Monthly Archives: Haziran 2009

Anneye Bağımlı Çocuklarda Öğretilmiş Çaresizlik

cocuk Anneye Bağımlı Çocuklarda Öğretilmiş Çaresizlik

PEDAGOG ALİ ÇANKIRILI

Bir çocuk nasıl anneye bağımlı hale gelir? Anneye bağımlı hale gelen çocukların kişilik özellikleri nedir? Bu soruların cevabını verebilmemiz için doğumdan okul çağına kadar çocuğun zihinsel gelişimini izlememiz gerekir. Bilindiği gibi, çocuğun doğuma kadar olan zihinsel potansiyeli genetik mirasa, yani anneden babadan ve atalarından genler vasıtasıyla intikal eden kodlara bağlıdır. Buna doğuştan gelen zihinsel yetenek diyebiliriz. Yeni doğan bir bebeğin genetik kodlar vasıtasıyla sahip olduğu zihinsel yeteneklerin açığa çıkması ve işlerlik kazanması aileden alacağı eğitime bağlıdır.

Yeni doğan bir bebek, annenin koruması ve bakımı olmadan hayatını devam ettiremez. Annenin şefkatli kollarında ve sıcak kucağında s?t emen, altı kirlendiğinde temizlenen, koruyup kollanan bir bebek, geldiği bu yeni dünyada yalnız ve korumasız olmadığını hissetmeye ve anneye güven duymaya başlar. Güven duygusu sadece beslenme ve bakıma bağlı olmayıp, anneden aldığı sevgi ve şefkatle yakından ilişkilidir. Bu sebepledir ki, en az iki yaşına kadar anne çocuk beraberliği güven duygusunun gelişiminde çok önemlidir. Bu süreyi anne sevgisinden ve şefkatinden ayrı geçiren bir bebek, resmi kurumlarda çok iyi bakılıp beslense dahi, zihinsel ve duygusal yönden geri kalmakta; güven duygusu gelişmemektedir.

Çocuk kendi ayakları üzerinde dikilene kadar gerekli olan besleme, temizlik, yardım ve koruma gibi annelik hizmetleri, yürümeye ve konuşmaya başladıktan sonra yavaşlatılmalı; elini yüzünü yıkama, dişlerini fırçalama, yemeğini kaşıkla yeme, giyinip soyunma, oyuncaklarını toplama, tuvalet ihtiyacını giderme gibi becerileri annesinin yardımı olmadan kendi başına yapabilmesi için teşvik edilmeli ve eğitilmelidir.

Bir çocuk üç-dört yaşına geldiğinde yukarıda saydığımız becerileri kazanmış olmalıdır. Eğer anne yardım etmeye devam eder, “sen yiyemezsin ben yedireyim, sen giyemezsin ben giydireyim, atlama düşersin, koşma terlersin,” diyerek sıkıntı yaşamadan her ihtiyacı karşılanır, her istediği yerine getirilirse; anneye bağımlı hale gelir, yapabileceği işleri yapamaz olur. Buna psikolojide “öğretilmiş beceriksizlik” diyoruz. Öğretilmiş beceriksizliğe maruz kalan çocuklar, karşılaştıkları problemleri anne ve babalarının yardımı olmadan çözemez, kendi başlarına karar veremez, sorumluluk almak istemezler.

Anneye bağımlı çocuklar, ihtiyaçlarının karşılanmasını, her isteğinin yerine getirilmesini anne ve babanın görevi bilir; çaba sarf etmeye gerek duymazlar. Hazıra alıştıkları için zihinsel ve fiziksel olarak tembel bir kişilik kazanmışlardır. Özgüvenleri çok zayıftır. Arkadaş edinmede ve oyun kurmada güçlük yaşarlar.

ANNEYE BAĞIMLI

ÇOCUKLARDA

OKUL KORKUSU

Eğer okulların açıldığı gün bir ana okulunun veya ilköğretim okulunun önünde bulunma ve çocukları gözlemleme fırsatı bulmuşsanız; sanırım bulmuşsunuzdur. İçinizde anne baba olanlar çocuğunu okula götürdüğü ilk günü hatırlayacaklardır. Bazı çocuklar annelerinin elinden ve eteğinden tutmuş, korku ve panik içinde etrafa bakmaktadır. Bu çocuklar anneleriyle birlikte sınıfa girmek, aynı sıraya birlikte oturmak isterler. Öğretmenler, okulun ilk birkaç günü bu çocukların okula alışmaları için anneleriyle birlikte oturmalarına izin verir. Ancak bir hafta sonra bile anneleriyle birlikte oturmakta ısrar eden; anneleri ayrılmak istediğinde ağlayarak peşinden giden çocuklar vardır. “Okul korkusu” veya diğer adıyla “okul fobisi” yaşayan bu çocuklar aşırı koruyup kollanan, her ihtiyacı anne baba tarafından karşılanan, hazıra alışmış, aileye bağımlı hale getirilmiş çocuklardır.

Aileye bağımlı çocuklarda “öğretilmiş âcizlik” dediğimiz özürlü bir kişilik gelişmektedir. Dev ağaçların gölgesinde kalan taze fidanlar, nasıl büyümeleri için gereken ışığı alamadıkları için bodur kalır, gelişemezlerse; bu çocuklar da anne babalarının gölgesinde kalmış, gelişememiş fidanlardır. Aileye bağımlı çocuklar, anne ve babalarının yardımı olmadan yemeğini yeme, dişini fırçalama, tuvalet ihtiyacını giderme, oyuncaklarını toplama, bakkaldan ekmek alma gibi akranlarının rahatlıkla yapabildikleri işleri yapamazlar. Anne ve babalarından ayrı kalmaktan korkar, kendi başlarına okula gidip gelemez, yatılı okulda kalmak istemez, kalabalıkların içinde kendilerini yalnız hissederler.

