Logo Background RSS

» 2009 » Haziran

  • Anneye Bağımlı Çocuklarda Öğretilmiş Çaresizlik
    By nurahasret on Haziran 30th, 2009 | 1 Comment1 Yorum Comments

    cocuk

    PEDAGOG ALİ ÇANKIRILI

    Bir çocuk nasıl anneye bağımlı hale gelir? Anneye bağımlı hale gelen çocukların kişilik özellikleri nedir? Bu soruların cevabını verebilmemiz için doğumdan okul çağına kadar çocuğun zihinsel gelişimini izlememiz gerekir. Bilindiği gibi, çocuğun doğuma kadar olan zihinsel potansiyeli genetik mirasa, yani anneden babadan ve atalarından genler vasıtasıyla intikal eden kodlara bağlıdır. Buna doğuştan gelen zihinsel yetenek diyebiliriz. Yeni doğan bir bebeğin genetik kodlar vasıtasıyla sahip olduğu zihinsel yeteneklerin açığa çıkması ve işlerlik kazanması aileden alacağı eğitime bağlıdır.

    Yeni doğan bir bebek, annenin koruması ve bakımı olmadan hayatını devam ettiremez. Annenin şefkatli kollarında ve sıcak kucağında s?t emen, altı kirlendiğinde temizlenen, koruyup kollanan bir bebek, geldiği bu yeni dünyada yalnız ve korumasız olmadığını hissetmeye ve anneye güven duymaya başlar. Güven duygusu sadece beslenme ve bakıma bağlı olmayıp, anneden aldığı sevgi ve şefkatle yakından ilişkilidir. Bu sebepledir ki, en az iki yaşına kadar anne çocuk beraberliği güven duygusunun gelişiminde çok önemlidir. Bu süreyi anne sevgisinden ve şefkatinden ayrı geçiren bir bebek, resmi kurumlarda çok iyi bakılıp beslense dahi, zihinsel ve duygusal yönden geri kalmakta; güven duygusu gelişmemektedir.

    Çocuk kendi ayakları üzerinde dikilene kadar gerekli olan besleme, temizlik, yardım ve koruma gibi annelik hizmetleri, yürümeye ve konuşmaya başladıktan sonra yavaşlatılmalı; elini yüzünü yıkama, dişlerini fırçalama, yemeğini kaşıkla yeme, giyinip soyunma, oyuncaklarını toplama, tuvalet ihtiyacını giderme gibi becerileri annesinin yardımı olmadan kendi başına yapabilmesi için teşvik edilmeli ve eğitilmelidir.

    Bir çocuk üç-dört yaşına geldiğinde yukarıda saydığımız becerileri kazanmış olmalıdır. Eğer anne yardım etmeye devam eder, “sen yiyemezsin ben yedireyim, sen giyemezsin ben giydireyim, atlama düşersin, koşma terlersin,” diyerek sıkıntı yaşamadan her ihtiyacı karşılanır, her istediği yerine getirilirse; anneye bağımlı hale gelir, yapabileceği işleri yapamaz olur. Buna psikolojide “öğretilmiş beceriksizlik” diyoruz. Öğretilmiş beceriksizliğe maruz kalan çocuklar, karşılaştıkları problemleri anne ve babalarının yardımı olmadan çözemez, kendi başlarına karar veremez, sorumluluk almak istemezler.

    Anneye bağımlı çocuklar, ihtiyaçlarının karşılanmasını, her isteğinin yerine getirilmesini anne ve babanın görevi bilir; çaba sarf etmeye gerek duymazlar. Hazıra alıştıkları için zihinsel ve fiziksel olarak tembel bir kişilik kazanmışlardır. Özgüvenleri çok zayıftır. Arkadaş edinmede ve oyun kurmada güçlük yaşarlar.

    ANNEYE BAĞIMLI

    ÇOCUKLARDA

    OKUL KORKUSU

    Eğer okulların açıldığı gün bir ana okulunun veya ilköğretim okulunun önünde bulunma ve çocukları gözlemleme fırsatı bulmuşsanız; sanırım bulmuşsunuzdur. İçinizde anne baba olanlar çocuğunu okula götürdüğü ilk günü hatırlayacaklardır. Bazı çocuklar annelerinin elinden ve eteğinden tutmuş, korku ve panik içinde etrafa bakmaktadır. Bu çocuklar anneleriyle birlikte sınıfa girmek, aynı sıraya birlikte oturmak isterler. Öğretmenler, okulun ilk birkaç günü bu çocukların okula alışmaları için anneleriyle birlikte oturmalarına izin verir. Ancak bir hafta sonra bile anneleriyle birlikte oturmakta ısrar eden; anneleri ayrılmak istediğinde ağlayarak peşinden giden çocuklar vardır. “Okul korkusu” veya diğer adıyla “okul fobisi” yaşayan bu çocuklar aşırı koruyup kollanan, her ihtiyacı anne baba tarafından karşılanan, hazıra alışmış, aileye bağımlı hale getirilmiş çocuklardır.

    Aileye bağımlı çocuklarda “öğretilmiş âcizlik” dediğimiz özürlü bir kişilik gelişmektedir. Dev ağaçların gölgesinde kalan taze fidanlar, nasıl büyümeleri için gereken ışığı alamadıkları için bodur kalır, gelişemezlerse; bu çocuklar da anne babalarının gölgesinde kalmış, gelişememiş fidanlardır. Aileye bağımlı çocuklar, anne ve babalarının yardımı olmadan yemeğini yeme, dişini fırçalama, tuvalet ihtiyacını giderme, oyuncaklarını toplama, bakkaldan ekmek alma gibi akranlarının rahatlıkla yapabildikleri işleri yapamazlar. Anne ve babalarından ayrı kalmaktan korkar, kendi başlarına okula gidip gelemez, yatılı okulda kalmak istemez, kalabalıkların içinde kendilerini yalnız hissederler.

    Anne baba okula başlayan çocuklarına yardım etmeye devam eder, okula götürüp getirir, çantasını taşır, derslerine ve ödevlerine yardım eder; hatta çocuk ödevini yapmadan uyuduğunda öğretmenine mahcup olmasın diye ödevini yaparsa; çocuk “demek bunları yapmak da annemin ve babamın görevi” diye düşünecektir.

    İlköğretim üçüncü sınıfa giden bir erkek öğrenci sınıfta kitapsız oturuyordu. Öğretmen neden kitabı olmadığını sordu. Çocuğun verdiği cevap çok ilgi çekiciydi: “Annem kitabımı çantama koymayı unutmuş.” İlköğretim üçüncü sınıfa giden bir çocuk, çantasını hazırlama görevinin annede olduğunu zannediyorsa; bu çocuk kesinlikle aileye bağımlı, öğretilmiş bir beceriksizdir.

    “Neden Ağlıyorsun Anne, Bak Düşmedim”

    Anne baba okulunda “öğretilmiş beceriksizlik” konusunu işlerken bir annenin gözlerinden yaşlar aktığını gördüm. Aramızda şöyle bir diyalog geçti:

    “Neden ağlıyorsunuz, sizi üzecek bir şey mi söyledim?”

    “Hayır, beni üzecek bir şey söylemediniz; aksine beni büyük bir yanlıştan döndürdünüz…”

    “Nasıl bir yanlışlık bu; bizimle paylaşmak ister misiniz?”

    “Şimdi paylaşmak istemiyorum; birkaç gün sonra belki…”

    Aradan bir hafta geçmiş; ben olayı neredeyse unutmuştum. Anne aramızda geçen diyalogu hatırlattı ve yaşadıklarını paylaşmak istediğini söyledi. Bunu duyduğuma çok sevinmiştim. Anne anlatmaya başlamış, bütün sınıf dikkatle dinliyordu.

    İşte annenin anlattıkları: “Siz öğretilmiş acizlik konusunu işlerken içim cız etmişti. Göz yaşlarımı tutamadım. Biri kız biri erkek iki çocuğum var. Kızım on yaşında ilköğretim dördüncü sınıfa gidiyor. Oğlum henüz üç yaşında. İkisini de çok seviyorum. Ancak, sizi dinlerken, bu sevgimi hatalı yönde kullandığımı fark ettim. Başlarına bir kaza gelmesinden, yanlış yapmalarından, mutsuz olmalarından korktuğum için bütün ihtiyaçlarını karşılıyor, en basit işlerde bile yardım ediyor, neyi nasıl yapacaklarını ben söylüyordum. Kızımı okula ben götürüp getiriyor, ders programını ve ödevlerini ben takip ediyor, yanına oturup ödevlerini ben yaptırıyordum. Onu kendime bağımlı hale getirdiğimi ancak şimdi anlayabiliyorum…”

    Anne derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya devam etti: “Sizi dinledikten sonra, çocuklarıma karşı annelik tutumumu değiştirmeye karar verdim. Kızım kendi başına okula gidip gelebilsin diye onu cesaretlendirecektim. Odasının dağınıklığını artık ben toplamayacaktım. Yardım istemedikçe derslerine ve ödevlerine karışmayacaktım. Ancak uygulamaya kalkınca bunun o kadar da kolay olmadığını anladım. Kızımı karşıma aldım. “İlişkilerimizde bazı değişiklikler yapmaya karar verdim…” dedim. “Bazı şeyleri benim yardımım olmadan yapabilecek kadar büyüdüğünü düşünüyorum. Okula kendi başına gidip gelebilirsin. Artık odanın dağınıklığını ben toplamayacağım, kendin toplayabilirsin. Benden yardım istemedikçe derslerine ve ödevlerine karışmayacağım; çalışma programını kendin yapacaksın…”

    Daha söyleyeceklerimi tamamlamadan kızım ağlamaya başladı. “Ama bu nasıl olur?” dedi. “Artık beni sevmiyor musun? Bu söylediklerini, sen olmadan, nasıl yapabilirim?..” Kendimi kızımın yerine koyunca ona hak verdim. Onu hazıra ben alıştırmıştım. Kendi ayakları üzerinde durmayı da yine ben öğretecektim. Eğer senin yaşındaki kızlar yapabiliyorsa, sen de yapabilirsin; bence denemeye değer, hemen pes etme, dedim. Deniyoruz, başaracağımızı ümit ediyorum.”

    “Gelelim üç yaşındaki oğluma. Onu da kendime bağımlı hale getirmiştim. Ancak, birkaç gün önce yaşadıklarımız bana ümit verdi. Sanırım onunla işimiz daha kolay. Oğlumla sokakta yürürken veya merdiven inip çıkarken elinden tutuyor; başına bir kaza gelmesin diye elini bırakmıyordum. Çocuğum elini kurtarmaya ve kendi başına yürümeye çalıştıkça, ben “hayır” diyordum.

    Tutum değiştirmeye karar verdiğim gün, oğlumla bakkaldan ekmek almış eve geliyorduk. Bir deneme yapmak istedim. Oğluma döndüm:

    “Ahmet, dedim, neden sokakta değil de yaya kaldırımında yürüyoruz?’

    “Çünkü, dedi, sokakta yürürsek arabalar bize çarpar.”

    “Elini bıraksam, sokakta mı yürürsün, kaldırımda mı?”

    “Kaldırımda.”

    “Evet, sen akıllı bir çocuksun, nerede yürüyeceğini biliyorsun. Artık elinden tutmama gerek yok” dedim ve elini bıraktım. Söylediklerime ve elini bırakmama inanamadı. Tek başına yürümenin zevkine varmak istercesine adımlarını hızlandırdı. Düşecek diye korktum. Alışkanlık işte… “Ahmet, biraz yavaşla lütfen, sana yetişemiyorum…” dedim.

    Apartmanımızın dış kapısından girdik. İkinci kata, dairemize, çıkan merdivenin başında durduk. “Ahmet, dedim, artık yeterince büyüdün. Elimden tutmadan bu merdiveni kendi başına çıkabilirsin.” Aslında o benim elimden tutmuyordu; ben onun elinden tutuyor, bırakmıyordum… O anki şaşkınlığını anlatamam. Sanki uzaydan gelmişim gibi yüzüme baktı.

    “Gerçek mi? Gerçekten büyüdüm mü?”

    “Evet oğlum, gerçekten büyüdün…”

    Merdiven basamaklarından bir çıkışı vardı ki, anlatamam. Ha düştü, ha düşecek. Yüreğim ağzıma geliyor, “dikkat et, düşeceksin!” dememek için kedimi zor tutuyordum. Merdivenin son basamağını da çıkınca geriye döndü, zafer kazanmış komutan edasıyla ellerini havaya kaldırdı. “Yaşasın, çıkabildim!” dedi. Yüzündeki sevinci görmeliydiniz. Göz yaşlarımı tutamadım. Ağladığımı görünce: “Neden ağlıyorsun anne, bak çıkabildim, düşmedim…” dedi.

    Gerçek sevginin ne olduğunu şimdi anlıyorum. Aşırı sevgi ve koruma içgüdüsüyle çocuklarımızın yeteneklerini köreltiyor, onlara beceriksizliği öğretiyormuşuz.”

