğretmenlik gibi kutsal bir vazifeyle buralara hizmette bulunuyordu. Anacığına söyleyemese de, hayali, Mus’ab misali bu topraklarda can emanetini teslim etmek, Hz Safiye gibi bulunduğu toprağa gömülmekti. Bu diyarlar ona, hayatının baharında tarihe kaydolması gereken çok ulvi hatıralar yaşatmıştı. Hele yaşadığı bir hadiseyi unutması mümkün değildi. Böyle bir şey yaşadığı için kendini bahtiyar hissediyordu. “Hey gidi günler!” dedi. Yaşadıklarını bugün yaşamışçasına tekrar hatırladı:

Üç yıl önce çalıştığı okula İvana adında biyoloji olimpiyatlarına hazırlanan, zeki bir öğrenci kaydolmuştu. İvana, akranlarının arasına katılmıyor, gezmiyor, dolaşmıyordu. Gece gündüz ders çalışıyordu. Hayatta onun için bir tek gerçek vardı: Başarı…
Okula geldiğinden beri İvana’yı gözlemiş, onu çözümlemeye çalışmıştı. Bu çocuk, bir yarış atına benziyordu. Gözbebeklerinde hayata dair hiçbir ışık, hiçbir parıltı yoktu. Bir akşam etüt salonlarını dolaşırken İvana’nın çalıştığı sınıfa girdi, tebessüm ederek ona nasıl olduğunu sordu. Bu sıcak tebessüm karşılığında buz gibi bir cevap almıştı: “Ne yapabilirim! Ders çalışıyorum.” Çocuğun sözlerindeki kayıtsızlık yüzüne şamar gibi inmişti. Bir şeyler konuşabilirim düşüncesiyle, çocuğa soru sormaya başladı:

– Bir şey sormak istiyorum İvana. Senin için “insan” ne ifade ediyor?

– “İnsan” denince, aklıma sadece saçmalık geliyor. İnsanlardan nefret ederim.

– Peki niçin başarılı olmak için gece gündüz çalışıyorsun. Bu aldığın dereceleri niçin alıyorsun?

– Kendim için.

– Ama sen de insansın. Gelecekte bilim adamı olacaksın. İnsanı sevmeyen, insanı saçmalık olarak değerlendiren bir bilim adamı insanlığa ne verebilir ki!..

– Peki bütün bu duyguların, içindeki nefret, bu uzaklık ruhunu incitmiyor mu?

– Ben ruha falan inanmam. Sadece gördüğüme inanırım. Allah’a, peygambere kısacası gözümle görmediğim hiçbir şeye inanmam.

İvana’nın cevabı karşısında ürpermiş, bu asrın kronik rahatsızlığı, “inançsızlık” karşısında bir kez daha dehşete kapılmıştı. Bir akıl, hem de düşünen bir akıl, ruhunun varlığını inkâr ederek nasıl yaşayabilirdi?

Bu konuşmadan sonra İvana’yla aralarında garip bir bağ oluştu. En azından İvana, gördüğü yerde ona selâm veriyor, arada sırada da olsa birkaç kelime konuşuyordu. O da içinde İvana’ya karşı farklı duygular hissediyordu. Hayatın bütün güzelliklerine yüreğini kilitlemiş olan bu çocuğu seviyordu.

Bir cuma gecesiydi, yine çalıştığı sınıfa gitmişti, kapının aralığından baktı: İvana yine her zaman olduğu gibi sınıfta yalnızdı. Pencereden dışarıyı seyrediyordu. Kapıyı çaldı ve yavaşça içeri girdi. Ağır adımlarla öğrencisinin yanı- na yaklaştı. Konuşmak için müsait olup olmadığını sordu, müsait olduğundan emin olunca karşısındaki öğretmen masasına oturdu. Ona yardım etmek istiyordu. Hayatı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için soru sormaya başladı. Ailesini sordu, annesini babasının ne iş yaptığını, kardeşlerinin olup olmadığını…

Bu soruların arkasından İvana ağlamaya başladı. Günümüzdeki pek çok genç gibi o da ailesinden yara almıştı. Annesiyle babası yıllar önce ayrılmış. Babası onları terk edip kayıplara karışmıştı. Annesinin şu an kiminle olduğunu bilmiyordu. Çok üzüldüğünü, babasından da annesinden de nefret ettiğini söyledi. Sonra çocukluğundan başlayarak hayatında yaşadığı her şeyi kendisine birer birer anlattı. Söylediği her cümle, İvana’yı yumuşatıyor ve kendisine bir adım daha yaklaştırıyordu:

– Bütün bu yaşadıkların ruhunda derin iz bırakmış olmalı.