Anne baba okula başlayan çocuklarına yardım etmeye devam eder, okula götürüp getirir, çantasını taşır, derslerine ve ödevlerine yardım eder; hatta çocuk ödevini yapmadan uyuduğunda öğretmenine mahcup olmasın diye ödevini yaparsa; çocuk “demek bunları yapmak da annemin ve babamın görevi” diye düşünecektir.

İlköğretim üçüncü sınıfa giden bir erkek öğrenci sınıfta kitapsız oturuyordu. Öğretmen neden kitabı olmadığını sordu. Çocuğun verdiği cevap çok ilgi çekiciydi: “Annem kitabımı çantama koymayı unutmuş.” İlköğretim üçüncü sınıfa giden bir çocuk, çantasını hazırlama görevinin annede olduğunu zannediyorsa; bu çocuk kesinlikle aileye bağımlı, öğretilmiş bir beceriksizdir.

“Neden Ağlıyorsun Anne, Bak Düşmedim”

Anne baba okulunda “öğretilmiş beceriksizlik” konusunu işlerken bir annenin gözlerinden yaşlar aktığını gördüm. Aramızda şöyle bir diyalog geçti:

“Neden ağlıyorsunuz, sizi üzecek bir şey mi söyledim?”

“Hayır, beni üzecek bir şey söylemediniz; aksine beni büyük bir yanlıştan döndürdünüz…”

“Nasıl bir yanlışlık bu; bizimle paylaşmak ister misiniz?”

“Şimdi paylaşmak istemiyorum; birkaç gün sonra belki…”

Aradan bir hafta geçmiş; ben olayı neredeyse unutmuştum. Anne aramızda geçen diyalogu hatırlattı ve yaşadıklarını paylaşmak istediğini söyledi. Bunu duyduğuma çok sevinmiştim. Anne anlatmaya başlamış, bütün sınıf dikkatle dinliyordu.

İşte annenin anlattıkları: “Siz öğretilmiş acizlik konusunu işlerken içim cız etmişti. Göz yaşlarımı tutamadım. Biri kız biri erkek iki çocuğum var. Kızım on yaşında ilköğretim dördüncü sınıfa gidiyor. Oğlum henüz üç yaşında. İkisini de çok seviyorum. Ancak, sizi dinlerken, bu sevgimi hatalı yönde kullandığımı fark ettim. Başlarına bir kaza gelmesinden, yanlış yapmalarından, mutsuz olmalarından korktuğum için bütün ihtiyaçlarını karşılıyor, en basit işlerde bile yardım ediyor, neyi nasıl yapacaklarını ben söylüyordum. Kızımı okula ben götürüp getiriyor, ders programını ve ödevlerini ben takip ediyor, yanına oturup ödevlerini ben yaptırıyordum. Onu kendime bağımlı hale getirdiğimi ancak şimdi anlayabiliyorum…”

Anne derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya devam etti: “Sizi dinledikten sonra, çocuklarıma karşı annelik tutumumu değiştirmeye karar verdim. Kızım kendi başına okula gidip gelebilsin diye onu cesaretlendirecektim. Odasının dağınıklığını artık ben toplamayacaktım. Yardım istemedikçe derslerine ve ödevlerine karışmayacaktım. Ancak uygulamaya kalkınca bunun o kadar da kolay olmadığını anladım. Kızımı karşıma aldım. “İlişkilerimizde bazı değişiklikler yapmaya karar verdim…” dedim. “Bazı şeyleri benim yardımım olmadan yapabilecek kadar büyüdüğünü düşünüyorum. Okula kendi başına gidip gelebilirsin. Artık odanın dağınıklığını ben toplamayacağım, kendin toplayabilirsin. Benden yardım istemedikçe derslerine ve ödevlerine karışmayacağım; çalışma programını kendin yapacaksın…”

Daha söyleyeceklerimi tamamlamadan kızım ağlamaya başladı. “Ama bu nasıl olur?” dedi. “Artık beni sevmiyor musun? Bu söylediklerini, sen olmadan, nasıl yapabilirim?..” Kendimi kızımın yerine koyunca ona hak verdim. Onu hazıra ben alıştırmıştım. Kendi ayakları üzerinde durmayı da yine ben öğretecektim. Eğer senin yaşındaki kızlar yapabiliyorsa, sen de yapabilirsin; bence denemeye değer, hemen pes etme, dedim. Deniyoruz, başaracağımızı ümit ediyorum.”

“Gelelim üç yaşındaki oğluma. Onu da kendime bağımlı hale getirmiştim. Ancak, birkaç gün önce yaşadıklarımız bana ümit verdi. Sanırım onunla işimiz daha kolay. Oğlumla sokakta yürürken veya merdiven inip çıkarken elinden tutuyor; başına bir kaza gelmesin diye elini bırakmıyordum. Çocuğum elini kurtarmaya ve kendi başına yürümeye çalıştıkça, ben “hayır” diyordum.

Tutum değiştirmeye karar verdiğim gün, oğlumla bakkaldan ekmek almış eve geliyorduk. Bir deneme yapmak istedim. Oğluma döndüm:

“Ahmet, dedim, neden sokakta değil de yaya kaldırımında yürüyoruz?’