  • Leyla gerçekten de güzel değil miydi?
    By nurahasret on Haziran 30th, 2009 | No Comments Comments

    rose(1)

    Denir ki, Leyla kara kuru, cılız, sıradan bir kız. Leyla’yı görenler Mecnun’un aklına şaşkın. Denir ki yine; padişah merak eder, çağırır Leyla’yı sarayına. Dillere destan bir güzellik uman padişah da başkaları gibi şaşkın. Leyla’ya bir sürü laf eder. “Bu muydu Mecnun’u mecnun eden Leyla!” bakışını hisseden Leyla, “Sen” der, “Mecnun değilsin!”

    Leyla’yı görüp de Mecnun’a dudak bükenler narsistik kültürde de egemen olan güzellik kavramından mustarip gibidirler: Güzelliği fiziksel güzelliğe hapsetmek. Leyla bir yüz ve bedenden ibaret değildir halbuki. Mesele yüz ve bedense eğer, cesetlerin de bir bedeni ve yüzü vardır. Leyla’nınsa başka bir güzelliği.

    Onunla sohbet eden sanır ki Leyla tüm dünyayı unutmuş. Konuşana dikkat kesilmiş, tüm varlığı kulak olmuş. Anlatılanı anlatıldığı gibi anlamaya çalışır Leyla. Sözcükler vehmin duvarlarına çarpmaz ona vardığında. Anlatan “Hah işte, bunu anlatmaya çalışıyorum” der (hüsn-ü ifham).

    Anlatımı sadedir. Tane tane konuşur. Sözcükleri boca etmez kimseciklere. Kelimeleri öyle kullanır ki, bir çeşmeden dökülen su gibi, ağzından dökülen kelimelerle inşa ettiği güzelliktir. Kömür gözlü değildir Leyla, amma tatlı dillidir(hüsn-ü kelam).

    Düzen ve intizama riayet eder.Eşyalara sinmiş olan düzenle, evine girenlerin içi açılır (hüsn-ü intizam).

    Bir gün Mecnun’la karşılaşır, eli ayağına dolanır. Onu hangi güzelim sözcüklerle karşılayacağını bilemez. Kim olsa aynısını yapar Leyla. Kara kuru yüzünden tebessümler dökülür, en güzel kelimelerle insanları buyur eder (hüsn-ü istikbal). Ne var ne yok misafirlerinin önüne koyar, onları ikramlarıyla memnun etmek için paralanır (hüsn-ü kerem).

    Eşyaları kimse Leyla kadar güzel kullanamaz, kimse onlara Leyla kadar güzel davranamaz. Tahta kaşığı sanki canlı bir varlık gibidir. Kullandıktan sonra ona teşekkür etmeyi unutmaz. Görenler kaygıya gark olur; belki de mecnun olan aslında odur. Kap kacağını elinde öyle bir tutuşu vardır ki, narin bir bebeği elinde tutan anneden daha mahir. Leyla’nın elleri kara kuru, ne gamdır(hüsn-ü istimal).

    İnsanları kırmamak için kılı kırk yarar. Konuşmadan önce tartar, ölçer, biçer. Konuşması gerektiğinde yeteri kadar konuşur, susması gerektiği yerde ağzına kilit vurur. Kırmaktansa kırılmayı öğrenmiştir Leyla. Bencilliklerinden sıyrılmış, ben diye tutturmaktan azat olmuştur. Onunla arkadaş olmak için can atılır. Yanına varan huzura varır. İnsanlara zorluk çıkarmaz. Kolaylaştırır. Onunla geçinmek kolay değildir sadece, güzeldir de aynı zamanda (hüsn-ü muaşeret).

    Onunla sohbete niyetlenenler sözlerine çekidüzen verir. Çünkü bilirler ki Leyla gıybetten hiç hoşlanmaz. Kötü düşünmekten kaçınır, yaşananlara güzel tarafından bakar. Her olayın altında bir hayır görür. Umutsuzluk yoktur yüreğinde. Mızmızlanmaz, şikâyet etmez. Kimsecikleri suçlamaz. Suçlanacak olanın nefsi olduğunu idrak etmiştir. Varlıklara zarar vermek aklının ucundan geçmez (hüsn-ü niyet).

    En güzel hallerinden biri de edeptir Leyla’nın (hüsn-ü edep). Narsistik kültürde bunun bir karşılığı bile yoktur. Bana en hazin gelen de budur.

    Kolay pes eden biri değildir Leyla. Metindir, sağlamca tutunur inandıklarına. Kararlarına sahip çıkar. Hatalarınaysa daha çok. Kimsenin üzerine yıkmaz yanlışlarını. Dayanıklı bir kişiliği vardır (Hüsn-ü metanet).

    Güzelliği fiziksel güzelliğe hapsedenlerin Mecnun’u anlaması imkânsız gibidir. “Bir kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği nedir?” diye sorulsa; “Kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir” cevabını narsistik kültür algılayamaz, anlayamaz. Oysa ne güzel bir tanımdır bu (hüsn-ü mana), ne kadar derin. Ya da “En kıymetdar ve en şirin cemali nedir bir kadının?” diye sorsak, narsistik kültür bilmez ki “ Ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir.”

    Mecnun’un Leyla’da tutulduğu böyle bir güzelliktir işte: Halleriyle Cemil isminin tecellisine mazhar olmuş güzel bir insan. Ondaki güzelliğe zaman ilişemez bile. Aksine zaman, ancak Leyla’nın hüsn-ü siretinin olgunlaşıp ziyadeleşmesine hizmet edebilir.

    Tasvir etmeye çalıştığım güzellik biçimlerinin bazıları kadınlara özgüyse de; çoğu erkekler için de geçerlidir elbet. Erkeklere özgü başkaca erdemler ise cesaret ve cömertliktir (hüsn-ü sehavet). Koruma, kollama, yakınlarının sorumluluğu alma gibi bazı özellikler özellikle erkeklerde tecelli eden başkaca güzel hallerdir.

    Leyla gerçekten de böyle biri miydi? Bilmiyorum. Gaybı ancak O bilir. Ben sadece güzel bir insanı tasvir etmek ve fiziksel güzellik dışındaki güzellik hallerine dikkat çekmek istedim.

    Bütün bunlardan sonra akla gelen soru, Mecnun’un Leyla’dan neden ve nasıl vazgeçtiğidir? Bu ise ayrı bir bahistir.

    Mustafa Ulusoy

  • Paslı Anahtarlar
    By nurahasret on Haziran 30th, 2009 | No Comments Comments

    anahtarHer meseleye Batı normlarıyla bakmak, kendi dünyasına yabancılaşmış insanların ortak tavrıdır.Batı ”din” derken, toplumuna hakim inançlar sistemini, özellikle Hristiyanlığı kastederken, başka iklimlerdeki uydular, kendi gerçekleri üzerinde düşünmek ”külfetini” göze almak yerine, aynı kişileri kullanma ”kolayını” seçerler! Efendilerinden devşirdikleri paslı anahtarların her kapıyı açabileceklerini sanırlar! Çok yönlü şuursuzluklarının temelinde ekseriyetle bunu görebilirsiniz.

    Din diye anılageldikleri için, batıl dinlere yöneltilen bir kısım haklı tenkidleri; sanki İslam Dini onlarla aynı kefeye konulabilirmiş, onlardaki zaaflara malulmüş gibi, onun içinde geçerli zannederler!

    Öyle ya: ”Karga uçtuğuna göre, her uçan şey niye karga olmasın?”

    Düşünmemenin, kuklalığın ”rahat” bir meslek olup olmadığı tartışma götürürse de , ”şerefli” olmadığı hususunda zerrece şüphemiz yoktur.

    Mehmet Selahattin Şimşek

  • Trabzon Fotoğraf Yarışması
    By Emrehan on Haziran 29th, 2009 | No Comments Comments

    afis

    Son Başvuru Tarihi
    11 Eylül 2009 / Cuma
     
    İletişim
    adres: Gazipaşa Cad. Eski Mektep Sok. Bulvar Apt. No: 5/1  Kemerkaya Mahallesi  MERKEZ/TRABZON
    telefon: 0–462 3221610 – 3221611
    e-posta: www.trabzonicin.com      trabzon@musiad.org.tr
      (daha fazla…)

  • Hedefi vuranlar, hedefe vurulanlar
    By nurahasret on Haziran 26th, 2009 | No Comments Comments

    merdivensv4

    Yalnızca hedeflerinin esiri olmayanlar hedefi vurabilirler.

    HEPİMİZ, hayatımızın bir döneminde, gelecekle ilgili ‘ne yapmak istiyorum?’ sorusunu kendimize sorarız. Cevaplarımız hayatımızın akmasını istediğimiz yönünü işaretler. İnsanın bir hedef seçmesinde ve ona ulaşmak için çalışmasında kötü bir yan yoktur. Önemli olan onun karşısındaki tavır ve konumdur ki, bu da insanın hayata verdiği anlamdan bağımsız değildir. Hayatı kendilerine verilmiş bir emanet olarak gören insanların seçtikleri hedefe ulaşma çabaları, er ya da geç maksadını bulan bir çaba olacaktır. Çünkü, yalnızca hedeflerinin esiri olmayanlar hedefi vurabilirler.

    Bir de hedefe vurulanlardan söz etmek gerekiyor. Bugün, “Hedefime ulaşmak için çok çalıştım ve sonunda başardım” sözü, bilincini hakim sosyo-ekonomik ve kültürel yapının biçimlendirdiği bireylerin kendileri için kurguladıkları özel bir filmin mutlu son sahnesini tamamlıyor. Başarılı ve zengindirler, dünya tüm vaatkârlığıyla önlerinde açılıyordur, zirvededirler, stadyumlardan, konser salonlarından, sahnelerden kendileri için alkışlar yükselmektedir, ‘first class’ bir yaşantının canlı renkleri gözbebeklerine yansıyordur. Bu fantazi sahneleri, ünlü psikanalist Lacan’ın ifadesiyle, ‘gerçeğin geri döneceği’ travmatik âna kadar bireyi motive etmeyi sürdürecektir. ‘Hedefine kilitlenmiş olma’nın çağrıştırdığı o tehditkâr anlam, ‘imha’; hedefine varmak için incelikli planlar kuran, tuzaklar hazırlayan, stratejiler geliştiren kişinin kendi hayatı için biçtiği rolle sonunda örtüşecektir.

    Kendimize neyin peşinde olduğumuzu sormanın zamanı gelmedi mi? Neyin peşinde olursak olalım, neyi hedeflersek hedefleyelim, bizden talep ettiği şey aynıdır: hayatlarımız. Uğrunda nice hayatlar harcanmış hedefler, aynı açgözlülükle bizden de hayatlarımızı talep ediyorlar. Başarı, servet, kariyer, şöhret … İnsanlar ölüyor, ama hedefler kalıyor.

    Yalnızca hedefleri için yaşayan insanlar oduğumuzda, bizi hedefimizden uzaklaştıracağını, ona ulaşmamızı engelleyeceğini düşündüğümüz herkese ve herşeye düşmanca bakarız. Dostluklarımız hedef dostlukları olur. Menfaat üzerine işleyen ilişkiler kurarız. Ferâgat, bağışlama, cömertlik, yardımlaşma gibi, yaşamayı mümkün kılan her iyi haslet zıtlarıyla yer değiştirir. Bu kötülük, istilacı özelliğiyle toplumun tüm dokularına yayılır ve bütününü çürütür.

    Mesele, hedefin büyüklüğü-küçüklüğü ile çok da ilgili değildir aslında. Belirleyici olan, bizim hedefimize yüklediğimiz anlam ve o hedefe yürürken insanî ve imanî değerleri çiğneyebilmeyi rahatlıkla göze alışımızdır.

    Hedefi vuralım derken, hedefe vurulmaktan sakınmamızda fayda var.

    Sedat Turan

  • Zamanı Öldüren Zamansız Ölür
    By nurahasret on Haziran 26th, 2009 | No Comments Comments

    zaman

    ŞAHİT olduğumuz her ölümde, mukadder ölümümüzü akla getiren birşeyler vardır. Ölünün yüzü bir ayna gibi yüzümüzü yansıtmaktadır: Orada sanki donup kalmış zamanın soğuk ve keskin çizgileri bizi kaçmaya, hayatın karmaşasına karışmaya ve gördüklerimizi unutmaya kışkırtır. Gerçi ölümden kaçamayacağımızı biliriz, ama bu bilgi, kışkırtmanın üzerimizdeki etkisini azaltmaz. Aksine tam da gerçekleşmesi imkansız olduğundan kendini şiddetle dayatmaktadır. Bu yüzdendir ki, ölmüş bir insanın ardından söylediğimiz sözlere, çoğunlukla kendi hayatlarımıza dair duyduğumuz endişelerin, korkuların itirafı da gizlice yerleşiverir.