Bu cümlelerin ardından, İvana yeniden ses tonunu yükseltti. Tehditkâr bir şekilde hocasının gözlerine bakarak:

– Ben size daha önce ruh gibi saçma sapan şeylere inanmadığımı söylemiştim.

– Peki o zaman üzüntülerini, rüyalarını, duygularını nasıl açıklıyorsun. Yalnızlığını, özlemini, seni ayakta tuttuğunu iddia ettiğin nefretini nasıl değerlendiriyorsun. Sıkıntılarının, bunalımlarının adını nasıl koyuyorsun?

İvana bu soru zincirinin bitmesini istercesine bakışlarını kaçırdı. Tekrar pencereden dışarıyı seyretmeye başladı. Karışık bir ses tonuyla:

– Peki bana var olduğunu söylediğiniz şeyleri ispat edebilir misiniz?

Bunun üzerine aralarında ruhun varlığıyla ilgili bir konuşma başladı. Saatler ilerlemiş, vakit gece yarısını bulmuştu. Anlaşılmaz bir inatla direniyor bir türlü geri adım atmıyordu. Bu derin mevzuda pek de fazla bir fikri olmamasına rağmen inat etmesine üzülmüştü. Bir kez daha bu öğrenciyi ne kadar çok sevdiğini hissetti. Hayata, insana, yani kendine yabancı olan; kendini manevi değerlere karşı kapatmış olan İvana’ya büyük bir şefkat duymuştu. Öğrencisinin gönül kapılarının açılması, sevgiyi tanıması, insana saygı duyması için nelerini vermezdi. Bu dünyanın; “sevgiyi sevip, nefretten nefret etme” düsturuna ekmek kadar, su kadar ihtiyacı olduğuna bir kez daha gönülden inanmıştı.

Daha fazla üstüne gitmek istemediği için, izin isteyerek İvana’nın yanından ayrıldı. Yorulmuştu. Omuzunda ağırlığına tahammül edemediği bir yük, başında şakaklarını zonklatan bir ağrı hissetti. Usulca odasının kapısını araladı. Abdest alıp kendine gelmek istiyordu. Abdest aldıktan sonra pencereyi açtı. Sıkıntılı zamanlarda hep böyle yapardı. Rüzgârın yüzünü okşaması ruhuna inşirah verirdi. Gökyüzüne baktı, yıldızların dünyaya tebessümüne, gecenin bağrını delip yeryüzünü aydınlatmasına, Samanyolu’na… Ayın on beşiydi. Bu mükemmel manzara karşısında Rabb’inin sonsuz ilmini düşündü. Ebede giden yolun ne kadar çetin olduğunu, ızdıraptan geçtiğini iliklerine kadar hissetti. Yanan gönlünden:

Ah edip ağlamadan,
Sineler dağlamadan,
Su gibi çağlamadan,
Bu dağlardan aşılmaz!

mısraları döküldü. Gayr-i ihtiyari avuçlarını açtı, ruhunu coşturan bu manzara karşısında Rabb’isine duaya başladı. İvana ve sahip çıkılmazsa imansız yetişecek olan bir gençlik, sinesine hançer gibi saplanmıştı. Gözlerinden avuçlarına ılık damlalar dökülüyordu. Gökyüzü büyüdü, büyüdü, büyüdü; o ise, bu büyüklük karşısında küçüldükçe küçüldü. Ay sustu, yıldızlar sustu, karanlık sustu. Sadece sızlayan yüreği konuştu:

“Gökyüzündeki yıldızların aydınlığı adına, gecenin ihtişamı ve gökyüzünün niyazı adına gençliğin sinesindeki karanlığı aydınlat Ya Rabbi! Sinelerdeki buzdağlarını muhabbetinin ateşiyle Sen erit. Öfkeyi, nefreti taze yüreklerden aşkınla sil. Sen bize dışta boğulma, bencilliğe saplanma yerine, içe doğru derinleşmenin yolunu göster. İvana’ya ve onun gibi olanlara ruhun ötelere açılan kapılarını aç. Bütün insanları ‘kalbin zümrüt tepeleri’nden cennet yamaçlarına doğru kanatlandır. Bizi bedene esaretten kurtar. Kalbin ve ruhun derece-i hayatına ulaştır. Şu kısacık dünya hayatını ebediyet ağacımıza tohum eyle. Nefsimizin pençesinden kurtar, gönül dudaklarımızı ölümsüzlük şerbetiyle tatlandır. İçimizi dışımızdan daha temiz kıl. Bizi ötelerde utanmayacağımız bir ömürle şereflendir.

İvana’yı, içinde bulunduğu buhrandan inayetinle kurtar. Bahtına düştük Allah’ ım!