“Çünkü, dedi, sokakta yürürsek arabalar bize çarpar.”

“Elini bıraksam, sokakta mı yürürsün, kaldırımda mı?”

“Kaldırımda.”

“Evet, sen akıllı bir çocuksun, nerede yürüyeceğini biliyorsun. Artık elinden tutmama gerek yok” dedim ve elini bıraktım. Söylediklerime ve elini bırakmama inanamadı. Tek başına yürümenin zevkine varmak istercesine adımlarını hızlandırdı. Düşecek diye korktum. Alışkanlık işte… “Ahmet, biraz yavaşla lütfen, sana yetişemiyorum…” dedim.

Apartmanımızın dış kapısından girdik. İkinci kata, dairemize, çıkan merdivenin başında durduk. “Ahmet, dedim, artık yeterince büyüdün. Elimden tutmadan bu merdiveni kendi başına çıkabilirsin.” Aslında o benim elimden tutmuyordu; ben onun elinden tutuyor, bırakmıyordum… O anki şaşkınlığını anlatamam. Sanki uzaydan gelmişim gibi yüzüme baktı.

“Gerçek mi? Gerçekten büyüdüm mü?”

“Evet oğlum, gerçekten büyüdün…”

Merdiven basamaklarından bir çıkışı vardı ki, anlatamam. Ha düştü, ha düşecek. Yüreğim ağzıma geliyor, “dikkat et, düşeceksin!” dememek için kedimi zor tutuyordum. Merdivenin son basamağını da çıkınca geriye döndü, zafer kazanmış komutan edasıyla ellerini havaya kaldırdı. “Yaşasın, çıkabildim!” dedi. Yüzündeki sevinci görmeliydiniz. Göz yaşlarımı tutamadım. Ağladığımı görünce: “Neden ağlıyorsun anne, bak çıkabildim, düşmedim…” dedi.

Gerçek sevginin ne olduğunu şimdi anlıyorum. Aşırı sevgi ve koruma içgüdüsüyle çocuklarımızın yeteneklerini köreltiyor, onlara beceriksizliği öğretiyormuşuz.”

SİTEMİZE MADDİ MANEVİ DESTEKLERİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİZ...

Leyla gerçekten de güzel değil miydi?

rose1 150x150 Leyla gerçekten de güzel değil miydi?

Denir ki, Leyla kara kuru, cılız, sıradan bir kız. Leyla’yı görenler Mecnun’un aklına şaşkın. Denir ki yine; padişah merak eder, çağırır Leyla’yı sarayına. Dillere destan bir güzellik uman padişah da başkaları gibi şaşkın. Leyla’ya bir sürü laf eder. “Bu muydu Mecnun’u mecnun eden Leyla!” bakışını hisseden Leyla, “Sen” der, “Mecnun değilsin!”

Leyla’yı görüp de Mecnun’a dudak bükenler narsistik kültürde de egemen olan güzellik kavramından mustarip gibidirler: Güzelliği fiziksel güzelliğe hapsetmek. Leyla bir yüz ve bedenden ibaret değildir halbuki. Mesele yüz ve bedense eğer, cesetlerin de bir bedeni ve yüzü vardır. Leyla’nınsa başka bir güzelliği.

Onunla sohbet eden sanır ki Leyla tüm dünyayı unutmuş. Konuşana dikkat kesilmiş, tüm varlığı kulak olmuş. Anlatılanı anlatıldığı gibi anlamaya çalışır Leyla. Sözcükler vehmin duvarlarına çarpmaz ona vardığında. Anlatan “Hah işte, bunu anlatmaya çalışıyorum” der (hüsn-ü ifham).

Anlatımı sadedir. Tane tane konuşur. Sözcükleri boca etmez kimseciklere. Kelimeleri öyle kullanır ki, bir çeşmeden dökülen su gibi, ağzından dökülen kelimelerle inşa ettiği güzelliktir. Kömür gözlü değildir Leyla, amma tatlı dillidir(hüsn-ü kelam).

Düzen ve intizama riayet eder.Eşyalara sinmiş olan düzenle, evine girenlerin içi açılır (hüsn-ü intizam).

Bir gün Mecnun’la karşılaşır, eli ayağına dolanır. Onu hangi güzelim sözcüklerle karşılayacağını bilemez. Kim olsa aynısını yapar Leyla. Kara kuru yüzünden tebessümler dökülür, en güzel kelimelerle insanları buyur eder (hüsn-ü istikbal). Ne var ne yok misafirlerinin önüne koyar, onları ikramlarıyla memnun etmek için paralanır (hüsn-ü kerem).

Eşyaları kimse Leyla kadar güzel kullanamaz, kimse onlara Leyla kadar güzel davranamaz. Tahta kaşığı sanki canlı bir varlık gibidir. Kullandıktan sonra ona teşekkür etmeyi unutmaz. Görenler kaygıya gark olur; belki de mecnun olan aslında odur. Kap kacağını elinde öyle bir tutuşu vardır ki, narin bir bebeği elinde tutan anneden daha mahir. Leyla’nın elleri kara kuru, ne gamdır(hüsn-ü istimal).