    Sevdiğimiz insanların ölümünü “zamansız” olarak niteleriz. Ya genç yaşta aramızdan ayrıldıkları, ya da “yaşasalardı yapacakları çok şey vardı” inancındayızdır. Hayatın içinde taşıdığı o sonsuz gibi görünen çeşitlilikteki imkânları, “kaybedilen”in artık ebediyen yitirdiği fırsatları kuşatır. Ölen kişinin, eğer sağ olsaydı, başarabilecekleri sanki sınırsızdır: Hayat, ellerini zamansız bırakmasaydı kuracakları şahsî dünyaları kusursuz olurdu. Adımlarını bu kadar çabuk durdurmasaydı ölüm, katedecekleri mesafe ölçülemezdi. Erken kapanmasaydılar, gözlerinde parlak bir geleceğin ışıkları görülebilirdi. Olabileceği ve yapabileceği herşeyi beklenmedik gelişiyle kişinin elinde olmaktan çıkaran ölüm, aynı anda, bütün bu ihtimalleri çoğaltarak, hepsinin üstesinden gelebilecek bir güç ve yetenekle birlikte yaşayanların tasavvurlarında ölüye iade etmiş gibidir. Ona yakıştırdığımız rolü, yaşasaydı gerçekleştiremezdi kuşkusuz. Yine de, “onu bütün bunları yapmaktan alıkoyan tek şey” diye düşünürüz, “zamanın onun için tükenmiş olmasıdır.”

    Bu basit iyi niyet ifadesinin altında, hayat tarzımızı belirleyen temel bir yanılgı gizlidir: Ölümün inkârı.

    Yaşadığımız şehirler ölümü inkâr etmektedir. Oturduğumuz evler, kullandığımız eşyalar ölümü hatırlatmazlar. Ölümsüzlüğün sahte bir biçimidir dolaşımda olan. Ölümden sonraki ebedî hayatın habercisi olan ölümsüzlük isteği, şimdi yanlış bir hayatın ideolojisine hizmet ediyordur. Ölüm, plânlarımıza dahil etmediğimiz şeydir. Hiç ölmeyecek gibi yaşamakta ustalaşmışızdır. Daha çok şeye sahip olmak için daha çok çalışmamız gerektiğine sarsılmaz bir inancımız vardır. Vakti nakitle eşitleyen bu fazlasıyla dünyevî anlayışa uygun davrandığımız sürece, dolu dolu yaşadığımızdan en ufak bir şüphe duymayız. Pratik çıkarlarımızla uyuşmayan her faaliyeti zaman kaybı gibi görmeye eğilimliyizdir. Aksini savunmak aptallıkla suçlanmamıza yeter.

    Yine de kendimizi aptallaştırmaktansa, aptallıkla suçlanmayı göze almalı ve zaman öldürmenin, basit bir can sıkıntısı karşısında oyalanma yöntemi olmaktan ya da ‘getirisiz’ faaliyetleri adlandırmadan çok, ölümü inkâr üzerine kurulmuş hayat tarzının işleyişi olduğunu söylemeliyiz. Histeri düzeyinde tüketime dayalı bu hayat tarzı, reklam diline özgü abartılı renkliliğine, çeşitliliğine ve canlılığına rağmen, hakikat nazarında, herşeyi zaman öldürmenin aracına dönüştürmüştür. Çalışırken harcadığımız zaman ölüdür, dinlenmeye ayırdığımız zaman da… Yemek yerken, seyahat ederken, film seyrederken, alışveriş yaparken zaman öldürürüz. Her an, ebedî hayatı kazanmamız için sunulmuş imkânlarla gelir, ama onları öldürme hevesimiz hiç azalmaz. Dakikalar, saatler, günler… Ömrümüz ölü zamanlar mezarlığına dönmüştür.

    Başkalarının ölümünde keşfettiğimiz ‘zamansızlık’, düşüncesizce öldürdüğümüz zamanların hayaletsi dönüşüdür belki de. Bize kendi zamansız ölmümüzü haber veriyorlardır.

    Geçmiş hep yanımızdadır. Ama varlığı, Shakespeare’in eserlerinde rastladığımız, o haksız ve hunhar cinayetlere kurban gitmiş kişilerin, yaşayanları tedirgin eden huzursuz ruhlarını andırır. Geçmişle her yüzleşmemizde içimize çöken pişmanlığın bir anlamı olmalıdır: Ölümle sınandığında, yanlış bir hayatın bütün o parlak vaatleri saçmalaşır.

    Hayat Veren’in razı olacağı her niyet ve çabanın, iyi ve doğru yaşamanın yanısıra, öldürdüğümüz zamanları yeniden hayattar kılmanın imkanlarını da müjdelediğini anlamak hâlâ en hayatî meselemizdir.

    Sedat Turan

  • Şükredenlerden Suheyb, Sabredenlerden Hifa
    By nurahasret on Haziran 26th, 2009 | No Comments Comments

    klbk

    Medine’nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatunbaşka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları; vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah’ın rızasını diler. Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer… Kimi eşiğine cevahirler döker… Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı? Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp “Ey Allah’ın Resûlü” der, “bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene.” Doğrusu o, Peygamber Efendimiz’in(sallallahu aleyhi ve sellem) ‘gündüzleri oruç tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i K âinat “Önce evlenmen lâzım” buyururlar “zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!” Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve “siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der.

    Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de”özel” olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Herzamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur “yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar. Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır. Ama bakın şu işe ki o gece Allah ü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner”Ey Süheyb” buyururlar, ” şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.”Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar.”İyi ama” diye mırıldanır, “benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var.”

    Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin

    dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve “filanca yerdeki köşkümüsana hediye ettim” der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler. Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve “Ya Hifa” der, “biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular. Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatır ve onları Allahü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.

    Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i

    yanlarına oturtur “Ey Süheyb” buyururlar “geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?” Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle “Allahın Resulü en iyisini bilir” cevabını verir. Efendimiz onlara “ne mutlu size” gibilerinden bakar, “İkiniz de cennetliksiniz” buyururlar, “… ve Allahü teâlâyı göreceksiniz!” Süheyb derhal secdeye kapanır ve “Ya Rabbi!” diye yalvarır, “o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar. Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar.

    Birine ” şükredenlerden Suheyb ” yazarlar, öbürüne ” sabredenlerden Hifa”.

  • Cennet'te Dört Mevsim
    By nurahasret on Haziran 26th, 2009 | No Comments Comments

    cennet

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Omuzlarım, kaybedilmiş yılların ağırlığıyla çökmüş…

    Hayallerim yorgun…Soru işaretlerinin çengellerine asılmış beynimden şüpheler damlamakta…Sevgilerim yarım…

    En kuytu köşelere gizlenmiş,aransa da bulunamaz geçmiş…Hatıralar, azabın ayak sesleri…

    Gelecek, korkunun soğuk duvarlarına prangalanmış…‘’Belki de gelmeyecek!’’Ölümün kesin soluğudur saatler…

    Bedenim ayakta,ruhum yıkılmış..

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, delirtici fırtınalarla çalkalanan bir okyanus… Ki göğü kapkara bulutlarla kaplı…

    ‘’Güneş nerede?..’’

    Yıllarca sorduğum soru, geceler boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’Güneş nerede,ben neredeyim?..’’

    Kaç kapı yumrukladım,kaç adım harcadım çıkmaz sokaklarda!… Kaç nefes tükettim,kaç kez tükendim!..

    Kaç defa döndüm çılgınlığın yıkıcı hududundan,kimin kollarında!… Kimlerle haykırdım tedirgin ve gayesiz…

    Nice zevklerin zehrini yudumladım, çare diye…

    ‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?..’’

    Ve bir dönüm noktasında verdim hükmümü:’’Yaşam,bir arayış melodramıdır!…’’

    Aramadan yaşanmaz,bulamamak sonu olur her şeyin!…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    İçimde taşıyamayacağım kadar büyümüş bir boşluk…Tanıyamayacağım kadar değişmiş bir yeryüzü, dışımda…

    Dağlar bakışsız,sahralar kızgın!… Kuşlar konuşmasız denizler bezgin!…

    Tohumdan başka şeylerde yutuyor toprak!…

    Her yön gökyüzünce kuşatılmış… Ölümün işgaline uğramış hayatları insanların…

    İnsanlar, ölüme mahkum!…

    Ölüme mahkumum!…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, seraplara bile hasret kum yangını bir çöl… Ki ne bir rüzgâr eser, ne bir damla düşer…

    ‘’Yağmur nerede?…’’

    Seneler eskiten soru, gündüzler boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’Yağmur nerede ben neredeyim?…’’

    Kaç kibrit ışığına koştum,şimşek diye!…

    ‘’Gökgürültüsüdür’’diyerek kaç kısık ses kolladım…

    Kaç defa bulutlandı gözlerim, bomboş gökyüzüne bakarken…

    Nice kristal hayal kırdım kupkuru çeşmelerde!…

    Kendimi kumlara gömmekte aradım çareyi…

    ‘’ Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Dudaklarımda bir yıldız ıssızlığı… Yürüdüğüm yolların tozu üzerimde… Ve durmadan, kat kat artan bir heyecanla kıpırtılı…

    Başımda,bir dünya dönüşü sarhoşluğu…Yitirdiğim fırsatların pişmanlığı,kalbimde..Ve durmadan,kat kat artan bir hasretle sarsıntılı…

    Bedenim genç, ruhum yaşlı…

    Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

    Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, bilmediği bir beldenin tutkunu… Ki döneceği bir yurdu yoktur zaten…

    ‘’ O ülke nerede?…’’

    Yıllardır yıldıran soru, ömür boyu cevabını aradığım bilmece:

    ‘’ O ülke nerede,ben neredeyim?…’’

    Kaç diyar dolaştım,’’ burasıdır’’ümidiyle…Kaç şehirden çıktım kolum kanadım kırık!..

    Kaç kentten kovuldum!..

    Nice mamureler yaktım kızgınlığımla!

    ‘’ O ülke yok’’:Kendimi kandırmakta aradım çareyi…

    ‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’

    Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

    Fakat sormayın nasıl vardığımı!…Çünkü bilmiyorum…Bildiğim sadece yürüdüğümdür…

    Ben şimdi o ülkenin kapısı önündeyim!…

    O ülkenin her mevsimi bahardır!…Her bahar bir cennet hayatıdır,yaşanır…

    Bütün mevsim çiçekler açar, Kuşlar öter her dem…

    Güneş batmaz,nehirler kurumaz o beldede…Yapraklarsa sararmaz!..

    Ruh ölmez o ülkede!…

    Dört mevsim,cennettir!…

    O ülke ki kapısı ‘’ Fatiha’’dır…

    O ülke ki Kur’an’dır!…

    Sedat Turan

    Zafer Dergisi 1991 Ağustos

  • Kalp Sevmekten Yorulmaz
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    v.vakkasoglu

    Vehbi Vakkasoğlu Hocamız

    Pazartesi 15:00 Parantez

    Kalp Sevmekten Yorulmaz 22:30

    Programları ile Moral FM’ de Sizlerle…

    Gençliğin süsü iffet

    Gençlik nimetinin en kıymetli süsü, iffettir. İffet, genç ruhları temiz, saf ve günahsız tutan temel unsurdur. Ruh ve beden bekâreti, iffetle korunur.

    İffet, yakın zamanlara kadar kızlarımıza ad olurdu. Şimdilerde, isim olarak bile unutulmaya yüz tuttu. İffetsizlik suç olmaktan çıktı. Hatta iffetsizliğini basın yoluyla ilan etmek, marifet sayıldı.

    İffetle birlikte, edep ve hayâ da göçtü dünyamızdan…

    Bu güzel duygular, insanı hakiki insan yapardı. Ancak kadınlara daha çok yakışırdı. Onları “Hanımefendi” makamına terfi ettiren; edep, hayâ ve namus hususundaki hassasiyetleriydi.

    Bu sebeple, Güzeller Güzeli (sav), “Bir kadının en güzel süsü, utancından dolayı yüzünün kızarmasıdır.” buyurmuştur.

    19. Asırdan itibaren, özellikle de Avrupa’dan bütün dünyaya, cinsi hürriyet namıyla yayılan utanmazlıklar, Osmanlı toplumunda da derin yaralar açmıştı. Rahmetli Mehmet Akif, Avrupa’ya ilim, fen almaya gitmişlerimizin, bize taşıdığı pisliklerden çok dertlenir. Özellikle de onlardan şu şikayeti çok ilginçtir: “Kızımın iffeti batmakta rezilin gözüne!”

    Efendimiz (sav) de, “Gençliğin tehlikelerinden sakınınız.” buyurur.

    Gençliği bekleyen asıl ve büyük tehlike, nefsanî ve şehvanî olanlardır. Bu yüzden Efendimiz, gençlerin evliliğini kolaylaştırmayı emreder. Evliliği gecikecek olanlara da oruç tavsiye etmiştir. Zira nefsi dizginleyen, tutan ve burnunu yerlere sürtüp kendine getiren en önemli şey, oruçtur. Hz. Mevlana, oruç aşkını şöyle açıklar: “Oruç bana hiçliğimi ve Allah’a muhtaçlığımı hatırlatır. ”

  • Kahve Molası
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    sükriyetutkun

    Yapımcı-Yönetmen: Sabire Saka DAYI

    Ana Yayın Günü: Pazar 10:20
    Salı 20:00

    kahvemolasi@mehtap.tv

    Yapım ve yönetimini Sabire SAKA DAYI’nın, sunumunu Şükriye TUTKUN’un yaptığı Kahve Molası’nda bu hafta…

    Başarı öykülerinin farklı yönlerle hayata yansımalarını yakaladığımız Kahve Molası’nda bu haftada alanında oldukça başarılı bir ismi konuk ediyoruz. Yeni ve farklı fikirler üreten, fikri parlatan ve etrafa yayan bir fikir kadını. Molamızı bu hafta fikir Merkezi / ICOM Yönetim Kurulu Üyesi ve Ajans Eş Başkanı Meltem GÜRLER’in evinde verdik.