“Saatlerce ağlayarak, dua dua Rabb’ine yalvardı. Dışarıdan gelen soğuk rüzgâr ıslak yanaklarını sızlatmıştı. Pencereyi kapatıp yatağına doğru yöneldiğinde, bedenini hissetmeyecek kadar yorulduğunu fark etti. Günün yorgunluğunu, ruhunun ızdırabını dindirmek için bir an önce uyumak istiyordu.

Sabah henüz olmamıştı ki, kapının çalınmasıyla uyandı. Dışarıdaki her kimse, kapıyı kıracakmış gibi yumrukluyordu. Endişeli bir şekilde kapıyı açtığında, gözyaşları içinde titreyen İvana’yla karşılaştı. İvana’nın eli ayağı titriyor, yüksek sesle ağlıyordu. Meraklı gözlerle İvana’ya ne olup, bittiğini sordu.

– Hocam, hocam…
Hıçkırıklar İvana’nın boğazına düğümleniyor, bir türlü cümlenin arkasını getiremiyordu. Hocasının boynuna sarıldı ve uzun uzun ağladı. Şimdi biraz daha rahatlamıştı. Bir bardak su içtikten sonra başına geleni anlatmaya başladı.

– Siz yanımdan ayrıldıktan sonra konuştuklarımızı düşündüm. Zaten sizinle ilk karşılaştığımızdan beri kafam karışmıştı. Söylediklerinizle, fikirlerimi alt üst etmiştiniz. Ben de bunu gururuma yediremiyor, kendimi size karşı ters davranmaya şartlandırıyordum. Ne kadar sizden kaçmaya çalışsam başaramıyordum. Her defasında içimde büyüyen garip bir duygu beni size daha da yakınlaştırıyordu. Meselâ, siz bana tebessüm ederek selâm verince, istemesem de size karşılık veriyordum. Defalarca bunun ne olduğunu kendime sordum. Bu zamana kadar tanımadığım bu tuhaf şeyin adı ne olabilirdi.

Bunun adı sevgiydi hocam, sevgi. Ben bu duyguyu ilk defa tadıyordum. Sizi sevdiğim için kendimden nefret etmeye başladım. Bu benim için ciddi bir yenilgiydi. Bana göre sevgiye inanmak aptallıktan başka bir şey değildi. Ben ruhun varlığına, Allah’a ve peygambere de kesinlikle inanmıyordum. Zaten bunlara inanmamı gerektirecek bir hayat tarzım da olmamıştı. Ama ruhla ilgili tartışmamızdan sonra kendimi daha da kötü hissettim. Bunca zamandır bastırdığım duygular isyan edercesine harekete geçmişti. Sanki bütün dünyanın karıncaları beynime hücum etmişti. Kendi kendime: “Kendine gel İvana, sen bu saçmalıklara takılacak kadar aptal olamazsın. Bunların hepsi masal. Bu dünyada kendin ve başarın dışında her şey saçmalıktan başka bir şey değil. Şimdi dersini çalış ve daha fazla vakit kaybetme. Sevgiymiş, ruhmuş, bunların hepsi insanlar tarafından uydurulmuş şeyler.” diyerek kendimi ders çalışmaya zorladım. Çalıştıklarım bir türlü kafama girmiyordu. İçimden bir ses: “Ya bütün bu inkâr ettiklerinin hepsi varsa!” diyordu. Aradan kaç saat geçti bilmiyorum. Kapı aralandı, içeriye o zamana kadar görmediğim aydınlık yüzlü, orta yaşlı, beyaz kıyafetli birisi girdi. Bizim buraların insanına benzemiyordu. Yanıma yaklaştı, yaklaşırken içime bir huzur, bedenime sükunet veriyordu sanki. Odanın içine gül kokusuna benzer hoş bir koku yayıldı. Birden yerimden fırladım. Gözlerine bakınca elim-ayağım titremeye başladı. Kalbim duracak gibi oldu. Şaşkın bakışlarla sordum:

– Affedersiniz, sizi daha önce buralarda hiç görmedim, kimsiniz siz?
Tebessüm ederek cevap verdi:

– Ben peygamberim. Adım: Muhammed Mustafa (sas). Sen ruha da inanmıyormuşsun doğru mu?
Sanki her şey küçülmüş biz bütün dünyayı kaplamıştık. Tuhaf bir şeydi bu, bunu kelimelerle açıklayamam hocam, imkânsız açıklayamam. Şöyle devam ettim:

– Evet ne ruha, ne Yaratıcı’nın varlığına ne de peygambere inanıyorum.

– Ben sana şimdi ruhun varlığını ispat edeceğim.