İnsanları kırmamak için kılı kırk yarar. Konuşmadan önce tartar, ölçer, biçer. Konuşması gerektiğinde yeteri kadar konuşur, susması gerektiği yerde ağzına kilit vurur. Kırmaktansa kırılmayı öğrenmiştir Leyla. Bencilliklerinden sıyrılmış, ben diye tutturmaktan azat olmuştur. Onunla arkadaş olmak için can atılır. Yanına varan huzura varır. İnsanlara zorluk çıkarmaz. Kolaylaştırır. Onunla geçinmek kolay değildir sadece, güzeldir de aynı zamanda (hüsn-ü muaşeret).

Onunla sohbete niyetlenenler sözlerine çekidüzen verir. Çünkü bilirler ki Leyla gıybetten hiç hoşlanmaz. Kötü düşünmekten kaçınır, yaşananlara güzel tarafından bakar. Her olayın altında bir hayır görür. Umutsuzluk yoktur yüreğinde. Mızmızlanmaz, şikâyet etmez. Kimsecikleri suçlamaz. Suçlanacak olanın nefsi olduğunu idrak etmiştir. Varlıklara zarar vermek aklının ucundan geçmez (hüsn-ü niyet).

En güzel hallerinden biri de edeptir Leyla’nın (hüsn-ü edep). Narsistik kültürde bunun bir karşılığı bile yoktur. Bana en hazin gelen de budur.

Kolay pes eden biri değildir Leyla. Metindir, sağlamca tutunur inandıklarına. Kararlarına sahip çıkar. Hatalarınaysa daha çok. Kimsenin üzerine yıkmaz yanlışlarını. Dayanıklı bir kişiliği vardır (Hüsn-ü metanet).

Güzelliği fiziksel güzelliğe hapsedenlerin Mecnun’u anlaması imkânsız gibidir. “Bir kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği nedir?” diye sorulsa; “Kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir” cevabını narsistik kültür algılayamaz, anlayamaz. Oysa ne güzel bir tanımdır bu (hüsn-ü mana), ne kadar derin. Ya da “En kıymetdar ve en şirin cemali nedir bir kadının?” diye sorsak, narsistik kültür bilmez ki “ Ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir.”

Mecnun’un Leyla’da tutulduğu böyle bir güzelliktir işte: Halleriyle Cemil isminin tecellisine mazhar olmuş güzel bir insan. Ondaki güzelliğe zaman ilişemez bile. Aksine zaman, ancak Leyla’nın hüsn-ü siretinin olgunlaşıp ziyadeleşmesine hizmet edebilir.

Tasvir etmeye çalıştığım güzellik biçimlerinin bazıları kadınlara özgüyse de; çoğu erkekler için de geçerlidir elbet. Erkeklere özgü başkaca erdemler ise cesaret ve cömertliktir (hüsn-ü sehavet). Koruma, kollama, yakınlarının sorumluluğu alma gibi bazı özellikler özellikle erkeklerde tecelli eden başkaca güzel hallerdir.

Leyla gerçekten de böyle biri miydi? Bilmiyorum. Gaybı ancak O bilir. Ben sadece güzel bir insanı tasvir etmek ve fiziksel güzellik dışındaki güzellik hallerine dikkat çekmek istedim.

Bütün bunlardan sonra akla gelen soru, Mecnun’un Leyla’dan neden ve nasıl vazgeçtiğidir? Bu ise ayrı bir bahistir.

Mustafa Ulusoy

SİTEMİZE MADDİ MANEVİ DESTEKLERİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİZ...

Paslı Anahtarlar

anahtar 150x150 Paslı AnahtarlarHer meseleye Batı normlarıyla bakmak, kendi dünyasına yabancılaşmış insanların ortak tavrıdır.Batı ”din” derken, toplumuna hakim inançlar sistemini, özellikle Hristiyanlığı kastederken, başka iklimlerdeki uydular, kendi gerçekleri üzerinde düşünmek ”külfetini” göze almak yerine, aynı kişileri kullanma ”kolayını” seçerler! Efendilerinden devşirdikleri paslı anahtarların her kapıyı açabileceklerini sanırlar! Çok yönlü şuursuzluklarının temelinde ekseriyetle bunu görebilirsiniz.

Din diye anılageldikleri için, batıl dinlere yöneltilen bir kısım haklı tenkidleri; sanki İslam Dini onlarla aynı kefeye konulabilirmiş, onlardaki zaaflara malulmüş gibi, onun içinde geçerli zannederler!

Öyle ya: ”Karga uçtuğuna göre, her uçan şey niye karga olmasın?”

Düşünmemenin, kuklalığın ”rahat” bir meslek olup olmadığı tartışma götürürse de , ”şerefli” olmadığı hususunda zerrece şüphemiz yoktur.

Mehmet Selahattin Şimşek

SİTEMİZE MADDİ MANEVİ DESTEKLERİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİZ...

Trabzon Fotoğraf Yarışması

 Trabzon Fotoğraf Yarışması

Son Başvuru Tarihi
11 Eylül 2009 / Cuma
 
İletişim
adres: Gazipaşa Cad. Eski Mektep Sok. Bulvar Apt. No: 5/1  Kemerkaya Mahallesi  MERKEZ/TRABZON
telefon: 0–462 3221610 – 3221611
e-posta: www.trabzonicin.com      trabzon@musiad.org.tr
 

Hedefi vuranlar, hedefe vurulanlar

merdivensv4 150x150 Hedefi vuranlar, hedefe vurulanlar

Yalnızca hedeflerinin esiri olmayanlar hedefi vurabilirler.