    “Fikir her yerdedir” sloganıyla yola çıkan ve başarıyı yakalayan Meltem GÜRLER ile dünü, bugünü ve yarını konuştuk. Kariyerle birlikte iyi bir eş ve anne olmanın yolları neler? Meltem Hanım’ın başarıya giden yolda karşılaştığı zorluklar? Bu soruların cevaplarını ve satır aralarında kalmış bilinmeyenleri kendi ağızlarından Kahve Molası’nda izleyelim…

  • Rasim Özdenören'le Mavera Yolculuğu
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    r.özdenören

    Burç FM’ de Saat 22:35 Bünyamin Şen’in sorularını çağımızın en önemli münevverlerinden Rasim Özdenören cevaplayacak.

    Eserleri ve sohbetleriyle Türk edebiyatını olduğu kadar Türk düşüncesini de derinden etkilemiş olan Rasim Özdenören Burç FM’de.Rasim Özdenören kimdir ?
    1940’ta Maraş’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Maraş, Malatya, Tunceli gibi Güney ve Doğu şehirlerinde tamamladı. İ.Ü. Hukuk Fakültesini ve İ.Ü. Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştı. Bir ara araştırma amacıyla ABD’nin çeşitli eyaletlerinde, 1970-1971’de iki yıl kadar kaldı. 1975 yılında Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği görevine geldi. Aynı bakanlıkta bir yıl da müfettişlik yaptı. 1978’de istifa ederek ayrıldığı devlet memurluğuna bir süre sonra tekrar döndü.
    “Özdenören Denize Açılan Kapı adlı eseriyle 1984 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Hikayecisi Ödülü’ne layık görülmüştür. İki Dünya adlı deneme kitabı da 1978′de Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından fikir dalında Jüri Özel Ödülü’nü kazanmıştır.” Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme adlı hikayeleri ayrıca TV filmi yapılmış, bunlardan Çok Sesli Bir Ölüm, Uluslararası 1977 Altın Prag TV Filmleri Festivali’nde Jüri Özel Ödülü aldı. Bu ödül de, TRT Televizyonu’nun ilk ödüllerindendir.

    Eserleri:
    Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler
    Kafa Karıştıran Kelimeler
    Müslümanca Yaşamak
    Yaşadığımız Günler
    Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı
    Çarpılmışlar
    Çözülme
    Çok Sesli Bir Ölüm
    Gül Yetiştiren Adam
    Hastalar ve Işıklar
    Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti
    Ruhun Malzemeleri
    Ben ve Hayat ve Ölüm
    Yeniden İnanmak
    Denize Açılan Kapı
    Red Yazıları
    Acemi Yolcu
    İpin Ucu
    Çapraz İlişkiler
    Kent İlişkileri
    Yüzler
    İki Dünya
    Kuyu
    Köpekçe Düşünceler
    Hışırtı
    Ansızın Yola Çıkmak
    Eşikte Duran İnsan
    Yazı, İmge ve Gerçeklik
    Aşkın Diyalektiği
    Toz
    Düşünsel Duruş

  • Terziliğe Övgü
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    terzi

    Şairin aksine, rasyoneldir terzi. Ölçer. “Ben bu adamın ölçüsünü almıştım zaten!” demez, bir daha,bir daha ölçer. Aşık terzi Ali Osman Çoban, terzinin akılcılığını mistik bir temele oturtuyor: “Her müşteri Allah’ın ayrı birtecellisidir. ‘Bana özel davran’ diyor, çünkü özel yaratılmış.Her insan sözüyle, davranışıyla kendini gösteriyor. Konuşurken, kişi hakikatten ne kadar haberdar, bu meydana çıkıyor.”Terzilik insan fıtratına en çok uyan, insanı tamamlayan meslektir. Bütün canlılar giysileriyle doğar. Çıplak doğan, yalnızca insan. İşlediği suça karşı, elbisesi cennette rehin kalmış! Terzi Çoban doğru söylüyor: “İdris’in çırakları olmasaydı, Adem’in çocukları çıplak kalırdı! “İdris’in çırağı isen, kumaştan çalmayacaksın. Yaptığı işin “peygamber mesleği” olduğunu düşünmek ne büyük mutluluktur! Bu bilinçle çalışırsan, Çoban’ın erdiği sırra erersin: “Giyinmek, cehalet ayıplarından kurtulmak; soyunmak ise benlik mefhumundan, nefsanî duygulardan arınmaktır.

    Giyinmek ve soyunmak diye birbirinin zıddı tercihler yok, birbirini tamamlayan unsurlar var. Yani biz cehalet, bilgisizlik ayıplarından kurtulmak için giyinmek zorundayız. Fazıllar ahlak-ı Muhammedi ile giyinirler. “Terzi Çoban’ın kalbi aklına kement atmış: “Akılla âşık olunmaz. Fakat aklı çalıştırmadan aşk kemale ermez. Akıl ile aşk iki ayak gibidir. İki ayak sonucu menzildir, menzil ise irfan. Hayatta en güzel şey samimi bildiğin bir dostu dinlemek, onunla konuşmak, sohbet etmektir. Hayat budur, Cennet budur, cemal budur, kemal budur.” 

  • Sevmeyi Seviyorum
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    yavuzselim

    Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

    Yavuz Sultan Selim

    Gelemiyorum sıkıntıya, sınırlar daraltıyor rûhumu… İnsan olmak zor iş… Sabretmek, sıkılmamak, “sıkıldım” dememek, hep insanlığın bir gereğiyse eğer?! Lâkin insanlık başlığı altında olmak istemeyenlere ‘dünya şartlarında sefâleti saadet zannedenlere’ kolay her şey!.. Hani o mâlum belgesellerdeki “iki ayaklı hayvan” tâbirini haklı çıkarırcasına yaşamak… En basit, en alt, en dipsiz seviye… (daha fazla…)

  • Nur'ların Filizlendiği Yer:Barla
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    barlakatranağacı

    BARLA, BEDİÜZZAMAN’IN bedel ödemeğe başladığı belde… İmansızlığa karşı iman dirilişini haykırma bedeli… Küfrü kabullenmeme, zulme razı olmamanın diyeti; sürgünlerle sürülme, sorgularla yargılanma süreci…

    Yandıkça parladı, parladıkça yaktı… Küfrün külleri savruldu Barla’da başlayan bahar ateşiyle… Bu ateş dalga dalga Anadolu sathına yayıldı… Hapishaneler gül bahçesine, mahpuslar bahçıvana dönüştü.

    Nurlu bir yürüyüş başladı şefkat kumandanının önderliğinde… Önünü çelmek isteyen çelimsizlere dönüp bakmadı bile… Yanan imansızlık ateşi sonsuzluğu kavururken onlarla uğraşacak zaman mıydı?

    Zulmani ve nurani ateşin ahir zamanda şiddetli çarpışmasıydı bu… Ölümü hiçe sayarak ölümüne vuruyordu küfri fikirlere… Kahroluyordu küfür komiteleri, müspet hareketle ellerinin kollarının bağlanmasından…

    Görünürde zincirliydi, asılda ise hürriyet zirvesinde hikmet soluyor küfür kirliliğini defediyordu.

    Defalarca zehirlendi ölmedi, biliyordu ki ölüm, hayatın sahibinin elindeydi, kuvvetsiz eller bir şey yapamazdı. Kuvvetli olan sebepleri arkasına alan değil, müsebbibül esbaba dayanandı… Bu kuvvet hayatında hep hakim oldu, paşalar padişahlar baş edemedi onunla. Bir başını değil saçları adedince başları olsa Kur’an yolunda vermeye hazırdı.

    Hamasi nutuklar atmıyor, hakikati konuşturuyordu hayatında… Sünneti ihya… Kur’an’ı kainatla, kainatı Kur’an’la muhatap olma hakikatini… Nazarları kendine değil Nübüvvet güneşine çeviriyordu… Çünkü o bir dolunaydı… Nur Risaleleri Kur’an güneşi etrafında dönen dolunaylardı… Onun için gecede ıssız ve ışıksız kalanların sığınağı oldu.

    Biz bulunduğumuz beldeleri “Barla” laştırmak için bedel ödedik mi veya ödemeye hazır mıyız? Şeytanı sürgünlerde süründürüyor, nefsi sorgularla sarsıyor, Kur’ani kuşanmışlıkla kainata ve hayata bakıyorsak içimizde bahar ateşi alevlenmeye başlamıştır. O ateş önce “ben” i yakar, buharlaştırır onu… Nurani hakikat semasına yüceltir. Kalbinden karanlık kalplere nur yağar artık. Beldelere bedel bir Nur talebesi olmuştur.

    Evet, Barla Bediüzzaman’ın buharlaştığı belde. O, Barla denizinden buharlaşarak geçmiş, kalplerimize Nur olarak yağmıştır. Aynı yönde, aynı yolda yürürsek ona bir nebze olsun yaklaşmış oluruz.

    Zatına nazar edilmesine sevmemiş, ihtiyaç da duymamış. Said Nursi zaten Bediüzzaman… Fakat yakın planda yansıttığı Nebevi nura her “an”da, her günde bizim ihtiyacımız var.

    Dönen dünyada ihtiyaçlarımızı geciktiremeyiz… Ateşin baharı bulunduğumuz beldelerde “bedel” ödeyerek başlatmalıyız. Nevruz zuhur etmek üzere. Kışta kalmayı kabullenmiyorsak kımıldamalıyız.

    Baharınız bereketli, nuraniyetiniz bol olsun ki, küfür karanlıkları Barla buluşmalarıyla aydınlığa kavuşsun.

    Bediüzzaman Said Nursi
    (Ocak-Mart 1878 – 23 Mart 1960)

  • Ferman Gönül Dinlemez
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    kelebek

    İki hecedir dilimde, eyvah…
    Gün, bütün gecedir…
    Ürperip kurşun yemiş av gibi, son nefesi beklerim…Soğuyan vücudumu titreme alır…

    Boz bulanık seller annesi bulutlar, döner başın üstünde…Yıldırımlar yoğun, şimşekler ışıksız…Tek damla düşmez, yetişmez solan bir çiçeğe

    ”Doğrulmak hevesimdir…” (daha fazla…)

  • Verdiğin acılar için sana şükürler olsun Allah'ım
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    b.mevsim
    Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

    Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

    “Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi. (daha fazla…)

  • Kefenini Çantasında Taşıyan Adam
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    b.berk

    Bir çantası vardı…

    Bir de davası…

    Bir de anası…

    Rüyasında gördüğü nurani bir zatın “Niye ağlıyorsun?” sorusuna oğlu küçük Bekir Berk’i göstererek “Bunun İslam fedaisi olmasını istiyorum.” diye cevap veren asil bir ana…

    Bir gün Ayasofya’yı tahta perdelerle kapatılmış görünce ağlayan ve oğlunun “Ağlama onu ben açacağım” diye söz verdiği, gönlü mabetlere bağlı bir ana.

    Demir parmaklarının arkasına düştüğünde;

    “Sevgili oğlum Bekir!

    Gözlerinden öper, Allah’tan uzun ömürler dilerim.

    Namaz kılarken götürmüşler, diye duyunca bilsen ne kadar sevindim. Zira ben seni bu ruhla büyütmüştüm.” diyen yüce ruhlu bir ana.

    Bir çantası vardı…

    Bir anası…

    Bir de davası …

    Dolanırdı Anadolu yollarını bir mecnun gibi.

    Gecenin en karanlığında çakan bir şimşek gibi parlardı umutsuzluğun çöktüğü mahkeme meydanlarında.

    Kurtların ulumasından başka seslerin duyulmadığı karlı dağlarda kükremeyi severdi.

    O kükrediğinde bütün kurtlar susar onu dinlerdi. Sonra bir bir sıvışıp giderlerdi.

    Karlı dağları velveleye verirdi sesi.

    Elinde çantası düşerdi yollara…

    Sırtında cübbesi, çantasında kefeni girerdi salonlara…

    Onu görünce gözleri parlardı mazlumların.

    Suları çekilmeye yüz tutmuş umut pınarları yeniden coşardı.

    bekirberk

    Bir gün demir parmaklıkların arkasındaki bir avuç kahramanın savunmasını yapmak için Ankara’ya gittiğinde ; “Sen bizi değil, İslam davasını savun.” sözleri beyninde şimşekler çakmasına vesile olur. Sanıkların okudukları için tutuklandığı Nur Risalelerini baştan sona okur.

    Işığın göründüğü ufka doğru bir yolculuk başlar.

    Yazarının resmine vurulur.

    “Ben böyle bir resim görmedim. Öyle şehâmetli, öyle cesaretli, öyle boyun eğmeyen bir resim ki ben o resme vuruldum” der.

    Ziyaretine gider.

    Altına koydukları iskemleyi iterek Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin önünde diz çöker oturur.