Böyle dedikten sonra, yanıma yaklaştı. İki eliyle omzumdan tuttu. Parmaklarının ucuyla ensemden sıkıca tutarak yukarı doğru çekmeye başladı. Bunu yaparken o kadar canım acıdı ki, anlatamam. Bu can acısıyla ikimiz uçar gibi yükselmeye başladık. Hani kılıfından bir şey çıkar ya hocam, sanki benim de bedenim öylece sıyrıldı çıktı. Aşağı baktığımda, cesedimi orada görüyordum. Korku içinde: “Canımı çok acıtıyorsunuz.” dedim. O da bana: “Aşağıda yatan kim bana söyler misin?” dedi. Ben de: “Aşağıda yatan benim, benin bedenim.” diye cevap verdim. “Peki bedenin aşağıda ise, şu anda hissettiğin acıyı neyle hissediyorsun.” dedi. Ben de: “Ruhumla hissediyorum.” dedim. Cevabı tekrar etmemi istedi. Can havliyle, “Ruhumla hissediyorum Efendim. Artık ruhumun varlığına inanıyorum.” diyerek cümlemi tamamladım. Bu cevabımdan sonra beni tekrar bedenime yavaşça geri bıraktı. Normale döndükten sonra, çektiğim acıdan eser kalmamıştı. Kendimi bir kuş gibi hafif hissediyordum. Etrafa baktığımda biraz önce yanımda olan kişiyi göremedim. Bir anda kaybolup gitmişti. Arkada sadece yoğun bir gül kokusu kalmıştı. Rüya olup olmadığından emin olmak için kendimi kontrol ettim, hayır hocam bu yaşadığım rüya değildi. İnanın hocam doğru söylüyorum. Sonra kendimi gayr-i ihtiyari kapınızın önünde buldum. Sizi seviyorum hocam, hem de çok seviyorum. İtiraf ediyorum, sevginiz içimi yumuşatıyor. Yakınınızda olmak bana güven veriyor. İlk defa birine güvenmenin huzurunu yaşıyorum. Beni bırakmayın hocam, yalvarırım. Yoksa ruhum buna dayanamaz, bundan çok incinir hocam.

– İvana, duyduklarım doğru mu? Ruhum dedin, değil mi yavrum?

– Evet hocam, ruhum dedim. İnanıyorum hocam ruha da, Allah’a da, peygambere de inanıyorum. Şu anda içimde inanmanın ne büyük bir güç olduğunu hissediyorum. Ruhumun varlığını bana tattırdığınız sevgi iksiriyle hissettim. Eğer sevginin gücünü bir kez daha yitirirsem, ruhum buna dayanamaz.
Ders zilinin çalmasıyla kendine geldi. İvana mezun olalı iki yıl olmuştu. Şimdi dersine girmeliydi. Çocukların arasından sınıfına doğru ilerlerken yüreğinin varlığını, yaşadığını hissetti. Bu toprağın insanlarını, çocuklarını seviyordu. Ankara’daki okulunu, kendisini yetiştiren fedakâr hocalarını hatırladı. Kendisine bu ideali aşılayan büyüklerine minnettârdı.

Evet gurbet zordu, ayrılık yamandı. Anacığı bir ney gibi hasretinden inliyordu. Ama o anasına ötelerde daha büyük bir hediye sunmak için yola çıkmıştı. Bir kez daha garip anasının ve toprağın altındaki babasının önünde saygıyla eğildi. Kararlıydı. Ömrünü insanlığın sevgiyi tanımasına adayacaktı. Sinesini ummanlar gibi açacak, mahzun gönüllerin yaralarına merhem olacaktı. Taze yüreklere sevmeyi, yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmeyi öğretirken ölecekti. Dünyanın kaderini değiştiren nice isimsiz kahraman gibi hicret ettiği toprakları vatan edinecekti. Ve öldüğü topraklara gömülecekti.

Sınıfa girdiğinde çocuklarının taze simalarına baktı. Kulaklarında İvana’nın cümleleri yankılanıyordu:

“Sizi seviyorum hocam, hem de çok seviyorum. İtiraf ediyorum, sevginiz içimi yumuşatıyor. Yakınınızda olmak bana güven veriyor. İlk defa birine güvenmenin huzurunu yaşıyorum. Beni bırakmayın hocam, yalvarırım! Ruhum bundan çok incinir hocam, ruhum buna dayanamaz .

“Öğrencilerine oturmalarını söylerken, dışarıdaki yüzlerce İvana’yı düşündü. Onları en büyük hakikatten haberdâr ederek ilâhî güzellikleri körpe gönüllere göstermek, bilme ve inanma nimetinin kadrini bilerek şükrünü bu şekilde eda etmek… Daha yapacak çok şey vardı. Kendi kendine şöyle dedi:

“Buralardan ayrılmak mı, öğrencilerimden ayrı kalmak mı? Asla! İlâhî güzellikleri anlatmadan bir gün bile yaşayamam. Ruhum buna dayanamaz Allah’ım, ruhum buna dayanamaz…”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here