HEPİMİZ, hayatımızın bir döneminde, gelecekle ilgili ‘ne yapmak istiyorum?’ sorusunu kendimize sorarız. Cevaplarımız hayatımızın akmasını istediğimiz yönünü işaretler. İnsanın bir hedef seçmesinde ve ona ulaşmak için çalışmasında kötü bir yan yoktur. Önemli olan onun karşısındaki tavır ve konumdur ki, bu da insanın hayata verdiği anlamdan bağımsız değildir. Hayatı kendilerine verilmiş bir emanet olarak gören insanların seçtikleri hedefe ulaşma çabaları, er ya da geç maksadını bulan bir çaba olacaktır. Çünkü, yalnızca hedeflerinin esiri olmayanlar hedefi vurabilirler.

Bir de hedefe vurulanlardan söz etmek gerekiyor. Bugün, “Hedefime ulaşmak için çok çalıştım ve sonunda başardım” sözü, bilincini hakim sosyo-ekonomik ve kültürel yapının biçimlendirdiği bireylerin kendileri için kurguladıkları özel bir filmin mutlu son sahnesini tamamlıyor. Başarılı ve zengindirler, dünya tüm vaatkârlığıyla önlerinde açılıyordur, zirvededirler, stadyumlardan, konser salonlarından, sahnelerden kendileri için alkışlar yükselmektedir, ‘first class’ bir yaşantının canlı renkleri gözbebeklerine yansıyordur. Bu fantazi sahneleri, ünlü psikanalist Lacan’ın ifadesiyle, ‘gerçeğin geri döneceği’ travmatik âna kadar bireyi motive etmeyi sürdürecektir. ‘Hedefine kilitlenmiş olma’nın çağrıştırdığı o tehditkâr anlam, ‘imha’; hedefine varmak için incelikli planlar kuran, tuzaklar hazırlayan, stratejiler geliştiren kişinin kendi hayatı için biçtiği rolle sonunda örtüşecektir.

Kendimize neyin peşinde olduğumuzu sormanın zamanı gelmedi mi? Neyin peşinde olursak olalım, neyi hedeflersek hedefleyelim, bizden talep ettiği şey aynıdır: hayatlarımız. Uğrunda nice hayatlar harcanmış hedefler, aynı açgözlülükle bizden de hayatlarımızı talep ediyorlar. Başarı, servet, kariyer, şöhret … İnsanlar ölüyor, ama hedefler kalıyor.

Yalnızca hedefleri için yaşayan insanlar oduğumuzda, bizi hedefimizden uzaklaştıracağını, ona ulaşmamızı engelleyeceğini düşündüğümüz herkese ve herşeye düşmanca bakarız. Dostluklarımız hedef dostlukları olur. Menfaat üzerine işleyen ilişkiler kurarız. Ferâgat, bağışlama, cömertlik, yardımlaşma gibi, yaşamayı mümkün kılan her iyi haslet zıtlarıyla yer değiştirir. Bu kötülük, istilacı özelliğiyle toplumun tüm dokularına yayılır ve bütününü çürütür.

Mesele, hedefin büyüklüğü-küçüklüğü ile çok da ilgili değildir aslında. Belirleyici olan, bizim hedefimize yüklediğimiz anlam ve o hedefe yürürken insanî ve imanî değerleri çiğneyebilmeyi rahatlıkla göze alışımızdır.

Hedefi vuralım derken, hedefe vurulmaktan sakınmamızda fayda var.

Sedat Turan

Zamanı Öldüren Zamansız Ölür

zaman 150x150 Zamanı Öldüren Zamansız Ölür

ŞAHİT olduğumuz her ölümde, mukadder ölümümüzü akla getiren birşeyler vardır. Ölünün yüzü bir ayna gibi yüzümüzü yansıtmaktadır: Orada sanki donup kalmış zamanın soğuk ve keskin çizgileri bizi kaçmaya, hayatın karmaşasına karışmaya ve gördüklerimizi unutmaya kışkırtır. Gerçi ölümden kaçamayacağımızı biliriz, ama bu bilgi, kışkırtmanın üzerimizdeki etkisini azaltmaz. Aksine tam da gerçekleşmesi imkansız olduğundan kendini şiddetle dayatmaktadır. Bu yüzdendir ki, ölmüş bir insanın ardından söylediğimiz sözlere, çoğunlukla kendi hayatlarımıza dair duyduğumuz endişelerin, korkuların itirafı da gizlice yerleşiverir.

Sevdiğimiz insanların ölümünü “zamansız” olarak niteleriz. Ya genç yaşta aramızdan ayrıldıkları, ya da “yaşasalardı yapacakları çok şey vardı” inancındayızdır. Hayatın içinde taşıdığı o sonsuz gibi görünen çeşitlilikteki imkânları, “kaybedilen”in artık ebediyen yitirdiği fırsatları kuşatır. Ölen kişinin, eğer sağ olsaydı, başarabilecekleri sanki sınırsızdır: Hayat, ellerini zamansız bırakmasaydı kuracakları şahsî dünyaları kusursuz olurdu. Adımlarını bu kadar çabuk durdurmasaydı ölüm, katedecekleri mesafe ölçülemezdi. Erken kapanmasaydılar, gözlerinde parlak bir geleceğin ışıkları görülebilirdi. Olabileceği ve yapabileceği herşeyi beklenmedik gelişiyle kişinin elinde olmaktan çıkaran ölüm, aynı anda, bütün bu ihtimalleri çoğaltarak, hepsinin üstesinden gelebilecek bir güç ve yetenekle birlikte yaşayanların tasavvurlarında ölüye iade etmiş gibidir. Ona yakıştırdığımız rolü, yaşasaydı gerçekleştiremezdi kuşkusuz. Yine de, “onu bütün bunları yapmaktan alıkoyan tek şey” diye düşünürüz, “zamanın onun için tükenmiş olmasıdır.”