    “Kardeşim biz istihdam olunuyoruz”

    Bu sözlerde; temiz yürekli bir Anadolu insanın yürek atışını duyar.

    Artık o bir avukat değil, mazlumların sesi soluğudur.

    Çemberlitaş’ta bir yazıhane…

    1965′li yıllar…

    Aynı anda süren 250 ayrı dava…

    Mütevazı yazıhanenin duvarında bir harita…

    Haritanın üzerinde rengarenk raptiyeler…

    Kırmızılar yeni açılan davalar…

    Sarılar süren davalar….

    Yeşiller beratla bitenler…

    Türkiye haritasına batırılmış raptiyelerin hemen hepsi o günlerde kırmızı ve sarıydı;

    Anadolu’nun kalbine saplanmış oklar gibi…

    Artık o hep yollardadır. Uykusuz geçen geceler, peynir ekmekle geçiştirilen öğünler, birkaç kişiden güçlükle tedarik edilen paralarla o günlerde en ucuz otobüs firması olan Gazanfer Bilge’ den alınan biletler.

    Milletin manevi akülerinin boşaltıldığı yıllar.

    Düz bir çizgi çizenlerin bile elif yazdın diye tutuklandığı, kışla baharın en amansız meydan muharebelerinin yaşandığı yıllar.

    Artık o tam bir Anadolu alperenidir.

    1965′in yol koşulları…Üstünde keçilerin bağlı bulunduğu otobüslerde sabaha kadar meleme sesiyle yapılan yolculuklar…

    Otobüs koltuklarında diz üstünde daktilo ile yazılan müdafaalar…

    Ne yolları kapayan çığlar ne arabaların tekerlerine sarılıp bırakmayan çamurlar ne coşkun akan ırmaklar ne de geçit vermeyen dağlar durdurabildi onu.

    Dağlar ne kadar yüksek olursa olsun üzerinden geçen bir yol vardır, derler ya işte o zirvelerin üzerinden geçen rüzgar kokulu yolcusuydu.

    Delik ayakkabılar, ıslak çoraplar, ohlanarak ısıtılan ayaklarla aşardı dağları…

    Onun bir çantası vardı…

    Bir davası…

    Bir de anası…

    Annesi “Oğlum ne zaman döneceksin?” diye sorduğunda, annesine;

    “Sahabelere anneleri; ‘Oğlum dönüşün ne zaman’ diye sorduklarında;’Anneciğim! İnşaallah Ahiret’te hep birlikte olacağız’ diye cevap verirlermiş.”derdi.

    “Bir vazife var, öyleyse hemen şimdi derhal” diyen adamdır o.

    Dur durak nedir bilmez..

    Sanıkların kim olduğunu bile bilmez.

    Düşer yollara.

    O koşar, yollar övünür.

    Bir gün Amasya’da bir orta okul talebesi olan Halit Yolcu’yu savunmaya gider.

    Halit yoksul bir ailenin çocuğudur. Anne-babası korkularından ve yoksulluklarından çocuklarını ziyaret bile edememişlerdir.

    Duruşma salonuna getirildiğinde Halit’in perişan hali karşısında Bekir Berk’in gözleri dolar.

    Halit’in üzerinde kısa bir pantolon, ayaklarında lastik ayakkabılar vardır.

    Günlerdir su yüzü görmediği her halinden bellidir.

    Pek perişandır.

    Duruşma beratla biter.

    Halit’e ayakkabı ve elbise alır ve köyüne kadar götürür. Annesi karşısında görünce oğluna öyle bir sarılır ki o an görülmeğe değerdir.

    Bekir Berk’in bütün yorgunluğu gitmiştir. Küçük Halit’e;

    “Sen mutlaka okuyup büyük adam olmalısın” der.

    Halit okur ve öğretmen olur.

    Onun bir çantası vardır…

    Bir davası…

    Bir de yanından ayırmadığı ilaç torbası…

    Daha evvel geçirdiği akciğer rahatsızlığı dolaysıyla kendisine yolculuğu yasak eden doktoruna;

    “Doktor Bey! Yatakta ölmektense müminlerin yardımına koşarken ölmeyi tercih ederim.”der.

    Kan kusarak düşer Anadolu yollarına.

    Umutsuzluk nedir hiç bilmez…

    Umutsuzluğun bir gece gibi çöktüğü o en kötü günlerde bir umut feneri gibi parlar.

    O alnından öpülen insandır.

    Rüyasında, Rasulullah (sav) tarafından sırtına zırh, başına miğfer konularak ne yapması gerektiği kendisine söylenen adamdır. .

    Onun bir davası vardı…

    Bir de elinde çantası…

    Çantanın içersinde müdafaa dosyaları vardı.

    Bir de kefeni…

    Mehmet Kırkıncı ve Osman Demirci’ye biçtirdiği ve zemzemle yıkadığı kefeni.

    Dünya ile köprüleri attığının göstergesi kefeni…

    İkbal ve servete giden yolları perdeleyen kefeni…

    Horasan erlerinin, Anadolu’yu ve Rumeli’yi fetheden alperenlerin, kefenleriyle gazaya çıktıklarını biliyordu.

    O da mahkeme meydanlarına kefeniyle giriyordu.

    Güzeldi…

    Heybetliydi…

    İyi giyinirdi…

    Davalara abdestsiz girmezdi.

    Türk hukuk ve savunma tarihinde onun ayrı bir yeri vardı.

    Zülfikar kadar keskin ifadeleriyle ve savunmada stratejik zekasıyla, hedefine bir şahin gibi yönelmesiyle muhataplarını şaşkına döndürürdü.

    Korku barındırmazdı bağrında.

    Tehditler alırdı. Bölgemize gelirsen canınla ödersin, derlerdi.

    Hiç birini umursamazdı.

    Bir gün Ankara’da temyiz mahkemesine katılır.

    Salonda manzara müthiştir. Yuvarlak bir masa etrafında 27 Mayıs İhtilali’nin karanlık yüzlü adamları çöreklenmiştir.

    Bekir Berk’i Yassı Ada’dan tanıyorlardır.

    Egeseller, Başollar oradadır.

    Kin ve nefret dolu gözlerle süzerler onu.

    Sık sık ellerini masaya vurur ve de dinlemez gibi görünürler.

    Bekir Berk, hiç aldırış etmeden 40 dakika savunmasını yapar ve elindeki bütün belgeleri mahkemeye tek tek sunar.

    Ve zabta geçirilmesini ister.

    Egesel, iyice kızmıştır.

    “Neye güveniyorsun Bekir Berk” diye kükrer.

    Bekir Berk, yardımcısı Hamdi Sağlamer’e, “ver şu çantayı” der.

    Herkes yeni bir belge sunacağını düşünürken, bembeyaz bir kumaşı çıkarır ve masanın ortasına fırlatır.

    Yanından hiç ayırmadığı kefenidir. Adamların gözleri fal taşı gibi açılır. Elleri titremeye başlar.

    “İşte buna güveniyorum,” diye kükrer.

    Fransız ihtilalindeki Berriyar gibi; “Ben size iki şey sunuyorum. Hakikatı ve kafamı. Birinciyi dinledikten sonra ikincisi hakkında dilediğiniz kararı verebilirsiniz.” diyecek kadar korkusuzdur.

    Çünkü onun bütün dünyasını sığdırdığı bir çantası vardı…

    Bir asil anası…

    Bir de davası…

    O kadar…

    Harun Tokak – Yeni Şafak
    14.12.2008

  • Gerçeğe Doğru Ciltleri
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    gd6

    Gerçeğe Doğru 1

    Gerçeğe Doğru ciltleri şu ana kadar yüzbinlerce basıldı, okundu,
    ve hâlâ okunuyor… Bu eserlerin en önemli özelliği her insanın aklına
    ve duygularına hitap etmesi.

    İşte Gerçeğe Doğru 1. Cildinde okuyacağınız bazı konular;
    Yayınlandığı zaman Türkiye de ve dünyada büyük yankılar uyandıran
    Petek mucizesinin Haluk Nurbâki nin kaleminden nefis yorumu…
    Peygamber Efendimizin yalancı peygamber Müseylime ye mektubu…
    Fizik, kimya, astronomi vb. müsbet bilimlerden Kâinat okumaları…
    Bugüne kadar bir çok insanın hidayetine vesile olan Yeşil Elbise, Kâbus vb. hikayeler ile kısa kısa nükteler, hazır cevaplar, enteresan araştırma yazıları, karikatürler, müslüman olmuş gayr-i müslimlerin hayat hikayeleri ve daha yüzlerce şaşırtıcı konular bu ciltte yer alıyor. Ciltli, tamamı renkli, mükemmel resimleri ve mizanpajıyla daha da güzelleşen Gerçeğe Doğru serilerinde siz de kendinizden birşeyler bulacaksınız.

    Gerçeğe Doğru 2

    Yediden yetmişe herkesin dilinden düşmeyen unutulmaz ve seçme yazılar ile, Gerçeğe Doğru ciltleri gönülleri fethetmeye devam ediyor.
    80’li yılların başında Gerçeğe Doğru’nun ilk fasikülü eline geçen bir okuyucumuz; “Zafer öz,, Gerçeğe Doğru ise özün özü” demişti. Bu iltifat aynı zamanda, Gerçeğe Doğru’ların hazırlanış gayesini de özetlemekteydi. Gerçeğe Doğru bu olumlu çizgisinde seyrine devam etmektedir. Hatta Zafer Dergisi’nin yan bir yayını olmasına rağmen Gerçeğe Doğru’nun şöhreti Zafer’i de aştı.
    Okuyucularımızın özellikle son yıllarda artan talepleri ve her yıl bir cilt beklentileri bizleri fazlasıyla sevindiriyor ancak bu konudaki titizliğimizi de korumak zorundayız.
    Herzaman olduğu gibi elinize geçtiğinde okumaya doyamayacağınız bu eseri okumakla kalmayarak dostlarınıza ve çevrenize de ulaştıracağınıza inanıyoruz. Çevrenizde bu güzellikleri paylaşmayı bekleyenler var. Ve paylaşmak, güzellikleri çoğaltmaktır.

    gd

  • Reenkarnasyon: Göğü yerde aramak
    By nurahasret on Haziran 24th, 2009 | No Comments Comments

    reenkarnasyon

    İnsanlar neden reenkarnasyona inanırlar?

    Zamanın eli, ruhu tutamaz, ama bedeni pekâlâ eskitir. Bir hayat boyu ruhunu bedeniyle sınırlayanlar da bedenin yıkılışı karşısında tekrar ruha sarılırlar. Varlığını bedeniyle sınırlayanlar için ruhun varlığı bir çıkış yolu olabilir. Ne var ki, asıl problem, ruhun sonsuzluk arzusuna bulunacak cevaptır. Böylesi bir ihtiyacın bütün insanlar için geçerli olduğuna hiç şüphem yok. Ancak herkesin aynı cevabı verebildiğini söylemek de mümkün değil. (daha fazla…)

  • Sade Hayat Fakirlik mi?
    By nurahasret on Haziran 20th, 2009 | No Comments Comments

    sadehayatusimsek

    Sade hayatı insanların çoğu için ürkütücü kılan başlıca nedenlerden biri, onun fakirlikle karıştırılmasıdır. Gerçi fakirlik de bir tür sadelik sayılabilir; ancak bu zorunlu bir sadeliktir ve mahrumiyet ifade etmektedir. Bizim konumuzu teşkil eden sadelik ise, “gönüllü sadelik” olarak anılmaktadır ve mahrumiyetle bir ilgisi yoktur.

    Bu, özgür insanın gönüllülüğüdür ve kişinin kendi ihtiyaçlarını kendisinin belirlemesi esasına dayanmaktadır. Kendi ihtiyaçlarını belirleyen insan, gelir ve giderleri arasındaki dengeyi de kurmuş, yahut bu dengeye tüketici insandan daha fazla yaklaşmıştır.

    İnsan, geliri ile gideri arasında bir denge konumuna yaklaştığı oranda fakirlikten uzaklaşmış demektir. Bu yüzden, ne kadar mütevazi bir gelire sahip olursa olsun, bu geliriyle hayattan beklentilerini karşılayabilen bir insan, çok kazandığı halde beklentileriyle geliri arasındaki uçurumu bir türlü kapatamayan birisine göre “zengin” olarak tanımlanmaya daha lâyık bir kimsedir.

    GÖNÜLLÜ SADELİK, insanın hayatından ihtiyaç fazlasını çıkarmak suretiyle, daha başka şeylerin hayatımız içinde yer alabilmesi için zemin hazırlar.

    Aslında bunlar, hayatı yaşanmaya değer kılan şeylerin tâ kendisidir.

    Bunlar arasında, kendimizin ve içinde yaşadığımız dünyanın farkına varmak, bizi çevreleyen güzellikleri her an içimize sindirerek yaşamak, aldığımız her soluğun hakkını vermek, başta aile bireyleri olmak üzere insanlarla ilişkilerimizi canlandırmak, başka insanların dertlerini ve mutluluklarını paylaşmak, sadece kendisi için çalışan bir tüketici rolünden sıyrılarak başkaları için de birşeyler yapabilmek, üzerinde yaşadığımız gezegenin daha yaşanabilir bir hal alması için kendi çapında bir katkıda bulunmak gibi küçüklü büyüklü sayısız hazlar ve mutluluklar vardır.