Bu basit iyi niyet ifadesinin altında, hayat tarzımızı belirleyen temel bir yanılgı gizlidir: Ölümün inkârı.

Yaşadığımız şehirler ölümü inkâr etmektedir. Oturduğumuz evler, kullandığımız eşyalar ölümü hatırlatmazlar. Ölümsüzlüğün sahte bir biçimidir dolaşımda olan. Ölümden sonraki ebedî hayatın habercisi olan ölümsüzlük isteği, şimdi yanlış bir hayatın ideolojisine hizmet ediyordur. Ölüm, plânlarımıza dahil etmediğimiz şeydir. Hiç ölmeyecek gibi yaşamakta ustalaşmışızdır. Daha çok şeye sahip olmak için daha çok çalışmamız gerektiğine sarsılmaz bir inancımız vardır. Vakti nakitle eşitleyen bu fazlasıyla dünyevî anlayışa uygun davrandığımız sürece, dolu dolu yaşadığımızdan en ufak bir şüphe duymayız. Pratik çıkarlarımızla uyuşmayan her faaliyeti zaman kaybı gibi görmeye eğilimliyizdir. Aksini savunmak aptallıkla suçlanmamıza yeter.

Yine de kendimizi aptallaştırmaktansa, aptallıkla suçlanmayı göze almalı ve zaman öldürmenin, basit bir can sıkıntısı karşısında oyalanma yöntemi olmaktan ya da ‘getirisiz’ faaliyetleri adlandırmadan çok, ölümü inkâr üzerine kurulmuş hayat tarzının işleyişi olduğunu söylemeliyiz. Histeri düzeyinde tüketime dayalı bu hayat tarzı, reklam diline özgü abartılı renkliliğine, çeşitliliğine ve canlılığına rağmen, hakikat nazarında, herşeyi zaman öldürmenin aracına dönüştürmüştür. Çalışırken harcadığımız zaman ölüdür, dinlenmeye ayırdığımız zaman da… Yemek yerken, seyahat ederken, film seyrederken, alışveriş yaparken zaman öldürürüz. Her an, ebedî hayatı kazanmamız için sunulmuş imkânlarla gelir, ama onları öldürme hevesimiz hiç azalmaz. Dakikalar, saatler, günler… Ömrümüz ölü zamanlar mezarlığına dönmüştür.

Başkalarının ölümünde keşfettiğimiz ‘zamansızlık’, düşüncesizce öldürdüğümüz zamanların hayaletsi dönüşüdür belki de. Bize kendi zamansız ölmümüzü haber veriyorlardır.

Geçmiş hep yanımızdadır. Ama varlığı, Shakespeare’in eserlerinde rastladığımız, o haksız ve hunhar cinayetlere kurban gitmiş kişilerin, yaşayanları tedirgin eden huzursuz ruhlarını andırır. Geçmişle her yüzleşmemizde içimize çöken pişmanlığın bir anlamı olmalıdır: Ölümle sınandığında, yanlış bir hayatın bütün o parlak vaatleri saçmalaşır.

Hayat Veren’in razı olacağı her niyet ve çabanın, iyi ve doğru yaşamanın yanısıra, öldürdüğümüz zamanları yeniden hayattar kılmanın imkanlarını da müjdelediğini anlamak hâlâ en hayatî meselemizdir.

Sedat Turan

Şükredenlerden Suheyb, Sabredenlerden Hifa

klbk 150x150 Şükredenlerden Suheyb, Sabredenlerden Hifa

Medine’nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatunbaşka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları; vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Allah’ın rızasını diler. Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer… Kimi eşiğine cevahirler döker… Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı? Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp “Ey Allah’ın Resûlü” der, “bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene.” Doğrusu o, Peygamber Efendimiz’in(sallallahu aleyhi ve sellem) ‘gündüzleri oruç tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i K âinat “Önce evlenmen lâzım” buyururlar “zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!” Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve “siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der.

Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de”özel” olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Herzamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur “yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar. Bu teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar. Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır. Ama bakın şu işe ki o gece Allah ü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler. Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer. Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir. Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder. Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner”Ey Süheyb” buyururlar, ” şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.”Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar.”İyi ama” diye mırıldanır, “benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var.”

Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin

dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve “filanca yerdeki köşkümüsana hediye ettim” der. Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler. Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve “Ya Hifa” der, “biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular. Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize anlatır ve onları Allahü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.

Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i

yanlarına oturtur “Ey Süheyb” buyururlar “geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?” Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle “Allahın Resulü en iyisini bilir” cevabını verir. Efendimiz onlara “ne mutlu size” gibilerinden bakar, “İkiniz de cennetliksiniz” buyururlar, “… ve Allahü teâlâyı göreceksiniz!” Süheyb derhal secdeye kapanır ve “Ya Rabbi!” diye yalvarır, “o ki beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” Allahü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar. Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar.

Birine ” şükredenlerden Suheyb ” yazarlar, öbürüne ” sabredenlerden Hifa”.

Cennet'te Dört Mevsim

cennet 150x150 Cennet'te Dört Mevsim

Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

Omuzlarım, kaybedilmiş yılların ağırlığıyla çökmüş…

Hayallerim yorgun…Soru işaretlerinin çengellerine asılmış beynimden şüpheler damlamakta…Sevgilerim yarım…

En kuytu köşelere gizlenmiş,aransa da bulunamaz geçmiş…Hatıralar, azabın ayak sesleri…

Gelecek, korkunun soğuk duvarlarına prangalanmış…‘’Belki de gelmeyecek!’’Ölümün kesin soluğudur saatler…

Bedenim ayakta,ruhum yıkılmış..

Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, delirtici fırtınalarla çalkalanan bir okyanus… Ki göğü kapkara bulutlarla kaplı…

‘’Güneş nerede?..’’

Yıllarca sorduğum soru, geceler boyu cevabını aradığım bilmece:

‘’Güneş nerede,ben neredeyim?..’’

Kaç kapı yumrukladım,kaç adım harcadım çıkmaz sokaklarda!… Kaç nefes tükettim,kaç kez tükendim!..

Kaç defa döndüm çılgınlığın yıkıcı hududundan,kimin kollarında!… Kimlerle haykırdım tedirgin ve gayesiz…

Nice zevklerin zehrini yudumladım, çare diye…

‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?..’’

Ve bir dönüm noktasında verdim hükmümü:’’Yaşam,bir arayış melodramıdır!…’’

Aramadan yaşanmaz,bulamamak sonu olur her şeyin!…

Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

İçimde taşıyamayacağım kadar büyümüş bir boşluk…Tanıyamayacağım kadar değişmiş bir yeryüzü, dışımda…

Dağlar bakışsız,sahralar kızgın!… Kuşlar konuşmasız denizler bezgin!…

Tohumdan başka şeylerde yutuyor toprak!…

Her yön gökyüzünce kuşatılmış… Ölümün işgaline uğramış hayatları insanların…

İnsanlar, ölüme mahkum!…

Ölüme mahkumum!…

Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, seraplara bile hasret kum yangını bir çöl… Ki ne bir rüzgâr eser, ne bir damla düşer…

‘’Yağmur nerede?…’’

Seneler eskiten soru, gündüzler boyu cevabını aradığım bilmece:

‘’Yağmur nerede ben neredeyim?…’’

Kaç kibrit ışığına koştum,şimşek diye!…

‘’Gökgürültüsüdür’’diyerek kaç kısık ses kolladım…

Kaç defa bulutlandı gözlerim, bomboş gökyüzüne bakarken…

Nice kristal hayal kırdım kupkuru çeşmelerde!…

Kendimi kumlara gömmekte aradım çareyi…

‘’ Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’

Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

Dudaklarımda bir yıldız ıssızlığı… Yürüdüğüm yolların tozu üzerimde… Ve durmadan, kat kat artan bir heyecanla kıpırtılı…

Başımda,bir dünya dönüşü sarhoşluğu…Yitirdiğim fırsatların pişmanlığı,kalbimde..Ve durmadan,kat kat artan bir hasretle sarsıntılı…

Bedenim genç, ruhum yaşlı…

Ve şimdi, o ülkenin kapısı önündeyim…

Gözlerimde bir ümit kıvılcımı… Yüreğim, bilmediği bir beldenin tutkunu… Ki döneceği bir yurdu yoktur zaten…

‘’ O ülke nerede?…’’

Yıllardır yıldıran soru, ömür boyu cevabını aradığım bilmece:

‘’ O ülke nerede,ben neredeyim?…’’

Kaç diyar dolaştım,’’ burasıdır’’ümidiyle…Kaç şehirden çıktım kolum kanadım kırık!..

Kaç kentten kovuldum!..

Nice mamureler yaktım kızgınlığımla!

‘’ O ülke yok’’:Kendimi kandırmakta aradım çareyi…

‘’Lakin,çare nerede ben neredeyim?…’’

Ve şimdi o ülkenin kapısı önündeyim…

Fakat sormayın nasıl vardığımı!…Çünkü bilmiyorum…Bildiğim sadece yürüdüğümdür…

Ben şimdi o ülkenin kapısı önündeyim!…

O ülkenin her mevsimi bahardır!…Her bahar bir cennet hayatıdır,yaşanır…

Bütün mevsim çiçekler açar, Kuşlar öter her dem…

Güneş batmaz,nehirler kurumaz o beldede…Yapraklarsa sararmaz!..

Ruh ölmez o ülkede!…

Dört mevsim,cennettir!…

O ülke ki kapısı ‘’ Fatiha’’dır…

O ülke ki Kur’an’dır!…

Sedat Turan

Zafer Dergisi 1991 Ağustos

Regaib Kandiliniz Mübarek Olsun

kandil Regaib Kandiliniz Mübarek Olsun

Kalp Sevmekten Yorulmaz

v.vakkasoglu 150x150 Kalp Sevmekten Yorulmaz

Vehbi Vakkasoğlu Hocamız

Pazartesi 15:00 Parantez

Kalp Sevmekten Yorulmaz 22:30

Programları ile Moral FM’ de Sizlerle…

Gençliğin süsü iffet

Gençlik nimetinin en kıymetli süsü, iffettir. İffet, genç ruhları temiz, saf ve günahsız tutan temel unsurdur. Ruh ve beden bekâreti, iffetle korunur.

İffet, yakın zamanlara kadar kızlarımıza ad olurdu. Şimdilerde, isim olarak bile unutulmaya yüz tuttu. İffetsizlik suç olmaktan çıktı. Hatta iffetsizliğini basın yoluyla ilan etmek, marifet sayıldı.