    Bu haz ve mutluluklar, insanın manevî dünyasında, hiçbir maliyet istemeden herkese eşit fırsatlar sunan muazzam bir zenginlik kaynağı teşkil etmektedir. Nitekim gönüllü sadeliği savunanlar, bu hayat tarzını, “dış görünüşüyle sade, içeride ise alabildiğine zengin” bir yaşam biçimi olarak tanımlarlar.

    “YETER” sözünün telâffuzunu güçleştiren asıl neden, bizim almaya programlanmış olmamızdır.

    Tüketim uygarlığı, insanı, sürekli olarak almaya, yutmaya, öğütmeye, tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze koyar. Bu uygarlığın temelinde yatan felsefe, ne pahasına olursa olsun büyümektir.

    Büyüdükçe büyümeyi amaçlayan insanlar, kurumlar veya topluluklar ise, “Yeter” diyebilme şanslarını daha işin başında kaybetmişlerdir. Onların bir yeterlilik ve doyum hissini yakalayabilmek için tek bir çareleri vardır: hayatlarını bu çürük zeminden kurtarıp daha başka ve sağlam bir zemin üzerinde yeni baştan kurmak. Yoksa, “almaya” programlanmış bir hayat tarzının şurasını veya burasını yamayıp rötuşlayarak onu verimli ve tatmin edici bir hale getirmek mümkün değildir.

    Aslında insanın manevî yapısı, almaya değil, vermeye göre düzenlenmiştir. Vermeyi esas alan bir hayat tarzını benimsediğinizde, bütün taşlar yerine oturmaya başlar. Bunun apaçık kanıtlarını, her iki taraftaki sayısız örneklerinde gözleyebilirsiniz. Taraflardan birinde sürekli açlık, huzursuzluk ve çevreyle uyumsuzluk, diğerinde ise doyum, haz ve çevreyle uyum vardır. Sade hayat gönüllülerinden Janice L. Krouskop, babasının kendisine şu şekilde öğüt verdiğini anlatır: “Bu dünyada bir alanlar, bir de verenler vardır. Alanlar belki daha çok yiyebilir; fakat verenler daha rahat uyur.”

    BURADA, tüketim uygarlığının değer sistemiyle bütün bağları koparmak zorunda bulunduğumuzu görmeliyiz.

    Çünkü, “vermek” kavramıyla açılan kapıda, daha ilk adımda bizi karşılayan şefkat, merhamet, muhabbet gibi duyguları geliştirmek ve tatmin etmek bir yana dursun, onlara hayat hakkı tanımak bile bu uygarlığın tahammül edebileceği birşey değildir.

    O felsefede birbirinin yardımına koşan, başkalarının iyiliği için kendisini zarara sokan insanlar için yer yoktur. Eğer yardıma muhtaç bir insan varsa, orada yolunacak bir kaz var demektir.

    Faiz sistemi bu yamyamlığın bir tercümesidir. Sıkıntıya düşen insana, tüketim uygarlığı yardım elini uzatacak yerde para satar ve onun sırtından yeni bir kazanç sağlar. Amaç, mümkün olduğu kadar çok kişiyi borç tuzağına düşürmek; alacağını tahsil ederken de mümkün olduğu kadar çok para toplamaktır. O yüzden, aldığınız bir krediyi vaktinden önce ödemeye kalkarsanız ceza yersiniz! Ödemeyi geciktirirseniz, bu defa da birkaç ay geçmeden borcunuz inanılmaz rakamlara yükselir.

    BÜTÜNÜYLE vermeye odaklanmış bir bakış açısı, semavî dinlerin terbiyesi altında kazanılabilecek çok yüksek bir mertebeyi ifade etmektedir ki, Kur’ân, Mü’minûn Sûresinde, kurtuluşa erenlerin özelliklerini sayarken buna bilhassa dikkat çekmiş ve “Onlar ancak zekât için çalışırlar” (23:4) tanımını getirmiştir.

    Burada, atlanmaması gereken bir vurgu vardır. İnsan bir yandan zekât verecek yeterliliğe yükselmek için teşvik edilirken, bir yandan da, çalışmasının asıl amacı olarak, ona, yığıp biriktirmek, yiyip şişmek, yutup büyümek değil, kazandıklarını başkalarının hizmetine sunmak gibi bir hedef gösterilmektedir. Bu, aynı zamanda, insan için asıl doyumun böyle bir hayat amacında bulunduğuna da bir işarettir.

    FAZLALIKLARI ATMAK, parazitleri ayıklamak, hız düşürmek, içten ve dıştan gelen seslere kulak vermek suretiyle yaşanacak bilinçli bir hayatın bize kazandıracağı zenginlikler, saydığımız başlıklar altına sığmayacak kadar geniş bir alanı kaplar.

    Aslında hayatın her an hepimize sunmakta olduğu zenginlikler saymakla bitecek gibi değildir; biz başka şeylerden dikkatimizi kurtararak telâşsız bir yaşama temposuna kavuşmak suretiyle, bu zenginlikleri fark etmeye başlarız.

    Ondan sonrası, artan bilgimizle ve sürekli temrinlerle alıcılarımızı güçlendirmek suretiyle, hayattan her günkü nasibimizi bir gün öncesine oranla daha ileriye götürebilmek, bir anlamda, her yeni güne âriflerin gözüyle bakarak “Bakalım, bugün hangi tecellîlerle karşılaşacağız?” şeklindeki bir heyecanı, her gündoğumuyla birlikte tekrar tekrar yaşamak demektir.

    Yeni bir güne, kuşlar kursaklarını, ârifler de gönüllerini doldurmak ümidiyle başlarlar.

    Gün, ikisini de doyurur.

    Ne dersiniz?

    Ümit Şimşek

    Sade Hayat Kitabı’ından

  • Kendinden Öte Bir Yol
    By nurahasret on Haziran 19th, 2009 | No Comments Comments

    kendindenöte

    İNSANLAR temel özellikleriyle benzeşseler de, ayrıntılarda birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Simalar, mimikler birbirinden ne kadar farklı ise, bir diğerinden o kadar farklı bireyler yaşamaktadır yeryüzünde. Hiçbirimizin aynısı yeryüzüne gelmemiştir ve gelmeyecektir. Yaratılışlar farklı, algılayışlar ayrı, bakış açıları değişken, tecrübeler çeşitli, yetişilen ortamlar değişiktir. Bireylerdeki bu değişiklikler ve ortamlardaki bu değişkenlikler, insanları aynı meselelerde farklı duygulanımlara, farklı düşüncelere götürür.

    İçerisinde yaşadığımız evrende her şeyin gerçek bir anlam üzere var olması, yani var olan herşeyin ve aralarındaki ilişkinin hikmetli, anlamlı oluşu, farklılığı gerektirir. Yaratıcının eylemlerinde israfın olmayışı ise, bireylerin aynîliğini tümden reddeder. Eğer bireyler aynı özelliklerle yaratılmış olsalardı, bu durum tam anlamıyla israf olacaktı. Bir işletmede çalışan insanların tümünün aynı özelliklere sahip olduğunu düşünün, böyle bir işletmenin ayakta kalabilmesi mümkün olamayacak, işletmenin varlığı anlamsızlaşacaktır. Bir işletmeyi ayakta tutan şey, işletmede çalışan bireylerin farklılığı ve bu farklılık içerisindeki birliktelikleridir.

    İnsanın yaratılışındaki farklılıkların, ihtilafların rahmet olan bir çok yönü vardır. İnsanlar böylece Yaratıcının kainatı yaratma amacının gerçekleşmesine, bir meselenin her yönden doğru biçimde algılanmasına ve anlaşılmasına ciddi hizmetler ederler. Aynı meselede bir insan olayın rahmet yönüne muhatap olup secdeye giderken, bir başkası anlam yönünü seyredip derin tefekkürlere girer. Birinin Allah’a hamd ettigi, O’nun fiillerini, isimlerini, sıfatlarını övdüğü yerde, bir başkası tespih ederek O’nun isimlerinin ve sıfatlarının çirkinlikten uzak olduğunu ilan eder. Birinin bağışlanma dilediği yerde öbürü şükreder. Neticede ibadetlerdeki ve yönelişlerdeki nitelik değişkenlik gösterir. Zaten istenen de budur. Nitelikler ve haller aynı olsaydı, neticeler de bir diğerinin aynısı olacaktı. Bu da yaratılış açısından israf olacak, israf ise anlamsızlığı netice verecek, anlamsızlıklar ise herşeyi derin anlamlar üzere yaratan Allah’ın isimlerine ve sıfatlarına yakışmayacak, kainatta kendini gösteren derin anlamlara ters düşecekti. Bir başka ifadeyle aynı nitelikte birden fazla ferdin yaratılması ciddi anlamda israf olacaktı.

    İşte bu nedenle, aynı meselede ayrı fikirlere düşüldüğü, farklı kararlara gidildiği halde; Allah’ın fertleri yaratma gerçeğine hizmet noktasında buluştuğumuz için birbirimizi hoş görebilmemiz, farklılıkları aynîlik gibi kabul edebilmemiz gerekir. Bu hâl Ka’bede farklı yönlerden aynı noktaya doğru secde eden insanların hâli gibidir. Yazıyı okumayı bırakarak Ka’beyi hayalinize getirin. Kimi yan yana düşmüştür, kimi bir derece farklı durur, bazen de biri Ka’benin bir tarafında, diğeri öbür tarafında karşı karşıya düşülür. Fakat o ortamda Yaratıcıya ibadet etmedeki maksad ve mana biridir, açıların değişmesi bu manayı değiştirmeyecektir. Namazda farklı bölgelerde, mesela birimiz Berlin’de, birimiz İstanbul’da, bir diğerimiz Bağdat’da, Sydney’de, zaman öncesinde meleklerin Âdem’in önünde ettiği secdede, bir başkasının zamanın sonunda ‘Rabbî’ diyerek alnını yere koymasında mânâlar farklı değildir. Yerler farklı, zamanlar ihtilaflı, belki secdelerdeki nitelikler bile değişken olduğu halde, secdeden maksat birdir. Hangi yönden, hangi zamanda, hangi şart altında, kimden olursa olsun, yönelişteki hedef Allah olması şartıyla, ihtilafların tümü gelir bir tek noktada birleşir. İşte, gerçek birleşme de, birliktelik de budur.

    Bu durumdan farklı olarak aynı düşünceleri paylaşmanın bereketli sonuçları da vardır. Bir diğeriyle örtüşebilen farklı bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan birliktelikler, istenilen neticelere ulaşmada, bireysel yolculuklara oranla daha verimli, kolay ve bereketlidir. Farklılığın birlikteliğindeki verimliliğe ulaşabilmek için yaşanılması gereken duygu, yeri geldiğinde bireysel kararlarından ve çıkarlarından vazgeçebilmektir, yani feragattır. Feragatın en güzel örneklerinden biri memeli varlıklardaki yüksek yaşamın temeli olan yumurta ve spermatozoon hücreleri arasında yaşanır. Her iki hücre de, kendi yaşamlarındaki değerlerinden bir anlamda vazgeçerek, yüksek bir organizmanın temeli olan zigot hücresini oluştururlar. Anne karnında çoğalma sürecine giren ve vücudun temelini oluşturan bu iki hücreciğin birlikteliği hayatın devreye girmesi ile mertebe atlayacak, hatta çoğunlukla bir de ruh ikram edilerek “ruhsal hayat mertebesi” ile ödüllendirilecektir. Neticede, iki küçük hücreciğin yaşam mertebesi ile kıyaslanamayacak düzeyde gelişmiş, işitebilen, görebilen, konuşabilen, lezzetleri ayrıntılı olarak algılayabilen yüksek bir varlık meydana gelecektir.

    Toplumsal hayatı, nitelikli birliktelikleri değerlendirirken çoğunlukla konuşulan ama tarif edilemeyen ‘şahs-ı manevînin1’, hücrelerin birlikteliğinde kendini gösteren bu ‘ruhsal hayat’tan farkı yoktur. Atomların feragatli birlikteliğini, hücresel hayatın; hücrelerin kendilerini unuturcasına meydana getirdikleri birlikteliği ise, yüksek hayatın önsözü kılan Yaratıcı; bireyselliğin yukarıdan gelen yaptırımlarla incitilmediği, duygusal alışverişin, fikirsel alışveriş kadar yüksek düzeyde yaşandığı nitelikli birliktelikleri, toplulukların ‘ruhsal hayat mertebesi’ olan ‘şahs-ı manevî’ haline cevirerek ödüllendirecektir. Kendi değerlerinden erdemli idealler uğruna vazgeçemeyen fertler ise, en iyi ihtimalle hücresel yaşam boyutunda takılıp kalacaklardır.