İffetle birlikte, edep ve hayâ da göçtü dünyamızdan…

Bu güzel duygular, insanı hakiki insan yapardı. Ancak kadınlara daha çok yakışırdı. Onları “Hanımefendi” makamına terfi ettiren; edep, hayâ ve namus hususundaki hassasiyetleriydi.

Bu sebeple, Güzeller Güzeli (sav), “Bir kadının en güzel süsü, utancından dolayı yüzünün kızarmasıdır.” buyurmuştur.

19. Asırdan itibaren, özellikle de Avrupa’dan bütün dünyaya, cinsi hürriyet namıyla yayılan utanmazlıklar, Osmanlı toplumunda da derin yaralar açmıştı. Rahmetli Mehmet Akif, Avrupa’ya ilim, fen almaya gitmişlerimizin, bize taşıdığı pisliklerden çok dertlenir. Özellikle de onlardan şu şikayeti çok ilginçtir: “Kızımın iffeti batmakta rezilin gözüne!”

Efendimiz (sav) de, “Gençliğin tehlikelerinden sakınınız.” buyurur.

Gençliği bekleyen asıl ve büyük tehlike, nefsanî ve şehvanî olanlardır. Bu yüzden Efendimiz, gençlerin evliliğini kolaylaştırmayı emreder. Evliliği gecikecek olanlara da oruç tavsiye etmiştir. Zira nefsi dizginleyen, tutan ve burnunu yerlere sürtüp kendine getiren en önemli şey, oruçtur. Hz. Mevlana, oruç aşkını şöyle açıklar: “Oruç bana hiçliğimi ve Allah’a muhtaçlığımı hatırlatır. ”

Kahve Molası

sükriyetutkun 150x150 Kahve Molası

Yapımcı-Yönetmen: Sabire Saka DAYI

Ana Yayın Günü: Pazar 10:20
Salı 20:00

kahvemolasi@mehtap.tv

Yapım ve yönetimini Sabire SAKA DAYI’nın, sunumunu Şükriye TUTKUN’un yaptığı Kahve Molası’nda bu hafta…

Başarı öykülerinin farklı yönlerle hayata yansımalarını yakaladığımız Kahve Molası’nda bu haftada alanında oldukça başarılı bir ismi konuk ediyoruz. Yeni ve farklı fikirler üreten, fikri parlatan ve etrafa yayan bir fikir kadını. Molamızı bu hafta fikir Merkezi / ICOM Yönetim Kurulu Üyesi ve Ajans Eş Başkanı Meltem GÜRLER’in evinde verdik.

“Fikir her yerdedir” sloganıyla yola çıkan ve başarıyı yakalayan Meltem GÜRLER ile dünü, bugünü ve yarını konuştuk. Kariyerle birlikte iyi bir eş ve anne olmanın yolları neler? Meltem Hanım’ın başarıya giden yolda karşılaştığı zorluklar? Bu soruların cevaplarını ve satır aralarında kalmış bilinmeyenleri kendi ağızlarından Kahve Molası’nda izleyelim…

Rasim Özdenören'le Mavera Yolculuğu

r.özdenören Rasim Özdenören'le Mavera Yolculuğu

Burç FM’ de Saat 22:35 Bünyamin Şen’in sorularını çağımızın en önemli münevverlerinden Rasim Özdenören cevaplayacak.

Eserleri ve sohbetleriyle Türk edebiyatını olduğu kadar Türk düşüncesini de derinden etkilemiş olan Rasim Özdenören Burç FM’de.Rasim Özdenören kimdir ?
1940’ta Maraş’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Maraş, Malatya, Tunceli gibi Güney ve Doğu şehirlerinde tamamladı. İ.Ü. Hukuk Fakültesini ve İ.Ü. Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştı. Bir ara araştırma amacıyla ABD’nin çeşitli eyaletlerinde, 1970-1971’de iki yıl kadar kaldı. 1975 yılında Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği görevine geldi. Aynı bakanlıkta bir yıl da müfettişlik yaptı. 1978’de istifa ederek ayrıldığı devlet memurluğuna bir süre sonra tekrar döndü.
“Özdenören Denize Açılan Kapı adlı eseriyle 1984 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Hikayecisi Ödülü’ne layık görülmüştür. İki Dünya adlı deneme kitabı da 1978′de Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından fikir dalında Jüri Özel Ödülü’nü kazanmıştır.” Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme adlı hikayeleri ayrıca TV filmi yapılmış, bunlardan Çok Sesli Bir Ölüm, Uluslararası 1977 Altın Prag TV Filmleri Festivali’nde Jüri Özel Ödülü aldı. Bu ödül de, TRT Televizyonu’nun ilk ödüllerindendir.

Eserleri:
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler
Kafa Karıştıran Kelimeler
Müslümanca Yaşamak
Yaşadığımız Günler
Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı
Çarpılmışlar
Çözülme
Çok Sesli Bir Ölüm
Gül Yetiştiren Adam
Hastalar ve Işıklar
Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti
Ruhun Malzemeleri
Ben ve Hayat ve Ölüm
Yeniden İnanmak
Denize Açılan Kapı
Red Yazıları
Acemi Yolcu
İpin Ucu
Çapraz İlişkiler
Kent İlişkileri
Yüzler
İki Dünya
Kuyu
Köpekçe Düşünceler
Hışırtı
Ansızın Yola Çıkmak
Eşikte Duran İnsan
Yazı, İmge ve Gerçeklik
Aşkın Diyalektiği
Toz
Düşünsel Duruş