    Bu tarz birlikteliğe en güzel örnek Resulü Ekrem’in yanında Ebu Bekir’in durumudur. Ebu Bekir’in Resulü Ekrem’e karşı o derin alçakgönüllüğü, tereddütsüz itaati kişiliksiz olduğu için değil; davaya şiddetli samimiyeti, Allah’a yüksek sadakati ve insanlara olan ciddî şefkatinden ileri gelmektedir. Gerçekte onun kişiliğinin gücü, kişiliksiz gibi görünmesine aldırış etmemesiyle sonuçlanmıştır. İradesindeki kuvvet, kendi benliğini aşmasına imkân sunmuş, böylece iradesiz gibi görünmüştür. Zaten Resûlüllah’ın vefatı sonrasında, herkesin Resûlüllah’ı yitirmekten gelen duygusallıkla şaşkınlık ve sarhoşluğa düştüğü bir andaki fevkalade şuurlu hareketleri, gerçeği tam olarak ortaya koyan ifadeleri, sabrı ve metaneti onun kişiliğinin ve iradesinin tam olduğunun kesin göstergesidir. Ebu Bekir’i zirveye taşıyan gerçek, kendine rağmen kendini aşabilmesinde gizlidir.

    Bu nedenlerle, gerek ideal eksenli, gerekse şefkat ve merhamet duygularının ateşlediği yüksek amaçlara yönelik olarak birliktelik mümkün olduğunda, toplumsal mertebeden aileye kadar, arkadaş ilişkilerine kadar, hangi basamakta olursa olsun ihtilaftan kaçınmak ve kendi şahsî haklarımızdan feragat etmek, Rabbimizin bizi yaratma gerçeğine kesinlikle daha derinden ve daha yüksekten hizmet edecektir. Yukarıdan gelen dayatmalarla değil, kendi isteğimizle kendi haklarımızdan vazgeçebilmek, amaç erdemli olmak kaydı ile zillet olmaktan çıkacak, feragat olacaktır. Feragat ise, yaşamsal sıçramalarla, mertebe atlamalarıyla sonuçlanacaktır.

    Toplumu oluşturan ilişkileri ruhsal hayat mertebesine taşıyabilecek tek yol alan feragat, insanın varouluşunun merkezinde yer alan ‘ihsan’ kavramıyla da yakından bağlantılıdır. ‘İhsan’, Cenabı Hakka karşı “görmediği Allah’a görürcesine kulluk etme” halinin ifadesidir. Meleklerin yüksek ibadetlerine karşılık, insanın meleklerin üzerine çıkabilmesi, sebeplerle perdelenmiş bir diyarda olduğu halde Rabbine perdesizce muhatap olabilmesinde gizlidir. İkrama ikramla, ihsana ihsanla karşılık vermek isteği ise, insan benliğinin en güçlü duygularından biridir. Benliğine, ikrama karşılık ihsan etme isteği yerleştirilmiş olan insan; varlığını oluşturan herşeyi yaratarak kendisine sunan Sahibine neyle karşılık verecektir?

    İnsanın ikram ve ihsan sahibi Rabbine, kendi varlığını, kendi benliğini sunmaktan başka karşılık verebileceği hiçbir şeyi yoktur. Yani kâinatın en ucunda en yüksek bir meyve olan insanın insaniyeti, kendisine bu ikramları yapan Zat’a karşı kendi benliğini ve varlığını sunmasıyla en yüksek derecesine ulaşır. İşte bu hal ‘ihsan’ halidir. Özetle insan, ‘ihsan’ ile kemalini bulur. İnsanın varoluşunun gerçeği bu halin içerisinde anlamına kavuşur. Feragat ise, Allah’a muhatap oluşların en güzeli olan ihsan halinin, insan-insan ilişkilerindeki yansımasından başka bir şey değildir. Öyle ise, feragat insanın varoluşunun gerçeğidir. Bireyselliği bir başka güç zoruyla elinden alınmamak şartı ile, bireysel haklarından kendi isteği ile feragat edebilmesi, toplumsal yaşamda varoluşunun hakkını verebileceği biricik haldir, yegane ihtimaldir…

    Farklılaşmış bireylerin oluşturduğu feragat eksenli birlikteliklerde kendini gösteren ruhsal mertebe. İşlerin kolaylıkla neticelere ulaşabildiği, bireylerin bir diğerini hissedebildiği, manevi vücût.

    salihozayturk@zaferdergisi.com

  • O'ndan Daha Çok Kabul Eden Var mıdır Seni?
    By nurahasret on Haziran 19th, 2009 | No Comments Comments

    lafzatullah

    İnsan gerçekten kabul edildiğinde, değişmek için daha çok çaba gösterir.
    Çevremizdekileri ve tüm sevdiklerimizi, farklı olduklarını bildiğimiz halde, yine de eskisi kadar sevebilsek keşke… Keşke, tam da bizim istediğimiz gibi olmadıkları halde, ilişkimizin daha da renklenebileceğini hissedebilsek. Ve bunun özgürlüğünü, rahatlığını yaşayabilsek.
    Keşke karşımızdakini asıl değiştirmenin yolunun, onu önce olduğu gibi kabul etmek olduğunu anlayabilsek, keşke kabul etmenin aslında onaylamak olmadığını görebilsek. (daha fazla…)

  • Eşitlik Güzel mi?
    By nurahasret on Haziran 19th, 2009 | No Comments Comments

    eşitlik

    Eşitlik güzel midir?? konusunda bir anket yapsanız, umarım, çoğu kimse sorunuzu tuhaf karşılayacak, ?bunun da sözü mü olur?? diyecektir. Ama, meseleye dikkatle yaklaşsalar ibretle görürler ki, hemen bütün güzelliklerin kaynağında ?eşit olmamak? yatar. (daha fazla…)

  • Hatalar Bizden Yanadır
    By nurahasret on Haziran 19th, 2009 | No Comments Comments

    pişmanlık

    Hata, kusur, noksan, kötülük ve benzeri şeyleri aramaya sıra geldiğinde, asla uzaklara gitmemeliyiz. Sorgulamalarımız bu yanda, beri tarafta kalmalı. Soruları ve suçlamaları kendimize yöneltmeliyiz. Nefsimizin karnında, dünyanın dalgalı denizinde, zamanın zifirî karanlığında çaresizken,Yunus Âleyhisselâm’ın ardına düşmekten başka çaremiz yok. Bir Yunus istiğfarı ile, başkalarını değil yalnız kendimizi ‘zalimlerden olmuş’ bilmeliyiz. Yusuf’un (as) çile kuyusuna insek de, zindanına düşsek de, “nefsim muhakkak kötülüğü ister; Rabbim merhamet ederse başka” demekten ötesi yok. Diğerlerinden önce kendimizi musibeti hazırlayan cinayette pay sahibi görmeliyiz. ‘Onlar’dan önce, ‘bizim’ tarafta cinayetin izlerini sürmeliyiz. Diğerlerinin cinayetlerini kendilerine bırakmalı ve biz kendimizi de hatalı bilmeliyiz. Kendimizde, kendi tarafımızda düzeltilecek şeyler bulmalıyız. (daha fazla…)

  • Gaye-i Hayal Olmazsa?
    By nurahasret on Haziran 18th, 2009 | No Comments Comments

    hayalalemi

    Bediüzzaman Said Nursi “Bir gaye-i hayal olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenasi edilse; elbette zihinler enelere dönerler. Etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bazen sinirleniyor. Delinmez, ta “nahnü” olsun.

    Enesini sevenler, başkaları sevmezler (Sözler, 708. sayfa) buyurur. Hem yine aynı mealde olarak “Gaye-i hayal olmazsa, veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” (Mektubat, 472. sayfa) Bu vecizeleri açacak olursak içinde insanın terakki ve tekâmülüne yönelik büyük hakikatlerin gizli olduğunu görürüz.
    Cenab-ı Hakk’ın diğer mahluklardan farklı olarak insana verdiği en büyük nimetlerden birisi de hayaldir. İnsanın bu hayattaki gayesi ne ise insan ona göre derece alır.

    İnsanın bu kısa dünya hayatının gayesi, bu fani ile bakiyi kazanmak, Üstadın ifadesiyle “Fanide bakiye yol bulmaktır.”
    Hayal ancak sonsuzlukla, ebediyetle tatmin olur. Satın aldığı her şeyin önce ömrünü, dayanma gücünü merak edip soran insan, kendisinin fani olduğunu bildiği halde, bu dünya hayatından nasıl zevk alabilir? Dünya onu nasıl tatmin edebilir?

    İşte, hayalin gayesi olan o ebedî saadet yoluna girmeyen, onu unutan (nisyan) yahut bildiği halde dünya zevklerinin hatırı için onu unutur görünen, unutmuş gibi davranan (tenasi) bir insanın aklı ve fikri, sadece kendi enesini yani kendi nefsini düşünür, onun menfaatini gözetir, onun tatminine çabalar, onun zevkini esas alır.

    Bu hale düşen bir insan, gaye-i hayalden yüz çevirerek enesine yönelir, adeta onun etrafında tavaf eder; ona bir kutsiyet vermek gibi çok aşağı ve zararlı bir yola girer.

    İnsanın her aza ve duygunun ibadeti vardır. Her aza ve duygunun ibadeti yaratılış amacına uygun amel etmektir. Hayalin ibadeti tefekkür, aklın ibadeti her şeyin hakikatini anlayıp idrak etmeye çalışarak ALLAH’ın varlığına iman etmek, azaların ibadeti ALLAH’ın emrine uygun hareket etmektir.

    Hayal de akıldan sonra insanın en değerli duygusudur. Hayali güzel bir şekilde kullanan bir insan hayal ettiği kadar manen yükselir ve buna göre büyük ibadet ve sevaba kavuşur. Bediüzzaman hazretleri hayali çok güzel bir şekilde kullanmanın yollarını göstermiştir. Namazda “İyyake na’büdü ve iyyake nestaîn” derken hayalen bütün dünyayı nazara alarak bütün mü’minlerin kabeye yönelerek ibadet ettiklerini dikkate almak gerektiğini ifade eder. Daha ileriye giderek bütün mahlûkatın “Sana ibadet eder ve senden yardım isteriz” diyerek ALLAH’a yöneldiklerini hayal eder. Hayalen “Ceziretü’l-Araba” gider ve peygamberimizi vazife başında ziyaret eder.

    Yine hayalin fevkalade inkişafına dair Said Nursi’nin şu ifadesi “Hayalin fevkalâde inbisatından ve mahiyet-i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı, o gecede bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediyeyi (ASM) hayalen müşahede ettim.” (Lem’alar) Marifetullah mertebelerinde seyahat eden üstadımız “akıl ve hayal” ile beraber seyahat etmektedir. Hayalin, eğer ALLAH yolunda sarfedilirse büyük bir nimet olduğu bahsedilmektedir.

    Tesbihatta hayalen tefekkür eder. Hayalin ibadeti tefekkürdür. Peygamberimiz (asv) “Tefekkür gibi ibadet yoktur.” “Bir saat tefekkür bir sene ibadetten hayırlıdır.” Buyurmuştur.

    Hz. Ali (RA) “Tefekkür edilmeden okunan Kur’anda hayır yoktur” derken İslam bilginleri de “Tefekkür beş nevidir: ALLAH’ın ayetlerini tefekkür etmek. Cenneti tefekkür etmek. Cehennemi tefekkür etmek. Ölümü tefekkür etmek ve günahlarını tefekkür etmek” demişlerdir. ALLAH’ın ayetlerini tefekkür etmek imanın artmasına, cenneti tefekkür onan rağbete ve ibadete yönlendirmeye, cehennemi tefekkür günahlardan kaçmaya, ölümü tefekkür ona hazırlanmaya, günahlarını düşünmek ise insanı tövbe etmeye sevk eder” demişlerdir.

    Hayatta başarılı olabilmek için de hayalimizi çalıştırmalıyız. Sıkıntılarımızı gidermek ve işlerimizi geliştirmek için de hayalimiz mükemmel bir kaynaktır. Bunun içindir ki bir kısım düşünürler “İnsan hayal ettiği kadar vardır” derler. İnsan hayal ettiği kadar büyüktür. Hayali büyük olanın hedefi ve gayeleri de büyüktür. Bu hedefine ulaşmak için çalışan bir insan dünyanın basit ve süflî işleri ile uğraşmaz.

    Hayal duygusunu bize veren ALLAH elbette bunu büyük gayelere müteveccih etmemiz için vermiştir. Bunların başında da hayatta insanın ulaşmak istediği hayalî bir hedef koyması ve bu hedefe insanı ulaştırmak için akıl, kalp ve duyguları, bedeni ve azaları çalıştırmasıdır. Yüce ALLAH hayal duygusunu insana vermesinin en önemli hikmeti insanın yüce gayeleri hayal ederek bu gayelere ve hedeflere yönelmesini istemesi hikmetindendir. İnsan gerek kendi şahsî hayatına ve gerekse sosyal hayatta çok büyük şeyleri gâye-i hayal edinmelidir. Hayali olmayanın hedefi, hedefi olmayanın da gayreti olmaz. Küçük hedeflere bağlı olan ve bunu gerçekleştirmek için çalışan insan küçük insan, büyük hedefleri olan ve bunları gerçekleştirmek için çalışan insan da büyük insandır. İnsan gâye-i hayali, yani amacı kadar büyüktür. Bu hedefine ulaşıp ulaşamaması ayrı bir husustur. Bu şartlara bağlıdır; ama hedefin büyüklüğü insanın ruhen büyüklüğünü, aklen ve kalben yüceliğini gösterir.

    Yüce ALLAH ahirette mükafatını insanın hayal etmesine göre verir. Böyle olmasa idi cenneti ve ebedi saadeti kazanması mümkün olmazdı. Nitekim Bediüzzaman insanın ALLAH’a karşı olan ibadet ve zikrinde “kâmil bir iman, küllî bir niyet ve kâinatı içine alan muhabbet, tefekkür ve hayali ile had ve hesaba gelmez sayıda keyfiyette külli bir ibadete mazhar olacağını” ifade eder.
    Hayali aklın ve dininin emrine verirseniz insana çok geniş bir ufuk ve ibadet sahası açarken nefs-i emarenin hizmetine verirseniz süflî arzu ve isteklerin oyuncağı olur. Yüce gaye ve hedeflere yönelmiş bir insan basit amaçlar ve gereksiz basit işler ve su-i ahlak dediğimiz çirkin ve kötü huylar peşinde koşmaz. Bunlar malayanı ve gereksiz görür. Peygamberimiz (asv) bize “Mâlâyaniyi ve gereksiz işleri terk etmek müslümanın güzelliklerindendir” buyurarak böyle mü’minleri övmüştür.

    Batılılar “Yıldızları hedeflemelisiniz ki yüksek bir tepeye çıkabilesiniz” derler. Bu söz insanın hedefini büyütmesinin mutlaka kendisine faydası olduğunu ifade etmektedir.

    Gaye ve amacı olmayan ve yüksek amaçlar ve hedefler peşinde koşmayan bir insan bencilleşir. Artık enaniyeti kalınlaşmaya ve vicdanı daralmaya ve hodgamlığa götürür. Sadece cismâni ve bedensel zevkler peşinde koşan ve amacı bunu gerçekleştirmek olan bir insan aklı, ruhu ve bütün hissiyatı ile bu basit amaçlarını gerçekleştirmek için çalışacaktır. Bu durumda onda kendini düşünme, kendi geleceğinden endişe etme, kendi menfaatini takip etme gibi basit duygular gelişecek ve bunun için başkalarına zarar vermeye, düşmanlığa, hasede, gıybet ve dedikoduya başlayacaktır. Duyguları da buna göre basitleşecek ve gaye-i hayali olmadığı için de bütün zihniyeti ile bencilliğe yönelecektir. Her şey kendine ve kendi menfaatine alet etmeye ve çevresine zarar vermeye başlayacaktır. İste “ezhanın enelere dönmesi” bu suretle gerçekleşmiş olacaktır.

    Yüce ALLAH Kur’ân-ı Kerimde “Kim ALLAH’ın zikrinden gafil olursa biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onun sadık dostu olur ve onu doğru yoldan saptırır; o ise kendisini doğru yolda sanır” (Zuhruf, 36-37) ayeti ile bu durumu bizlere açıklamıştır. ALLAH’ı unutan ve ALLAH’ın zikrinden gafil olanlara ALLAH yüce gaye ve amaçlarını unutturur. O zaman o da basit gaye ve amaçlar uğruna kendisini helak eder. Bu hususu da yüce ALLAH “ALLAH’ı unutan ve bu sebeple de ALLAH’ın kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Haşr, 19) ayeti ile bize ihtar eder.

    ALLAH’ın kendisini ve duygularını yaratılış amacını unutan ve bu duyguları yaratılış amacına göre değil de kendi basit nefsani arzu ve isteklerine yönlendirenlerin halini yüce ALLAH “ALLAH’ı unuttukları için ALLAH da onlara kendilerini, yani kendi amaçlarını unutturdu” ayeti ile ifade etmektedir. İşte bu duruma da “Tenâsî” yani unutturmak denilmektedir. Bu durum insanın hislerine mağlup olması ve nefsanî arzu ve isteklerine teslim olması demektir.

    Evet, “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan ve tenâsi edilse, ezhan enelere dönerek etrafında gezerler.” (daha fazla…)

  • Yusuf’un Duası: Rabbim Bana İstememeyi İsteyebilmeyi Nasib Et !
    By EbruLi on Haziran 18th, 2009 | No Comments Comments

    yusuf ile züleyhaZüleyha, gecesinin güzelliğini sererken Yusuf’un gözlerinin önüne, Yusuf da insandı. istek, insanın zaafıydı. Ama: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

    Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde Yusuf bu duasındaydı. Ve Yusuf biraz da bu dua ile, bu duayı edebilmiş olma yürekliliğiyle peygamberdi: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

    Değil mi ki ilk bakışta Züleyha Yusuf’a ötelerden gelen bir ses, bir cennet çiçeği gibi, susuzluğunun farkında bile olmayan çöl toprağına inen bir yağmur defteri.

    Züleyha sılaya davet, ilk bakışta.

    Çünkü nefis sonsuzluğu vaad ederek yanıltıyor,

    Şeytan; hayrı hayr, şerri şer göremeyeni, eşyanın hakikatine inemeyeni,

    ilk bakışta mavera

    ile kandırıyor.

    Vaad: Ezel sevinci, ebed muştusu,

    vera, ilk bakışta.

    Züleyha: Ezel, ebed, mavera, ilk bakışta.

    Yasak bahçe, memnu meyve, zehirli sarmaşık aşeka: Züleyha son bakışta.

    Üstelik Züleyha isteyici

    Üstelik “Rabbinden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti”.

    Yusuf’un içinde işaretin gerçekleştirici gücü, Yusuf içinde istememeyi isteyebileceği işareti gördü.

    Yüzünü gök katlarına çevirdi de, Rabbim, dedi, kuyunun karanlığında beni yalnız bırakmayan,

    karanlığın ve derinliğin korkusunu bir anda aydınlığa, ümitsizliğimi bir anda muştuya çeviren o zaman,

    hâlâ koruman altında değil miyim,

    suç mu yazdın yoksa alnımdaki yazıya?

    Bütün insanlarla birlikte benim de içimde taşıdığım, gizli ya da aşikar olan o meyil,

    şimdi daha derin bir kuyuda değil miyim,

    ki insan değil miyim?

    Sen tutmazsan elimden şüphesiz meyledenlerden olurum.

    Düştüğüm kuyudan daha derin ve karanlık bir kuyu değil mi güzeller güzeli Züleyha? Tut elimden yoksa boş yere mi göründü o rüya bana?

    Rabbim, dedi, Yusuf, sen bana, kendi isteğimin dışında şu iklimde ve şu odada bulunduğum şu anda, Züleyha’yı istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Katından bir esirgeme ver. Değil mi ki isteğe yaklaşınca, istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim, senden gelen yasaklar “yapma” ile değil “yaklaşma” emri ile başlar. Yaklaşırsam eğer şu içimdeki doğal olan akışla Züleyha’nın ırmağına, yaklaştıktan sonra “yapmam” diyemem. Üstelik yaklaşırsam eğer yapmamayı da artık dua edemem. Daha kolay olan “yapma” değil “yaklaşma”.

    Öyleyse aslolan: “Yaklaşma”. Öyleyse Rabbim, insan yaratılmışlığımın sorumluluğuyla en fazla baş başa kaldığım şu anda, şu odada, sen bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Beni, insan yaratılmışlığımın en doğal akışını kendine ait olmayandan sakındıracak güçle insan et.

    Rabbim, diye, devam etti Yusuf duasına. istemeyi istemek kadar, istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma, nefsimin altından kalkamam. Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman’ı aşamam. Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür.

    Böyle dua edince Yusuf, ona Rabbinden bir işaret geldi. Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde. Masun ve masum olan Yusuf bu duayı etmiş olabilme yürekliliğiyle peygamberdi. Ve o iffet demekti.

    Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 107 – 109

    Züleyha, gecesinin güzelliğini sererken Yusuf’un gözlerinin önüne, Yusuf da insandı. istek, insanın zaafıydı. Ama: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

    Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde Yusuf bu duasındaydı. Ve Yusuf biraz da bu dua ile, bu duayı edebilmiş olma yürekliliğiyle peygamberdi: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

    Değil mi ki ilk bakışta Züleyha Yusuf’a ötelerden gelen bir ses, bir cennet çiçeği gibi, susuzluğunun farkında bile olmayan çöl toprağına inen bir yağmur defteri.

    Züleyha sılaya davet, ilk bakışta.

    Çünkü nefis sonsuzluğu vaad ederek yanıltıyor,

    Şeytan; hayrı hayr, şerri şer göremeyeni, eşyanın hakikatine inemeyeni,

    ilk bakışta mavera

    ile kandırıyor.

    Vaad: Ezel sevinci, ebed muştusu,

    vera, ilk bakışta.

    Züleyha: Ezel, ebed, mavera, ilk bakışta.

    Yasak bahçe, memnu meyve, zehirli sarmaşık aşeka: Züleyha son bakışta.

    Üstelik Züleyha isteyici

    Üstelik “Rabbinden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti”.

    Yusuf’un içinde işaretin gerçekleştirici gücü, Yusuf içinde istememeyi isteyebileceği işareti gördü.

    Yüzünü gök katlarına çevirdi de, Rabbim, dedi, kuyunun karanlığında beni yalnız bırakmayan,

    karanlığın ve derinliğin korkusunu bir anda aydınlığa, ümitsizliğimi bir anda muştuya çeviren o zaman,

    hâlâ koruman altında değil miyim,

    suç mu yazdın yoksa alnımdaki yazıya?

    Bütün insanlarla birlikte benim de içimde taşıdığım, gizli ya da aşikar olan o meyil,

    şimdi daha derin bir kuyuda değil miyim,

    ki insan değil miyim?

    Sen tutmazsan elimden şüphesiz meyledenlerden olurum.

    Düştüğüm kuyudan daha derin ve karanlık bir kuyu değil mi güzeller güzeli Züleyha? Tut elimden yoksa boş yere mi göründü o rüya bana?

    Rabbim, dedi, Yusuf, sen bana, kendi isteğimin dışında şu iklimde ve şu odada bulunduğum şu anda, Züleyha’yı istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Katından bir esirgeme ver. Değil mi ki isteğe yaklaşınca, istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim, senden gelen yasaklar “yapma” ile değil “yaklaşma” emri ile başlar. Yaklaşırsam eğer şu içimdeki doğal olan akışla Züleyha’nın ırmağına, yaklaştıktan sonra “yapmam” diyemem. Üstelik yaklaşırsam eğer yapmamayı da artık dua edemem. Daha kolay olan “yapma” değil “yaklaşma”.

    Öyleyse aslolan: “Yaklaşma”. Öyleyse Rabbim, insan yaratılmışlığımın sorumluluğuyla en fazla baş başa kaldığım şu anda, şu odada, sen bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Beni, insan yaratılmışlığımın en doğal akışını kendine ait olmayandan sakındıracak güçle insan et.

    Rabbim, diye, devam etti Yusuf duasına. istemeyi istemek kadar, istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma, nefsimin altından kalkamam. Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman’ı aşamam. Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür.

    Böyle dua edince Yusuf, ona Rabbinden bir işaret geldi. Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde. Masun ve masum olan Yusuf bu duayı etmiş olabilme yürekliliğiyle peygamberdi. Ve o iffet demekti.

    Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 107 – 109

  • Ağrı İshak Paşa Sarayı
    By Emrehan on Haziran 16th, 2009 | No Comments Comments

    İshak Paşa Sarayı, Ağrı Dağı’nın yakınında, Doğubeyazıt’ın 5 kilometre mesafede eski Doğubeyazıt yakınında sarp kayalar üzerine imar edilmiş, kartal yuvasını andıran 116 odalı bu saray aslında camii, türbesi, surları, iç ve dış avluları, divan ve harem odaları, koğuşları ile bir bey kalesidir.

  • Sana dün bir cafeden baktım aziz İstanbul!
    By Emrehan on Haziran 12th, 2009 | No Comments Comments

    aga kapisiİstanbul’un muhteşem manzarasını seyredip soluklanabileceğiniz en güzel yerlerden birisi olan Süleymaniye’de kentsel dönüşümün kıpırtıları henüz yeni yeni başladı. Ne olup bitiyor diye meraklanıp kendimi İstanbul Müftülüğü’nün yanındaki Fetva Yokuşuna vurmuşken rastladım. Ağa Kapısı Cafe’ye. Kentsel dönüşüm sinyal vermeden bulunduğu yerin çehresini dönüştüren bu güzel mekanı daha önce keşfetmemiş olmanın verdiği hayıflanma ile daldım kündekâri kapısından içeriye. Kapı da tam ağa kapısı maşallah, nefis işlemesiyle insanı tutup Osmanlı taşı döşenmiş zeminden içeri çekiyor zaten. (daha fazla…)

  • Sıcak Gunlerin Serin Kaçamağı Ayder Yaylası
    By Emrehan on Haziran 12th, 2009 | No Comments Comments

    Ayder, Çamlıhemşin ilçesinin 19 km. güneydoğusunda 1350 m. yükseklikte çam ormanları ile kaplı daha ziyade yayla niteliğinde bir yerdir.

Advertisement